15 Aralık 2017 Cuma

Ufkunda güneş olan netsin yıldızı



Uyduruk putlar olmuş çiğnem sakızı
Ufkunda güneş olan netsin yıldızı

Ahmak güneş gitmiş diye düşer derde
Bilmez bulutlar sade kendine perde

Basar da karanlık yıldızlar belirir
Ahmak kişi o ışığı yıldızdan bilir

Çoksa ger yıldız ufkunda ey Garibce
Dünyan karanlıktır bilesin iyice

Dua ile!
15.12.2017
GARİBCE


https://www.bestepebloggers.com/yildizlar/

9 Aralık 2017 Cumartesi

Gündüz ardından yetilmiyor /Gece zarından yatılmıyor


Bugün Cuma sonrası sılayı rahim babından yakınlarımı telefonla dolaştım. Ablamla epey bir konuştuk, dertleştik. Biz çocukken babamızın yanında pek duramazdık, bir vesile bulur kaçardık. Konu komşu ve akraba kapısı hep açıktı. Babanın otoritesi iyi ama çocukları uzaklaştırmasa. Köy yerinde belki  o zamanlar bu bir sıkıntı değildi, ama en azından babanın sohbetinde fazla bulunamama gibi bir sonucu intaç ediyordu. Daha pek aklımız ermeden de gurbete düştük, özellikle de yaşlılık dönemlerinde yanlarında bulunamadık. Ablam o yönden şanslıydı çünkü hep onlarla birlikte oluyordu. O yüzden onların kültürünü aktarmada bizden daha iyi durumda idi.
Sıla sohbetimizde babam rahmetlinin annem için söylediği bir sözü aktardı:
Gündüz ardından yetilmiyor
Gece zarından yatılmıyor
Söz bir yakınma olsa da dil bakımından harika. Belli ki o da bunu kendinden öncekilerden duymuş olmalı. Herbilen’e (Google) sordum, bilemedi iyi mi? TDK’da da yok. İyi de bu sözcük ablamın rivayetiyle babamın ağzından vücudunu ispat ediyor.
Diğer taraftan bu deyiş tam da anamı anlatıyor.
İmdi ben bunu yazdım ya. Hasbelkader bunu oğlum okursa muhtemelen o da kendi annesi için bu tespite katılacak.
Şaka bir tarafa insanın nazlanacağı, zarına katlanacağı eşi olması güzel bir şey.
Ablam, halin keyfin nasıl, sağlığın nasıl suali üzerine şunu anlattı:
Rahmetli annem geceler için derdi ki: "Guzun daşını güneye daşıyom, güneyin daşını guza daşıyom." Ne demek isterdi anlamazdım. Şimdi akıl başa düştü gayrı anlıyorum çünkü ben de aynısını yapıyorum.
Guz/ kuz vadinin güneş almayan, gölgede kalan yamacı demektir. (Kuzey’in kuz’u). Güneyin karşı yamacı.
Bir türlü uyku tutmayınca demek boş durmayıp ha bire taş taşırlarmış. O zamanda koyun saymak, olmadı bir daha bir daha saymak yokmuş demek ki.
Ana olmak hele hele on çocuk anası olmak kolay mı? Gurbetin ne olduğunun daha pek bilinmediği bir zamanda çocukları okumaya gitmek üzere ta bilmem nerelere –ancak askere gidenlerin gidebileceği yerlere- gitmesi anne yüreği için öyle kolay mı?
Bunlar bir tarafa yığınla iş var. Anadolu kadının hayatı öyle kolay değildir. Herkesten önce kalkar ve herkesten sonra yatar. Bu arada hiç duru durağı yoktur. Aş pişirilecek, iş görülecek, bütün bunların arasında herifin gönlü edilecek. Hal böyle olunca gündüzün yorgunluğu ile gençlikte uyuya kalan körpe bedenler, yaşlanınca bir türlü uyku tutmaz olur. Ondan sonra başla gayrı: Kuzun taşı güneye, güneyin taşı kuza… Allah’ın taşı bitecek değil ya.
Dertsiz baş ararsın ha, ne mümkün!
Garibce olarak duam odur ki:

Alma Allah'ım feri gözümüzden
Kesme Ya Rab dermanı dizimizden
Özümüzle yüzümüzle akla bizi
Erzel-i ömürden daim sakla bizi!

Dua ile!
09.12.2017

GARİBCE 


6 Aralık 2017 Çarşamba

Allah’ın kulu Allah’ın kolu


Âlemdir bu elbet esrar dolu
Her şeyin vardır illa bir yolu
Allah’a buyruk kılan nadan
“Allah’ın kulu Allah’ın kolu”

Allah’ım açları gayrı doyur
Yazıklar çıplakları da giydir
Ermedi mi katına hala
Mazlum ahın zalime duyur

Belli ki Allah emir uşağın
Yapıversin araban uçağın
Cennet mekanı olur mu acep
Söyle sencileyin bir alçağın

Allah’ım affet haddimi aştım
Bu hamakata pek bir şaştım
Melekut melek elinde abad
Bense burda hilafette baştım

Nas boynunda Garibce emanet
Asla olur muydu nasdan hıyanet
Kusur ihmal bizde kudret sende
İmdat kıl Ya Rab sen eyle medet

 Dua ile!
06.12.2017

GARİBCE 



Bir yol ki kıldan ince kılıçtan keskince!


