31 Ekim 2013 Perşembe

Bilgelik ve muktezayı hale uygunluk!


Malın güzel olsun. İhsan’dan biz bunu anlamalıyız. Bugün bilmem “şunu kullanmayın, bunu kullanmayın, o Yahudi malıdır almayın”  diyenler, onlardan daha iyisini yapmadan taleplerinin yer bulmayacağını bilmeliler.
İslam adına sunduğumuz şeyler de öyle olmalı.
Muktezayı hale de uygun olmalı. Yani adamın beklentisine uygun, ihtiyacını gideriyor olmalı. Yoksa acemi tezgahtarın işine döner halimiz.
Toy bir genç, nalbur yanında çıraklığa başlamış. Ustası demiş ki “Evladım müşteriyi boş savmak yok. Hele yok demek hiç yok. Baktın istediği şey bulunmadı, adamı salma, hemen onun yerine ikame edilebilecek başka bir şey sun!”
Çırak da olur ustam demiş.
Adamın bir işi çıkmış. Çok geçmeden içeri bir müşteri gelmiş ve acemi tezgahtardan Tuvalet kağıdı istemiş.
Uşak: “Yok efendim, ama size onun yerine başka bir kağıt verelim: Zımpara kağıdı!” demiş.
Öyle ya nasıl olsa o da kağıt o da kağıt.
İşte böyle.
Muktezayı hale uygun olmak hikmetin tâ kendisi.
Bizim işimiz hikmet ile olmalı.
Hakîm olan Allah’ın hikmetli dini, tuvalet kağıdı yerine zımpara kağıdı ikame edecek kişilerin elinde güzelliğini kaybetmemeli.
Ya bir de garibim inandı da kullandıysa. Vay anam vay. Vay ki ne vay!
Dua ile!
31.10.2013

GARİBCE

29 Ekim 2013 Salı

Haset ne kötü bişe!


Bugün çifte bayramın olduğu bir gündü. Hem cumhurun cumhuriyeti hem de bu güne armağan edilen ve oldukça büyük bir coşku ile açılan Marmaray rüyasının gerçek oluşu birden idrak edilmişti.
Bir Twitt dolaşıyor. Adamın biri “İnşallah tünel çöker de altında kalırlar!” gibisinden gaz sıkıntısını gidermeye çalışıyor.
Yahu bu haset ne kötü bir şey.
Vaktiyle hasûd birine demişler ki: “Ne dua edersen kabul edilecek. Yalnız her ne istersen onun iki misli de komşuna verilecek.”
Adam hiç düşünmeden “Allah’ım benim bir gözümü kör et!” demiş. Öyle ya kabul edilirse komşusunun iki gözü de kör olacak.
Anlamak mümkün değil.
“Ateşin odunu yiyip tükettiği gibi” diyordu ya sevgili peygamberimiz, gerçekten de haset böyle bir şey, müptelası olan insanları yiyip bitiriyor. Ne yazık ki gaflet, gözü de kör ediyor.
Ya Rab! Bizi bağışla! Huylarımızı güzelleştir. Başkalarını sevmeyi, başkaları için yaşamayı, başkalarının başarısı için de sevinebilmeyi bize öğret.
Dua ile!

29.10.2013

GARİBCE

Cumhuriyet ve cumhur kavli



Garibce olarak cumhuriyetten hiç gocunmadım. Hatta –kuruluş şeklinden sarf-ı nazarla-cumhuriyetin bir fazilet olduğuna da inandım. “Kuruluş şeklinden sarf-ı nazarla” dedim, çünkü cumhuriyet, cumhura telkin edildiği gibi saltanatın yerine değil Meclis Hükümeti’nin yerine ikame edilmişti. Cumhuriyet ilan edildiği tarihte (29 Ekim 1923), saltanatın kaldırılmasının üzerinden (16 Mart 1920) tam üç buçuk yıl geçmiş bulunuyordu. O yüzden yapılan şeyin evrim mi devrim mi olduğu ancak içinin doldurulması sonucunda ortaya çıkabilecekti.
Cumhuriyetin bir fazilet olduğu her ne kadar müsellem ise de o da bütün sistemler gibi nihayet bir yönetim biçimidir ve hiçbir şekilde kutsanmaması, erdemli olacak şekilde içinin doldurulması gerekir.
Mesela cumhurun diktatörlüğüne dönüşecek bir cumhuriyeti nasıl sevebiliriz.
Bütün insanlığın ortak paydası olabilecek aşkın değerler üzerine tesis edilen bir sistem olma yerine velev ki kahir de olsa çoğunluğun benimsediği esaslar üzerine kurulu bir cumhuriyeti de özümseyemeyiz. Dünyada nitekim bu türden bugün hiçbir sağduyu sahibinin tasvip edemeyeceği uygulama örnekleri olmuş ve bu adları cumhuriyet olan sistemler bir kâbus gibi insanlığın üzerine çökmüştür ve bunların köhne izleri hâlâ giderilebilmiş de değildir.
Bizim usulde deliller sayılırken bir de icma’dan da bahsedilir. İcma tam anlamıyla bir konsensüstür ve ancak bir süreç halinde gerçekleşir. Bu süreçte herkes eteğinde ne varsa ortaya döker; tartışmalar, müzakereler yapılır, taraflar karşı argümanları ve cevaplarını öğrenir ve süreç sonunda tüm taraflar belli bir noktaya gelir ve böylece icma oluşur. Artık o icma, herkesi bağlayıcı bir hal alır.
Ancak bu süreçte reyi olan herkes bir araya gelememiş, aynı düzlemde buluşamamış, fakat buna mukabil büyük bir kesim (cumhur ç. cemâhîr) belli bir hususta sözbirliği edebilmiş ise, buna cumhur kavli denmektedir ve bunun bağlayıcı bir değeri yoktur. Çünkü hakikat bazen tek bir kişinin temsil ettiği görüşte de tecelli edebilir.
Bu noktadan bakıldığında bir cumhuriyet ülkesinde parlamentoda her türlü görüşün seslendirilebilmesine imkân verecek bir seçim sisteminin olması bir gereklilik arz eder. İstikrarın bedeli, baskın dünya görüşlerinin tahakkümü olmamalıdır.
Cumhuriyetin gerçekten bir erdem olabilmesi için çoğunlukçu bir yönetim olmaktan çıkıp, çoğulcu bir yapı kazanması ihtiyacı vardır. İşte o zaman cumhuriyet gerçek anlamda bir fazilet olacaktır. Bu sonucu ancak demokrasi doğuracaksa, o takdirde o da cumhuriyetin olmazsa olmazı olur.
Ve böyle bir cumhuriyet, elbette fazilet olacaktır.
Garibce de, her sağduyulu insan gibi erdemli olmadan yana tavır koyacaktır.
Bayram yapılan bugünde cumhurumuz faziletli, cumhuriyetimiz fazilet olsun.
Öte yandan bugün bir rüya olan asrın projesini gerçekleştirdik.
Hayırlı olsun!
Dua ile!

