23 Nisan 2015 Perşembe

Cevizin kabuğunu doldurmayacak şeyler!


Sevgili peygamberimizin mümin ve müslim tanımları hep diğerleri ile ilişkiler üzerindendir. Özeti ele, dile ve bele sahip olmak. Kimseye zara vermemek. Güzel huylu, geçim ehli olmak, herkesle iyi geçinmek.
Ne kadar kolay ve bir o kadar da zor.
Yakınlarımız arasında iki ailede öğrendiğim kırgınlık/ küskünlük var.
Demin birine sordum. “Sebep nedir?” dedim. “Cevizin kabuğu meselesi!” dedi. Yani cevizin kabuğunu doldurmayacak türden şeyler demeyi kastetti.
Ben de “Cevizin kabuğu çok sayıda pire alır. Pire de insanları rahatsız eder!” deyiverdim. Aklıma öyle geldi hani.
Sonra düşündüm de büyük kavgaların, uzun küskünlüklerin sebepleri hep çoğu kez önemsiz şeyler olagelmiştir. Ya birinin bostanına tavuk girmiş, salatalığını gagalamıştır. Ya keçi ya da merkep komşunun kavağını kemirmiştir.
Ya biri diğerinin itine oşt demiştir, ya öbürünün tavuğuna kışt demiştir.
Adam arabasını bodrumda oturan birinin evinin penceresinin önüne park etmiştir. (Bilmeden). Ya dükkanının önüne eğlemiştir. Ya yolda sırasını beklemeden hemen dalmak istemiştir… Falan.
İmdi bunlar hep pire ısırığı gibi şeylerdir ama  rahatsızlık vermektedir. Önemsiz diye geçiştirildiği ya da görmezden gelindiği, hele hele de durum öğrenildiği halde umursamazlık gösterildiği takdirde karşı tarafın pireye sebep yorgan yakması gibi akla ziyan tepkiler göstermesi hiç de uzak bir ihtimal değildir.
En büyük yangınları da başlatan nihayetinde küçük bir çıngıdır. Eğer anında müdahale edilip söndürülmezse her tarafın yangın yerine dönmesi an meselesidir.
Bu bilinçle hareket edilmediği zaman rahatsızlık duyan taraf hilim sahibi, aklı başında, teenni ile hareket eden biri değilse, verilen zararlara zararla mukabele yoluna gitmekte ve salatalığı gagalayan tavuğa ikinci defasında zehirli yem koyarak mukabelede bulunmakta, kemiren hayvanın kulağını, kuyruğunu kesmekte, yersiz park edilen arabayı çizmekte, sileceğini sökmekte ya da başka türlü zarar vermektedir. Bu kez bu haksız ve yersiz eyleme daha büyük gene haksız bir karşılık verilmekte ve derken iş kısa zamanda çığırından çıkmakta, hiç akla hayale gelmedik sonuçlar doğurabilmektedir.
O yüzden en başta pire ısırığı gibi de olsa kimseye zarar vermemek, verilen zarara ise asla gene bir zararla karşılık vermemek Müslümanca bir davranış olmaktadır.
Hz. Peygamber’in “Lâ darara velâ dırâr!” buyruğu ilkemiz olmalıdır. Hiç kimseye durup dururken zarar verme hakkımız yoktur. Şayet bir zarara uğramışsak bunun yolu sulh yoluyla, yanaşmaması halinde adalet mekanizmalarını devreye sokarak zararı tazmin ettirmek ama asla zarara, karşı bir zararla mukabele etmeye kalkışmamaktır.
Ceviz kabuğunu doldurmayan şey deyip geçmemek lazım.
Pire ısırığı kadar da olsa kimseye rahatsızlık vermeye hakkımız yoktur. Şayet bizi pire ısırmışsa buna sebep yorgan yakmaya kalkma hamakatını göstermeye de hiç gerek yoktur.
