18 Temmuz 2017 Salı

15 Temmuz Şehitleri Çeşmesi yazısı ve hikmet



Şehitler çeşmesinin tasarımı, görünümü, alnındaki yazının  güzelliği, istifinin albenisi vb. gibi hususlara hiçbir diyeceğim yok. Zaten fazla anlamam da. Takdir ve tebrik ederim. 
Lakin bu güzel istifi ilk kez billboardda gördüğümde önünde durmuş ve çözmeye çalışmıştım. Nitekim çok geçmeden de çözmüştüm. Sonra kendi kendime “Bu olmamış, şehitler çeşmesine hiç uymamış!” dedim ve acaba bu aklı kim verdi diye de hayıflandım.
İstif bir hadisin parçası: “Va’lemû enne’l-cennete tahte zılâli’s-süyûf = Ve bilin ki cennet, kılıçların gölgesi altındadır!”
Hadisin tamamı şöyle: “Ey insanlar! Düşmanla karşılaşmayı temenni etmeyin! Allah’tan afiyet isteyin. Ama buna rağmen onlarla karşılaşırsanız  o takdirde sabır ve metanet gösterin. Ve bilin ki cennet, kılıçların gölgesi altındadır!” Sonra şöyle dedi: “Ey Kitab’ı indiren, bulutları yürüten, hizipleri mağlup eden Rabbim! Onları perişan et ve onlara karşı bize yardım et!”[1] (Buharî)
Ben bu yazıyı –Şeyhu’l-hattâtîn elinden çıkma üstün bir sanat eseri olmasına rağmen- içerik olarak muktezayı hale uygun ve hikmetli bulmadım.
Söz konusu lanetli kalkışmaya karşı kıyama duran bu millet mücadelelerinde hiçbir silaha başvurmadılar. Ellerinde sadece bayrak vardı. Dillerinde de tekbir. Onları devleştiren kendilerinin tevdi ettikleri yetki ile iktidarda bulunan meşru cumhurbaşkanı ve hükumetin bir darbe ile alaşağı edilmesini kabul etmeyerek maşeri bir şuurla meşru iktidara sahip çıkmasıydı. Benimsedikleri ve özümsedikleri değerler uğruna, onları çiğnemeye kalkışanların silahlarına vücutlarını siper etmeleri idi. Ölmeye –şehit olmak için dahi olsa- gitmemişlerdi. Ama bu yolda ölmek kaderde varsa, ölümü de göze almışlardı.
15 Temmuzu anma için toplanan milyonlar da aynı şekilde duruşlarında ve haykırışlarında asla silahı, savaşı çağrıştırıcı bir tavır göstermediler.
Millet en büyük gücünü topyekûn kıyamından aldı.
Bizi yeniden güçlü kılacak en büyük ortak payda birlik ve beraberlik ruhunun yeniden inşasıdır.
Kılıç/ silah özenilecek ve özendirilecek bir şey değildir. Şehit olmak da öyle. Yani insan durup dururken ben şehit olmak istiyorum diyerek ölümün üzerine gidemez. Ancak insan olmak demek aynı zaman da bir takım aşkın değerlere sahip olmak da demektir. İşte o değerleri korumak için gerekirse canını daha ortaya koyar ve bu gayreti sonucu öldürülürse şehit olur. Yani şehit olmak amaç değil, asıl amaç olan değerlerin yaşatılması için gerektiğinde ödenmesi gereken bir bedeldir. Bir Hilal uğruna nice güneşlerin batışını göze almadır.
Eğer bu şekilde öldürülme i‘lâ-yı kelimetullah için yapılmışsa Allah onu diğer insanlara nisbetle ufka koyuyor ve ödüllendiriyor. Onlara cennetlerini açıyor ve  “bir tür hayatla onları rızıklandırıyor”. Onlara ölüler denilmemesini istiyor ve aksine biz fark edemesek bile onların diri olduklarını ifade buyuruyor.
Benim Garibce anlayışım bu. Hakikat budur da demiyorum.
Dolayısıyla “Şehitler Çeşmesi” için bağlamından da koparılarak yazılan ve savaşmayı bir ideal gibi gösteren bu levhanın hikmetlice olduğunu maalesef düşünemiyorum.
Ben olsam ne yazardım?
Her halde aklıma ilk gelen şu ayet olurdu:
وَلَا تَحْسَبَنَّ الَّذ۪ينَ قُتِلُوا ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ اَمْوَاتاًۜ بَلْ اَحْيَٓاءٌ عِنْدَ رَبِّهِمْ يُرْزَقُونَۙ ﴿١٦٩﴾  فَرِح۪ينَ بِمَٓا اٰتٰيهُمُ اللّٰهُ مِنْ فَضْلِه۪ۙ وَيَسْتَبْشِرُونَ بِالَّذ۪ينَ لَمْ يَلْحَقُوا بِهِمْ مِنْ خَلْفِهِمْۙ اَلَّا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَۢ ﴿١٧٠﴾  يَسْتَبْشِرُونَ بِنِعْمَةٍ مِنَ اللّٰهِ وَفَضْلٍۙ وَاَنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُؤْمِن۪ينَۚ  ﴿١٧١﴾ 
Allah yolunda öldürülenleri sakın ölüler sanma. Bilakis onlar diridirler, Rableri katında Allah'ın, lütfundan kendilerine verdiği nimetlerin sevincini yaşayarak rızıklandırılmaktadırlar. Arkalarından kendilerine ulaşamayan (henüz şehit olmamış) kimselere de hiçbir korku olmayacağına ve onların üzülmeyeceklerine sevinirler. (169-170) (Şehitler) Allah'ın nimetine, keremine ve Allah'ın, mü'minlerin ecrini zayi etmeyeceğine sevinirler. (171)
Öylesine aklımıza esti işte!

Dua ile!
18.07.2017
GARİBCE









Mimar Serkan AKIN’ın Twitter hesabından farklı tarihlerde güzel fotoğraflarla birlikte verdiği kısa kısa bilgiler:
@Mimarserkanakin
Tasarımı ve imalatı bana ait olan 15 Temmuz Şehitleri Anıt Çeşmesi tek parça mermerden yapıldı. Bitmiş hâli 35 ton. Temeli kargir yapıldı.
Sağlam zeminden temel kotuna gelmek için 55 m3 horasan harçlı blokaj yaptık. 72 adet marmara mermeri 420 kg lik bloklarla temeli ördük
7 tonluk tek parça mermer bloğu ana kütleye altlık olsun diye oyup kaide olarak kullandık. Çeşmenin temiz ve pis su hattı için kanal bıraktık.
Şehitlerimizin dökülen kanlarını,
Gökten gelen rahmet damlalarını,
O geceki dehşeti anlatan ateşi ve mihrabı,+++
Şehitlerimizin cennete giriş kapısını, Şehitlerimizi vuran kurşunları
İfade eden tüm sembolleri bir arada anıtlaştıran bir form tasarlandı.
105 tonluk tek parça mermer şekil mastar ve terazi kontrolü yapıldı. Çelik tel ile kaba yonu şekil verildi
Anıt doğal malzemesi, geometrik formunun dinamik yapısı, formun yere oturuş biçimiyle sabit hali, temelinin horasan harcı ve kârgir +++
detaylarla yapılmış olmasından dolayı, zorla yıkılmazsa; malzeme, tasarım, form ve imalat detaylarıyla zamanla, olaylarla, ++
doğa şartlarıyla birlikte binlerce yıl yaşayacaktır
Va'lemu ennel cennete tahtel zilalüssüyuf. Biliniz ki cennet kılıçların gölgesi altındadır. Hadis-i Şerif. Varağı da bitti elhamdülillah.
Mihrabın bir tarafında hadis diğer tarafında ayet yazıyor. Celi sülüs istif. Hattat Hasan Çelebi yazdı.



[1] صحيح البخاري (4/ 51) 2966 - ثُمَّ قَامَ فِي النَّاسِ خَطِيبًا قَالَ: «أَيُّهَا النَّاسُ، لاَ تَتَمَنَّوْا لِقَاءَ العَدُوِّ، وَسَلُوا اللَّهَ العَافِيَةَ، فَإِذَا لَقِيتُمُوهُمْ فَاصْبِرُوا، وَاعْلَمُوا أَنَّ الجَنَّةَ تَحْتَ ظِلاَلِ السُّيُوفِ»، ثُمَّ قَالَ: «اللَّهُمَّ مُنْزِلَ الكِتَابِ، وَمُجْرِيَ السَّحَابِ، وَهَازِمَ الأَحْزَابِ، اهْزِمْهُمْ وَانْصُرْنَا عَلَيْهِمْ»

Yar bana bir eş medet!