29.10.2013

GARİBCE

28 Ekim 2013 Pazartesi

Temel İslâm Bilimlerinin Temellendirilmesi

Garibce, vaktiyle yazmış olduğu Fıkıh İlmine Giriş kitabında yer alan ve temel islam bilimlerinin temellendirilmesini deneyen bir yazıyı sizlerle paylaşmayı uygun buldu.
Dua ile!

28.10.2013
GARİBCE

1.3.2. Temel İslâm Bilimlerinin Temellendirilmesi Denemesi ve Fıkıh:
أَلَمْ تَرَ كَيْفَ ضَرَبَ اللَّهُ مَثَلًا كَلِمَةً طَيِّبَةً كَشَجَرَةٍ طَيِّبَةٍ أَصْلُهَا ثَابِتٌ وَفَرْعُهَا فِي السَّمَاءِ تُؤْتِي أُكُلَهَا كُلَّ حِينٍ بِإِذْنِ رَبِّهَا وَيَضْرِبُ اللَّهُ الْأَمْثَالَ لِلنَّاسِ لَعَلَّهُمْ يَتَذَكَّرُونَ
“Görmedin mi, Allah güzel bir sözü nasıl misal getirdi? (Güzel bir söz), kökü sağlam, dalları göğe yükselen bir ağaç gibidir. Bu ağaç, Rabbinin izniyle her zaman meyvesini verir. Öğüt alsınlar diye Allah insanlara misaller getirir.” (İbrahim 14/24)
Geleneğimizde İslâm, -İbrahim 14/24 âyetinden de esinlenilerek- bir ağaç benzetmesiyle anlatılır. O, kökleri ile sapasağlam zemine tutunmuş, gövdesi yükselmiş, dalları göğe ağmış ve her an meyveye duran görkemli, ulu güzel bir ağaç gibidir. Bu ağacın kökleri, inançlarımız, gövdesi temel kabullerimiz, ilke ve esaslarımız, dalları bunlara bağlı olarak yapıp ettiklerimiz, meyvesi de erdemlerimiz olmaktadır.
Bunların tamamı bir bütündür ve birbirinden ayrılması mümkün değildir. İşte bu bütün, ilmin konusu olunca yani insanlar bu bütünü anlamaya, kavramaya ve nesilden nesile aktarmak için öğretme yoluna gidince, ilk önceleri bu bütünü anlama çabası olan fıkıh, giderek zenginleşmiş, buna bağlı olarak bölünmeye başlamış ve zaman içinde farklı ilimler ortaya çıkmıştır.
Kökler, nasıl gövdeyi toprağa bağlıyor ve oradan aldığı besinlerle bütün ağacı besliyorsa, biz de inançlarımızla Allah’a bağlanıyor ve O’ndan aldığımız güçle hayatımızın her alanını canlı tutuyoruz. Sözünü ettiğimiz ayrışma sonucunda misalimizdeki köklere karşılık gelen inançların öğretilmesi Akait ilminin, savunulması Kelam ilminin konusu olmuştur. Bu iki ilim, günümüzde genelde Kelam adı altında birlikte ele alınmaktadır.
Ağacın gövdesi, fıkhın esasları anlamında usule tekabül ediyor demiştik. Dalları ise, gündelik yaşantımızda ortaya koymuş olduğumuz bütün fiil ve davranışlarımızı temsil eder ve bunlar da furu-ı fıkha tekabül eder. Dalların ucundaki meyve, o dallardaki nihaî amaç olmakta ve esas gayeyi oluşturmaktadır. Gövdenin köklerle olduğu gibi, meyvenin de aynı şekilde dallarla ve dallar vasıtasıyla gövde ve köklerle hayatî ilişkisi bulunmaktadır.
Mesela dalın ucundaki bir cevizi ele alalım. Asıl olan içindeki öz nasıl oluştu, bir bakalım. En içte bir zarla, onun dışında odunsu bir kabukla, onun dışında yeşil yumuşakça bir yastıkla dala tutunuyor, dal gövdeye, gövde köklere uzanıyor ve kökler topraktan aldığı mineralleri ta dal uçlarına ulaştırıyor, oradan alınan güneşle fotosentez gerçekleşiyor ve bütün bunlardan sonra besin değeri olan ceviz özü oluşuyor. Hal böyle iken bunları birbirinden ayırmanın imkânı var mıdır? Elbette ki yoktur. Bizim meyveyi, gövdeyi ve kökleri ayrı ayrı düşünebilmemiz ancak zihnimizde olabilen bir imkândır. Gerçekte böyle bir ayrım yoktur. Şu halde kelam ve fıkıh arasında esasta böyle bir ayrılmazlık ilişkisi vardır.
