26 Ekim 2016 Çarşamba

Fırsatı Ganimet Bilmenin Garibcesi

Bugünlerde nedendir hem elektrikler hem de sular kesilir oldu.
Efendim muslukların su damlatması beni hep rahatsız eder. Yetkililer de bu konuda hep uyarırlar. Damlayan bir musluk senede şu kadar ton suyu boşa akıtır falan diye. Öyle ya israf haramdır. Faturası da cabası.
Söz meclisten dışarı bizim klozetin taharet musluğu epeydir sızdırıyordu. Hazır elde yedek musluk da vardı. Değiştirmem lazımdı ve epey bir zamandır da aklımdaydı. Ne var ki ev girişindeki vana suyu tam kesmiyor, tamir işi epey bir ıslak oluyordu. Sabah namazına kalktığımda baktım sular kesik. Dedim bu bir fırsat, bunu ganimete çevirmeliyim. Namazı kıldıktan sonra hemen işe koyuldum. Hatun duymasın diye de sessizliğe dikkat ettim. Oldum olası ben bu türden tamirat gibi meşgalelere hep bayılıyorum ve bundan ayrıca bir keyf alıyorum, hatun ise aksine etrafı kirlettiğim bahanesiyle hep karşı çıkıyor. O yüzden bazı şeyleri ondan habersizce yapıyorum. Şimdi ortam uygundu, su kesikti bir damla bile akmıyordu. Hatun da uyuyordu. Alet edevatı yanıma aldım, itina ile ve sessizce musluğu yerinden söktüm. Kendi kendime ya şimdi sular geliverirse diye de içimden geçirdim. Yanıma hazır ettiğim lifle musluğu sarmaladım, iş tam olsun diye de biraz tutkal sürdüm. Baktım o sırada suyun ucu da görünüyor. Alelacele hemen musluğu yerine geçirdim, güzelce de sıkıladım. Artık su gelse de zarar vermezdi. Hortumu da bağladım. Bu arada sular  da gelmişti. Hanım fark etmesin diye de güzel bir temizledim. Alet ve edevatı da aldım doğruldum, elimdekilere baktım. Takmak üzere tedarik ettiğim musluk elimdeydi. Taktığım yere baktım, söktüğüm musluk aynen o da yerindeydi.
Allah Allah dedim.
Şimdi biz ne yaptık.
Ağa ile kâhyanın birbirine yarenlik ettikten sonra akşam üzeri eve dönerlerken birbirlerine bakışarak söyledikleri söz aklıma geldi.
Dedim, fırsatı nasıl da ganimete çevirdik ya!
“Sen evme işin evsin!” derler bizde.
“Şaşkın ördek götün götün yüzermiş!” derler bir de.
Sen uğraş ki işler girsin yoluna habire!
Hepsi boş. İşlerimizi Allah rast getire!
Dua ile!
26.10.2016

GARİBCE 


20 Ekim 2016 Perşembe

Bilemedim yolcu kimdi hancı kim


Bu gece iklim-i dilde sanki kıyamet vardı kopan
Zalim avcı elinden kana boyandı yürek elaman
İnler yaralı bir ceylan, tutmuş afakı ahu figan
Gün ağardı imdada, bilemedim av kimdi avcı kim

Ulaşmış da mahkemeye bir imzasız pulsuz dilekçe
Bedenler üzerinden vurulmuş bak ruhlara kelepçe
 Akıyor gidiyor zamanda her şey ama bir garipçe
Bu bitmez bir dava bilemedim hâkim kimdi savcı kim

Okuntu yok idi, geldi, kendi kondu gönül tahtına
Kaderdir, olmuyor ötesi, ne çıkarsa o bahtına
Kimi yıkıyor yükün, kimi gidiyor binip atına
Bitmez devri daim bilemedim yolcu kimdi hancı kim
Dua ile!
20.10.2016

GARİBCE 


15 Ekim 2016 Cumartesi

Dindarlığımızın ölçüsü anketi!