Bir öğrencimizin Yüksek Lisansını tamamlaması  sebebiyle Feys’te yayınladığım fotoğrafların üzerine şöyle bir mesaj yazmıştım:
Ramazan'ımız  yüksek lisansını tamamladı. İşi de var. Geriye bir eş bulma kaldı. Tebrikler Ramazan!
Bu mesaja sizlerle paylaşmayı uygun ve hatta gerekli gördüğüm bir yorum geldi. Şöyle diyordu:
Selamun aleyküm hocam! Ben Gamze Günay.  Bugün öğrencinizle ilgili bir paylaşımınız sonrasında çok düşündüm ancak sonunda  bu mesajı atmak istedim. Öğrencinizin mezuniyetini bildirmeniz yanında onun bekar olduğunu vurgulamışsınız. Aslında bu çok ince bir hareket. Çünkü şimdilerde büyüklerimiz bu sünnet olan hareketi unuttukları için sağlıklı yuvalar kurulamamakta ve maalesef gençlerin evlilik ve evlenememekle ile  imtihanı ağır olmaktadır. Benim kendi yaşıtlarım arasında gözlemlediğim mezun olup ya da mezun olmadan evlenenlerin daha sağlıklı bir yol çizmeleri. Nitekim onlar yapacakları işleri oturacakları şehirleri kısacası hayatlarını birlikte karar vererek çiziyorlar. Halbuki son zamanlarda yeni mezunlar hakkında, “Daha işi yok, nasıl geçinecek?”, “Daha da çok gençler… vah vah!” gibi yorumlar yapılıyor bunun neticesinde yirmi dört yaşında olan bebek adamlar eli iş tutmayan minnak kızlar yetişiyor.! Bunu kim mi bu hale getiriyor ? Bu sünneti unutan büyüklerimiz. Erken evlenmek isteyenlere koca meraklısı yaftalaması da cabası... Bir de yeni nesil kızların da atandıktan başka bir deyişle kendi ayakları üstünde durduktan sonra evlenme düşüncesi var ve atanan arkadaşlarımdan gördüğüm şu ki atandıktan sonra kimseye evlenilecek adam gözüyle bakamıyorlar, kriterleri yükseliyor, beğenme ısınma düzeyleri düşüyor, nasıl olsa kendi parasını yiyor ya erkeğe ihtiyacı olmuyor. Olacak birini bulsalar kendi çalıştığı yere ve işe ters düşüyor... Ya da erkekler her nasılsa atanmış kız arayışında. Yazık! Sanki İslam'ın herhangi bir döneminde kız eve ekmek taşımak zorundaymış gibi…
Kızımız kısaca özel konumundan bahsettikten sonra da “Evvel Refik ba'de’t-tarik! (Yola girmeden evvel yol arkadaşı gerek) ... vecizesiyle bitiriyor ve “Başınızı şişirdiysem ya da bir kusurum olduysa affola. Selam ve dua ile ...” diye de veda ediyor.
Şimdi anladın mı ey Hoca arkadaşım, vazifenin sadece tedris ile bitmediğini. Onları hayata hazırlamak, yüreklendirmek, kendilerine uygun eş bulmak konusunda kendilerine yardımcı olmamız gerektiğini.
İstatistiklere baktığınızda  şu kadar erkek var, şu kadar da kadın var. Bu durumda herkesin bir eşinin olması lazım. Ama öyle değil. Üstelik de gençlerimiz, ümmet adına en verimli çağlarında bekar kalıyorlar. Kırklı yaşlarda çocuk doğurmak ve onları büyütmek o kadar kolay değil. Bu iş en kolay şekilde yirmili yaşlarda henüz kanın daha deli çağında oluyor.  Nasıl olsa annem babam hayatta onlar bakar diyorsanız, siz kırklı yaşlara geldiğinizde artık onlar ihtiyarlamış oluyorlar. Erken yola çıkan yol alır, erken evlenen döl alır, demişler.
Yahu gençler Allah için siz de biraz sıkıntı çekin ne olacak, korkmayın ölmezsiniz. Yarın büyüyen çocuklarınıza, yetişen yeni nesillere anlatacak bir şeyleriniz olur. Hayattan alacağınız haz, çekeceğiniz sıkıntılarla doğru orantılı gibi. Verdiğiniz emeğin ürünü yiyeceğiniz yavan ekmek, emeksiz katmerden de tatlı gelecektir.
Biz evlendiğimizde hiçbir şeyimiz yoktu ve bir sürü de borcumuz vardı. Nice ağladığımız anlar oldu. Çok sürmedi her şeyimiz oldu. İhtiyaçlar bir şekilde karşılanıyor. Yeter ki ihtiraslarımız ihtiyaçlarımızın yerini almasın.
Bizim geleneğimizde kervan yolda düzülür. Evlilik de öyle. Yeter ki yola çıkmadan evvel kendinize bir refik bulun. Mükemmel eş aramayın, mükemmel eş de olmayın. Hem alıcı hem verici olun. Saygı ve sevgiyi dengeleyin. Adaletli, merhametli ve şefkatli olun.
İşiniz de var ne güzel, evlenin gari!
Bizi de kurtarın!

Dua ile!
18.07.2017
GARİBCE 

16 Temmuz 2017 Pazar

Arife’den Garibce’ye: Buyur! Bi de buradan yak!



Garibce’nin dünkü “Ula Dursun? Niye evlenmeyesun?!” yazısına zeyl olacak bir yazı geldi. Kimden mi? Bizim Arife’den. Al sana bir kaya! Nerene dayarsan daya! kabilinden. Demiş oluyor ki, “Hocam siz soruna hep Dursun zaviyesinden bakmışsınız. Oysa bir de Fadime’nin penceresi vardı. Oradan da bakmalıydınız!”
Neyse ki bizim Arife Garibce’nin yapması gerekeni yapmış. Böylece sorunun ne kadar mudıl olduğunu ortaya koymuş.
Eee ne olacak şimdi?
Dursun öyle!
Fadime böyle!
İşte hikaye:
Ders çalışmaya giderken kütüphanenin bahçesinde denk geldim bizim Fadime’ye. Selamlaştık şakalaştık ancak kızın yüzünden düşen bin parça. Dedim Fadime hayırdır? İki saatliğine yuvandan çıktın diye mi bunca üzüntün? Fadime halim selim, orta halli bir ailenin kızıydı. Fakülteden bir iki sene sonra Dursun ile tanışmıştı. Dursun derim ya siz tanırsınız onu hani şu bizim annesine kardeşlerine kol kanat geren yiğit Dursun! Fadime ailesine böyle sahip çıkan birisi bana ve çocuklarına da sahip çıkar, mutluluk yuvadadır, hem imanımın yarısını kurtarırım hem de yuva yapanın yardımcısıdır Allah (c.c.) dedi. Ve birlikte bu yola çıktılar…
Aldım Fadime’yi bir çay içelim hem sen de anlatırsın sıkıntını yapacak bir şeyimiz varsa yapalım dedim. Başladı anlatmaya. “Ah be Arifem bilemedim. Evlilikten önce bütün her şey öyle güzel gözüküyordu ki. Beyim ve ailesiyle birlikte dubleks bir eve çıktık, lûtfettiler genç çiftlere üst katı verelim dediler. Birlikte yer içer az demez çok demez yaşar gideriz dedim. Hem çocuk olunca kayınvalidem yardımcı da olur kardeşleri kardeşim anası ana olur bana, gül gibi geçinir gideriz dedim. Ailem Dursun’un durumunu bildiğinden takı makı işlerine pek karışmadı ben de adet yerini bulsun diye öyle bir mehir istedim. Neyse evlendik yerleştik bir yere. Ama öyle bir yere! Eşim sabah gider akşam gelir kapıyı tam açacağım hazır beklerim derken ya kaynanam ya kardeşi açar abisinin boynuna sarılır, adam geçer içeri anasını nazlar bir bakarım başını dayamış anasının dizine kendisi nazlanır. Ne kapıdan girerken ne içeride gözünün ucuyla bana bakmaz gülümsemez. Anam Anadolu kadını anlamaz öyle şeylerden laf olur söz olur der başka bir şey demez. Kayınvalidem eşime şu yemeği yapayım desem yok o olmaz der başka bir şeyler hazırlarız. Ne yaptığımı beğenir ne de geçip kendisi yapar. Ama bildiği bir şey vardır “okumuştan gelin olmaz”. Erkek kardeşi gelir, bütün gün yaz demez kış demez tesettürümle otururum. Azcık nefes alayım diye odama çıksam gelin bütün işleri bırakıp odasında oturuyor olur. Bir şeyler yazayım çizeyim desem televizyonun sesi her yerden duyulur. Beyime derim gel iki günlüğüne tatile çıkalım iyice bunaldım diye tamam iyi fikir der bir bakarım ailecek tam kadro tatildeyiz. Bunun üstüne derdimi asıl niyetimi söylesem başlar aile sorumluluğunun bam telinden girmeye. Anası çilekeş kardeşleri yetim… Hem ben bunu bilerek evlenmişim. Ama bir bakarsın arkadaşlarıyla kendisi o yer senin bu yer benin gezer de gezer. Çalışırken olurmuş böyle şeyler bilmem gerekirmiş, gereksiz kıskançlıkmış… Akşam olur odamıza geçeriz tam bir derdimi diyeceğim bir bakarım çoktan uyumuş. Anlayacağın sadece bir odalık kadınlığım var o da adam uyanıksa. İş toplantısında yanına götürecekmiş de beni istemezmişim gitmeyi. Nereden çıkardın desem giyecek bir şey bulamazsın der. Haklı! Aldığı üç kuruş maaş. Desem ki üstüme şunu alayım, o da der anneme kardeşime de şunu alayım. Bakarım cepte para yok susarım yeter ki erkekliği ezilmesin ben eskiyle de gezerim. Evde anasına bahsederken duyarım çalıştığı yerde bir kız varmış zeki çalışkan bir de alımlı… Ah derim be Fadime’m ne zorun vardı. Senin anan da çilekeşti hem baban zorda. İki kitap yutaydın gireydin memurluğa. Mutluluk yuvadaydı ama sana düşmedi. Eller bahtiyar oldu etrafta hep sevildi. Sana da kala kala uzaktan bakmak düştü.”
Bunca sözün üstüne yutamadım çayımı. Bir bardak soğuk su belki iyi gelir, gördüm ki şu kadını! Düşündüm neydi sorumluluk hem neydi aile? Cevabı çok belli ki, belki derince bir konu. Fadime dedi Arife’ye boşa düşünme cevap şu:
El el üstüne olur ev ev üstüne olmazmış. Sorumluluğu ve yiğitliği aynı evde oturmakta aramak hataymış.
İşte böyle diyor Arife! Ve güngörmüşlüğü ile Fadime.
Garibce baktım baktım. Fadime de haklı dedim.
Ben şimdi Dursun’a ne diyeyim. Fadime’ye ne diyeyim.
Şaştım kaldım!
Sonra da diyorum teselli babından!
Amaaan! Düşündüğüne bak. Muhammed ümmeti yalanız sen misin? Gerisini biraz da mübaşir düşünsün!

Dua ile!
16.07.2017
GARİBCE 


Ula Dursun! Niye evlenmeyesun!?