Vaktiyle öze dair olan ilgi ve alaka, “fıkh-ı bâtın” adıyla fıkhın bir dalını oluşturuyordu. Zamanla bu dal da, zühd, ahlâk, tasavvuf gibi adlar altında ayrı bir ilim dalının konusu oldu. Bundan böyle fıkıh, sadece “fıkh-ı zâhir”in adıymış gibi algılanmaya ve konular da ona göre belirlenmeye başladı.
Sözgelimi namaz ibadetinin bir yönden şekil şartları vardır, bir diğer yönden de namaz esnasında insanın içinde olması gereken bir manevî hava ve ruh hali mevcuttur. Namaz ibadetinin tamamen dışa bakan yüzüyle ilgili olarak konulmuş olan hükümleri konu edinmek zâhir fıkhın, namazın içini doldurması gereken öz ve esasla ilgili hükümleri de bâtın fıkhın konusudur. Zâhir fıkhın konusu, tamamen haricî ve nesnel şeylerken, bâtın fıkhın içeriği öznel tecrübelerle ilgilidir.
Ağaç benzetmesinde de görüldüğü gibi, bunları birbirinden ayırmak imkânı olmadığı gibi, zahiri bâtınsız, bâtını zâhirsiz düşünmek de mümkün değildir. Buna rağmen bu ayrım yapılmış ve bir anlamda fıkıh, bâtından el eteğini çekmiştir. Ne var ki bu, bir anlamda özünü kaybetmek gibi olmuştur.
Benzetmemizde ağacın tutunduğu zemin insanlık dünyamız, köklerin taşıdığı mineraller, insanlığın özündeki cevherlerimizdir. Bu ulu ağaç vahiyle sulanmakta ve insanlığın özündeki cevherler, hayatın gerçeklerinden alınan ışıkla fotosentez yapılmakta ve bunun sonucunda fezail adını verdiğimiz insanî erdemler ortaya çıkmaktadır.
Vahyi temsil eden Kur'ân ve Sünnet’tir. Hz. Peygamber döneminde müslümanlık bilgisi, doğrudan kendisinden alınırdı. Kur'ân ve onun yorumunun yegane kaynağı Hz. Peygamber idi. Onun ölümünün ardından vahiy kesildi. Ancak onun insanlığa mal etmiş olduğu Kur'ân ve onun açılımı olan Sünnet, tümüyle ümmetin emanetine tevdi edilmiş ve ilahî destekle özenle korunmuştur.
Ulu İslâm ağacını besleyen hayat damarları, işte bu iki temel kaynaktır. Bu bakımdan, Kur'ân ve Sünnet’i kendisine konu edinen ilimleri (Tefsir ve Hadis) bilmek de İslâm’ı bir bütün olarak anlamayı kendisine konu edinen fıkıh bilimi için olmazsa olmaz koşulların başında gelmektedir.
Ağacın dili doğallıktır (fıtrat); ancak bahçıvanın (Hz. Peygamber) eline verilen talimatname (Kur’an), doğaldır ki onun kendi öz dilinde (Arapça) olacaktır. Bu itibarla, bu talimatnameye ihtiyaç duyacak herkesin, kullanılan bu dili bilmesi gereği ortaya çıkacaktır. İslâm ilimlerini tahsil etmek isteyenlerin önce Arapça dilini öğrenmekle işe başlaması gereği de bundandır.
Ağacın yetiştiği iklimin özelliklerini bilmenin de bir şekilde ihtiyaç olacağı açıktır. Bu anlamda, İslâm’ın bir nüve halinde yeşerdiği ve geliştiği ilk İslâm muhitini (asr-ı saadette Hicaz), bütün fizik ve sosyal çevre şartları ve özellikleri ile bilmenin gereği de anlaşılabilir bir durumdur.
Her an meyveye duracak şekilde bu ağacın değişik sosyo-kültürel zeminlerde yetiştirilebilmesi için, bu yeni mekân ve iklim şartlarını bilmeye de ihtiyaç olacaktır.

Nihaî amacımız insan olunca insanın psikolojisini bilmenin gereği de ortada olacaktır. Bu itibarla İslâm’ı bir bütün olarak hayatın içinde her an meyve veren hoş bir ağaç haline getirebilmemiz için, günümüzde bir hayli gelişmiş olan sosyal bilimlerden yararlanmamız da vazgeçilmez olacaktır.
(Mehmet Erdoğan, Fıkıh İlmine Giriş, Değerler Eğitim Merkezi Yayınları (Ensar), 2. Basım 2012, s. 19-22) 



Lâ fudda fûk= Ağzına sağlık!