Allah insanları aynı zamanda unutabilen varlıklar olarak yaratmıştır. Bazı şeyleri unutmak da lazım. Unutmayacağımız şeyler bize yapılan iyilikler olmalı, bize yapılan kötülükler ve bizim başkalarına yaptığımız iyilikler ise unutacağımız şeylerin başında gelmeli.
Müslümanlık eğer beş vakit namaz, bir ay oruç, malın kırkta birini vermek… ise buna biraz zorlansak da gücümüz yetiyor. Ama Müslümanlık başkaları ile olan ilişkiler üzerinden tanımlanan  özü, sözü ve işi doğru olmak ise, başkalarının elimizden, dilimizden ve belimizden zarar görmemesi ise bir hayli zor gözüküyor.
Boşa dememişler Müslümanlık zor zanaat diye.
İstikamet üzere olma duasıyla.
23.04.2015

GARİBCE 

14 Nisan 2015 Salı

Gerçeklik Hükümleri ve Değer Hükümleri Ayrımı ve Kolonya Kullanımı örneği


Vaktiyle Ziya Gökalp’e ait bir makale okumuştum ve benim için ufuk açıcı olmuştu. Makale gerçeklik hükümleri ile değer hükümleri hakkındaydı.
Dünya yuvarlaktır, yahut dünya dönüyor denildiği zaman gerçeklik hükmünden bahsedilir; dünya müminin zindanı, kâfirin cenneti yahut dünya insanoğlunun sürgün yeri, yahut dünya ahiretin ekeneği… dendiği zaman da değer hükmünden söz edilir.
Bayrak, üzerinde hilal ve yıldız olan al renkli bir kumaş parçasıdır denildiği zaman gerçeklik hükmü, bayrak özgürlüktür, milletin namusudur, egemenliktir… denildiği zaman da değer hükmünden bahsedilmiş olur.
Bu ayrım aynısıyla din dilinde de vardır.
Hac menâsikinin icra edildiği bütün şeâir, aslında mekan olarak diğerlerinden farklı olmadığı halde yüklenen değer itibariyle kutsiyet kazanır.
Taştan topraktan yapılmış olan Kâbe, Allah’ın evi olduğu zaman bir anda kutsallık kazanır ve Müslümanların kıblesi olmayı bihakkın hak eder.
Harem bölgelerinin ilanı böyledir; oraya giren güvendedir, dokunulmazlık kazanır.
Namazın, bu anlamda  yatıp kalkmanın ötesinde yüce anlamları vardır; müminin miracıdır.
Buna mukabil olumsuzlama bakımından da aynı şekilde bu dile ihtiyaç duyulur, gıybet uzak durulması istenen bir kötü huy ise tiksinilmesi gereken  “ölü kardeşin etini yeme” olarak nitelendirilir. Bununla birlikte gerçeklikte öyle bir durum yoktur. O yüzden de gıybet’in gerçeklik anlamında orucu bozacağını kimse söylemez.
İçki, kumar… gibi kötü alışkanlıklar hakkında  “rics” yani pislik denilir. Şirk, pisliktir o yüzden müşrikler “neces”tirler yani mahza pisliktirler.
Yenilmesi haram kılınan domuz, putlar adına kesilmiş olan kurbanlar gibi  şeyler keza rics’dir, necistir, fısık’tır. Yani bunların her biri uzak durulması gereken pisliklerdir.
İmdi Şâri Teâlâ bu sayılan nesnelere “pislik” dedi ya, acaba bunu gerçeklik hükmü olarak mı söyledi yoksa ona aslında olmayan bir değer yükleyerek mi bu şekilde buyurdu.
İşte bu tefriki yapmayan ya da yapamayan kimseler hiç de makul olmayan, şeriatın genel ilkeleriyle örtüşmeyen sonuçlara varabilmektedirler.
Bin Baz’a soruyorlar: Kolonya kullanmanın hükmü nedir? diye.