Belli bir yaşa gelmiş hem işi hem aşı olan mezun öğrencimize Dursun’a takılıyorum.
“Yahu Dursun! Bak senin hem işin var, hem aşın var, orta boyunla yakışıklı da sayılırsın. Sesin de güzel. Hani bizim meslekte “Seda ilmin yarısı” sayılır.  Eee! O zaman neden hala bir eşin yok. Biliyorsun bizim örfte bir insanın on tane evi olsa eşi olmasa ona “evli” demezler. Ama evi olmasa bir tane kendine eş bulsa evsizliğine bakmazlar ona “evli” derler.
-Dursun! Yoksa senin şöyle şöyle uçuk şartların mı var? Hani bir öğrenci hocasına demiş. Hocam bana bir kız bul, boyu selvi gibi uzun olsun, ay yüzlü, ceylan gözlü olsun, endamı güzel olsun, bakışı işveli, yürüyüşü cilveli olsun. Hocam babası da zengin olsun… Hızını alamamış “–Ha! Hocam!” demiş “ve de zarif olsun, zarif…”
Hocanın adı da Arif, tepesi atmış: “Köpoğlu öyle birini bulsa onu kendine alırdı Arif!” demiş.
Bizim Dursun, “Yok be, Hocam!” dedi. “Benim öyle özel bir şartım yok lakin özel durumum var. Annem ve kardeşlerim ile ben ilgileniyorum. Kız kardeşim yanımda.  Bekâr erkek kardeşim ise tarih bölümünden yeni mezun oldu. Bu durumu karşı taraflar genelde sıkıntı yapıyorlar. Dubleks ev gibi alternatifler düşünebiliyorum sadece… Öyle olunca da olmuyor işte!”
İçim yanıyor ve “Ah be kuzum! Bu yiğitliğinle, bu fedakârlığınla, kadirnaslığınla sana gelmeyen kız varsın hiç gelmesin. Küçücükken ölen babanın ardından nice çilelerle kendisini büyüten anneye sahip çıkmak ve “Onlar beni nasıl küçükken büyüttülerse Sen de şimdi onları merhamet kanatlarının altına al!” buyruğu fehvasınca, anneye kol kanat germek, kardeşlerin sorumluluğunu üstlenmek ve onları büyütüp hayata hazırlamak gerçek anlamda yiğitlik değil mi?...
“Öyle ama…!” diyor Dursun, sanki artık kader böyle imiş gibi  “Günümüzde kızlar bu şartlara pek sıcak bakmıyorlar hocam!” diye iç çekiyor. Ve ekliyor:
“-Hocam! Annem çok sıkıntı çekti. Ben hayatta olduğum sürece sıkıntı çeksin istemiyorum. Meğerki bekâr kalsam bile. Annem de üzülüyor ama o Anadolu insanı işin diğer tarafını pek akıl edemiyor…”
İşte bir öykü. Hayatın içinden ve capcanlı…
Öbür tarafta da evlenemeyen pek çok kızımız var. Birçoğu doğurganlık yaşını tamamlamış halde… Onlar da artık bu durumu kader olarak görmeye başlamış halde.
Özgürlük diye diye bize vadettikleri bir serap uğruna ne faturalar ödedik ve hala ödemekteyiz ve de bu gidişle daha çoook ödeyeceğe benziyoruz.
Özgürlüğü biz hep heva ve heveslerimizin zebunu olmayı anladık, iradî olarak bir şeyler yapabilmenin imkânı olarak görmedik. Mutluluğu paylaşmada, diğerkâmlıkta değil bencillikte ve tüketimde aradık. Ve tabii bulamadık. Çünkü aradığımız yerde mutluluk yoktu.
Mutluluk yuvadaydı, mutluluk paylaşmada idi, mutluluk sevdiklerimize adanmışlıkta idi, sevdiklerimizin uğrunda yorulmaktaydı, en az almak kadar vermekti. Ailenin çilesi mürüvvetti. Evlilik bir tür kulluk kölelikti.
Allah da bizi zaten kul olalım diye yaratmıştı.
Dua ile!
16.07.2017
GARİBCE 

15 Temmuz 2017 Cumartesi

Hem kıyam hem işe güce devam!


Nedense içinde bulunduğumuz ve hep birlikte yaşamakta olduğumuz güncel olaylar bana  Tevbe Sûresinin 120-122. ayetlerini hatırlattı:
مَا كَانَ لِاَهْلِ الْمَد۪ينَةِ وَمَنْ حَوْلَهُمْ مِنَ الْاَعْرَابِ اَنْ يَتَخَلَّفُوا عَنْ رَسُولِ اللّٰهِ وَلَا يَرْغَبُوا بِاَنْفُسِهِمْ عَنْ نَفْسِه۪ۜ ذٰلِكَ بِاَنَّهُمْ لَا يُص۪يبُهُمْ ظَمَاٌ وَلَا نَصَبٌ وَلَا مَخْمَصَةٌ ف۪ي سَب۪يلِ اللّٰهِ وَلَا يَطَؤُ۫نَ مَوْطِئاً يَغ۪يظُ الْكُفَّارَ وَلَا يَنَالُونَ مِنْ عَدُوٍّ نَيْلاً اِلَّا كُتِبَ لَهُمْ بِه۪ عَمَلٌ صَالِحٌۜ اِنَّ اللّٰهَ لَا يُض۪يعُ اَجْرَ الْمُحْسِن۪ينَۙ ﴿١٢٠﴾ 
Diyanet: “Medine ahalisi ve çevresinde bulunan bedevîler Resûlullah’a katılmaktan geri kalamaz ve onu bırakıp kendi canlarının derdine düşemezler. Çünkü onlar Allah yolunda ne zaman bir susuzluk, yorgunluk ve açlığa mâruz kalsalar, kâfirleri öfkelendirecek biçimde bir yere ayak bassalar veya düşmana karşı bir başarı elde etseler, bunların her biri mutlaka onlar için iyi birer amel olarak yazılır. Allah iyilerin emeğini asla boşa çıkarmaz.” (et-Tevbe 9/120)
Öbür ayet ise şöyle:
وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنْفِرُوا كَٓافَّةًۜ فَلَوْلَا نَفَرَ مِنْ كُلِّ فِرْقَةٍ مِنْهُمْ طَٓائِفَةٌ لِيَتَفَقَّهُوا فِي الدّ۪ينِ وَلِيُنْذِرُوا قَوْمَهُمْ اِذَا رَجَعُٓوا اِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ۟ ﴿١٢٢﴾ 
Diyanet: “Bununla beraber müminlerin hepsinin toptan savaşa çıkmaları doğru değildir. Onların her kesiminden bir grup dinde yeterli bilgi sahibi olmaya çalışmak ve seferden dönen topluluklarını uyarmak üzere geride kalmalıdır. Umulur ki sakınırlar.” (et-Tevbe 9/122)
Bu ayet yaygın bir şekilde böyle anlaşılmıştır. Ancak Taberî’nin (XIV/ 566) naklettiği bağlam dikkate alındığında daha uygun olan çevirinin şöyle olması gerekmektedir:
M. Öztürk: “Medine dışında yaşayan ve tevhid/İslam inancını yeni benimsemiş olan müminlerin [dini bizzat Peygamber'den öğrenmek maksadıyla) topyekûn bir şekilde Medine'ye akın etmeleri doğru olmaz. Nitekim her kabileden küçük bir grubun Medine'ye gelip dini iyice öğrenmesi, sonra gidip kendi kabilesine öğretmesi ve böylece o kabilenin dini şuur ve hassasiyet kazanması daha doğru değil midir?”
Garibce olarak benim bu ayetlerden güncel çıkarımım şudur: Birinci ayette istenilen şudur: Haklı yolda olduğunuzda, yolda olma ve yolda yol alma davası hepinizin davasıdır. Bu itibarla  davanızı sadece onu sahiplenmiş olanların ya da tevkil ettiklerinizin omuzlarına bırakmayın. Gerektiğinde hep birlikte kıyam edin ve gereğini yapın.
Türk milleti 15 Temmuz gecesi bunu yaptı. Ülkenin meşru iktidarının bir kalkışma ile devrilmesi girişiminde bizzat kendisinin yetkili kıldığı yöneticilerinin yanında yer aldı ve destansı bir kıyamla kalkışmacıları başarısız kıldı. Maşerî duygular yeniden coştu, milli birlik ve beraberlik ruhu canlandı. Bu dost düşman herkese bir ders oldu.

İkincisi ise dini bilgi ve şuuru elde etmek için de olsa bu arzunuz topyekûn işinizi gücünüzü bırakmanıza da sebep olmasın. Yapılması gerekli olanı yapın, hem dini hem hayatı birlikte yürütün.
Dengeyi birinin lehine diğerinin aleyhine bozmayın. Süreci kin ve nefretle değil, adalet ve hikmetle yürütün.
Hem Bedir’de can pazarında olanlarla Fetihten sonra kendilerini en önde göstermeye çabalayanları da bir tutmayın.

Dua ile!
15.07.2017

GARİBCE 



7 Temmuz 2017 Cuma

Derdim var dinler misin? Ah edip inler misin?!