Cehennem üzerine bir köprü atmışlar kıldan ince kılıçtan keskince[1].
Öbür ucunda cennet varmış, saadet bulurmuş insan girince.
Ne ki “Nasıl geçelim bu köprüden?!” diye insanlar tasa içine düşünce belirmiş hemen din simsarları, “Biz!” demişler “evet biz ve sadece biz sizi geçiririz o köprüden, hem de yel gibi, şimşek gibi!”
“Nasıl?” deyince de “Sen tut bizim eteğimizden, sana bir himmet ederiz, ruhaniyetimizle seni kanatlarımızın altına alırız, artık emin ellerdesin yolun doğru cennete gider, huri gılman orda hazır seni bekler!” demişler.
“Peki, bedeli nedir?” deyince de “Hizmet!” demişler.
Yahu biz bu hikâyeyi daha önce çok duymuştuk. Daha yakında birileri de “Himmet” diyerek uçurmaya kalkışmamış mıydı inananlarını. Lakin başarılı olamamıştı, ama uçurmaya kalkıştığı insanları uçurumlara yuvarlamayı, evlerine ataşlar salmayı başarmıştı. Hala her taraf yangın yeri gibi. Hemen her ocaktan acılar tütüyor.
Sırat-ı müstakim üzerinde tezgâh açanlar, kapılarına diktikleri cazgırlarla -şimdi en büyük cazgırlığı artık televizyonlar yapar oldu- “Gel vatandaş, gel, gel, ne olursan ol gel!” diye müşteri toplamaya başladılar. Doğrusu başladılar dedikse eskiden de var olan ticaretlerine son günlerde iyice revaç geldi.
“Bu yolda  tek başına gidemezsin, illa bizim firmamıza geleceksin. Bu konuda tek yetkili de biziz. Zira biz yetkili acentayız!”  dediler.
“Etme tutma, biz Allah’a gidicileriz. Yola (Sünnet) da girmişiz. Neden gidemeyelim ki? Hem tek başımıza olduğumuzu da kim söylemiş. Cemaat halindeyiz, önümüzde imamlarımız var, sevad-ı azam’ız (Ehl-i sünnet ve’l-cemaat). Allah’ın eli de bizim üzerimizde. Peygamber bir üsve (rol model) olarak ufkumuzda. Hoş âlimlerimiz de var, bizi yola koyacak, yoldan çıkıp sapacak olursak bizi yola yeniden döndürecek…”
“-Olmaaaz! Bir kere âlimler (Diyanet ve İlahiyatlar) bu işten anlamaz, onlar kîl ü kâl ile meşguller. Halden sade biz anlarız. Ancak bizim uçurmamızla uçmaklara uçarsınız.”
Yahu biz insanız, uçmak neyimize. Karıncanın zevali kanatlanması değil mi?
Allah, bize bizden daha yakın değil mi? “Dua edin duanızı kabul edeyim!”, “Siz beni anın ben de sizi anayım!” buyuran O değil mi? Tevbelerimizi kabul etmeyi tafaddülen ve keremen üzerine vacip kılan O değil mi? Hal böyle iken ben Allah’a ulaşmak için ille de size komisyon ödemek neden zorunda oluyor muşum? Hem bu halinizle sizin  “Dikkat et, hâlis din yalnız Allah'ındır. O'nu bırakıp kendilerine bir takım dostlar edinenler: Onlara, bizi sadece Allah'a yaklaştırsınlar diye kulluk ediyoruz, derler. Doğrusu Allah, ayrılığa düştükleri şeylerde aralarında hüküm verecektir. Şüphesiz Allah, yalancı ve inkârcı kimseyi doğru yola iletmez."[2]  diyen putatapar müşriklerden ne farkınız var ki?
Bir de şu var? “Evliyaullah evliyaullah” deyip duruyorsunuz ya? Kim bunlar? Hani dünyayı tasarruf eden, ruhaniyetleriyle her an yanımızda olan, darda kaldığımızda “Yetiş Ya Gavs!” deyince imdadımıza koşan şeyhler mi? Hal böyle iken İslam dünyası ve hassaten de kalbi mesabesinde olan ülkelerimiz yangın yerine dönmüşken, ırzımız çiğnenmiş, hânımız yağmalanmış, mazlumların ahı arşı tutmuş… Hal böyle iken kılı dahi kıpırdamayan Yunan mitoloji tanrılarını aratmayacak derecede sözde kudret ve tasarruf sahibi kimseler mi?
Ben hasbelkader bunu Kur'ân’a sordum, “Evliyaullah kimdir?” dedim. Önüme cevap olarak şu ayetler düştü: Allah buyuruyordu ki:
“Bilesiniz ki, Allah’ın dostlarına (evliyaullah) korku yoktur; onlar üzülmeyecekler de. Onlar, iman edip de takvâya ermiş olanlardır.[3]
Bizzat Allah’ın bu yüce buyruğuna göre iman ve takva sahibi herkes evliyaullahtan sayılıyordu. Kime itibar etmeliydim, Allah’a mı, Allah’ın yolunda Allah adına açtıkları acentalarda simsarlık yapan bezirgânlara mı?
Himmet, hizmet diye din adına insanları sömürenlere, söğüşleyenlere  mi?
Allah ve peygamber sevgisini paraya tahvil etmek için olmadık şaklabanlıklar yapan şarlatanlara mı?
Allah’ım sen akletmeyenlerin üzerine pislik boca ederiz[4] buyuruyorsun ya, Hak buyurdun, boyumuzca pislik çukuruna saplanmış haldeyiz.
Sen hidayet etmezsen biz doğruyu bulamayız.
Aslında Sen bize hidayet etmiştin. İlkini yaratılışımız esnasında bizi diğer yaratıklardan ayrıcalıklı kılan donanımız (akıl) ile ikincisini de ona ışık olacak şekilde indirdiğin kitabınla.
Mizanımız vardı özümüzde, ölçüp tartmaya yarayan. Keşfedemedik, işletemedik. O mizan için gerekli olan aşkın değer ölçülerini de vermiştin, Kitab’ı ve kıstı indirmiştin, Okuyamadık. Okuduğumuzu sandık. İşaret ettiğine değil, işaretin kendisine çakılı kaldık, onu kutsadık.
İman ve salih amel diyordu. İstikamet üzere yolda olmak diyordu, yolda ayartıcılara kanmadan yol almayı emrediyordu.
Biz gereğine değil, ayetlerin kendisine baktık. Onlar yolumuzu aydınlatan birer ışıktı. Yola değil ışığa baktık. Işığı gözümüzü aldı. Olup biteni göremez olduk.
Artık hakikate hem kördük hem de sağır.
Elimizden tutana tabi olduk.
Gassal elinde meyyit gibiydik.
Himmet dediler, neyimiz var neyimiz yok soyunduk, verdik. Hizmet dediler el pençe ne buyruldu ise onu yaptık.
Arada kulağımıza aykırı bir takım garibce sesler geldiği de oluyordu. Fakat o kadar cılızdı ki  duyulmuyordu. Hem bizim artık bunları ne duyacak, ne görecek halimiz kalmıştı.
Cılız da olsa hakikatin sesini duysak da artık kırk yıllık tarikatımızdan vazgeçmeye hiç de niyetimiz yoktu. Zira kim ticareti biz de öğrenmiştik.
Dua ile!
06.02.2017
GARİBCE





[1] Sırat köprüsü aslında bir sembol: Bu dünyadaki yaşantınız boylu boyunca  kıldan ince kılıçtan keskince dosdoğru bir hayatsa o sizi cennete götürür, değilse cehennem de hazır sizi bekler, demektir.
[2] اَلَا لِلّٰهِ الدّ۪ينُ الْخَالِصُۜ وَالَّذ۪ينَ اتَّخَذُوا مِنْ دُونِه۪ٓ اَوْلِيَٓاءَۢ مَا نَعْبُدُهُمْ اِلَّا لِيُقَرِّبُونَٓا اِلَى اللّٰهِ زُلْفٰىۜ اِنَّ اللّٰهَ يَحْكُمُ بَيْنَهُمْ ف۪ي مَا هُمْ ف۪يهِ يَخْتَلِفُونَۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يَهْد۪ي مَنْ هُوَ كَاذِبٌ كَفَّارٌ (Zümer; 3)
[3] Yûnus Sûresi  (62 - 63)
اَلَٓا اِنَّ اَوْلِيَٓاءَ اللّٰهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۚ ﴿٦٢﴾  اَلَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَۜ ﴿٦٣﴾ 
[4]  وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذ۪ينَ لَا يَعْقِلُونَ
"…Akıllarını husn-i istimal etmeyenleri o pislik içinde bırakır." (Elmalı) (Yûnus; 100)

2 Aralık 2017 Cumartesi

Müslümanım demeye kim gelir!?