İmdi soru şu: Milk-i habis dedikleri haram kazançtan kurtulmanın yolu nedir? Mesela istem dışı bankadaki paranıza tahakkuk ettirilen faiz parayı ne yapmalıdır?
A)       Bu paraya hiç dokunulmamalıdır. Çünkü bu para necistir. Necasetin mahallinde kalması ve kaynağından dışarı hiç çıkarılmaması gerekir. Aksi takdirde her tarafı pis koku sarar.
B)        Bu para necis olsa da orada bırakamayız. Çünkü bu esasen kötü ve insanları sarmalına almış bir ejderha gibi olan bankanın daha da güçlenmesine katkı olur. O yüzden orada bırakılmamalı, çekilmeli. Ancak onun necis olduğu akılda tutulmalı, bunun için de  onunla tezek alınmalı ve yakılmalı. Necisi, necaset yolunda harcamalıdır.
C)        Odun alınmalı, fakire verilmeli ve o da yakmalı. Haramı ancak ateş temizler.
D)       Milki habisten kurtulmanın yolu tasadduk etmektir. Yani onu bir fakire vermek ve böylece onun kötülüğünden kurtulmak ama aynı zamanda da fakirin bu yolla ihtiyaçlarını karşılamasını sağlamaktır.
E)        Bu şekilde elde olan bir parayı devlete vergi olarak vermek gerekir. Çünkü devletin gelirleri arasında zaten haram olan kalemler de vardır. Bu da onlara katılmış olur.
F)        Para paradır. Paranın dini imanı olmaz, bu itibarla helalı haramı da olmaz. Alırsın ve afiyetle yersin.
Yorum:
İlk ve son (A ve F) şıklarını bir tarafa bırakalım. Çünkü onlardan ilki hamakatın sonuncu da dine lakaytlığın bir tezahürüdür.
Haram para ile tezek alınmalı, cevabı sizin köküne kadar dindar olduğunuzu gösterebilir. Çünkü sonuçta haramı yakıyorsunuz. Aynen tütün içenin de “Helal ise içiyoruz, haram ise yakıyoruz!” demesi gibi.
Odun alıp yakılması da az dindarlık sayılmaz hani.
Vergi olarak verilmesi sizin dindarlığınız yanında müthiş ticari zekanızı da gösterir.
Milk-i habisin tasadduk edilmesi gereği ise belirsiz bir dindarlık gibi gözüküyor.
Bu soruya sizin tercihiniz ne olurdu?
Hiç düşündünüz mü?

Dua ile!
15.10.1016
GARİBCE 


13 Ekim 2016 Perşembe

Halk u emir Allah bir

 

Doluya koysan almaz
Boşa koyarsın dolmaz
Hiç uğraşma beyzadem
Zorla güzellik olmaz

İt der çöplük üstünde
Çöplük der it üstümde
Razı değil hiç kimse
Hikmet ne bu taksimde

Takdir ne, nedir tedbir
Değil mi O, müdebbir
Garibce ikilik ne
Halk u emir[1] Allah bir

Dua ile!
13.10.2016
GARİBCE


[1] Lehu’l-halku ve’l-emr: Yaratma da  yarattıkları ile ilgili buyurma da ancak O’na özgüdür.

12 Ekim 2016 Çarşamba

Çağdaş yaşamın fişi çekildi!