Değerli bir hocamızla epey bir dertleştik bugün. Bir tanıdığının derdini dert edinmişti. Adam evli ve çocukları var. Kendisi dindar ve muhafazakâr. İtikat esaslarından birini inkâr etse kişi kâfir olur diye biliyor. Kur'ân’dan tek ayeti bile inkâr edenin dinden çıkacağına inanıyor. Gel gör ki karısı, çocuklarının annesi Kur'ân’da olan bazı şeylere inanmıyor ve sorguluyor.
Kadının dövülmesini kabul edemiyor.
Çok karılılığı kabul edemiyor.
Hz. Peygamber’in evliliklerini ve özellikle Zeynep ile olan evliliğini kabul edemiyor.
Miras konusunda ikili birli olmasını kabul edemiyor. Olmaz diyor, beni aşağılayan bir dini kabul edemem diye tavır sergiliyor.
Adam dindar ve çaresiz, kadını ikna edemiyor. Kadın internet gibi ortamlardan yeterince beslenebiliyor. Turan Dursun gibi içten birilerinin boca ettiği insanı diden imandan etmeye medar bir sürü doküman var.
Adamcağız çaresiz, kendisi inanıyor ama inancı kendi eşini aydınlatamıyor. Onun şüphe ve inkârını izale edecek destek bulamıyor.
İmdi inancına göre kadın kâfir de oldu ya, hemen nikahlarının düşmesi ve aralarının ayrılması gerekiyor, öyle öğrenmiş, öyle inanıyor.
Boşa koyuyor dolmuyor, doluya koyuyor almıyor.
Türkiye’de adı Müslüman olan ama gerçekte ateist ya da deist olan pek çok insan var. Bunlar azalmıyor da çoğalıyor, ya da kendilerini açığa vermekten çekinmiyor aksine emsallerini çoğaltmaya da çalışıyorlar.
Tarih boyunca zındıklık hep din açısından sorun olagelmiştir. Onlarla mücadele eden ilim adamlarımız da hep olmuştur. Ama hiçbir zaman tükenmemişlerdir, tükenmeleri de beklenemez.
Bir taraftan Müslüman olanlar var, bu iyi. Ama Müslüman olanların avucumuzdan kayıp gitmeleri çok acı.
Bu muazzam İslam kültürü içerisinde onları nasıl tutamıyoruz, doğrusu aklım ermiyor.
Garibce kanaatimce Müslüman kesimde başta din âlimleri olmak üzere ciddi anlamda bir temsil sorunu bulunuyor.
Vaktiyle bir başbakanımızın tabiri ile “Medya Vaizeri”mizin anlattıkları din aklı başında pek çok insanı dinden uzaklaştırıyor.
İlim adamlarımız sırça köşklerinden bir türlü aşağı inip dünyada ne olup bittiğini göremiyor. Hayatın içinden bir din anlayışı sunamıyor. Din diye öğrettikleri birçok şeyin gerçek hayatta karşılığı bulunmuyor.
Cami görevlilerimiz yeterince donanımlı ve kendilerini vazifelerine bihakkın adamış gözükmüyor.
İlim taliplerimiz  okulları meslek edindirme kursları gibi görüyor. İlahiyat fakültelerimiz gerçek anlamda din eğitimi ve öğretimi veremiyor.
Türkiye genelinde de kabiliyetli öğrenciler tercihte en çok para kazandıracak okulları önceliyor.
İneklerle uğraşma (veterinerlik) daha çok para kazandırıyorsa, onu çocuklarla uğraşma (öğretmenlik) mesleğine tercih ediyor. Hastalarla uğraşmak daha çok para kazandırıyorsa bu kez ilk tercihi o oluyor. Dolayısıyla İlahiyat Fakülteleri ülkemizin en kabiliyetli öğrencilerini kendisine cezbedemiyor. Dünyevîlik alıp başını gittiği için de artık ilmi sırf ilim (nur, insanlığı aydınlatacak ışık) olduğu için talep eden pek çıkmıyor.
Oysa ilahiyat tahsili en zeki/ kabiliyetli öğrencilerin tam bir adanmışlıkla ancak tahsil edebileceği derin ve geniş bir alanı oluşturuyor.
Bu ve benzeri sayılabilecek zaaflarımızla bizler İslam’ı gerçek anlamıyla temsil edemiyoruz.
Modernistlerimiz her şeyi elinin tersiyle itiveriyor. Muhafazakârlarımız ise İslam namına tevarüs ettiğimiz her şeyi din olarak görüyor ve kitaplarda yazılanı hayata cevap olarak vermeyi bir marifet sayıyor. İyi de hocam uymadı diyenlere de uysa da uymasa da diyor. Onların verdikleri cevapları aynen kabul etmemizi diyanet borcu olarak bizden bekliyor. Hal böyle olunca da birçok kimse “Eğer din bu ise ben yokum!” diyor.
Kimisi dini doğduğu haliyle çırılçıplak sunuyor. Kimisi din etrafında oluşmuş kültürü din sayıyor. Bir türlü dengeyi bulamıyoruz.
Başa dönersek şimdi biz o kadına “Sen dinin emirlerini kabul etmiyorsun, kâfir oldun, dinden çıktın, mürted oldun. Nikâhın da düştü. Cehenneme kadar yolun var!” mı diyeceğiz.
Bu öyle olacaksa ne kadar evlilik bir anda yıkılıverecek. Yıkılan bu evliliklerin enkazı altında kimler kalacak.
İnkâr bataklığına düşmekte olan bu insanlarımızın elinden kimler ve nasıl tutacak.
Dert istiyorsan işte sana dert.
Yok, konfor istiyorsan, “Amaaan! İşin mi yok, el âlemin derdinden bana ne?” dersin rahat edersin. Hele bir de N. Topçu’nun ifadesi ile “içimizdeki Tanrı’nın sesi” olan vicdanı tatile çıkardığı isen oh deme gitsin artık.
Gel keyfim gel!

Dua ile!
07.07.2017

GARİBCE 



6 Temmuz 2017 Perşembe

Din Dediğin ne ki Hak’tan gayrı!



Garibce nazarımda din, yaratılışa içkin olan bir şey.
İnsanlığın omzuna yüklenen ve “emanet” denilen şey.
Âdem babadan beri var olan ve tevarüs edilen bir şey.
İnsanlığın ikinci atası Nuh ile ahitleşilen şey.
İnsanlığa mal edilen Kitaplarda yeri olan şey.
Din Allah’ın Nuh’a,  İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya ve son toka halkası Muhammed’e vasiyet ettiği, onlarla ahitleştiği şey[1].
Zaman değişir, ahkâm değişir ama bir şey değişmez. O insanlıkla birlikte hep vardır ve var olacaktır. O da insanlığın fıtratıdır, doğasıdır, safiyetidir. “Gerçek din” işte bu fıtrattır[2]. Din namına söylenen her şey işte bu fıtratın ortaya çıkarılması, safiyetinin korunması ve özdeki cevherin işlenmiş mücevherlere dönüştürülmesi gibi bir amacı gerçekleştirmeye yönelik olmalıdır. İnsan özde mükerremdir ama bu yatkınlık anlamındadır, yetkin hale gelmesi için beklemesi ve bir takım basamaklardan, tecrübelerden geçmesi gerekir. Mekârim-i ahlak kutlu İslam ağacının meyvesidir; onu hasad etmek için önceleyen bir dizi emeğe ihtiyaç vardır.
Âdemden, Nuh’tan başlayarak insanlığa mal edilmiş bütün eski ve temel metinlerde hep adaletten bahsedilir. Adalet her şeye hakkını vermektir. Adalet, Rabbi Rab kulu kul bilmektir. Şirk dahi adaletsizliğin bir sonucudur. Çünkü şirk, bir takım içi boş uyduruk isimlere[3] asla kendinde olmayan değerler yükleyip, onları yüceltmek hatta onları yaratıcıya eş tutmaktır.
Tâ Nuh kanunlarından beri gelen esasların özünü: Âdil hukuk düzeni oluşturma, puta tapmama, Tanrı’ya küfretmeme, cinsel ahlaksızlıktan sakınma, adam öldürmeme, hırsızlık yapmama, canlı hayvandan et koparıp yememe gibi hususlar oluşturur. (Eldar Hasanov, Nûh Kanunları ve Nûhîlik, İSAM y. Ankara 2015, s. 63)
Sina’da İsrailoğullarından alınan ahidde on emir önceki ahitleri teyit etmiştir.
İsa’nın dağ vaazında ve nihayet Bizim Kitab’ımızda ba husus İsra suresinde (17/23 ve devamı) aynı esaslar kimi tekraren, kimi daha açık biçimde vurgulanmıştır.
Bunların hepsi eline beline diline sahip olmak diye formüle edilse sezadır.
İslam’ı temsil edecek yegâne kelime HAK’tır.
Ne sevgi, ne saygı ne de nefret Hak olmadıkça anlamsızdır ve yersizdir.
İsa’ya olan sevginiz sizi adaletten/ Hak’tan saptırır.
Ali’ye olan sevginiz sizi Hak’tan saptırır.
Şeyhinize olan sevginiz sizi Hak’tan saptırır.
Düşmanınıza olan kininiz Hak olmadıkça sizi adaletten ayırır.
Ama adil olur ve her şeye hakkını verirseniz, İsa’yı, Ali’yi bir kul olarak severseniz sevginiz Hak olur, adalet yerini bulur. Şeyhinizi severken onun da bir kul olduğunu bilerek severseniz hak yerini bulur. Ama öyle değil de şeyhinize ancak Allah’a ait olan bir takım kutsallıklar izafe ederek severseniz, bu sevgi sizi ancak ateşe götürür.
Hak! Hakikat, işte budur.
Ey Allah’ın kulları! Hakk’ı ayakta tutun, âdil olun. Her şeye hakkını verin. Bir takım kerameti kendinden menkul aciz varlıklara ancak Tanrı’ya ait olacak bir takım özellikler isnat etmeyin. Kendi putunuzu kendiniz yapıp sonra da dönüp ona tapınmayın.
İnsan olun. Ama sadece insan olun. Bunun için fıtrata dönün. Siz insan olunca öteki bütün değerler arkasından zaten gelir.
Varlık amacınız gerçekleşir.
Allah meleklerine “İşte bakın! Siz bilemezsiniz, Ben bilirim!” der.
Sizinle övünür.
Olur mu, olur!