Bu dindarlık bizi fena yere çakacak!

Öyle bir dindarlık türedi ki evlere şenlik, tam başa bela.
Her gün üfürükten yeni bir sevap ve yeni bir paylaşım.
Tam bir balon. Üfürdükçe şişiyor, üfürdükçe şişiyor, şiştikçe albenisi artıyor.
Kimi alış veriş manyağı olmuş, kimi mermi manyağı.  Dindarlık adına biz de sevap manyağı olup çıkmışız.
Varsa yoksa sevap.
Yahu bu kadar sevabı bir üfürüğe verirler mi? Sende hiç akıl izan yok mu?
Kur'ân’ın okunuşuna şu kadar sevap. Her harfine bu kadar sevap. Hatmine bu kadar sevap. Piyasada okunmuş balonlara üfürülmüş hazır hatimler varmış.
Şu günde oruç tutmak şu kadar sevap. Ha bu arada Mevlid kandilinde – o gün bayram olduğu için- oruç tutmak harammış. Bu arada onu da öğrendik.
Umreye gitmek şu kadar sevap.
Şu duayı okumak şu kadar sevap.
Kim esma-yı hüsnayı sayarsa cennet hazır.
“Kim La ilahe İllallah derse, Allah bunun her bir kelimesi için bir kuş yaratır, gagası altından, tüyleri mercandan…” Neler neler!
“Her kim Pazartesi gün dört rekât namaz kılar ve her rekâtta Fatiha, Ayete’l-Kürsî, Kul hüvallahü ahad, Kul eüzü bi rabbi’l-felak ve Kul eüzü bi rabbi’n-nas’ı birer defa okur, selam verdiğinde on defa istiğfar eder ve on defa salavat getirirse, bütün günahları affolunur ve Allahu Teâla ona cennette beyaz inciden yapılmış on odalı bir köşk verir, her odanın uzunluğu ve genişliği üçer bin arşındır. Birinci oda beyaz gümüşten, ikincisi altından, üçüncüsü inciden, dördüncüsü zümrütten, beşincisi zebercetten, altıncısı iri incilerden, yedincisi parlayan bir nurdan ma’müldür. Odaların kapıları amberden yapılmış olup her kapının üzerinde zaferandan bin tane örtü vardır. Her odada kâfurdan mamul bin karyola ve her karyolanın üzerinde bin yatak ve her yatakta Allah Teâla’nın en güzel kokularından yarattığı hûri vardır. Hurilerin ayaklarından diz kapağına kadar olan kısımları yaş zaferandan, diz kapaklarından göğüslerine kadar olan yerleri en ala miskten, göğüslerinden boyunlarına kadar gri anberden, gerdanı beyaz kâfurdan halkedilmiştir. Her bir hurinin üzerinde de en güzel cennet elbiselerinden yetmiş elbise vardır.” Hesap yanlış değilse on dakikalık bir çabaya tam on milyon cariye!
Valla insanın ağzının suları sel olup akıyor.
Şimdi bir de paylaşım çıktı. On kişiye ulaştırırsan şu kadar sevap. Yüz kişiye ulaştırırsan bu kadar sevap.
Kimse ekmeği emek karşılığı istemiyor.
Kur'ân hidayetti, ışıktı; doğru yolu, yolda yol almanın kurallarını, yolda dikkat edilmesi gerekli işaretleri gösterirdi. Adam Kur'ân’ın işaret levhalarının gereğini yapmıyor, gidip levhayı kucaklıyor, ona yüz göz sürüyor teberrük ve teyemmünde bulunuyor.
Ne kadar hurafe varsa, aslı astarı olmayan rivayet varsa olabildiğine revaç buluyor. Bunların hepsinin ortak özelliği beleşten sonsuz denilecek sevaplara, Firdevs cennetlerine ve orada bizi bekleyen huri gılmana ulaştırmak. Aman ne saadet!
İyi de bilet aldın mı? Yok!
Bilet için gerekli paran var mı? Yok!
Kazanmak için ortaya emek koydun mu? Yok!
İyi insan oldun mu?
İyi eş, iyi komşu, iyi vatandaş oldun mu? Mesela vergini tam ve zamanında ödedin mi?
İşinin hakkını verdin mi?
İnsanlarla iyi geçindin ve güven telkin edebildi mi?
İnsanlara ayna oldun mu? Onların kusurlarını sade kendilerine gösterip gayra sır oldun mu?
Elinden, dilinden, belinden insanlar emin oldu mu?
Özün temiz mi?
Yüzün temiz mi?
Elin temiz mi?
Yediğin içtiğin temiz mi?
Ölçü nedir bilir misin?
Denge toplumunun mutedil bir üyesi misin?
Ayağına diken batsa acısını yüreğinde duyduğun gibi ümmetin en uzak bireyine bir musibet etse acısını duyar mısın?
Mesela komşun aç iken tok uyuduğun, uyurken kıvrandığın oldu mu?
Kış günü ortalık buz keserken binlerle insan evsiz iken sıcacık evinde, sıcacık çorbanı içerken yediğin içtiğin boğazına dizildi ve gözlerinden yaş boşandı mı?
Sorumluluk diye lügatinde bir şe var mı?
Ya sadakate ne demeli?
Sadakati sade eşine sandın, Allah’ın gayur olduğu aklına bile gelmedi. Eşinden korktuğun kadar Allah’tan, gayrın hukukuna riayetten korktun mu?
İnancını her vesile haykırdın, yoldan geçerken insanlara zarar verebilecek nesneleri en basitinden  giderdin mi?
Âdil oldun mu? Adalete hadim oldun mu? Hem mazluma hem de elini tutarak zâlime yardım elini uzattın mı?
Haksızlık karşısında elinle, dilinle ve hiç olmazsa kalbinle tavır gösterdin mi?
Yetim başı okşadın mı?
Bir kimsesize kefil oldun mu?
Bütün insanları yaratılışta eşin, ama ayrıca müminleri dinde kardeşin gördün mü?
Irk ayırdımı yaptın mı? İnsanların rengine baktın mı?
Cinsiyet ayrımı yaptın mı?
Cahiliyeye değerlerinden tamamen soyundun ve İslam’ın erdemleri ile bezendin mi?
Ve daha hayatın her alanında her an ortaya koyduğun tavır ve davranışlarda referansın insanlığın ufkuna konulmuş aşkın değerler oldu mu?
Bu ve benzeri onlarca, yüzlerce sorunun cevabını sanki yok yok gibi. Biraz da öyle olduğunu körlerin sarma yemesi gibi kendimden biliyorum. O yüzden emin bulunuyorum.
Bizi uçmaklara uçuracak işte bunlardır. İmanımız, salih amellerimiz ve erdemlerimizdir. Bunların içi doludur. Kelime-i tayyibemizi bunlar O’nun katına yüceltir. “İleyhi yas’adu el-kelimü’t-tayyib ve’l-amelü’s-sâlih yerfa‘uh”[1]
Buna mukabil üfürükten bir sevap manyaklığı sade ve ve sadece dindarlık balonumuzu biraz daha biraz daha şişirir. Ve erinde geçinde bir satme ile  bu balon patlar ve ona sarılarak uçmaklara uçtuğumuz ham hayalinde olan bizler  yere çakılırız.
Allah için korkuyorum.
Dinin gerçekten bir afyon haline getirilmiş olmasından çok endişe ediyorum.
Ne olur? Birileri bizi dürtsün. Bırakalım elvan türlü renklerle boyanmış, üfürükten dindarlık balonunu yer yakın iken bırakalım. Varsın biraz canımız yansın. Ama hiç olmazsa felahımıza sebep olacak dinimiz  helakimize sebep olmasın.
Varsın istimdat edecek gavslarımız, kutuplarımız olmasın.
Varsın İslam ülkeleri cayır cayır yanarken kılını bile kıpırdatmayan sözde onları bekleyen tasarruf erbabı zevat olmasın.
Varsın bizi uçuracak, yatakta sağa sola kaç defa döndüğümüzün sayısını, vücudumuzdaki kılların adedini bilecek uçar şeyhlerimiz olmasın.
Bütün günahlarımızı bir anda sildirecek ve bizi alacaklı hale döndürecek kandillerimiz bile olmasın.
“Al sana bir göbek ver bana bir bebek” kabilinden uçkuruna düşkün baba yatırlarımız, bahtımızın kilidini açan bilmem ne dedelerimiz de olmasın.
Kadir-i mutlak ve bize şah damarımızdan daha yakın olan Allah’ımız yetmez mi?
Bizi, bize bizden daha yakın olan Allah’ımıza yaklaştıracak yedek tanrılara ne ihtiyacımız olabilir ki?
Önümüzde bizden biri ölümlü bir beşer kul peygamberimiz olsun. Tarikatımız Tarikat-ı Muhammediyye olsun.
Onun bastığı yere basan ve izlerin çoğalması ile koca bir yola dönüşen tutacağımız yolumuz olsun. Sırat-ı müstakîmimiz, kıldan ince kılıçtan keskin hayatımız olsun. Yola girelim, yolda o işaretlerin gereği şekilde yol alalım.
Cennet istiyorsak işte o zaman gerçekten cennete varırız.
Bu ümmetin yapacağı şey peygamberinin yolunu tutmaktır ve onun yaptıklarını yapmaktır.
Esma-yı hüsnayı saymak değil, hayatımızda birer birer gerçekleştirmektir.
Hayatımıza cevap/ ayna olan kitabımızı arı uğultusu gibi hatim etmek değil, orada yazılı reçeteleri uygulamaktır.
Tedbiri elden bırakmamaktır.
Hikmete ram olup sa’ye sarılmaktır.
İnsanın sayü gayreti dışında hiçbir kazanımı olmayacağını ve onun çabasının karşılığını da elbette göreceğine[2] inanmaktır.
Dua ile!
02.2017
GARİBCE