Cevabı şöyle: “İçinde alkol bulunan kolonyanın  kullanımı caiz değildir.  Çünkü ilgili uzman kişilerin beyanı ile sabittir ki kolonya, sarhoşluk verici ispirto ihtiva ettiği için gerek erkek ve gerekse kadınlar açısından kullanımı  haramdır.
Abdeste gelince, kolonya kullanmakla abdest bozulmaz. Ama bu halde namaz kılma konusu söz konusu edilince bu namazın sıhhati konusunda düşünmek lazım:  Çünkü ulemanın kahir ekseriyeti (cumhur)  sarhoşluk veren nesnelerin (aynen idrar, dışkı gibi) necis olduğunu  kabul ederler. Bir kimse üzerinde (bedeninde, elbisesinde ve namaz kıldığı yerde) necaset var iken namaz kılarsa  namazı sahih olmaz. Bazı ilim adamları ise  sarhoşluk veren nesnelerin necis olmadığı kanaatindedirler. Bunlara göre üzerinde kolonya olması namaza mani değildir. İhtiyatlı olan  elbiseye ve bedene değen yerleri yıkamaktır. Ama sarhoş edici özellikte olmayan bir kolonya olursa o takdirde bir şey gerekmez, çünkü hüküm illeti ile birlikte vardır ya da yoktur… (Mecmû’u Fetâvâ Bin Bâz, VI, 396).
Bu fetvayı görmeden Bin Baz bu konuda ne der deselerdi, bizim tahminen vereceğimiz cevap da böyle olurdu.
Bin Baz gerçekten çok derin bir âlim. Ama derinlik haddinden fazla olduğu için de ufuk kaybolmakta ve hidayetin birinci ayağı olan akıl ve mantığa vurulduğu zaman asla kabul edilemeyecek şeyler din adına söylenebilmektedir. Çünkü din, varsa yoksa şerî delile dayalı olmalıdır, şerî delil de sonuçta nakle dayalıdır. Bu delilleri değerlendirirken olsun aklın devrede olması bile zait görüldüğünde işte böylesi sonuçlar kaçınılmaz olmaktadır.
Ulemanın kahir ekseriyetini böyle bir hükme götüren saik nedir: Naslardır. Çünkü Yüce Allah içki, kumar vb. hakkında rics yani pislik demiştir. Öyle ise içki aynen idrar gibi pisliktir. İçiminin haram olmasını anladık, ama bunlar mademki pisliktir öyle ise içine karıştığı az miktardaki sıvıyı da aynen içine idrar dökülmüş gibi pis hale getirir demektedirler.
“İnnemâ’l-müşrikûne neces = müşrikler pisliktirler” ifadesinden hareketle  Müslümanın dirisi de temizdir ölüsü de, ancak müşriklerin/ kâfirlerin dirisi de pistir, ölüsü de diyebilmektedirler. 
Domuza necisi’l-ayn demelerinin mantığı da aynıdır.
Bu bakış açısında, gerçeklik hükmü ile değer hükmü arasını tefrik etme çabası gözükmemektedir.
Necisü’l-ayn demek özü itibariyle necasetin kendisi demektir ve onu temizlemenin imkanı yoktur: Bir tezek parçası alıp da dere kenarına oturup onu yıkamak suretiyle temizlemeye çalıştığımızı farz edelim, temizlenmesi şöyle dursun yıkadıkça .oku çıkar. Gerçeklikte necaset-i ayn denilen şey işte böyle bir şeydir. Yaş deri temiz olmasa bile tabaklanınca temizlenebiliyorsa demek ki deri özü itibariyle necis değildir. Keza köpeğin yaladığı bir kabı yıkamak suretiyle temizlemek mümkün ise demek ki burada söz konusu olan özü itibariyle necislik değil belki müteneccis olma durumu yani pisliğe bulaşma halidir, eğer o pisliği izale etmek mümkün ise demek ki pislik özde değildir.