Bugün bir kitap görüm. Arapça konuşturma becerisi üzerine idi. Üzerinde “Lâ fudda fûk” yazılıydı. Altına üstüne de Ağzına Sağlık yazmışlardı.
Suriyeli Arap bir hocamıza sordum. “Bu karşılık doğru mu?” diye! “Evet!” dedi. “Peki, fasihi nedir?” dedim. O “Fasih!” dedi.
Hakikaten odama geldim ve Şâmile’ye sordum. Hadis kitaplarımızda ve şerhlerinde böyle bir ifade geçmiyor. Ama dil ile ilgili kitaplarda Hz. Peygamber’in bu ifadeyi şairi Hassan b. Sâbit için kullandığından bahsediliyor.
Öyle ya bizde çok güzel, tam da beklentiye göre, dinleyeni hoşnut edecek bir söz için söylenecek söz “Hay ağzına sağlık!” olacaktır. Araplara ait karşılığında ise bu mana şöyle çıkarılıyor: Fadda fiili saçmak, dökmek gibi anlamlara geliyor. Buna göre “Ağzın dökülmesin” denmiş oluyor. Fakat Araplarda mecaz yaygın olduğu için aslında dökülmemesi istenen şey ağızdaki ön dişler oluyor. Öyle ya ön dişler olmazsa, kişi sözü iyi söyleyemez. O yüzden eskiden güzel konuşanlara ceza olarak ön dişleri çektirme cezası/işkencesi verirlermiş.
İmdi bir kimsenin ön dişleri yerinde ise ve Hassan gibi bir de söz ustasıysa ve sözünü de Hak yolda, mutlak gerçekliğin ortaya çıkmasında ve aydınlatılmasında, hakikat ışığının etrafa yayılmasında kullanıyorsa işte ona söylenecek söz “Lâ fudda fûk= Hay ağzına sağlık!” oluyor.
Bilmem Garibce de böyle bir temenniyi hak ediyor mu?
Dua ile!
28.10.2013

GARİBCE

27 Ekim 2013 Pazar

Garibce ıngıl ıkış!


Efendim vaktiyle bir söz okumuştum İmam Şâfiî’ye aitti. Şimdi aradım kaynağını da bulamadım. O diyordu ki: “Bir kimse Arap dilini ve de hadisleri ihata ettiğini iddia ederse yalan söyler!”
Öyle ya geniş bir iklime yayılmış, pek çok dillerle akrabalığı olan ve pek çok kabilede farklı bir biçimde konuşulmakta olan, kendisine göre bir tarihi ve her dönemin kendine ait özellikleri olan, canlı olması hasebiyle kimi kelimeleri ve ifade biçimleri ölen kimileri yeni doğan bir dili bütün incelikleri ile bilme iddiası boş olmalıdır. Ancak nisbî olarak bazı kimseler diğerlerine nisbetle dil konusunda daha duyarlı olurlar, ömürlerini ona adarlar haliyle diğerlerine nispetle daha iyi durumda olabilirler.
Hadisler konusu da öyle. Yirmi üç yıl boyunca peygamberlik etmiş bir hayatın pek çok vechesi vardır. Bunların her birinin farklı zaman ve mekanlarda farklı tezahürleri olacaktır. Bunlar içinden herkes ancak duyduğunu ve gördüğünü nakledecektir. Sonra bunlara başkalarından duyulanlar eklenecektir. Bunların içine bir de yanılma yoluyla ve de kasdı mahsusla üretilenler de eklenince ortaya muazzam bir yekun çıkacaktır. İmdi birinin kalkıp da ben bütün bunların anhasını minhasını hep öğrendim, sahihini sakiminden ayırırım, ne var ne yok hepsini bilirim demesi hilafı hakikat bir durum olur.
Dil konusunda söyledikleri aynısıyla diğer diller ve bahusus Türkçemiz içinde geçerli olmalıdır.
Bayram günü hatun eltisi ile telefonda konuşurlarken yöneltilen bir soruya cevap olmak üzere “Ingıl ıkış gidiyor!” deyince kulak kabarttım. İlk kez duyuyordum. O ne demek dedim. “Düşe kalka” demek dedi. “Allah! Allah!” dedim. Sonra sağlamasını yapmak üzere eltisini aradım ve “ıngıl ıkış”lı bir cümle kurdum. “O da ne?!” demedi. Demek ki o da anlıyordu. Teyit için ne demek diye ona da sordum o da biliyordu. Ama ben ilk kez duyuyordum.
Dün de zahmetli bir yemekten sonra “İyi, ama zahmeti çok!” dediğimde “Bulaşık olmadan yalaşık olmaz!” dedi. “Allah! Allah!” Bu kadın uyduruyor mu, gerçekten annesinden öğrendiği belli kelimeleri mi kullanıyor. Bilemedim. Google’a sordum. Ingıl ıkış’ı biliyor. Şöyle bir açıklama bile verdi: “Ingıl ıkış, dıngıl yokuş = ağır aksak, zor ve yorucu anlamında kullanır.   Ama “Yalaşık”ı o da bilmiyor. Belki derleme sözlüklerinde vardır.
Garibce Ağustos ve Eylül aylarını terk-i blog ederek kendisini arama ile geçirdi. Şimdi yeniden kendisine geliyor ve ıngıl ıkış yola girmeye çalışıyor. Ama ortada henüz bir yalaşık yok.
Dualarınız ile!

27.10.2013

GARİBCE

26 Ekim 2013 Cumartesi

Hamdım, taşladılar dibime düştüm!



Ebu Yusuf’tum ilim meclisinde
Hamdım, taşladılar dibime düştüm!