Dua ile!
06./7.2017
GARİBCE




[1]  شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحًا وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ [الشورى: 13]
[2] فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا فِطْرَتَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ  [الروم: 30]
[3] مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِهِ إِلَّا أَسْمَاءً سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ إِنِ الْحُكْمُ إِلَّا لِلَّهِ أَمَرَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ [يوسف: 40]

Mübarek İslam Ağacının Yetiştirilmesi ve İşbölümü


Sevgili ve vaktiyle çok başarılı bir öğrencimiz olan ve şimdiden nice eserler de vermiş bulunan değerli genç ilim adamı Eldar Hasanov’un Nûh Kanunları ve Nûhîlik adlı kitabını okuyorum. Geçenlerde odama gelmiş ve beni ziyaret etmişti, epey de bir muhabbet etmiştik. Abdullah Köşe Hocam da vardı ve onun da onu gözü tutmuştu.
Eldar, Yüksek Lisansı bizimle yapmış Azerî bir öğrencimizdi. Şimdi Türk Vatandaşı ve Artuklu Üniversitesinde hoca. Keşke bizde olsaydı. Her neyse onun Türkiye’ye gelip de İslam Hukuku’ndan Yüksek yapma isteğinin ardında bizim İslam Hukukunda Ahkamın Değişmesi adlı kitabımızın etkisi olmuş. Azerbaycanda onu okumuşlar ve çok beğenmiş. Tercihinde etkili olmuş.
Bir gün ders esnasında ben Bekir Topaloğlu ile ilk karşılaştığımda sükût-ı hayale uğradığımı, çünkü gerçeğinin zihnimde canlandırmış olduğum Bekir Topaloğluna hiç de benzemediğini anlattığımda Eldar, “Hocam! dedi, “aynı duyguyu ben de sizi görünce yaşadım!”
Ahkamın Değişmesi kitabımızdan hareketle zihninde canlandırdığı imaj doğrultusunda nasıl bir  Mehmet Erdoğan bekliyordu ise demek ki kendisini görünce, o da bencileyin şaşırmış.
Bu işler böyle, gıyapta tanıdığınız kişiler olumlu ise olduğundan fazla iyi, olumsuzsa olduğundan fazla kötü olarak zihinlerde canlanır. Sonra gerçeği ile tanışırsınız, bazen bencileyin hayal kırıklığına uğrarsınız, bazen de gene bencileyin hayal kırıklığına uğratırsınız!
Latife bu ya, belki de bize sebep Eldar’ın Dinler Tarihinden doktora yapmaya başladığını öğrendiğimde ben ilim dünyası adına çok sevinmiştim. Evet, fıkıh adına üzülmüştüm belki ama ilim dünyası adına gerçekten sevinmiştim. Bana bazen öğrenciler geliyor, “Hocam İslam Hukukundan yüksek yapmak istiyoruz, ne tavsiye edersiniz?” diye yer yapmaya çalışıyorlar. Ben se onlara hiç beklemedikleri şekilde “Len oğlum/ gızım! Ne işiniz var burada? Herkes buraya üşüşüyor, gidin Dinler tarihine, Din sosyolojisine, din psikolojisine, eğitime… ne bileyim işte gidin başka yerlere!”
Vakıa Temel İslam Bilimlerine özellikle de fıkha yeterince rağbet var. Ne var ki özellikle Arapça başta olmak üzere dili de çok iyi olan yetenekli öğrencilerimizin her alana eşit şekilde dağılmaları bu ümmetin gerçek bir ihtiyacıdır.  Her alanda ve özellikle de sosyal bilimler alanında çok iyi yetişmiş gerçek İslam âlimlerine ihtiyacımız var.
Hem İslam dediğin ne ki?
İslam insanlık zemininde kök salmış, zamanla afakı tutmuş ve meyve vermeye durmuş görkemli bir ağaçtır.
Sen imdi bu ağacın sade kökleri ile sade dalı ile sade yemişi ile nasıl uğraşabilirsin?
Hadi diyelim kökü ile gövdesi ile meyvesi ile ağacı bir bütün olarak ele aldın, iyi de bu ağaç hangi zeminde yetişir, hangi iklimde gelişir, hangi zamanda ve nasıl meyve verir. Hatta nasıl bir gübreye ve nasıl bir aşıya ihtiyacı vardır. Budanması olur mu? Olursa nasıl olur?  Zararlıları nelerdir ve onlarla nasıl mücadele edilir. Başka iklimlere onun tohumları nasıl taşınır ve oralarda nasıl yetiştirilir.
Gerçek İslam âlimi bütün bunları bilecek, vakıayı ihata edici bir bakışı olacak.
Bu ancak programlı bir iş bölümü ile gerçekleşebilir. Ümmetin geleceğini kendilerine havale edeceğimiz gençleri yetiştirirken bu ihtiyacı karşılayacak şekilde bir işbölümüne gidilecek. Her an yemiş veren görkemli İslam ağacının yetişmesi için lazım gelen her ne ise hiçbirini önemsiz görmeksizin tam olarak onları tahsil edecek bir program uygulanacak ve istidatlı talebeler ona göre yönlendirecektir. Bir iş bölümü sonunda yapılan çalışmalar bir araya getirildiğinde bundan muhteşem bir İslam sarayı çıkabilecek. Çünkü herkes aynı şekilde kapı pencere yapmamış olacak, her bir kimse büyük resmi tamamlayıcı mahiyette bir eser vermiş olacak. Kimi malzeme ürütecek, kimi taşıyıcılık yapacak, kimi katma değerle taş üstüne taş koyacak ve böyle böyle içinde hayat dolu olan İslam binası inşa edilecek.
Bu olur mu?
Şimdiye kadar hiç olmuş mu?
Eğer cevabımız evet idiyse, bundan böyle de gene olur. 
Hem, niye olmasın?

Dua ile!
06.07.2017

GARİBCE 



26 Haziran 2017 Pazartesi

Yaptığın iyiliğin ürküttüğün kurbağaya değmesi



Bir arkadaşım bir arkadaşına bir selam gönderdi. Yanımda bir de arkadaşım var dedi. Duyduk ki pantolon üretirmişsin. Bize birer pantolon (şalvar kesim) gönder dedi. Arkadaş da arkadaşın hatırına arkadaşın arkadaşına da hem de ikişer tane pantolon gönderdi.
Arkadaşın arkadaşı olarak pantolonlardan birini kış boyu giydim. Memnun kaldım. Bir sene sonra havaların iyice birden ısındığı dün ve bugünde daraldım ve ince kumaşlı o şalvar kesim pantolon aklıma düştü. Epey bir arama sonrasında buldum ve giydim. Hoştu. Tiril tiril görüntüsü vardı. Hem de yeni idi ve bugün de bayramdı. Bayramlığım olmuştu.
Gelen giden oldu. Torunlar evi doldurdu. Biz de evin büyüğü olarak kurulduk, başköşeyi şenlendirdik. Elimizi öptüler, harçlıklarını verdik. Küçük de olsa çocuklardan parayı bilmeyeni yok.  Neyse biz bu arada oda değiştirdik ve küçük odadaki kanepe üzerine oturduk.
Sonra hanım bakıyor ben nereyi terk etsem arkamda iz bırakıyorum. Çok geçmedi izin sebebi anlaşıldı. Bayramlık niyetine giydiğim ve pek bir sevdiğim pantolon bu işi yapıyordu. Olmaz dedim. Ben haydi koltuğa oturdum, ama kanepenin kolu üzerine de çıkmadım ya…
Meğer öyle bir boyası varmış ki vücudumun değdiği yere tenime yapışmış, elimi değdiğim, yüzümü sildiğim her ne varsa boyamış.
Allah Allah! Bu nasıl bir şey! Tertemiz havluya yüzümü siliyorum, havlu maviye çalıyor.
Temizlik konusunda hem titiz hem de mahir olan hatun bunca bayram temizliğini berbat eden bu boya izlerini tükenmişlik psikolojisi ile çıkarmaya koyuldu. Koltuk örtüsünü makineye attı. Beyazı daha beyaz eden makine aciz kaldı. Koltuk kolunu onca uzmanlığına rağmen bir türlü eski haline çeviremedi.
Benim de şimdi bu yazı biter bitmez adam akıllı yunmam gerekli oldu.
Allah işini itkan üzere yapan ihsan sahibi kullarını sever.
Arkadaşımın arkadaşı, arkadaşının arkadaşına cömertlik etti, iyilik yaptı. Gel gör ki bu iyilik yüzünden arkadaşının arkadaşının başına gelmedik kalmadı.
Hanımın morali bozuldu. Onun bozulan morali ile evin de kimyası bozuldu.
İş üstüne bir sürü iş çıktı. Haydi, emekten vaz geçtik ama koltuğun bej olması gereken tabii rengi kokmaya yüz tutmuş etin çivit mavisine çalan rengi gibi oldu.
İmdi o kumaştan zarar gören bir ben miydim? Ya bir de ondan yüzlerce hatta binlerce üretilmiş ve piyasaya sunulmuşsa…. O takdirde kim bilir ne hatıraların yaşanmasına sebep olmuştur acı tatlı. Verilen bunca zarar ise cabası.
Garibce nazarımda günümüzün en önemli salih ameli dünya ölçekli markalardır. Dost düşman, yerli yabancı herkesin güvenini kazanmış olan markalar çağımızın en önemli hayır işlerinin başında gelir.
Bir marka ise ha deyince oluşmuyor.
Emek istiyor. İtkan ve ihsan istiyor, yapılan her bir işi sonuçları itibariyle değerlendirmeyi gerekli kılıyor.
Yoksa göz boyamakla olmuyor.

Dua ile!
25.06.2017

GARİBCE



21 Haziran 2017 Çarşamba

Adaletin neye ihtiyacı var?!