[1] مَنْ كَانَ يُر۪يدُ الْعِزَّةَ فَلِلّٰهِ الْعِزَّةُ جَم۪يعاًۜ اِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِـحُ يَرْفَعُهُۜ وَالَّذ۪ينَ يَمْكُرُونَ السَّيِّـَٔاتِ لَهُمْ عَذَابٌ شَد۪يدٌۜ وَمَكْرُ اُو۬لٰٓئِكَ هُوَ يَبُورُ
"Kim izzet ve şeref istiyor idiyse, bilsin ki, izzet ve şerefin hepsi Allah'ındır. O'na ancak güzel sözler yükselir (ulaşır). Onları da Allah'a amel-i sâlih ulaştırır. Kötülüklerle tuzak kuranlara gelince, onlar için çetin bir azap vardır ve onların tuzağı bozulur."  (Fâtır; 10)
[2] Necm Sûresi  (39 - 41)
وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰىۙ ﴿٣٩﴾  وَاَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرٰىۖ ﴿٤٠﴾  ثُمَّ يُجْزٰيهُ الْجَزَٓاءَ الْاَوْفٰىۙ ﴿٤١﴾
“Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur. (39) Ve çalışması da ileride görülecektir. (40) Sonra ona karşılığı tastamam verilecektir.” (41)

1 Aralık 2017 Cuma

Hatice’nin gözünde erdeminle büyüktün sen Ey Nebi!


Ey Rasul!
Daha peygamberi değilken eş olarak Hatice'nin gözünde asıl erdemlerinle büyüktün.
Hani kapının ilk aralandığında olup bitenlerden bir hayli kaygılıydın. Ona koşmuş ve sana şefkat ve sevgi dolu kucağına atmıştın kendini, ilk kez ona açılmıştın. Müminlerin annesi olacak o asil kadın seni şöyle teselli etmişti:
“Allah seni asla darda bırakmaz. Çünkü sen akrabalık haklarını gözetir, sılayı rahimde bulunursun, kimsesizin sığınağısın, yoksulun yanındasın, misafir ağırlarsın, darda kalanların imdadına koşarsın…”
Nedense ne ay yüzün, ne ipek sırma saçın, ne hilyen, ne lıhyen, ne na'lin aklına gelmişti yüceliğine alamet kılmak için.
Hatice annem! Söyle, yolundan gitmediğim için şimdi ben utanmalı mıyım?! Yoksa senden sonra köprünün altından çoook sular geçti deyip avunmalı mıyım?!
Affet Allah’ım!
Dua ile!
01.12.2017

GARİBCE 


İlk Hutbemizde Kuba’dan Selam vardı! Verin! diyordu.