Öykü şöyle:
Ebu Yusuf şiddetli bir hastalığa yakalanmıştı. Ebu Hanife onu tekrar tekrar ziyaret etmişti. Son gelişinde durumunun çok ağırlaştığını görmüş ve umudunu yitirmiş bir halde “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn!” demiş ve arkasından da baygın yatmakta olan Ebu Yusuf’a hitaben tahassürünü şöyle dile getirmişti:
“Ben senin arkamdan yerimi alacağını ve insanlara hizmet edeceğini umut etmekteydim. Eğer emr-i hak vaki olursa bu insanlar için büyük bir kayıp olacak  ve seninle birlikte büyük bir ilim de gitmiş olacak!”
Ama korkulan olmadı. Günler sonra Ebu Yusuf iyileşti. Kendisine  Ebu Hanife’nin başında dile getirdiği tahassürlerini söylediler. Bu söz üzerine bir anda Ebu Yusuf değişti, kendisini bir şey zannetmeye başladı. İnsanlar da ona meylettiler. İş, kendisi için ayrı bir fıkıh halkası oluşturmaya kadar gitti. Artık büyük imam Ebu Hanife’nin ilim halkasına katılmak ihtiyacı duymuyordu. Ne de olsa kendisi de artık olmuştu. İmamın ve insanların iltifatı da bunu doğruluyordu. İyileştiğini duyan ama kendisini göremeyen Ebu Hanife bir gün onu sordu. Onun hasta başında iken kendisi hakkında söylemiş olduğu sözünü duymuş olduğunu ve bunun üzerine kendine ait bir ilim halkası oluşturduğunu söylediler.
Bunun üzerine Ebu Hanife, ona henüz halkadan ayrılışının erken olduğunu göstermek ve bir ders vermek istedi. Adamlarından birini çağırdı ve ona: “Git, Ebu Yusuf’a şu olayı anlat ve arkasından da soruyu sor: Bir adam çamaşır ağartıcısına (Kassâr) bir dirhem ücret karşılığında bir elbise veriyor ve birkaç gün sonra elbisesini almak üzere çamaşırcının dükkânına varıyor, çamaşırcı adama: ‘Senin bende elbisen yok ki!’ diye inkâr ediyor ve elbiseyi vermiyor ama daha sonra elbiseyi ağartılmış olarak adama gönderiyor.
İmdi böyle bir olayda çamaşırcı kararlaştırılmış olan ücreti hak eder mi etmez mi? Ebu Yusuf bu soruya “Ücreti hak eder” derse, ona “Yanıldın!” de. “Hak etmez” derse gene yanıldın de.
Adam gider ve kendisine Ebu Hanife’nin öğrettiği gibi Ebu Yusuf’a sorar. O da “Ücreti hak eder” der. Adam “Yanıldın!” der. Ebu Yusuf bir müddet düşünür ve “Hayır hak etmez” der. Adam gene “Yanıldın” deyince Ebu Yusuf vaziyeti anlar ve yerinden kalkarak doğru Ebu Hanife’nin meclisine koşar. Aralarında şöyle bir konuşma geçer:
Ebu Hanife: Sanırım seni bize şu çamaşırcı meselesi getirdi.
Ebu Yusuf: Evet!
Ebu Hanife: Sübhanallah! Adam kalkıyor ve fetva vermeye koyuluyor, kendine has bir ilim halkası oluşturuyor, Allah’ın dini konusunda hükümler veriyor, öbür taraftan basit bir icare meselesine cevap bulamıyor.
Ebu Yusuf: Tamam, ben hatamı anladım. Sen bana bunun cevabını öğret.
Ebu Hanife: Mesele şöyle: Eğer çamaşırcı ağartma işlemini elbiseyi inkârdan (gasb) sonra yapmış idiyse, bu işi kendi adına yapmış olacağından ücreti hak edemez. Yok, inkârdan (gasb) önce yapmış idiyse adamın adına yapmış olacağından ücreti hak eder.
(Hatîb Bağdâdî, Ebu Bekir Ahmed b. Ali b. Sâbit, (ö. 463) Kitâbu el-Fakîh ve’l-mütefakkıh, (I-II) Beyrut, II. Baskı 1980, s. II, 41)
Büyük imam Mâlik b. Enes şöyle demiştir: “Benim bu işe liyakatli olduğuma dair yetmiş (âlim) tanıklık etmedikçe ben fetva verme işine girişmedim” (II, 154).
Cehl-i mürekkep ile olur olmaz her konuda konuşan, ahkam kesen, fetva veren başta medya vaizlerimiz olarak bilumum yazar çizerlere ithaf olunur.
Dua ile!


26.10.2013
GARİBCE

25 Ekim 2013 Cuma

Cumaya bilgisayarlar da koşacak mı?



“Cuma günü namaza çağrıldığınızda alış verişi bırakın ve Allah'ı anmaya koşun!”
Allah öyle buyuruyor.
Adam soruyor: “Cuma saati bilgisayarı da kapatmak lazım mı?”
Öyle ya o da çalışıyor. Hem bazıları tam da Cuma saatinde alış veriş yapıyor. Adam program yapmış, bağlamış otomatiğe bilgisayar çalışıyor da çalışıyor. Ne Cuma saati dinliyor, ne de gece gündüz.
İmdi tam da Cuma saati alışveriş yapan bu bilgisayarı da kapatmak gerekir mi?
Tabii burada evvelemirde yasak olan şeyin sınırlarını iyi bilmek gerekir. Allah, Cuma saatinde alış verişi bırakın derken, sizi ibadetten alıkoyacak manileri terk edin ve o saatte kendinizi ibadete verin, demiş oluyor.
Bu itibarla ahırda geviş getiren danalarınızın faaliyetlerini durdurması gerekmediği gibi, programlanmış bilgisayarlarınızın da çalışmasını durdurması gerekmiyor. Yeter ki siz aklınızı da yanınıza alarak camiye gidin ve Allah’ı anın.
Hoş, aklımız bilgisayarda kalmış da olabilir. Ama unutmayalım ki bu konuda yalnız değiliz: Muhtemelen dedelerimizin aklı da ahırdaki danalarda kalıyordu.
Bu aşılması zor ama gerekli bir arınma işi.
Allah cümlemize kolay kılsın.
Ebu Hanife’ye demişler ki: “Ey İmam! Bunca malın var, sen nasıl ediyorsun. Bizim bir iki tane malımız var, namaz boyunca bir türlü kalbimizden çıkmıyor!”.
İmam demiş ki: “Evlat, biz onları kalbimize değil, ahırda kendi yerlerine bağlıyoruz!”
Kendi yerinde bilgisayar da varsın çalışsın dursun! Yeter ki senin namazına bir maniliği olmasın!
Dua ile!
25.10.2013