Bugün sabaha bir vatandaşın avazı ile uyandım. Sosyal medyada adalet arayan bir vatandaş, bağırıyor, yalvarıyor, rica ediyor adalet istiyorum, beni yargılayın diye vaveyla koparıyor.
Uzunca da bir video idi izledim.
Devletin ayıbı, adaletin ayıbı, Müslümanlığın ayıbı… diye başlıyor.
Dert söyletir fehvasınca da konuştukça konuşuyor.
Üzüldüm.
Yorum olarak da altına “Adalet mülkün temeli. Mahkeme kadıya mülk değil” diye yazdım.
İmdi adaleti bayrak edinen bir iktidarımız var. Oy verdiğimiz, yıllarca destek verdiğimiz, birçoğu da arkadaşımız siyasi bir parti yıllardır iktidarda.
Adaleti en çok da bizim istememiz ve dağıtmamız gerek.
Yer gök adalet üzere durur, deriz. Adalet mülkün temeli, deriz. Mahkeme kadıya mülk değil, deriz. Zulümle abat olunmaz, deriz.
İslam ile Hak özdeştir, deriz.
Adalet, her hakkı sahibine vermektir, deriz.
Allah adaleti emreder, bir kavme olan kininiz sizi adaletten ayırmasın buyurur deriz… Deriz de deriz.
Sonra muhteşem adalet sarayları yaptırırız.
Muhtaç olduğumuz şey budur sanırız.
Fakat çarkı bir şekilde tam da istenildiği gibi bir türlü döndüremeyiz. Herkese ne eksik ne fazla sadece
hakkını ve hak ettiğini veren bir adalet çarkıdır bize lazım olan.
Hz. Peygamber (s.a.s.) efendimizin adalet dağıtmak için bir postu bile yoktu. Ama kızı Fatıma da olsa hırsızlık yaptığında elini kesecek kadar bir azmi, adaletin yerine ulaşmasında öylesine bir kararlılığı vardı. Şefaatçileri en sevdiği insan Üsame de olsa bir celallenmesi vardı.
Hz. Ömer’in keza öyle. Adı adaletle özdeşleşmiş o koca Ömer’in  elinde bir kılıç bile yoktu. Sade bir kamçısı vardı. Onu şöyle bir salladı mı herkes hizaya gelir, haksız oğluna arka çıkan Arap dâhisi Mısır valisi soluğu merkezde alırdı.
Bize lazım olan nedir?
Adalet için bize lazım olan şu dört şeydir[1]:
1.       Kitap: Yani ufkunda aşkın değerler olan hukuk. Her şey hukuka uygun olmalı.
2.       Terazi: Herkesin hakkını ölçmede kullanacağımız hassas bir terazimiz olmalı.
3.       Kıst: Herkesin hakkını/ katkısını belirleyen istihkak listesi olmalı. Biz bu listeye bakarak hukukta belirlendiği şekilde kime ne kadar verileceğini adalet terazisi ile gerçekleştirmeliyiz.
4.       Kılıç. Adaletin tevzii sırasında yola gelmeyenleri, mahkemeye gelmeye direnen nüfuz sahiplerini, mahkemenin verdiği kararlara uymayan güç sahiplerini dize getirecek siyasi irade.
İhtilaf konuları ve nizaların hall ü faslı ancak bu şekilde olur ve sonunda vicdanlar sükun bulur, şeriatın kestiği parmak da acımaz.
Hall çözmek fasl da ayırmak demektir. Zalimlere, haksızlara karşı adaletin kılıcı öyle bir inecek ki meseleyi çözecek ve anlaşmazlığı bitirecektir. Bu kararlılık ve işlevsellik tarafları evvelemirde tarafların husumetini ortadan kaldırırken diğer taraftan da işlenen haksızlıklar sebebiyle kanayan toplum vicdanını dindirecek, öte yandan suç ve haksızlığa heveslenen zorbaları da gemleyecektir.
Bizim ihtiyacımız işte bunadır.
Bu şartları bir araya getirdiğinizde muhteşem adalet sarayları olmadan da adaleti yerine getirebilirsiniz.
Ey insanlar ve özellikle de yöneticiler! Adil olun. Emanetlerin dağıtımında liyakati esas alın. Buna en çok sizin ihtiyacınız vardır. Aksi takdirde etrafınızı kuşatan ve sizi sarmala alan sözde korumalar, yardakçılar, menfaatçiler, ihaleciler, liyakatsiz ve kifayetsiz muhterisler sizi asıl gücünüzü aldığınız halktan koparırlar.  Siz Allah’ın yeryüzündeki gölgesi değilsiniz. Siz gücünüzü bu halkın verdiği yetkiden almaktasınız. Siz kifayetsiz muhterislerin kuşatması altında kalır ve adil olamazsanız zamanla halk da sizden kopar. Seksen milyonunun ürettiği rantı herkese katkısınca ve sosyal devlet olmanın gereği olarak da muhtaçlara ihtiyacınca dağıtmazsanız öyle bir an gelir ki seksen milyonu çağırırsınız ama bu kez kimse çağrınıza icabet etmez.
Etrafınızı kuşatan kifayetsiz muhterisler mi? Emin olun çıkarları sona erdiğinde gemiyi ilk terk edenler onlar olacaktır.
Biz sizin başarınız için dua ediyoruz. Başarmaya mecbur olduğunuzu bilmenizi diliyoruz.
Garibce benzer bir duygu ile gene bir ramazan gününde aşağıda linkte bulunan (Ikdu'l-Ferid'den naklen) hikayeyi yazmış.


Dua ile!
21.06.2017
GARİBCE



https://www.minervacounseling.nl/index.php/coaching/lifecoaching

[1] Hadîd Sûresi  25. ayetinden mülhem:
لَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَاَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْم۪يزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِۚ وَاَنْزَلْنَا الْحَد۪يدَ ف۪يهِ بَأْسٌ  شَد۪يدٌ  وَمَنَافِعُ  لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ  مَنْ  يَنْصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِۜ اِنَّ اللّٰهَ قَوِيٌّ عَز۪يزٌ۟ ﴿٢٥﴾ 
“Andolsun biz peygamberlerimizi açık kanıtlarla gönderdik, beraberlerinde kitap ve adalet terazisini de indirdik ki insanlar hakkaniyete uygun davransınlar. Bir de demiri indirdik ki onda büyük bir güç ve insanlar için yararlar vardır. Böylece Allah, görmeden iman ederek kendisine ve peygamberlerine yardım edecekleri ortaya çıkaracaktır. Şüphesiz Allah güçlüdür, üstündür.”

17 Haziran 2017 Cumartesi

Otizmli O Çocuğun Anne Babası Biz Olsaydık!


Nur topu gibi bir çocuğumuz olsaydı ve doğumuna dünyalar kadar sevinseydik. Sonra günler, aylar geçse ve bir şeylerin normal seyrinde gitmediğini görsek ve sonunda çocuğumuzun otistik olduğunu öğrenseydik. Otuz iki yıldır bir an bile olsun onu yalnız bırakamadan onunla ilgilenseydik. Gecesi gecemiz, gündüzü gündüzümüz olsaydı. Aklına her ne düştüyse yapmaya çalışsaydık. Gönlünü hoş tutmak için elimizden gelen her çabayı gösterseydik. O büyürken biz yaşlandığımız hissetseydik ve emri hak vaki olunca ona ne olacağını hep kaygı ile ansaydık…
İki üç satırla ortaya koyduğumuz bu hal birileri için otuz iki yıldır devam etmekte ve Allah ömür verdiği sürece de devam edecek halde.
Ne demeli?
O çocuğun anne ve babası ya biz olsaydık? Hiç düşündük mü?
Bu durumda olan kimi daha yani tanı konulmaya çalışan kimi ise onlarla yaşı yaşamış olan bir milyon üç yüz bin kadar otistik insanımız varmış. Dünyada her 68 çocuktan biri otistik doğuyormuş.
Bir baba anlatmış: Otistik oğlumla otobüsle İstanbul’a gitmem gerekti. Otobüse binerken yolculara çocuğumun otistik olduğunu söyledim ve yolda rahatsızlık verirse hoşgörülü olmalarını rica edip onlardan önceden özür diledim.
Bir süre yol aldıktan sonra çocuk huzursuzlandı ve etrafa rahatsızlık vermeye başladı. Çocuğu teskin edemedim. Yolculardan birkaç kişi “Çocuğunu da al otobüsten in! Biz bu halde sizinle yolculuk yapamayız. Bu duruma daha fazla katlanamayız!” dediler. Ben onlardan tekrar tekrar özür diledim, ama üstüme geldiler. Sonunda ben de “Benim bu otobüsle gitmem lazım. Benim özel arabam yok, özel taksi ile giderecek param yok… Dolayısıyla ben çocuğumla gideceğim. Gelin beni siz atın!” dedim. Neyse güç bela yolculuğu tamamladık. Diyor ve soruyor:
-Hocam şimdi onların bana hakkı geçmiş midir? Bu durumda ne yapabilirim?
İşte insanlık böyle anlarda belli oluyor.
Allah insanı yeryüzünde halife kılıyor. Her bir şeyden sorumlu tutuyor. İlk yaratılışta bir kusur yok. Ama insan yapıp ettikleri ile evrendeki dengeleri bozuyor; karada ve denizde bozgun ortaya çıkıyor ve bu hep sizin ettikleriniz yüzünden[1] diyor Allah.
İmdi küresel çevre problemleri, açlık, kıtlık… gibi kimsenin üzerine almadığı afetler bile demek ki insan olarak hep bizim geçmişte ve halde yapıp ettiklerimizle ilgili. Ama biz kader diyor ve faturayı Allah’a kesmeye çalışıyoruz.
Evet, bu bir kader ama topyekûn insanlığın kaderi, kendi elleriyle yaptıklarımızın bedeli. İmdi engelli olarak doğan bir çocuk da biz topyekûn insanlığımızın ortak kaderi. Ama onun faturasını bu sonucu sanki sadece anne baba hazırlamış gibi onlara kesiyor, kendimizi böyle bir sorumlulukla hiç mi hiç muhatap görmüyoruz.
Sınanıyoruz! Elbette doğrudur, ama hepimiz sınanıyoruz. Sadece o çocuğun anne babası sınanmıyor, onu bağrına basmayan diğerleri olarak bizler de sınanıyoruz. Bir insanın tahammül sınırlarını aşan bu yükü hep onların sırtlarına terkediyoruz. İnsanlığın kaderi olan bu bozulmadan kendimizi hiç mi hiç sorumlu tutmuyoruz.
Berati zimmet asıldır, doğrudur. Sorumluluğun bireysel olması da bir ilkedir ve doğrudur. Ancak bunlar bireysel sorumluluklarımızla ilgilidir. Bir de tüm insanlığa ait ve insan olmanın gereği ortak sorumluluklarımız var. Bunlar ancak ortaklaşa üstlenebilecek türden, bireylerin tek başlarına asla güç yetiremeyecekleri kabilden sorumluluklardır. Genel sağlığın, genel güvenliği, genel huzurun sağlanması gibi. Bir toplumda herkes sağlıklı ise sağlıklı olunur, herkes güvenlik içinde ise genel güvenlikten bahsedilir.  Bir takım insanlar ağır yükler altında inliyorken siz kendi özelinizde huzur bulamazsınız.
Gelin birazcık olsun gözlerimizi kapatalım ve kendimizi o çocukların anne ve babaları yerine koyalım. 
Bir otistik çocuk babası olan ve otuz iki yıldır taşımakta olduğu bu ağır yüke sebep pek çok otistik aile için de bir sığınak olan Otizm ve Engelli Dernekleri Federasyonu (OTEF) Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Mustafa USTA  ve benzeri bu konuda öncülük eden kimselere yardımcı olalım, hiç olmazsa onların seslerini duyuralım. Bu yük onların omzunda gözükse de asıl itibariyle bütün insanlığın bir yükü olduğunu asla unutmayalım ve insanlığımıza vefa göstererek gereğini yapmaya çalışalım. Hatta hepimize ait olan bu yükü bize rağmen üstlendikleri için onlara teşekkür edelim.