Bu gün Cuma hutbesinde Hz. Peygamber’in (s.a.s.) Medine’ye henüz varmadan Kuba’da kılmış olduğu ilk Cuma namazı ve hutbesine atıf vardı.
Bu ilk hutbesinde Allah'a hamd ve senâ ettikten sonra sevgili peygamberimiz  şöyle buyurmuştu:
“Ey insanlar! Kendiniz için, önden âhiret azığı olacak şeyler gönderiniz. Biliniz ki, her biriniz ölecek ve davarını çobansız bırakacaktır! Sonra Rabbi ona aracısız olarak: ‘Sana Rasûlüm gelip emirlerimi tebliğ etmedi mi? Ben sana mal verdim, ihsanda bulundum. Sen kendin için (ahiret azığı olarak) ne gönderdin?’ buyuracak. O da, sağına soluna bakacak, hiçbir şey göremeyecek! Sonra önüne bakacak. Önünde de cehennemden başka bir şey göremeyecek! Öyle ise yarım hurma ile de olsa cehennemden kendisini korumaya gücü yeten kimse, hemen o hayrı işlesin! Onu bulamayan da güzel bir sözle kendisini korumaya çalışsın. Çünkü bir iyiliğe on mislinden yedi yüz misline kadar sevap verilir! Selam ve Allah'ın rahmet ve bereketleri üzerinize olsun!”
Bizden de sana salat ve selam olsun ey Allah’ın kutlu peygamberi!
Hz. Peygamber’in Müslümanlık namına ilk fırsatta bize seslenişinde bizden istediği takva yanında amel-i salih idi.
Amel-i salih vermekti, verebilmekti. Yeri gelince candan, her daim ise maldan ve zamandan verebilmekti.
Şu kadar tespih çekerseniz uçar gidersiniz demiyordu, elindeki tek hurmanın yarısını dahi olsa başkalarıyla paylaşabilmeyi öğütlüyordu.
O kadarcık dahi yoksa bu kez de güler yüzlü olmayı salık veriyordu, çünkü o da sadaka idi.
Yarım elma, gönül almaydı!
Peki, biz ne yaptık?
Candan, maldan ve zamandan veren, veriveren bir Müslümanlık bize zor geldi, köşe dönmenin arayışına girdik. Bulduk da!
Kıl beşi, bitir işi.
Oruç da tut! O da bizi bozmaz, nasıl olsa beleş! Hem sağlık da buluruz üstelik. İşlerimizi asmaya, başkalarına yıkmaya bahanemiz de olur.
Hac ve umre mi? Ne kadar borç varsa sıfırlamaya üstelik de kâra geçmeye bire bir.
Daha ne istersin?
Hem bunları öyle kolay mı sanırsın? Müslümanlığın bu kadarı bize fazla bile!
Buna mukabil eline beline diline sahip olmak mı?
İşte o bizi bozar.
Adalet mi? Herkese hakkını ve hak ettiğini vermek mi? Ne eksik ne fazla, hem de geciktirmeden.
Hatta bırak adaleti ihsan[1] mı, îsâr[2] mı?
Emanetleri ehline vermek mi?
Eşe, başa değil işe ve Hakk’a sadakat mı?
Kamu emanetlerinde liyakat ve şeffaflık mı?
Dokunulmazlığını dilden düşürmeyip üzerinde köşe olduğumuz hakların meşruiyetle kayıtlı olması mı? Söz gelimi mülkiyet hakkı için hem kazanırken, hem harcarken, hem biriktirirken uyulması gereken bir takım sınırların olması mı?
Servetimizin hesabı verilebilirliği mi?
Sözleşmelerde ahde vefa mı?
İşlerde itkan yani kaliteli üretim mi?
Mümin olarak insanlara güven vermek, el-Emîn olmak mı?
Evde, mahallede, iş yerinde güzel huylu ve geçim ehli olmak mı?
İmdat edenin imdadına koşmak mı? Hatta bırak onu hiç olmazsa yaralı bir parmağa işemek mi?
Say sayabildiğin kadar.
Doğrusu bunlar bizi bozuyor.
Hz. Peygamber’in (s.a.s.) öğretisine baksak asıl bunlarsız olmamız bizi bozuyor.
Bozduğu ve bozuk olduğumuz içindir ki bir buçuk milyar olarak bir araya gelsek bizden muhteşem bir İslam binası, denge toplumu (ümmet-i vasat)oluşmuyor.
Bir kasa bozuk domatesten iştah açıcı bir tabak salata bile çıkmayışı gibi.
Müslümanlık zor zanaat derler! El hak doğrudur. Çünkü önce insan olmayı gerektirir. İnsan olmak ise sorumlu olmayı gerektirir.
Sen insan olmamışsın, emanetten, hilafetten söz edersin.
İsteyene Allah versin dersin.
İyi de sen nesin?
Ve sen sana verilene ne dersin?
Dua ile!
01.12.2017
GARİBCE




[1] Hakkın olandan vaz geçip, bağışlama, iyilikte bulunma, özüyle sözüyle işiyle iyi olma.
[2] Kendisi muhtaç iken bile başkalarını özüne tercih etmek.

29 Kasım 2017 Çarşamba

Kutlu Doğum Gitti Yaşasın Mevlid-i Nebi!


Garibce nazarımda Diyanetin en hayırlı projesi idi Kutlu Doğum. Ama artık yok.
Yerine Mevlid-i Nebi ikame edildi. Bir adım daha ileri değil aksine geri gidildi. Kanun-ı kadim ya da asr-ı saadet geçmişte yaşanmış zaman dilimleri değil, oradan çıkarılmış ve insanlığın ufkuna konulmuş, geriye götüren değil, geleceğe taşıyan ideallerdir. Güneşi arkana alanda gölgen senin hep önünde olur.
Mevsim bahardı ve Kutlu Doğum tüm milleti sardı. Lakin birileri belli ki Kutlu Doğum’dan rahatsızdı. Konjonktürde çok etkin bir silahla onu vurdu. Çok güçlü idi ölmedi ama yara aldı. Bizim basiretli siyasilerimiz de onun yarasını saracak ve daha sağlıklı hale getirecekken birilerinin kaprislerine kurban verdi. Zaten Kanun-ı kadimimizde böyle bir şey de yok idi deyu sath-ı müdafaadan hatt-ı müdafaaya dönüldü.
Kutlu Doğum ile bir bayram coşkusunu daha kaybettik.
İşte o bayram coşkusu ile millet olarak topyekûn kutladığımız dönemde gene şekvamız vardı. Ve o zamanda Garibce avazımız sessiz çığlık şeklinde gök kubbede gene çınlıyordu ama pek de duyulmuyordu.
Şimdi Mevlid-i Nebi vesilesiyle o avazlardan sadece birini burada tekrar yayınlıyorum.
Bakın hele ne olmuş? Hala yolda mıyız? Eğer öyle ise bu önemli. Peki, yolda yol alabilmiş miyiz? Bu da en az yolda olmak kadar önemli.
Ne yapalım? Ay da bizim, güneş de bizim.
Bedavet de bizim Hadaret de bizim.
Belli ki bedavetten hadarete tarih yazımı sürüp gidecek. Kutlu Doğum galiba sentezdi. Zannımca bize fazla geldi. Yeni bir hadaret için bedavete ihtiyacımız vardı. Yeni bir sıçrama için kaldığımız yerden değil dibe inmemiz gerekti.
Velhasıl Kutlu Doğum gitti yaşasın gayri Mevlid-i Nebi!
Dua ile!
29.11.2017
GARİBCE
Not: Garibce’nin Kutlu Doğum ile ilgili diğer yazılarını da okumanızı arzu ederim. Biz Kutlu bir yol tutmuşuz Hakk’a gideriz. Doğruya doğru, yanlışa yanlış deriz.