GARİBCE

Hasta ziyaretiyle iş bitse!



Bir Buharî hadisinde[1] Hz. Peygamber Müslümanların birbirleri üzerinde bazı haklarından bahsetmiştir. Bunlar arasında “ıyâdetü’l-merîz” da var.
Bunu genelde bizim mütercimler “Hasta ziyareti” diye çevirirler. Kanaatimce bu çeviri eksik ya da yanlıştır. Çünkü burada tüm Müslümanlardan istenilen, hastanın gerekli her türlü tedavi ve bakım külfetinin üstlenilmesi olmalıdır. Bu görev evvel emirde akrabalara düşer, ama kişinin bu vazifeleri yapacak yakınları yoksa o taktirde de bu görev bir kifaî farz olarak tüm Müslümanların boynuna bir yük olarak  biner. Eğer yerine getirilmez de o insan tedavi edilmediği ve arkasından da bakılmadığı için ölürse onun vebali herkesin boynuna birden biner.
İmdi sorun şu ki bu vazifelerin vaktiyle kişilerin uhdesine tevdi edilmiş iken günümüzde kurumlaştırılmasının gerekli hal alışıdır. Ben ne kadar çok sevsem ve saysam da en yakınlarımı bile kendi imkânlarımla tedavi ettiremem ve gerekli bakımını yapamam. Ne zaman ki  hastaneler kurarız, sağlık sigortaları oluştururuz, yoksul ve kimsesizler de dahil olmak üzere herkesi şemsiyesi altına alacak şekilde sosyal güvenlik kurumları geliştiririz, işte o zaman bu sorumluluğu hakkıyla yerine getirmiş oluruz.
Buna mukabil annemiz hasta oldu. Başına oturduk, o bize baktı biz ona baktık. O ağladı biz ağladık. Salya sümük birbirine karıştı. Ama kadıncağız doktora gütürülmedi, doktor ayağına getirilmedi. Başında hocalar okudu üfledi. Cümle yakınları toplandı, ağıtlar yakıldı. Bu arada herkes işinden gücünden kaldı… Matlup olan bu değildir. Vaktiyle birçok sorumluluk kişilerin uhdesine verilmişti. Başka türlü bir imkan da yoktu. Ama tek tük de olsa bazı ağır yükler âkile sisteminde olduğu gibi kurum halinde paylaşılmaktaydı. Aradan geçen zaman ve ortaya çıkan yeni imkanlar, bu türden pek çok yükü oluşan bu yeni kurumların sorumluğuna tevdi etmiş durumda. Bu çok güzel bir gelişme. Ama eksik olanı şu:
Bu kurumlarda çalışan insanlar hizmet verdikleri kimseleri aynı zamanda duyguları da olan bir insan olarak görmeli ve ona göre uygun bir davranış göstermelidirler. Söz gelimi hasta düşmüş bir insan, bozulmuş da tamir edilmesi gereken bir makine gibi görülmemeli, keza bir huzur evindeki yaşlı üstü başı temizlenirken bir insan olduğu unutularak hırpalanmamalı, horlanmamalı. Bu kabilden gözüken davranışlar yüzünden zaman içinde geliştirilmiş olan bu türden kurumlar aleyhine tavır geliştirmek yerine, burada hizmet almanın ve vermenin daha insanî bir düzeye nasıl çıkarılabileceğinin imkanları araştırılmalı, her yerde ve her zaman hep ihtiyaç duyacağımız ve her zaman ortak paydalarımız olacak olan değerleri yaygınlaştırma ve geliştirme doğrultusunda çabalar göstermeliyiz.
Dua ile!
25.10.2013
GARİBCE



[1] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (2 / 90)  أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ : حَقُّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ خَمْسٌ رَدُّ السَّلاَمِ وَعِيَادَةُ الْمَرِيضِ وَاتِّبَاعُ الْجَنَائِزِ وَإِجَابَةُ الدَّعْوَةِ وَتَشْمِيتُ الْعَاطِسِ.