Çağdaş yaşam âlat-edevât olmuş, içine ruh olarak meğer elektrik dolmuş. Elektrik var, hayat var; elektrik yok, hayat da yok!
Nerden bildin derseniz, az önce elektrikler kesildi. Hiç olacak şey mi? Oldu işte.
Bugün dersim yoktu. Dedim evde çalışırım. Kahvaltı şu bu derken epey bir vakit geçti. Dedim daha yeter, artık çalışmalıyım. Bilgisayarın başına oturdum, çalışacağım dosyayı tam açtım ki elektrik kesildi. Haydaa!
Dedim neyse biraz televizyona takılırım. Sonra akıl başa düştü. Dedi  o elektrikle çalışmıyor mu? iyi dedim ben de o zaman akıllı telefonum var nasıl olsa onunla oynarım. Hem daha dün indirmiş olduğum el-Mevsua el-Fıkhiyye el-Küveytiyye (45 cilt sırf fıkıh ansiklopedisi) var, onunla alıştırma yapar, programı iyice öğrenirim. Ama baktım şarjı çok düşük. Hem şarja takıp hem de çalışırım diye aklımdan geçirecektim ki gene akıl frene bastı. Dedi elektrikler yok. Onu da bu halde kullanırsam dışarı ile de bağım kesilir. Sonra evdeki diğer âlât edevat aklıma geldi, baktım hepsi susmuş vaziyette. Hele derin dondurucuyu düşünün, ağzına kadar dolu. Kurban etleri artık teker yapılıp damdaki hezenlere asılmıyor, derin dondurucuya konuluyor (mesela yani). Bir sürü taze sebze, ucuz ve bol iken alınan taze balıklar… daha neler neler hepsi elektriğin kesilmesi durumunda, hayata tutunmaya çalışan yoğun bakımdaki insanın fişinin çekilmesi haline benziyor. Belli bir süre gelmezse aynen vücuttaki organların kendi dayanıklılık hallerine göre çözülmesi gibi, onlar da çözülecekler. (Tam burada yazdıklarımı kaydetmediğim aklıma düştü ve yüreğim cız etti, ya gene gitseydi şimdi bütün yazdıklarım boşa gidecekti, dedim ve hemen can havliyle kayıt düğmesine bastım. Oh be!  Yahu bu iş bize göre değil ama neylersin işte!) Aynen organ bağışında beyin ölümü gerçekleşir gerçekleşmez organların bağışlanmayıp da gerçek ölümün beklenmesi halinde organların hiçbiri artık yeni bir cana aşı umudu olmaktan çıkıyorsa, derin dondurucu da öyle… içindekiler bir çözülmeye ve erimeye başladı mı bir an evvel tüketmek ve elden çıkarmak gerekiyor. Yoksa tümü bozuluyor ve hatta eve girilmez hale geliyor.
Tecrübe sahibi biri gibi yazıyorum. Vaktiyle bir yaz tatili memlekete gidiyoruz. Evden çıkarken de açık musluk, elektrik, tv kalmasın diye kontrol ediyoruz. Bu arada da aklımıza pratik bir çözüm geliyor. Elektriği kesersek riski sıfırlamış oluruz diyoruz ve sadece uzatmalı kablonun fişini çekiyoruz. Hani şarteli indirmiyoruz, ne de olsa buzdolabı vardır diye düşünüyoruz. Bir ay sonra dönüp geldiğimizde o fişi çektiğimiz odaya kokudan giremiyoruz. Meğer o fişini çektiğimiz uzatma kablosunun ucunda derin dondurucunun fişi takılı imiş. Her şey erimiş ve haliyle bozulmuş ve kokmuş. (Kayıt!)
Epey bir zamandır bütün kitaplarımı elden çıkarmayı düşünüyordum. Çoğu zaten epey bir zamandır depoda. Artık ihtiyaç da yok. Çünkü hemen hepsi dijital ortama aktarılmış vaziyette. Bir sürü program var, yeter ki sen okumak iste. İyi de bunca pdf kitap içinde şimdi ben ne yapacağım.
Bilgisayar yok, çünkü elektrik yok. İnternet yok, çünkü elektrik yok. TV yok çünkü elektrik yok. Bir de derin dondurucu muhabbeti çıktı iyi mi?
İşte böyle melül mahzun boynu bükük bir halde iken gözüm evdeki kitaplığa ilişti. Dedim gene ne varsa siz eski dostlarda var. Şöyle bir süzdüm İzz b. Abdusselam’ın Kavâid’i gözüme ilişti. Dedim bu bana uyar. Aldım onu elime, bir de kalem aldım yanıma. O eski kadim dünyamıza döndüm, kitabın ağırlığı, kâğıdın kokusu, sayfaların beyazlığı, ikiyüzlülük bilmez yüzü, yazıların satırları, vaktiyle okunduğunu gösteren bir takım işaretlerin hatırı beni aldı götürdü.
Epey bir okumuştum ki bilgisayarın içine hayat üfleme sesi gibi bir dıııt sesi keyfimi bozdu. Belli ki elektrikler gelmişti. Keyfimi sürdürmek istedim… Biraz daha, biraz daha… Fakat baktım olmuyor. Gitmiyor. Aklım bu kez bilgisayara takılmış görünüyor.
Gönüllü gönülsüz kalktım.
Bir de güncelleme başlasın mı?!
Allah’ım nedir bu çektiğimiz.
Yokluğu bir dert, varlığı ayrı bir dert.
“Lâ hayra fîhinne velâ büdde minhünne” gibi.
Nasıl bir dünya! Benim sıkıntım, sizin başınızın ağrısı.
Ne yapalım? Katlanacağız işte!
Dua ile!
12.10.2016