Kutlu Doğum Haftası Başladı
Tarih: 14 Nisan 2013 Pazar
Haber7 kutlu doğum haberini şöyle veriyor:
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından "Hz. Peygamber ve İnsan Onuru" temasıyla Ankara Arena Spor Salonu'nda düzenlenen Kutlu Doğum Haftası etkinliğinin açılış törenine, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve eşi Selvi Kılıçdaroğlu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, İçişleri Bakanı Muammer Güler ile Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç katıldı.
Ve etkinlikte Başkan ve ardından bütün liderler birer konuşma yapıyor.
Konu İnsanlık Onuru.
Öncesinde bir çocuk mevlit okuyor, dua ediyor.
Naatlar okunuyor.
Ve hitamında Başkan tarafından katılımcılara gül takdim ediliyor.
Liderler birbirlerine söylemiş oldukları her şeyi unutuyorlar ve hepsi birden birbirinden güzel kelamlar ediyorlar ve Hz. Peygamber’i anıyorlar, onu anlatıyorlar.
Türkiye’nin belki de en büyük manevî projelerinden biri Kutlu Doğum işte bize bu gibi sahneleri görmemizi mümkün hale getirdi. Bizim gençlik yıllarımızın rüyasıydı, gerçek oldu.
Bu bir özlemdi ve vuslat ile özlem bitti.
Şimdi asıl bunu sürdürmek önemli.
Şimdi asıl Hz. Peygamber’i şekilde değil özde örnek almak önemli.
Onu bir Arap şeyhi gibi takdim etmek değil, bütün insanlığın kendinden bildiği bir ideal olarak sunabilmek önemli.
Onun her milletin kendi ufkunda, kendinden biri gibi Seniyyetü’l-vedâ’den Yesrib’e doğması gibi yeniden doğuyor olması önemli.
Onun doğuşunu bütün halkların büyük bir coşkuyla, genç kızların türküler söyleyerek karşılaması önemli.
Onun insanlığın ufku kadar kendi iç dünyamıza doğumu önemli.
Yolunda olmak önemli.
Yolunun çağımıza tekabül eden kısmında olmamız önemli.
Onu asrın idrakine söyletmek önemli.
Çağın nabzını tutmak ve dilini yakalamak ve onu işte öyle anmak ve anlatmak önemli.
Onun yolu öze bir yolculuktu.
Büyük cihad kendimizle yüzleşmek ve ihtiyaçlarımızı ihtiraslarımıza kurban vermemekti.
Yolunda olmak, bizi öldürmeye gelenlerin bizde dirilmesiydi.
Yolunda olmak huzur ve sükuna ermekti.
Özde, fikirde, sözde ve eylemde duruluğa ulaşmaktı.
Yolunda olmak, bir düne ve bir yarına sahip olmak ama hali yaşamaktı; çağın bilincinde olmaktı.
Yolunda olmak, yolunda ölmek değil, onun varmamızı istediği yere varmaktı.
Ama vuslat için gerekirse ölmek, yoluna bin can da olsa feda edebilmekti.
Salat olsun selam olsun!
Kutlu doğum mübarek olsun!
14.04.2013

GARİBCE


25 Kasım 2017 Cumartesi

Eşrat-ı saatten dabbetü’l-arz ve FACE-BOOK


Garibce’den mesmu-u fakiraneleri olmuştur:
Deyir ki: Bendeleri beyne’l-yakazati ve’n-nevm bir halet-i ruhiyye-yi kabziyye içre iken gargara-ı batnın verasından bir ses hatar bi’l-bâl olup derunum ol savtın aksi sadasıyla ile meşbu olmuştur:
Deyirdi ki: Öyle bir zaman gelecek ki eşrat-ı saatten olan dabbetü’l-arzın[1] zuhuru dahi anın çıkışına zemin olacak. Her haneye hatiften bir yüz (FACE) açılacak ve her yüzde bin bir göz olacak. Keramât-ı evliyaya kıç attıracak nice harikulâdelikler mebzulen ortalığa saçılacak. Kiminin facesi elinde kiminin ki dizinde olacak. Şurut-ı zemane-yi bâhireye uyamayanlar ancak masaüstünden temaşaya muktedir olacaklar. Bu yüz /Face eşi’a-ı şems gibi aynı anda cemi nâsa birden vasıl olacak ve her şeyi tenvir ve teshin edecek. Lakin çok geçmeden ümmet bunun BOOKunu çıkaracak.
Her bir kimesnenin ale’l-ekal kırk tane kırığı[2] olacak, beş bin kırık tutan sahibi deha ve şöhret olanlar dahi olacak. Lakin cümlesi sanal olup hiçbiri haydi iyimser takılıp  ekseriyeti kâhiresi diyelim bir boka yaramayacaktır. Yani kim acıkınca seni doyurmayacak, ağlayınca gözün yaşını silmeyecek, düşünce elinden tutup kaldırmayacak.
İmdi her kim buna inanıp paylaşırsa evc-i kemâl-ı hamakatin zirveyi balasına vasıl olacak ve orada alem-i hayalde cevalan edip uçmaklarda uçarken badehu batmakta olan kazıkların sürtünme katsayısının azalmasına sebep duymaya başladığı acısıyla agah olup, ka’r-ı cahimi boylayana kadar sukut edip sakatata gelecektir.
Artık ne denirse!
25.11.2017
GARİBCE






[1] Telefon ile bilgisayarın izdivacından tevellüd eden ve hala nesebinin sahih mi gayri sahih mi olduğuna bir türlü karar verilemeyen internet denilen ve cümle nası avlamaya müheyya cesim ağ.
[2] KIRIK: Arapça’daki hıdn ç. ahdân kelimesinin karşılığı: Gizli dost.

24 Kasım 2017 Cuma

İlim de mümbit toprak ister. Serhademe Salih Tuğ da öyle diyo!