22 Ekim 2013 Salı

Alan razı satan razı


Adamın biri “Uzayda bana sabit bir nokta verin, ben koca dünyayı yerinden oynatayım!”  demiş. Zahar elinde bizim emmimgilin kössüğü gibi bir kössük var, kössüğün ucunu o sabit noktanın üstünden dünyanın altına sokacak sonra da var gücüyle kössüğün ucuna abanıp dünyayı kanırtacak.
Valla bu benim de aklıma yattı, hani. Yapar mı yapar!
İki kocalı bir de kırıklı Finli bir kadının haberini yapmışlar. Bir yorumcu demiş ki “Alan razı  satan razı, size ne oluyor bre kör olası!” (Son kısmı ben ekledim)
Şimdi Garibce olarak anladım ki bir sabiteniz yoksa öyle de gider böyle de gider.
Pazara ne sürseniz illa da bir müşteri bulur. Bitli baklanın kör alıcısı olur.
Bir anda her şey izafi (göreceli) olur.
Hiçbir yanlışa dur diyemezsiniz. Çünkü yanlış diye bir şey olmaz.
Hiçbir zaman yönünüzü kaybetmezsiniz, çünkü yön diye bir şey olmaz. Her nereye ve şeye dönerseniz kıbleniz orası olur.
Sabahın bu saatinde düşündüm de çok şanslıyız galiba.
Çünkü dünyayı yerinden oynatabileceğimiz  bir sabitemiz var.
Gerisi bir kössük, bir de kössüğe abanacak Üssük.
Dua ile!
22.10.2013
GARİBCE 

16 Ekim 2013 Çarşamba

Bayramımız bayram olsun!


Dün Kurban bayramının ilk günüydü. Kurbanları kestik. Tatlı bir telaşe ile günü kapattık. Misafirlerimiz oldu ağırladık.
Bugün ikinci gün. İşler büyük ölçüde bitti. Tebrikleşme, ziyaretleşme asıl bugün başlayacak.
Çok değişmeyecek, gene benzer manzaralar görülecek, benzer haller yaşanacak.
Yakın akrabadan başlanarak bütün akrabalara ulaşılmayacak.
Yakın komşulardan başlayarak bütün komşular gezilmeyecek. Gene itibarlı olanlar öne geçecek. Gene gelenlere gidilecek. Hatta onlar içinden bile seçme yapılacak.
Kaz gelecek yerlerden tavuk esirgenmeyecek.
Görünülmesi gereken yerlerde arz-ı endam edilecek, hep göz önünde olduğu intibaı uyandırılacak.
Kişilere değil, işlere bakılacak.
İnsan oluşu yetmeyecek, bizden mi diye ayrıştırılacak.
Az önce el-Lü’lü ve’l-Mercan’dan okumakta olduğum hadislerden  şunlar dikkatimi çekti:
Eshama en-Necaşî, vaktiyle Müslümanları himayesine almış ve onlara iyilik etmişti. Müslüman da olmuştu. Ölüm haberini bizzat Hz. Peygamber vermiş ve ashabıyla saf tutup gıyabında namazını kılmışlardı (I, 193).
Gözden ırak olması gönülden de ırak olması sonucunu doğurmamıştı.
Vefa, güzel bir şeydi ve en çok da Müslümanlara yakışmalıydı.
Mescidin temizlik işlerine bakan bir çöpçü vardı. Pek bilinmez tanınmazdı.  Adamcağız  sesiz sedasız ölmüştü. Hz. Peygamber’in haberi olmamıştı. Bir müddet sonra “Şu adama ne oldu, gözükmüyor?” diye sual etti. “Öldü ya Rasûlallah!” dediler. “Bana haber verseydiniz ya?!” buyurdu. Önemsizliğine işaretle “O şöyle şöyle biriydi!” dediler. (İnsanların işlerine değil, kişiliklerine itibar eden) Hz. Peygamber “Bana onun mezarını gösterin!” buyurdu ve gitti mezarı başında durdu ve üzerine namaz kıldı. (I, 194).
Ayağa kalktığı bir cenaze için “Ama o bir Yahudi ölüsü!” dediklerinde “O da bir can taşımıyor muydu?!” diye ayrımcılığa karşı tepkisini ortaya koymuştu.
Okuduğum üç beş sayfa içinde nebevî hikmetten bu bayram gününde bizim alacağımız işte birkaç ders.
İnsanlara –her kim olursa olsun-, ölüsüne de dirisine de saygı gösterin.
İnsanların işlerine değil, kişiliklerine bakın!
Vefalı olun.
Madem öyle, bu bayram gününde ey insanlar, siz de vefalı olun. Ziyaretleşin. Gidin. Geleni hüsnü kabul ile ağırlayın. İadeyi ziyarette bulunun. Özellikle gözden ırak olanları hatırlayın.
Bugün bayram.
Sadece takdiri hak edenlerin değil,
Rahman’ın lütfüyle herkesin sevinmesi gereken bir gün.
Kutlu olsun!

16.10.2013
GARİBCE

12 Ekim 2013 Cumartesi

Bak şimdi ben mahcubum!



-Hatun bizim Dursungilin bu akşam nikahı var!
-Hayırlı olsun.
-İyi de gitmeyecek miyiz!
-O bizimkine geldi mi ki?
-Belki bir mazeretleri vardı.
-Gelemediyse telefonla olsun bir “hayırlı olsun” da mı diyemezdi? Ne olacak büyüdüler!
-Haklısın Hatun da bak Allah adaleti emrediyor. Kısas adalettir; vurana vurursun, öldüreni öldürürsün, gelmeyene gitmezsin hani. Ama Allah hemen ardından ihsanı da emrediyor. Kısasa tamam ama affedersiniz bu daha büyük bir erdemdir diyor. Affetmek, gelmeyene gitmek, vermeyene vermek, küsene küsmemek, selamı kesene selam göndermek, kötülük yapanı affetmek hatta ona iyilik bile yapmak… bunlar adaletin ötesinde bir erdem olarak ihsan oluyor ve insanı kamil olmak bunu gerektiriyor.
Sohbet böyle uzuyor.
Nikahın vakti saati geliyor. Cevizin kabuğunu doldurmayacak türden bahaneler benim de yolumu kesiyor ve akşam olup gün kararıyor. Sabah namazının ardından içimin sesini dinleyince orada bir mahcubiyet sezinliyorum.
Neden gitmedim ki diyorum.
Gitseydim mahcubiyet belki onun olacaktı.
Ama şimdi bak ben mahcubum.
Hayır dualarımızla mübarek olsun!