Dua ile!
17.06.2017
GARİBCE





[1] Rûm 30/41: ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ اَيْدِي النَّاسِ
“İnsanların kendi elleriyle yapıp ettikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu…”

12 Haziran 2017 Pazartesi

Arabın acemi meğer bizim TAT imiş!


Batılıların kendilerinden olmayanlara Barbar dediklerini bilirdim
Arapların kendilerine Arabî dediklerini, kendilerinden olmayanlara ise ayırdım yapmadan acem (tekili acemî) dediklerini de bilirdim. Bu bende sevimsiz  bir asabiyetin sonucu olduğunu düşündürürdü. Hele hayvanlara da (Cinâyetü’l-acmâi cübâr”[1] örneğinde olduğu gibi “acem” kökünden “acmâ” denildiğini öğrendiğimde “Bu Araplar da çok oluyor… Bu kadarı da fazla!” dediğim olmuştur.
Arabî demek, meramını ifade edebilen, içindekini dil ile söyleyebilen demektir. Hayvanlar dilsiz olduğu için onlara bu ismin kullanılması yerinde olurdu. Ama diğer insanlar hayvan gibi dilsiz değil ki, onların da dilleri var ve meramlarını ifade edebiliyorlar. Olsun, Arap anlamıyordu ya. Ha koyunun melemesi ha Acemin kem küm etmesi. İkisinin de ortak yönü dilsiz oluşlarıydı, algı öyle idi. Yahu bu kadarı da fazla, Şuûbiyye (Arap karşıtı milliyetçilik) hareketi boşu boşuna çıkmamıştı, demek yeterli saikleri vardı.
Derken bizim Türklerin de diğer milletlerin tümü için TAT dediklerini öğrensem iyi mi? Nitekim TDK’da şöyle karşılık veriliyor:
Tat: Dilsiz. Türklerin egemen olduğu yerlerde yaşayan Arap veya İranlılar.
Allah! Allah! Mantık aynı, tavır aynı.
Ya bendensindir. Ya Barbarsındır.
Ya Arabîsindir ya Acemî.
Ya da Türk’sündür ya da Tat!
Demek ki herkes kendisini merkeze koyuyor ve kendisi gibi konuşmayanları hemen ötekileştiriveriyor.
Daha öğreneceğimiz çok şey var galiba.
Dua ile!
12.06.2017
GARİBCE






[1] Hayvanların -sahibinin ihmali olmaksızın- kendiliklerinden verdikleri zarar hederdir.

Anladık Kur'ân Mucize! Eee! Ne oldu şimdi?


Sevgili arkadaşım İbrahim Tüfekçi Feys’te benim de izlediğim bir videodan esinlenerek şöyle bir yazı paylaşmış:
Kur'an Her Yönüyle Mucize
Kur'an'da matematiksel bir düzen vardır. Hz. İsa ile Âdem’in aynı oldukları, Allah tarafından yaratıldıkları zikredilir. Ayrıca her ikisinden 25 kez söz edilir (25 kez Âdem, 25 kez İsa). Her iki isim bir ayette ve bir surede birlikte, 23 ayette ayrı ayrı zikredilir.
Kur'an'da erkek kelimesi 24, kadın kelimesi de 24 kez geçer. Şeytan 68, melek 68, dünya 115, ahiret 115 kez zikredilir. Yalın haliyle gün 365 kez zikredilir. Bir yıl da 365 gündür.
Bu mucize değil mi?
Okuyunca gayri ihtiyari “İbrahim Hocam! Sen de mi?” diye iç geçirdim.
Ve bahtımıza aşağıdaki yazı çıktı:
----------oOo----------
Allah’ım şikâyetimi sana arz ediyorum.
Elimden bir şey gelmiyor.
Dilimse lal.
Çaresizim.
Ya aklımı başımdan al, ya bana bir çare sal!
Sen bize Kur'ân nam kelamını gönderdin. Bu size ışık olacak dedin, yolunuzu onunla bulun ve  yolda yol alın buyurdun.
Biz Kur'ân’ı nice mengenelerle nice işkencelere saldık. Derunundan ne anlamlar, ne mucizeler. ne şifreler çıkardık. Bozuk para gibi harcadık. Bunca mirasyediliğimize rağmen bir türlü bitiremedik.
Harflerin saydık.
Tersinden okuduk.
Musikiye uyarladık.
Nice bilimsel keşiflerin ardını onunla topladık.
Nerde bilimsel bir nazariye varsa asıl onun işaretini Kur'ân’ımızın on dört asır (artık on beş demek lazım) önce söylemiş olduğunu söyledik.
Kaderciliği de kader inkârcılığını da ondan çıkardık.
Aklımıza müthiş bir fikir geldi de henüz onda delilini bulamadıysak bu bizim kusurumuzdandı. Biraz gayretle bulamadığımız asla düşünülemezdi.
Derinine/ Derununa indikçe ne inciler, ne cevherler çıkacak… Şimdiye kadar çıkanlar da ne ki asıl bundan sonra ne deşifrelerimiz olacak.
Öyle deşifreler, öyle anlamlar ki ne onu bize tebliğ eden, açıklayan ve öğreten Rasulün ne de şimdiye dek güzellikle onun yolundan gidenlerin aklına gelmiştir. Onları biz bulacak ve Kur'ân’ımızın mucizeliğine biz kanıt kılacağız.
İyi! Anladık. Tamam. Kur'ân mucizedir.
Kur'ân mucizedir de bunun bizim için anlamı nedir?
Hiçbir tereddüdümüz olmadan Kur'ân’ımızın hem lafız hem de mana itibariyle mucize olduğunu kabul ediyoruz. Hem de asırlardan beri ediyoruz.
Ama her nedense onun mucize olması bizi bir türlü adam etmiyor.
Okuyoruz, okuyoruz, okuyoruz…
Ölülere okuyoruz, hastalara okuyoruz, dirilere okuyoruz.
Ezberliyoruz, yüzbinlere baliğ hafızlarımız var. (Türkiye genelinde şu an itibarıyla 126 bin 500 kadar belgeli hafızımız varmış).
Yetkilimiz kıyaslama yapıyor “Somali’nin 11 milyon nüfusu var 1,5 milyonu hafız” diyor. Bizim seksen milyonluk nüfusumuza göre hafız sayımızın çok az olduğunu söylüyor.
Somali çok iyi durumda olmalı! Biz de Somali’nin oranını tutturabilirsek demek ki biz de çok iyi olacağız. Somali gibi  tüm Müslümanların yükünü omuzlayabilecek, tüm insanlığa hayırlı hizmetler (amal-i saliha) sunacağız. Herkes bize bakacak, imrenecek ve Müslüman olmak için can atacak.
Ne güzel bir rüya!
Ne zaman uyanırız bilmiyorum.
İnsanımızı kurtaracak olan Kur'ân’ın hidayeti ile sahip olacağımız iman, işleyeceğimiz amel-i salih ve erişeceğimiz erdemlerimizdir.
Müslümanlık yarı bedevi bir topluluğa inmiş ve İslam’ı anlamayan olmamıştır. Gerek inançları ve gerekse  şerai  (ahkam) olarak istedikleri ile İslam ortalama bir insanın (ümmî) hiç tahsili olmasa, okuması yazması bile olmasa anlayabileceği ve yapabileceği bir düzeydedir.
-Bizim imandan zorumuz mu var?
-Yok, Allaha şükür, sapasağlam imanımız var.
Bizim zorumuz salih amel iledir. Bizim salih amelimiz yok.
Bir de erdemlerimiz.
-“Eee Kur'ân okuyoruz ya!” diyeceksin.
İyi de içindekileri, bize dediklerini, bizden istediklerini ne edeceksin.
“İnsan için emeğinin karşılığından başkası yok” diyen Kur'ân değil mi?
Peki, sen hangi emeği ortaya koydun ve ne ürettin?
Ürettiğin şey, başta kendin olmak üzere seni ayağa kaldırdı mı? Aileni, milletini, devletini payidar etti mi?
Bugün için en büyük amel-i salih dünya ölçeğinde markalardır. Bütün insanlığa güven veren, emeği ve doğayı sömürmeyen, imkânları israf etmeyen kaç markamız var? Somali’nin kaç markası var. Türkiye’mizin kaç markası var?[1]
En büyük zenginliğimiz insan gücümüzdür diyoruz. Peki, bizim insanımız Kur'ân’ımızın “elinizden geldiğince güç hazırlayın” emri fehvasınca hangi donanımla güçlü olmaktadır. Kur'ân okumakla mı, Kur'ân’ın dediğini yapmakla mı? Hz. Peygamber (s.a.s.) güçlü olmanın gereği olarak insanlardan yüzücülük, ata binicilik ve ok atıcılık talimi yapmalarını istemiş, bizzat Kur'ân’da “at besleme”den söz etmişti. İmdi hepimizin birer atı olsa ve çok iyi okçular olsak bunlar bizi güçlü yapar mı? Bunlar bugünün amel-i salihi olmaya elverişli olabilir mi?
Kur'ân baştan sona istikametten, takvadan bahsediyor. Adaleti ve hatta ihsanı emrediyor. İnsanlar Kur'ân’ı ezberlemekle, güzel namelerle okumakla daha müstakim, daha adil ve daha bir muhsin oluyorlar mı?
Çocukluğumda çok iyi hatırlıyorum. Babamın dayısı Koca Veli vardı. Dedemiz ölmüş beş kız ve en küçükleri Ali (babam oluyor) dayıları olarak Koca Veli’nin himayesinde büyümüşler, onlar hep dayıları olduğu için  Veli Dayı Veli Dayı dediklerinden köylüler de Koca Veliye Veli Dayı der olmuşlar. İşte onun bir odası vardı. Kış günleri köyün adamları toplanırlar orada hem sohbet ederler hem de bir şeylerle meşgul olurlardı: Kimi şimşir ağacından kaşık yapardı (Herkes kaşık yapar da sapını doğru çıkaramazmış), kimi gene şimşirden ekin biçmede kullanılan ellik yapardı, kimi bardak oyar, kimi yayık yapar, kimi ayağına çarık diker, kimi kirmen eğirir, kimi de (rahmetli babam gibi) çorap örerdi. Yani herkes bir şeylerle meşgul olurdu, illa ki bir şeyler üretirlerdi.
Amel-i salih mi dedin? İşte amel-i salih bu!
Geniş kitlere ulaşması ve pek çok insanı meslek sahibi yapması bakımından İSMEK gibi kuruluşların yaptığıdır amel-i salih.
Ne ki biz amel-i salih deyince illa ki Kur'ân okumayı, namaz kılmayı, oruç tutmayı... anlıyoruz.
Vaktiyle Hasan Ali Yücel’in hem öğretimi hem de üretimi amaçlayan Köy Enstitüleri varmış. İdeal gibi gözüküyor. Keşke ideolojilere kurban edilmeseydi. Yanlışları düzeltilseydi, İslam örfüne ve ahlakına göre sürdürülebilseydi.
İdeoloji, ideoloji, ideoloji… Al birini vur ötekine. Hepsi de deli gömleği…
Bize lazım olan ilim, irfan.
Ve hikmetlice tutulan bir yol. Hakka giden bir yol.
Dosdoğru bir yol.
Özde, sözde, yapılan işte dosdoğru olan bir yol.
İşte o yolu tutanlara, o yolda yol alanlara selam olsun!
Dua ile!
12.06.2017
GARİBCE