Tarih boyunca ilim havzalarına bakın, hep belli iklimlere münhasır kalmış gibidir. Mekke Medine daha çok dini merkezdi ve bu itibarla ilk başta ilim ve hilafet sebebiyle siyasetin de merkezi oldu. Sonra dünyamız genişledi Kufe, Basra ardından Bağdat da katıldı. Mısır, Kuzey Afrika’da belli merkezler ve amma ille de Endülüs. Her biri deve dişi gibi âlimler hep o mümbit topraklarda bitti.
Bir zamanlar Maveraünnehir ne mümbit bir iklimdi.
Ve tabii ki Sivas, Konya, Bursa…
Bir de benim üniversiteyi okuduğum yer Erzurum.
Ve nihayet ilmin demir attığı mekan olarak İstanbul.
Sen hiç Toroslarda ilim havzası ve orada yetişmiş ilim adamı gördün mü?
Vaktiyle bir sohbette Salih Tuğ hocam aynı konuyu işlemiş ve belli başlı ilim merkezleri ve onların önemini anlatmış. Lafın gelişi de ilimden mahrum kıraç yerlere örnek olmak üzere de Torosları göstermiş. “Toroslardan ilim adamı yetişmez!” demiş.
Kimdi bunu bana anlatan hatırlamıyorum ama sika bir ravi idi belli. Torosoğlu Garibce olarak tabii ki etkilenmedim. Ama unutmadım da. Hocamı bir gün yakalarsam ona sorarım dedim.
Bugün Cuma idi. Uzun zamandır Salih Hocamı da görmemiştim. “Araç kullanamıyorum artık!” diyor. Allah kendisine sağlıklı uzun ömürler versin. Fakülteye gelebilmesi için belli ki birinin özel olarak himmet etmesi gerekiyor. Bizim vakıf müdürü Hüsnü Beye de durumu söyledim. İnşallah himmet ederler de hocamız hiç olmazsa haftada bir gün fakültemizi teşrif eder.
Hocamızın talebeye bir şeyler vermesi gerekmiyor. Sırf bulunması ve talebenin henüz mezun olmadan onu dünya gözü ile görmüş olması bile onlar için önemli bir kazanım olacaktır.
“Garibce’nin şu anlatıp durduğu Salih hoca, fakültenin o meşhur “serhademe”si demek bu imiş!” deyu o sevecen ve bir o kadar da yakışıklı insanı tanımış olmanın hazzına erecekler, tıpkı benim vaktiyle Hamidullah hocayı görmüş ve ondan ilim yanında feyz de almış ve bunu hiçbir şeye değişmez olmam gibi.
Epey bir çabadan sonra elini öptüm, birlikte fotoğraflar çektik, çektirdik. Eskilerden, yenilerden birçok kişi hocayı görmüş olmanın hazzına vardı.
Ben Hocam’a sokularak odaya gidip gelene kadar eğleşmesini kendisinden rica ettim ve odama koştum. İki gün önce çok sevdiğim bir ağabeyim için evden getirdiğim ve fakat vermeyi unuttuğum bir kavanoz kuşburnu marmelatlını hocaya yetiştirmek için can attım. O ağabeye nasıl olsa başka zaman da verebilirdim. Hem kaderde “Kime niyet kime kısmet!” de varmış.
Koştum, aldım geldim.
Kuşburnunun toplaması çok zahmetlidir. Çünkü dikenleri it gibi dalar, o yüzden bizim oralarda kuşburnu değil de itburnu derler. Tansu Hanım ile birlikte meşhur oldu. Eskiden köylerde marmelat yapmasını falan da bilmezlerdi. Şimdi onu da öğrenmişler ve köyden şehre hediyenin de en güzeli olduğunu keşfetmişler. Sağ olsun bizim hemşire de –ki bu işlerde mahirdir- epey toplamış ve İstanbuldaki ağabeyine de hediye yollamış. Tam da mevsimi, iyice olgunlaşmış, bir şinik (buğdaydan yaklaşık 8 kilo alan bir ölçek)  kadar da vardı. Elbirliği ile saatler süren bir çabanın ardından güzelce temizledikten sonra sağ olsun hanım güzel bir kaynattı, ezdi, süzdü, ince elekten geçirdi (şeker yerine daha şifalı olur inşallah düşüncesiyle) benim önerim üzerine biraz da bal kattı ve marmelat haline getirdi, kavanozlara da doldurdu. Kış boyu daha çok ihtiyaç duyacağımız C vitamini deposu. Damak tadı ve lezzeti de ayrı bir lütuf. İster ekmekle ye, ister öze. İster sıcak iç ister soğuk. Her derde deva.
İçimden hocamı geçirir dururdum. Bugün bu bir fırsata dönüştü. Ben de ganimete çevirdim. Bu vesile ile hem hocamın elini öptüm hem de Toroslardan gelen  bu çamsakızını tadımlık da olsa onunla paylaşmış olmanın, o değerli serhademenin iltifatlarına mazhar olmanın onurunu yaşadım.
“Hocam!” dedim. “Hani siz Toroslardan ilim adamı yetişmez demişsiniz ya elhak doğrudur. Ama bol bol kuşburnu yetişir. Bak bu da bizim Toroslarının yabani yemişi. Hem hocam biz bunu bizzat kendi elimizle yaptık. Hani çam sakızı çoban armağanı…”
Hocamın belki ders halkasında bulunmamıştık ama o dönemin kurucu dekanı olarak hepimiz onun elinden geçmiştik. O akabeyi (sarp yokuşu) tırmanmaya çabaladığımız zaman bize ip atmış, elimizden tutmuştu. Onun ilmi yanında irfanından, beyefendiliğinden çok şey kapmıştık. Üzerimizde hakkı büyüktü.
O ve diğer hocalarımızın haklarını bir çamsakızına kapatabilir miydik? Elbette ki hayır.
Onlara teşekkür etmenin ve onlara olan borcumuzun ödenmesinin tek yolu onların bize tevdi ettikleri emaneti bizden daha iyi taşıyacak yeni nesillere aktarmaktı. “el-Ceza min cinsi’l-amel” denirdi ve bunun başka bir yolu da yoktu.
Salih Hocam ve bütün saygılı sevgili hocalarım! Sizi unutmak, kendimizi inkâr etmek olur. Biz sizi geçemezsek sizin bize verdiğiniz haram olur ve bizden sonrakilerin yerinde saymalarına da bu bir bahane ve mazeret olur.
“Toroslardan ilim adamı yetişmez”a gelince, eğer ravide bir zühul yoksa bunu bir nunun sükutu ile  “Toroslarda ilim adamı yetişmez” şekline çevirmek lazım. O zaman gerçekten de söz doğru olur. Aksekililer, Elmalılar, yenilerden Davutoğulları, bizim Farsak hocaları ve daha niceleri Toroslarda kalarak yetişmediler. İlim merkezlerine hem de gemileri yakarcasına giderek ilim adamı oldular.
Ey İstanbul’da olup da ilim tahsiline baş koyanlar. Bu iklimin kıymetini iyi bilin!
Dua ile!
24.11.2017
GARİBCE




21 Kasım 2017 Salı

Açıl susam açıl ve açıldı kapı! Hoş geldin Huriye Martı!