“Eftara el-hâcımu ve’l-mahcûm!” = “Hacamat eden de edilen de orucu bozdular!” şeklindeki hadis, gerçeklik hükmünde alındığı zaman hacamat etmenin ve olmanın orucu bozacağı sonucunu çıkarmak gerekecektir. Yok gıybet etmelerine sebep söylendiği bilinir ve “an itibariyle hacamat eden ve olanın yaptıkları gıybet yüzünden oruçları gitti, sevap namına bir şeyleri kalmadı!” anlamında almamız halinde ise gıybete bir değer yüklemeden bahsetmiş oluruz.
Müşriklerin necis olması onlara yüklenen değer itibariyledir, inançlarının ne kadar çirkin olduğunu ifade için böyle bir yola başvurulmuş olması söz konusudur. Öyle olduğu için gerçeklik hükmü itibariyle bir kâfirin bedeni ile bir Müslümanın bedeni arasında herhangi bir fark yoktur, her ikisi de Allah’ın bizzat kudret eliyle yaratılmışlardır. Ona sebep kan nakli, organ nakli gibi konularda “Efendim, kâfir necis olduğuna göre kanı da necistir, o yüzden kâfirden Müslümana kan nakli caiz değildir” gibi bir bakış asla doğru olmaz. Nitekim klasik kitaplarımızda da kâfirin artığının (ağzını batırdığı sıvının) temiz olduğu ifade edilir. Onun yüklenen değer itibariyle inançları bakımından pislik olması gerçeklik hükmü olarak ağzının da pis olmasını gerektirmez.
Örneğimize dönersek, içkinin pislik olarak nitelenmesi ona yüklenen değer itibariyledir, nefret uyandırmak suretiyle insanların uzaklaşmasını temine yönelik bir amaç taşımaktadır. Hal böyle olunca içkinin bırakın içkiyi bir kimyasal madde olarak saf ispirtonun, alkolün necisliği neden söz konusu olsun. Özünün temiz ya da necis olması bakımından metil alkolü etil alkolden ayıran özellik nedir ki birini temiz öbürünü necis kılsın?!
Buna göre mesela domuz derisi de olsa tabaklanınca temiz olur. Ancak bu deriden mamul giyeceklerin giyilmesi yüklenen değer itibariyle insanlarda hala tiksinti doğurabilir ve buna sebep insanlar onu giymeyebilirler. Bu yıkanan ve ter temiz hale gelen lazımlıkta kimsenin çorba içmemesi gibi bir şeydir, yoksa nefret lazımlığın temiz olmadığı ile ilgili değildir.
İşte böyle.
Derinlik iyi ama, onun şartı da ufku kaybetmemektir.
Klasik ilimlerde derinleşmenin böyle bir riski vardır. Derinlik ve ufkun birlikte dengelenmesi gereği vardır. Ufuk için de farklı pencerelerden bakabilmek gerekir. Bu anlamda bize sosyal bilimlerin açabileceği yeni pencereler söz konusu olabilir. O yüzden de çağımızda İslam İlimlerini tahsil edenlerin işi biraz daha zordur. Çok şey bilmeleri ve görmeleri gerekmektedir.
Dua ile!
14.04.2015
GARİBCE

9 Nisan 2015 Perşembe

el-Fıkhu’l-İslâmî’l-muhannat fî sevbihi’l-cedîd!


Efendim bizim fıkhımız adalet esası üzere kuruludur. Eşitlik değil. Eşitlik, adaleti sağladığı sürece itibar görür ve türdeşler arasında söz konusu olur. Bütün insanlar, insaniyetlikte eşittirler; renk, ırk, dil, cinsiyet vb. ayrımı söz konusu değildir.
Eşit işi yapmış kişi eşit ücreti hak eder.
Aynı yükün altına girenler benzer yetkilere sahip olurlar.