GARİBCE 

11 Ekim 2016 Salı

Sultanı Sade Sensin İklim-i dilin



Ey tanrı edinen heva ü hevesi
Tuttuğun bu yolu tevhid mi sanırsın
Gönlüne taht kuran bunca putlar nesi
Ardından boş bir sevda ile koşarsın

Medet umarsın güya ondan bundan
Ayrı bir yol tutarsın yüce Kuran’dan
Halk da emir de ancak O’na aitken
Tanrıların vardır ahbardan ruhbandan

Hani imana zulüm katmayacaktın
Emnu hidayeti öyle  bulacaktın
İmanda zulme hiç bulaşmamak için
Şirkten mutlaka hep uzak olacaktın

Lokman Hakim oğluna nasihat eder
Dikkatin çeker de bak yavrucuğum der
Sakın ha Allah’a koşayım deme şirk
Allah korusun anda imanın gider

Kullukta lazımdır sebat sabır azim
İmanımız çün ille de tevhid lazım
Bak dinle ne buyuruyor Yüce Allah:
Bil ki: İnne’ş-şirke le zulmün azîm

Garibceyim Allah’ım sen tut elimi
Sen esirge şirkten kem sözden dilimi
Tecelli kıl inayetin ki Allah’ım
Seni bilsin sultan, şu gönül iklimi

Dua ile!
11.10.2016
GARİBCE


7 Ekim 2016 Cuma

Derdi olmayanın derdi


-Derdin var mı?
-Var.
Bu demektir ki sen varsın, varlığının farkındasın ve haliyle de derdin var.
Ya da oğlun var kızın var, torunların var… Onların derdi senin de derdin.
Oğlun kızın olmasaydı bu kez onu dert ederdin.
Onlar iyi ki varlar, lakin sen şükür bilmez, onu bunu dert edersin.
Ayağına taş değdi, canın acıdı, dert edersin. Ya ayağın olmasaydı, ayağına değen taşı hissetmeseydin… belki canın yanmayacaktı ama bu kez derdin daha büyük olacaktı.
Dertsiz kul yok vesselam.
İnsan bütün bunlara rağmen şükretmesini bilmeli.
Ahmet Abi, hanımının vefatına tekaddüm eden o zor günlerinde çocukların tahammülde zorlanmalarını gördüğünde onlara demiş ki: Oğlum, kızım! Gidin rastgelen bir apartmanın yukarıdan aşağı zillerini çalın ve deyin ki: Arkadaş, ben size derdimi anlatmaya sonra da sizin derdinizi dinlemeye geldim. Eğer üç kişiden ikisinin derdi sizinkini bastırmazsa gelin şöyle şöyle deyin… Yüce Allah yeminle “Elbette sizi türlü türlü belalarla… sınayacağız” buyurmuyor mu?
Hakikaten de öyle.
Adam canı burnuna gelmiş, derdini sizinle paylaşmaya gelmiş, bu vesile ile biraz hafifleyeceğini düşünmüş. Ama sizin ağzınız bir açılınca adam bütün derdini unutmuş ve sizin derdinizi dert edinmeye başlamış.
Böyle bir dünya ve böyle bir hayat işte.
Dertsiz adam olur mu?
Cuma sonrası sohbet sırasında Sadreddin Hoca anlatmıştı: Padişahın biri hastalanmış. Ne kadar doktor varsa hepsini saraya çağırmışlar, hiç kimse derdine derman olacak çareyi bulamamış. Sonunda bir hekim çıkagelmiş ve:
-Padişahım ben sizin derdinizin devasını biliyorum, demiş.
-Peki, ne?
-Hiç derdi olmayan birinin gömleğini giyeceksin, Allah’ın izniyle ifakat bulacak, iyileşeceksin.
Demiş:
-Bundan kolayı ne?
Hemen tellallar çıkarmış, ülkenin her yerinde askerler araştırmaya koyulmuş. İlk anda kolay gibi gözüken çare için insanlar seferber olmuşlar ama dertsiz diye başvurdukları kim varsa hepsi de dertli çıkıyormuş. Umutlarını kesecek iken bakmışlar bir evden güzel konuşmalar, tatlı tatlı gülüşler geliyor. Kapıyı çalmışlar içeri girmişler. Çok yoksul bir ev. Yaşlı bir kadın ve yaşlı bir adam güzel güzel sohbet ediyorlar, neşeleri yerinde. Demişler:
-Tamam bulduk. Yaşlılar:
-Hayırdır, derdiniz ne? diye sormuşlar. Askerler:
-Valla durum böyle iken böyle. Padişahımız hasta oldu, tek çaresi derdi olmayan birin gömleğini giydirmekmiş. Gördük ki siz çok neşelisiniz ve hiç derdiniz yok gibi gözüküyorsunuz. Ve de siz son umudumuzsunuz.
Askerlerin bu sözlerini duyunca yaşlı çift gülmeye başlamışlar ve:
-İyi de, bizim hiç gömleğimiz yok ki! demişler.
İşte böyle!
Bizim Toroslarda “Her kulunun bir derdi var, değirmencinin de su derdi” derlerdi.
Allah, altından kalkamayacağımız dertler vermesin. Derdi olmanın nimete biçilen bir fatura gibi olabileceğini de akledelim ve biraz olsun halimize şükredelim.
Beterin beteri vardır diyelim.
Allah’a sığınalım, işlerimizi O’na havale edelim. Hele O’nun işine sebep olur olmaz şeyi dert etmeye de kalkışmayalım.
Adam: “Bugün şöyle kaygısız bir uyku çekelim dedik, komşunun eşeği kuyruksuz kunnadı[1]!” demiş.
İyi de sana ne komşunun eşeğinin kuyruksun kunnamasından.
Her şeye ayar çekmek gibi bir işimiz mi var?
Bu kafa ile dert biter mi?
Ve ufüavvıdu emrî illallah.
Lâ havle velâ kuvvete illâ billah.
Allah yar ve yardımcımız olsun.
Dertlerimizin dermanını da lütfetsin.
Dua ile!
07.010.2016
GARİBCE