12.10.2013

GARİBCE

10 Ekim 2013 Perşembe

Tebrikler: Hanefî Fıkıh Âlimleri



Ahmet Özel, Hanefî Fıkıh Âlimleri ve Diğer Mezheplerin Meşhurları
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 3. Baskı 2013, Ankara, 779 sayfa.
İslamî İlimler’den değerli ağabeyim ve de eniştemiz, büyük ansiklopedist ve âlim Prof. Dr. Ahmet Özel hocamız’ın bugün Garibce’ye takdim ettiği kitabı, ilk baskısında edindiğimiz adı aynen korumakla birlikte hacim olarak iki katını aşmışa benziyor.
Bu saygılı ve sevgili hocamız, yılmaz azmiyle ta talebeliğinden beri hiç esirgemediği emeğini, yıllar süren bir gayretle bu çalışmasında da göstermiş ve onu bilimsel çalışmalar için örnek gösterilebilecek bir eser halinde bizlerin istifadesine sunmuştur. Şüphesiz eserin kendisi değerli olmakla birlikte onu asıl değerli kılan tam 118 sayfa tutan indeksidir. İnce ince işlenmiş bu indeks sayesinde çalışmadan istifade hem kolaylaşmış ve hem de yaygınlaşmış olacaktır.
Değerli hocamıza daha nice hayırlı çalışmalarda muvaffakiyetler dilerim.
Arka kapakta yer alan bir pasajla yazımızı bitirelim:
“Bu eserde Hanefi mezhebinin kurucusu Ebu Hanife, hocaları ve önde gelen talebelerinden başlamak üzere, asır asır, zamanımıza kadar tanınmış 308 Hanefi âlimi ve eserleri hakkında bilgi verilmiştir. Hanefi kaynaklarında  kendilerine sıkça atıfta blunulan eser sahibi hadis, tefsir, dil ve tasavvuf âlimleri ile diğer mezheplerin temel metinlerini ve önemli şerhlerini yazan önde gelen fıkıh âlimleri arasında bir seçim  yapılarak önemli sayıda şahsiyetin ayrı bölümler halinde esere ilave edilmesinde fayda  mülahaza edilmiştir. Böylece 308 Hanefî âlimi yanında 44 Şâfiî, 25 Mâlikî, 13 Hanbelî ve 41 diğer ilim dallarından olmak üzere toplam 431 âlim ve önemli eserleri tanıtılmıştır.”
İstifadesi bol olsun!
Dua ile!
10.10.2013

GARİBCE




Namaza nasıl başlanır ve nasıl boşlanır?


Namaza başlarken ne yapılır?
Ya da namaza nasıl başlanır ve nasıl boşlanır?
el- Cevab: Namaza balta gibi başlanır, testere gibi devam edilir ve keser gibi bitirilir.
Şöyle ki:
İmamlar tartışmışlar, demişler ki namaza ancak tazim ifade eden bir sözcükle başlanabilir. Bunun için tevarüs edilen sözcük de “Allahu Ekber!” dir. “Allah en yücedir, O’ndan yüce hiçbir varlık, güç, mabud yoktur!” anlamında bir tabirdir.
Peki bunun yerine aynı anlama gelecek mesela “Allahu a’zam!”, yahut “Allahu ecell!” denilse olur mu?
Buna da olabilir demişlerdir.
Peki “Allahümme = Ey Allah’ım!” dese.
“Eh, bu da olabilir, ancak bu biraz arkasından sanki bir talep içeriyor gibidir. O yüzden tam tazim ifadesine uygun olmayabilir”.
Peki “Allahüme’ğfirlî! = Allahım beni bağışla!” dese?
“Bu sözcükle namaza başlanamaz.”
“Neden?”
“Çünkü bu kişi, kendisine yönelik talebi önceliyor. Oysa namaz için tazimi ifade eden bir sözcük olmalı.”
Tabii daha fazla ayrıntılar var. Ama ben ona şimdi girmiyorum.
Buradan anlaşılıyor ki namaz evvel emirde Allah’a saygı için kılınır. Hele hele başlangıcı itibariyle mahza saygı olmalı, kendimize yönelik herhangi bir beklenti içerir olmamalıdır. Balta gibi demem o. Hep O’na, hep O’na!
Ancak namaza girdikten sonra yani bir anlamda ilahî huzura çıktıktan sonra Allah’ın huzuruna kabul ettiği kullarına ikramda bulunması ve kulun da kollarını açarak bütün kucağını dolduracak şekilde ilahi rahmete karşı beklenti içinde olması tabii bir şey.
Ama evvela tazim.
Allah’a olan mehabetimizi, tazimimizi en uygun bir biçimde ve en uygun sözcükle ifade etmek.
Fatiha suresi Allah ile kul arasında hem tazimi hem duayı içerir. Testere gibi yani; bir O’na bir sana!
Sonu ise bir kucak dolusu dua! Keser gibi yani hep sana hep sana!
Sen huzura varmışsın, aczini itiraf etmişsin ve boyun bükmüşsün de O görmemiş mi. Arkasına sığındığın acziyetini yüzüne mi çalmış. Açtığın ellerini boş mu çevirmiş.
Yo, yoo!
Yeter ki biz durmasını bilelim, istemesini bilelim.
Nerede ne zaman ve ne gibi olacağımızın irfanına varalım.
Dua ile!

10.10.2013
GARİBCE
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...