Adalet herkese hakkını/ hak ettiğini vermektir. İslam felahı[1] takvaya bağlar. Takvâ da adaletin hemen yanı başındadır, sizi takvaya adalet yakın kılar: “İ’dilû! Huve akrabu li’t-takvâ!”
İslam adaletin ötesinde ihsana (hakkı bağışlamayı) da çağrı yapar. Ama zararı yok adaleti bihakkın tesis edelim o da bize yeter.
Dün sınıfta Fıkıh Metinleri dersinde Velayet bahsini okuyoruz. Üstelik de  “Yeni Elbisesi İçinde İslam Fıkhı”ndan.
Konu ve işlenişi güzel. Her şey adalet esası üzerine kurulu belli ki!
Velayet hakkı kişi ve mal üzerinde olur. Kişi üzerinde velayet hakkı, kâsır’a (kendi kendini idare edebilme ehliyeti için gerekli olan temyiz yetisine sahip olmayan küçük, bunak, akıl hastası gibi kimseler) miras ve hacb tertibi üzere binefsihi asabe olan en yakın akrabasına ait olur. Bunun sıralaması da şöyledir: 1. Bünüvvet: Kâsırın oğlu, oğlunun oğlu, oğlunun oğlunun oğlu… 2. Übüvvet. Baba, babanın babası, babanın babasının babası… 3. Uhuvvet. Babanın cüz’üleri. Yani kâsırın babasının diğer erkek çocukları ki kâsırın er kardeşleri olur. 4. Umûmet: Dedenin cüz’üleri. Yani kâsırın dedesinin erkek çocukları ki  amcaları olur.
Buna göre mesela sabi yaşta bir çocuğun babası ölse, çocuğun başta annesi olmak üzere başka yakınları bulunsa, o çocuğun sorumluluğu kime ait olacaktır?
Sıra ile o yaşta oğlu olmayacağına göre babasının babası (yani dedesi) o da yoksa babasının dedesi, o da yoksa erkek kardeşi, o da yoksa amcası çocuğun velisi olur.
Bunlardan hiç kimse yoksa o zaman annesi velisi olur.
Biyolojik olarak da şefkat ve merhamet itibariyle de çocuğa en yakın olan anne neden en sona kalıyor?
Hadane (küçük çocuğun bakımı) hakkı söz konusu olduğunda en başta akla gelen anne, velayet de neden en sona kalıyor?
Bunun tek telime ile cevabı adalet gereği olmalı.
Üstad Zerka yazdığı kitabına her ne kadar “Yeni Elbisesi İçinde” dese de içindeki sonuçta bizim klasik fıkhımız. Belli ki fizyolojisinde bir değişiklik yok, taş gibi sapasağlam ve yerinde çakılı duruyor, milim bile oynamamış!
Elbisesine aldanmadan içindeki bedeni tanımaya çalıştığımızda aslında her şey yerli yerinde gözüküyor. Ne var ki beden mumyalanmış, korunmuş ama onu içinde taşıyan zaman akıp gitmiş, bu yeni zamanda tanınması zorlaşmış. Doğru anlaşılabilmesi için belli ki geriye doğru zamana bir yolculuk yapmak gerekli gibi gözüküyor.
Geleneksel toplumlarda sosyal yapıyı büyük aileler oluşturuyor, hatta diyet ödenmesi, âkıle oluşturulması, kasame gibi bazı  sorunların üstesinden gelmek için kabile ölçekli kurumlar gerekli oluyor.
Ailenin bir kavvamı yani her türlü umurunu üstlenen, koruma ve kollama görevi/ yetkisi bulunan bir efendisi/ beyi oluyor (Arapçası Rab). Bu yapıda birim aile olduğu için kişiler ve bireysellik öne çıkmıyor, işler genellikle temsil yoluyla kotarılıyor.