 Dün derste çaktırmadan bir anket yaptım.
Malum sınıflarımızın kız erkek oranı kızların lehine üçte ikiye düştü. Son yıllarda erkeklerin sayısı artmaya başladı da bu hale geldi. Yoksa bir ara kızların oranı yüzde seksenleri aşmıştı.
Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığına ilk kez bir Hanım atanmıştı. Sınıfın tepkisi neydi. Nabız tuttum.
Altmış kişilik sınıftan iki erkek belli ki olumsuz bakıyordu. Kızların çoğu ise bu durumu olumlu buluyordu.
Ama bir üçüncü şık daha vardı: Hele bir bakalım, kararı ona göre verelim gibisinden. Öyle ya nice erkek gelmişti o makama, ama hepsi doldurmuş muydu bilinmez. Şimdi de bir kadın gelmiş, dolduracak mıydı, o da bilinmez. İcraatına, yapıp ettiklerine bakmak lazım idi.
Sonra bu şıkkı seslendirdiğimde sınıfın kahir ekseriyeti bu şıkka kaymıştı.
Korkunun ecele faydası yok. Sırf kadın olduğu için kıyameti bekleyenler de alışacaklar.
Garibce nazarımda bu sonuç bekleniyordu ve hatta geç bile kalmıştı.
Epey oldu Balıkesir’de katıldığım bir Kutlu Doğum etkinliğinde –ki bu hayırlı bir işti ve topluma da mal olmuştu, birilerinin kaprisine kurban edilmemeli idi- ben de tebliğci idim. Salona baktığımda birinci sıranın şimdiki benim yaşımda çoğu saçı sakalı ağarmış kimselerden olduğunu, ikinci sıranın yarısının gene erkeklere ait gibi durduğunu ama geri kalan salonun tamamen kadınlarla dolu olduğunu görmüştüm ve bir şekilde de bunu ifade etmiştim. İmdi bir iki on sene içinde –ki onun biri geçti- bu ön sırayı dolduran yaşı geçmişlerin işi de bitecek, onların yerini ikinci sıradakiler dolduracak ve bu manzaraya göre yarı yarıya olacaklar ve geri kalan alanın ise mutlak hakimi kadınlar olacak.
Özellikle ilahiyat fakültelerinde de durum benzer vaziyette.
Hal böyle iken an itibariyle makamların hala büyük oranda erkeklerin elinde oluşu bunun hep böyle gideceği anlamına gelmiyor. Hani otobanda belli bir hızla giden modeli eski arabalar olur da gazı kessen bile belli bir süre gider ya öyle… Bu erkeklerin bir kere arkadan dolu dizgin gelen hanımlardan haberleri yok. Dikiz aynasında gördüklerinde gaza bassalar bile artık kader oyununu çoktan oynamış ve arkadan gelenler kendilerini fersah fersah geçmiş olacaklar.
Ondan sonra kendilerini geçenleri yakalamak için gaza yüklenseler bile o köhnemiş mekanizmalarıyla asla da erişemeyeceklerdir.
Alışın! Alışın!
Temel arabanın arkasına yazmış: “Beni asla geçemeyeceksin!”
Arkadan gelen bakmış “Allah Allah!” demiş “niye geçemeyecekmişim.” Basmış gazı tabi geçmiş. Sonra müstehzi bir tarzla da dönmüş bakmış. Temel arabanın önüne de bir yazı asmış: “Geçtin de ne oldu?!”
Asırlarca kavvamlık edebiyatı yaptık. Ayetin La takrabu’s-salât (Namaza yanaşmayın) kısmını okuyup da “Sarhoş iken” kısmını işine gelmediği için paranteze alan Bektaşi’nin yaptığı gibi biz de Kavvamlığın bedeli ile ilgili kısmı okumadık ve kavvamlığın sadece erkeklikle ilgili olduğunu sandık. Erkekliğin tek başına bir erdem olduğu ve bizi erdemli yapmaya yeterli olduğu algımız genetiğimizde o kadar yer etmişti ki onu bihakkın hak etmek için yapmamız gereken bedeli ödemeye hiç yanaşmadık, esasen böyle bir çabanın altına girmeyi de hiç haz etmedik.
Kadınlar, bizim onlardan beklentimizi dikkate aldılar, süslendiler, süslü oldular, evlerimizde oturdular, orada bizi beklediler ve bu bizim beklentimizdi çok da hoşumuza gitmişti. Ama onlar bu kez bizim beklentimiz doğrultusunda değil, erkeklerde gayrı göremez oldukları meziyetlerin peşine düştüler ve onları birer birer erkeklerin ellerinden aldılar. Hiç hazırlıklı değildik, ne ve nasıl cevap verebileceğimizi bilemedik. Şaşırdık. Ayet okuduk; siz bu gidişle kavvamlığa soyunuyorsunuz, çizgiyi aşıyorsunuz, oturun oturduğunuz yerde diye ayetler okuyarak onları kavvamlığın gereği diye sayıkladığımız darb ile uslandırmaya çalıştık. Ama hepsi boşuna idi. Cin bir kere şişeden çıkmıştı.
Evet alışın! Zira ki başka çareniz yok.
Artık yüzyıllarca uyuduğunuz uykudan uyanmanın zamanı.
Uyanın. Uyanın!
Ha uyanmanız da yetmez. Bilincinizi de zamana ayarlayın. Ashab-ı Kehf’in durumuna düşmeyin. Hani onlar üç asır sonra uyanmışlardı ya. Ama bilinçleri üç yüz yıl öncesine aitti. Ellerindeki paranın hala geçer akça olduğu düşüncesiyle karınlarını doyurmak için alış verişe kalkışmışlardı. Ama geçen asırlar onların geçer akçalarını geçmez kılmıştı ne hazin ki onların bundan haberi yoktu. Bu durumda yapacakları  iki şey vardı: Ya bilinçlerini de yenileyecek ve saatlerini içinde bulundukları zamana göre ayarlayacaklardı. Ya da eski uykularına kaldıkları yerden devam edeceklerdi.
Birincisi zordu. Zira arada üç yüz yıllık kapatılması gereken bir mesafe vardı. O yüzden onlar kolay olanı tercih ettiler.
Ey erkekler vaziyet bu: Hal böyle iken tamam mı devam mı? İyi düşünün!
En iyisi mi “Tamam!” deyin de kurtulun.
Yok “Devam!” diyecekseniz bilin ki işiniz gerçekten zor.
Hem de ne zor!
Ha bu arada ev kocalığı gibi –bu isim belki biraz kaba- hanımlarımızın bize biçecekleri yeni elbiselere de yavaş yavaş alışmaya çalışalım.
Garibce öyle diyo!
Not: Başkan Yardımcımızı tebrik ediyor başarılar diliyorum.
Dua ile!
21.11.2017


Bu resimde de yazının bağlamına uygun bir mesaj var gibi gibi.😉

29 Ekim 2017 Pazar

İfrat tefrit ettik boca



Rahmet olan kutlu dini
Kimdir bu zahmet kılası
İki ucu .oklu değnek
Yok mu bunun bir ortası

İfrat tefrit ettik boca
Savrulduk hep uçtan uca
Cıvık hamur gelmez saca
Yok mu bir kıvam bulası

Ya kırk katır ya kırk satır
Kadir bilmez saymaz hatır
Cümle kafir damga hazır
Hakka perde, lanet olası

Ger Nebi olsaydı katı
Yermeseydi hem ifratı
Dağılırdı cemaatı
Hak buyruğu, ibret alası

Gidin azgın Firavuna
“Kûlâ leh kavlen leyyinâ”[1]
Kavli gelmez mi aşina
Bre dinin ham softası

Garibcem kim uçar kim coşar
Kimi hep kor avuçta yaşar
Engeli çoktur nasıl aşar
Gerek bize işin ustası

Dua ile!
29.10.2017
GARİBCE




[1] Tâhâ Sûresi  (43 - 44)
اِذْهَبَٓا اِلٰى فِرْعَوْنَ اِنَّهُ طَغٰىۚ ﴿٤٣﴾  فَقُولَا لَهُ قَوْلاً لَيِّناً لَعَلَّهُ يَتَذَكَّرُ اَوْ يَخْشٰى ﴿٤٤﴾ 
Firavun'a gidin. Çünkü o, iyiden iyiye azdı. (43) Ona yumuşak söz söyleyin. Belki o, aklını başına alır veya korkar. (44)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...