[1] Toroslar’da bizim oralarda eşek, at, it gibi eti yenmeyen hayvanların yavrulamasına “kunnamak” denir.

5 Ekim 2016 Çarşamba

Ölüme sesleniş!


Bitip de işim, geldi mi demi
Bekletme yolun, geç gelip emi
Kabz ile ten, cana dar gelmeden
Yakmasın bağrım vuslat özlemi

05.10.2016
GARİBCE




1 Ekim 2016 Cumartesi

Ahlak, ahlak ille de ahlak!



İsa peygamber “Sanmayın ki ben şeriatı ilgaya geldim, aksine itmama (yani tamam etmeye) geldim!” diyor.
Allah peygamberlerini illa ki bir şeriat ile gönderiyor. Şeriat ise tutulan ve bizi su kaynağına götüren yol demektir. Su hayattır. Öyle ise şeriatta hayat vardır.
Şeriatların getirmiş olduğu hükümlerin nihaî amacı da ahlaktır.
Sevgili peygamberimiz kasırlı bir ifade ile “innemâ buistü li ütemmime mekârime’l-ahlak = Ben ancak ve ancak ahlaki güzellikleri tamamlamak için gönderildim” buyurmuştur.
Şecere-i tayyibenin de nihaî amacı her an yemiş vermesi değil midir?
Gel gör ki biz Müslümanlar olarak şeriatın bu ulvi amacını bir türlü gerçekleştiremiyoruz. Domuz yemiyoruz ama her türlü domuzluğu yapabiliyoruz.
İsmet Özel’e atfedildiği üzere “bu ülkede insanların hak yemeleri sol elle yemek kadar üzerinde durulmayı hak etmiyor”.
Hz. Peygamber bangır bangır “Bizi aldatan bizden değildir!” diyor. Ama biz insanları aldatmayı, onları dolandırmayı marifet sayıyoruz.
Ben şu sokaklarda, zor şartlarda kâğıt toplayan insanlara içimden hep saygı duyar, yolda araba ile giderken onlara yol vermeyi içimden gelen bir vazife bilirdim. Onlara ödül verilmesi gerektiğini hep içimden geçirir, zaman zaman da dillendirirdim.
Bugün saat 09.15 gibi Üsküdar’a giderken Yavuztürk yolunun bitiştiği yerde iki üç tane kağıt toplayıcısının yol kavşağındaki Belediye Parkının su çağlayanı yanında durduklarını gördüm. Herhalde kirlenmiş olan ellerini yüzlerini yıkıyorlar sandım. Aaa! Bir de ne göreyim ellerine almışlar bir teneke, topladıkları kâğıtlar üzerine su boca ediyorlar!”
Hayal kırıklığına uğradım ve:
-“Bari bunu siz yapmayacaktınız?” dedim.
Bir anda onlara duyduğum saygıyı kaybettim.  Sonra da kendi kendime mırıldandım: Bunlar da içinde yaşadıkları toplumun fertleri değil mi? Ötekiler ne kadar ahlaklıysa bunlar da tabii ki o kadar ahlaklı olacaklaradır. Süt satan süte su katar, biber satan kiremit tozu katar, et satan ete at eti, it eti katar… Marka ürünlere sahtelerini katar. Bu liste uzar gider. Ondan sonra da eline kolonya döktürmez, alkol içeriyor diye gazoz içmez, helal logosu olmadan balık yemez…