Kökü sağlam, dalları göğe ağmış mücessem bir ağaç gibi bir sosyal yapı söz konusu. Bu yapıda bireyler ağaçların dalları, dallarda açan çiçekler gibi. Bu itibarla bunların kendiliklerinden karar vermeleri ve başlarına buyruk hareket etmeleri söz konusu değildir. Ağacın kaderine sahip olan (bahçıvan) şefkatle gereken budamaları da yaparak onu sonsuza kadar yaşatmayı gaye edinir ve bunun gereğini yapar.
Bu yapı içinde anne yabancıdır, dışarıdan başka bir aileden gelmiştir ve hala o aileye aittir. Ölümle ya da talak ve tefrik gibi bir yolla nikah bağı koptuğu an, yine eski ailesine dönebilecektir. Adı hala eski ailesinin adıdır. Malı da öyle tamamen kendisine aittir. Mehri kendi ailesinin itibarına göre belirlenir. Nikah bağı ile bağlandığı bu yeni  aile içinde şayet çocuk doğurmuşsa bu onu sadece o çocuğun annesi yapar, bu yeni ailenin esaslı bir üyesi yapmaz. Hal böyle iken ağacın yeni bir sürgünü mesabesinde olan yenidoğanın velisi elbette ki onu doğuran kadın değil, ailenin yetkili ve sorumlu kavvam kişisi olacaktır. Hasat edilen ürün ambara kaldırılmış, tarla ile olan alakası bitmiştir. Yeni ürün doğuran kadına değil aileye aittir ve haliyle onun kaderi de  ailenin temsilcisi olan veliye (veli işleri üstlenen demektir) havale edilecektir. O veli ki nafaka dahil olmak üzere her türlü ihtiyacı karşılamakla yükümlü kimsedir, öyle ise mukabil bir yetkiyi de haiz olmalıdır. İşte bu yetkiye velayet denilmektedir. Kâsır’ın nerede ikamet edeceği, eğitimi, tedavisi, iş ya da sanat sahibi olması için çalıştırılması ve yönlendirilmesi ve hatta bir maslahata mebni küçük yaşta nikahlanması gibi konularda belirleyici olan velidir, bu yetki tamamen ona aittir. Velayet-i icbar söz konusu olduğu zaman –ki baba ve dedenin velayeti böyledir- bu durumda küçüğün ergenlik çağına ermesi halinde hıyaru’l-bülûğ denilen ergenlik seçim hakkını dahi kullanamamaktadır. Çünkü baba ve dedenin kâsır’a karşı olan şefkat ve merhameti, kollama hırsı o kadar güçlüdür ki, bu saikle onlar korumaları altında bulunan ve kendi sulbünden gelen bu çocuklara karşı asla yanlış yapmazlar, velayet hakkını kötüye kullanmazlar. Ama veli olan amcanın yetim kız yeğenini kendi oğluna nikahlaması gibi durumlarda olduğu gibi, baba ve dedenin dışındaki velilerin işlemlerine karşı böyle bir tedbir uygun görülmüş ve onlar için hıyaru’l-bülûğ tanınmıştır.
Doğrusu yapı ile birlikte yetki ve sorumluluk dağılımı oldukça yerinde ve adaletli gözüküyor.
Şimdi  velayet altında olan kâsır’ın evlilik çağına gelmiş bir kız olduğunu düşünelim. Bu kızın mehr-i mislini tespitte annesi hesaba katılmakta mıdır? Mesela bizde bir söz vardır: “Kenarına bak bezini annesine bak kızını al!” derler. Mehir tespitinde durum öyle mi? Bakıyoruz hiç de öyle değil. Çünkü bu kızın annesi aileye yabancı, o yüzden kızın mehr-i misli, amca kızları ve halaların mehirleri dikkate alınarak belirlenmektedir.  Çünkü aileye ait olan bunlardır.