[1] İlk 500 dünya markası içinde tek bir tane Türk markası yoktur. 

10 Haziran 2017 Cumartesi

Hikayelerimizin ahlakiliği: “Arkadaş mı, Dost mu?”


Baba ve oğul konuşuyorlarmış. Babası oğluna sormuş, “Senin kaç tane dostun var?”

Oğlan cevap vermiş: “Ohooo yüzlerce…”
Babası oğluna açıklamış.
“Bak oğlum” demiş insanın bir sürü arkadaşı olabilir ama yüzlerce dostu olamaz. Dost dediğin diğer arkadaşlara benzemez. İnsanın hayatı boyunca ancak bir ya da iki tane dostu olabilir.
Oğlan saçma demiş. Benim bir sürü dostum var ve hepsi beni sever ve her zaman bana yardıma koşacaklarına eminim.
“Öyle mi?!” demiş babası? “O zaman gel seninle bir test yapalım.”
Adam birkaç tane tavuk kesmiş ve başka birkaç ıvır zıvırla birlikte bir çuvala doldurmuş. Çuvaldan kanlar akıyormuş. Şimdi git demiş bu çuvalı arkadaşlarına götür ve onlardan yardım iste. Çuvalı birlikte bir yerlere gömün.
Çocuk çıkmış yola, bir arkadaşının kapısını çalmış, arkadaşı elindeki kanlı çuvalı görünce çocuğun yüzüne kapıyı kapatmış, başka arkadaşları bir daha kendileriyle konuşmamalarını görüşmemelerini rica etmişler, çünkü hepsi çuvalın içinde bir ceset olduğunu sanmış.
Oğlan yüzü allak bullak babasına dönmüş olanları anlatmış. Babası demiş; “İşte senin arkadaşlarının dostluğu bu kadar. Şimdi al bu çuvalı benim dostuma götür.”
Oğlan tekrar sırtlamış çuvalı düşmüş yola. Babasının dostu kapıyı açıp, oğlanı ter içinde, elinde kanlı bir çuvalla görür görmez etrafa şöyle bir bakmış ve hemen almış içeriye. “Sen Ahmet’in oğlusun değil mi?” demiş? “Evet!” demiş çocuk. “Ver elindekini!” diyerek çuvalı almış. Arka bahçeye çıkarmış, arka bahçede bir çukur kazıp çuvalı gömmüş. Çocuğa su ikram etmiş. Bu arada yetmemiş, gömdüğü yer belli olmasın diye sarımsak ekmiş oraya.
Çocuk “Ben artık gideyim!” demiş. Adam da “Babana söyle sarımsak tarlasına gözüm gibi bakıyorum!” demiş.
Çocuk gitmiş babasına durumu anlatmış, “Gerçekten senin dostun varmış benim ise sadece sıradan arkadaşlarım!” demiş. “Yooo! Bitmedi!” demiş babası, “Şimdi tekrar git dostumun kapısını çal ve açar açmaz yüzüne okkalı bir tokat yapıştır.” Çocuk “Olur mu hiç öyle şey?” demiş. “Olur olur, ancak o zaman anlayacaksın dostluğun ne demek olduğunu” demiş babası.
Çocuk çaresiz utana sıkıla tekrar düşmüş yola. Kapıyı çalmış. Babasının dostu kapıya çıkar çıkmaz da “Babamın size iletmek istediği bir şey var!” demiş. Nedir o demeye kalmadan çocuk okkalı bir tokat yapıştırmış babasının dostunun suratına. Üzülmüş bir yandan da nasıl vurdum diye.
Babasının dostu demiş ki, “Benim de babana iletmek istediğim bir şey var… Söyle o babana “biz bir tokada satmayız koskoca sarımsak tarlasını!”
İşte böyle. Çocuk o zaman anlamış dostluğun değerini ve babasının yüzlerce arkadaşın olacağına bir dostun olsun yeter derken ne demek istediğini…
Sen gülerken yanındakiler de güler.
Ama ağlarken yalnız ağlarsın.
Onun için öyle bir ağaca yaslan ki, asla yıkılmasın. Öyle bir dost edin ki asla bırakmasın!
oo0oo
Hikaye güzel, çıkarılan sonuç da güzel: “Öyle bir ağaca yaslan ki asla yıkılmasın. Öyle bir dost edin ki asla bırakmasın.”
Benim hoşuma giden bu hikaye nedense Garibce’nin pek hoşuna gitmedi, hatta rahatsız bile oldu.
-“Neden?” dedim.
-“Çünkü” dedi “bu hikaye Cahiliye asabiyeti içeriyor.”
-“Ne demek yani?”
-“Unsur ehake zalimen ev mazlumen!” şeklinde cahiliye dönemine ait bir söz var: “Haklı da olsa haksız da olsa kardeşine yardım et!” diye. Bu sözü peygamberimiz de tevarüs etti ama içeriğini değiştirdi: “Kardeşin mazlum ise yardım et, ona müzahir ol; haksız olduğunda ise ona zulmüne mani olmak suretiyle yardım et!” şekline çevirdi.
İmdi bu hikaye bize diyor ki “Dostun her ne yaparsa yapsın, ona sahip çık, cinayet bile işlemiş olsa ona yataklık etmekten çekinme ve onu kendisinden kötülük bile görsen  asla satma!” Oysa İslam’ın aziz peygamberi diyordu ki “Dostun seni tasdik eden değil sana doğruyu söyleyendir, hakikati gösterendir!” “Dostumdur, ne yapsa yeridir. Bana düşen her halükarda onu kollamak, korumak ve savunmaktır” şeklinde bir anlayış bizim değerlerimize uymaz.
Biz insani ilişkilerimizde ölçüt olarak aşkın değerleri esas almalıydık.
Sevdiğimizi Allah için sevmeli, yerdiğimizi Allah için yermeliydik.
Dostluğumuzun ölçütü mücerred anlamda dostumuzu dostumuz olduğu için sevmek ve onu korumak, kollamak, onun her yaptığını aklamak değil, onun Allah katında felaha ermesi, mutlak gerçeklik yanında yer alması için müzahir olmamız idi.
Dostluğun esası sadakatti.
Sadakat ise evvel emirde aşkın değerlere sadakatten beslenirdi. Aşkın değerlere sadakati olmayanın sadakati/ dostluğu zaten olmazdı, olamazdı.
O yüzdendir ki sevgili peygamberimiz birini seveceğiniz zaman ölçülü sevin diyor, olur ya bir gün gelir onu sevmemeniz gerekebilir. İşte o demde aşkınız/ sadakatiniz gözlerinizi kör etmemeli. Gerçeklik her ne ise siz ona müzahir olmalısınız. Bunun bedeli dostluğunuzu kaybetmek bile olsa da.
Zor değil mi?
Her zaman  diyorum ya: Müslümanlık gerçekten zor zenaat!
Dua ile!
10.06.2017

GARİBCE 


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...