İşte böyle ahlaksız bir dindarlık.
Uzak olsun!
Bosh reklamlarında “İnsanların güvenini kaybetmektense sermayemi kaybetmeyi yeğlerim!” diye bir söz vardı.
İnsanlar dürüstlüğü, güveni, iş ahlakını öne çıkarıyorlar… Biz ise şekil ve şemail ile oyalanıyoruz.
Allah Kur’an’ı ucunda ahiret olan dünyamız için bir hidayet kitabı olarak indirmiş, içindeki ahlaki esasları hayatımıza geçirelim istemiş, biz ise onu okunması için daha çok da ölülerin ruhuna hatim indirilmesi gerekli bir kitap olarak habire okumuşuz ve hala da okuyoruz.
Bu kadar hatim nedense bizi bir türlü ahlaklı yapmamış, yapacağa da benzemiyor. Çünkü bu yüce kitap okunmak için değil, yaşanmak için indirilmiş.
İçinde ne var bakıyoruz:
Mutlak gerçekliği tanı ve Allah’tan başka hiç kimseye/ makama/ mevkiye kulluk etme!
İnançlı ol ve inancını asla kaybetme.
Emrolunduğun gibi dosdoğru ol!
Anana babana saygılı ve itaatli ol!
Cümlenin hukukuna riayet et!
Yalan söyleme!
Zinaya yanaşma!
Verdiğin söze riayet eyle!
Ölçü ve tartıda hile yapma.
Düşmanlarınıza karşı bile adil olun.
Daha nice böyle ahlaki ilke ve esaslar.
Hz. Peygamber ne demiş: Elinize belinize dilinize sahip olun anlamında sözler söylemiş. Bütün insanlık için örnek bir yaşantı sürmüş.
Ama biz onun tuttuğu yolu tutma  şeklinde bir tavır belirleme yerine öykünme kabilinden bir peygamber tasavvuru geliştirmişiz. Giydiği gibi giyinir, yediği gibi yersek… sakalının kılını, ayağının na’lini, sümükü şerifini  gözümüze sürersek bu iş oldu bitti sanmışız.
Olmuş mu peki!
Görüntüye bakınca pek olmamışa benziyor. Bu gidişle olacağa da benzemiyor.
Şatıbî merhum der ki: “Allah, hiçbir sebebi sebep olduğu için emir ya da yasak etmemiştir. Sebepler, hep müsebbepleri için konulmuştur.”
Namazdır, oruçtur, hacdır… bunlar bile bizatihi kendileri için emredilmiş/ bizatihi maksud değildir, bizi bir yere ulaştırmaları içindir. Ulaştırıyorsa, bizi daha ahlaklı kılıyorsa ne âlâ! Yok, ulaştırmıyorsa –Yunus’un dediği gibi- bu nice namaz kılmak, bu nice aç kalmaktır.
Dua ile!
01.10.2016
GARİBCE 








Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...