Birey olmak ve bağımsız bir kişilik sahibi olmak öne çıkmadığı, büyük ölçüde ailenin öne çıktığı gerçeğidir ki veliye henüz fizyolojik olarak evlilik yaşına gelmemiş olan küçüklerin nikahlanmasını da tecviz etmekte, küçükleri/ ya da bâkireleri rızalarına bakmadan everebilmeleri, kişiye eş değil de aileye gelin alındığı için ister istemez görücü usulü ve temsil ile işlerin götürülmesi esasının yaygın olması hep bu yapı ile ilişkili olmalıdır.
İmdi elimizi vicdanımıza koyup baktığımızda  yapı ve ona uygun olarak dağıtılan yetki ve sorumluluğun âdil olduğu gözükmüyor mu?
Bence gözüküyor.
Eeee!
Eeesi o ki bu hikaye bizi anlatmıyor.
Anlatılan bizim annelerimiz, kadınlarımız, kızlarımız değil.
Bizim annelerimiz çocuğu hasbelkader doğurmakla kalmıyor, fıkıh kazaî anlamda görevi değil demişmiş de dememiş de ona hiç bakmadan bağrına basıyor ve iki yıl emziriyor, hayatını ona adıyor, onu geleceğe hazırlıyor, ömrü billah yüreğinde taşıyor. İşte böylesi bir kadına/ anneye kusura bakma ama bu çocuğun hatta amcaları varken bile sana onun üzerinde velayet hakkı veremeyiz… Nihayetinde sen el kızısın, aileye yabancısın… Üstelik eksik eteksin ve dahası dahası… diyeceksin. Zor gözüküyor. İsterseniz bir deneyin. Alacağınız cevap baştan belli gibi.
Nedense bu satırları yazarken kocasının zıhar yapması sonucu hakkını Hz. Peygamber’e karşı savunan ve ondan umudunu kesince de halini doğrudan Allah’a şikayet eden ve buna sebep Mücadele[2] suresinin inmesine sebep olan Havle bt. Mâlik b. Sa’lebe adlı sahabi kadın geldi. Allah rahmet eylesin, ruhu şad olsun. Hak mücadele tarihinde ufuk bir kadın belli ki.
Bu vesile ile bir daha gördüm ki fıkhımıza yeni elbise biçmek ile iş olmuyor. Zerka büyük bir üstad ve İslam Hukukuna Giriş mahiyetindeki eseri de çok değerli. Ne var ki fıkhımıza maharetle biçip diktiği bu yeni elbisenin içindeki beden tahnitli gibi duruyor. Beden öyle olduktan sonra elbise yeni olmuş ne yazar ki? Bize lazım olan yaşayan bir fıkıh, hayatımızda karşılığı olan düzenlemeler getirecek bir fıkıh, belli ki yeni bir inşa ve yeni bir fıkıh.
Herkese hakkını veren ve adalet duygusunun zedelenmesine izin vermeyen, hemen herkesin işti bu diyeceği kabilden bir fıkıh. Tekvine de en az teşri kadar itibar veren bir fıkıh. Kendi ilahî ve özgün kaynakları yanında tüm beşerî tecrübe ve ortak insanlık birikiminden de yararlanmayı ilke edinen bir fıkıh.
Nasrettin hocanın borçlarını ödemek için koyunların çalılara takılan yün parçalarını toplamakla işe başladığını bilmeyenimiz yoktur. Peşin parayı belli ki sen de duydun yüzündeki gülümsemeden belli.
Biz de işte öylesine bir başlangıç yapalım. Bir şey muhal değilse mümkin demektir. Neden olmasın!?
Dua ile!
09.04.2015
GARİBCE



[1] Felah= kurtuluş,  korktuğumuzdan emin umduğumuza nail olmak demektir.
[2] “Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü işitmiştir. Allah, sizin sürdürdüğünüz konuşmayı (zaten) işitmekteydi. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir”. (Mücadele 58/1 vd.)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...