22 Nisan 2012 Pazar

Müslümanın ticarî zekası!



Niceliğin niteliğe egemenliği dindarlıkta da artık görünür oldu.

Vaktiyle bir hacı efendiye borcun var mı diye sormuştum. Hoş, bana neydi ibadetinden ve borcundan şimdiki aklım olsaydı zaten sormazdım da.
Dedi: Yok hoca! Dedim: Maşallah, biz bu işin tahsilini yapıyoruz, içinde büyüdük, öğreniyoruz öğretiyoruz. Uygulamasına gelince gene de yok diyemiyoruz. Seni gerçekten tebrik etmek lâzım.
Dedi: Yok hoca öyle değil. Ben hacca gittim.
-Eee, nolmuş yani!
-Canım Mescid-i Haram’da kılınan bir namaz yüz bin namaz, Mescid-i Nebî’de kılınan bir namaz yüz namaz ya!!!
-Hâa! Anladııım.

Bizim hacı hacda Harem-i Şerif’te kılınan namazlarını yüz binle çarpmış, borçlarını düşmüş bakmış, epey de Allah’tan alacaklı hale gelmiş. Tavır aynen öyle!

Birisinin ineği hasta olmuş, demiş: Ya Rabbi ! İneğimi iyi et sana üç gün oruç tutacağım. İnek iyi olmuş ve adam da adağını yerine getirmiş ve üç gün oruç tutmuş. Olacak bu ya ineğin hastalığı nüksetmiş ve hayvan ölmüüüş. Bizim ki: -Ya Rabbi demiş, ineği gelecek kurbana sayarım, tuttuğum üç gün orucu da ramazandan düşerim.

Hesap kitap bilme diye işte buna denir. Öyle ya hesabını bilmek lâzım. Muhatabın Allah da olsa alıp verdiğini saymak lâzım. Yarın olmaz ya hadi diyelim ki oldu eksik bir kayıt çıkarsa itirazımız şimdiden belli. Boşuna mı zikirmatik kullanıyoruz.

Adam her pis işi işliyor, sonra bir kandil… Tamam hesap temiz. Öyle ya hocalar bangır bangır bağırıyor, bir kadir tuttun mu bin aydan daha hayırlı, bu seksen küsur sene eder, bir ömür boyu uğraşmaya ne hacet: Bir kadir, işi bitir.

Evet, rahmetten ümit kesilmez. İnsanlar ne kadar günahkâr da olsalar, yanında o günahlarının esamisi okunmayacak kadar genişlikte bir rahmet deryası onların yıkanması ve arınması için her an hazır. Ama bu düşmüşler için. Düşeyim nasıl olsa arınırım diyenler için değil.

Bize lâzım olan düzenli beslenmek gibi düzenli bir ibadet hayatı sürmektir. Kutlu geceler de rahmet sağanak sağanaktır, doğrudur. Fakat sağanaklar aynı zamanda da felaket demektir. Nemize lâzım, işimizi sağanaktan, boğanaktan medet ummaya bırakmaya. Biz günü birlik çisil çisil üzerimize inecek rahmete bakalım.

Bu yazı bir kutlu doğum bereketiydi!
Olmasan sen ben hederim
Selam sana ey peygamberim.

22.04.2012
Garibce

21 Nisan 2012 Cumartesi

İlk ağıtım, yıllar sonra bile unutmadım


Şimdi geriye doğru bakıyorum da galiba ben bir hayli duygusalım. Bir roman okurken, ya da film seyrederken göz aşlarımın yanaklarımdan  süzüldüğünü, bazen sel olup aktığını bilirim. Burnumdan gelen ile gözümden akanın birbirine karıştığı olur.  İnsanların görmesi halinde utanır, okuduğum kitapla vb. saklamaya çalışırım.  Şimdiye kadar toplum huzurunda kaç kere ağladığımın sayısını bilmiyorum. Ama henüz hatırlayabiliyorum. Bir bahane bulup belki onları sizlerle paylaşırım.

Şimdi sizi altı yaşıma götürüyorum. Küçük, zayıf, benzi soluk, saçları boza yakın ve dik dik duran bir çocuk olduğumu sanıyorum. Anam birisinde ekmek yapıyordu ve ben elimi ekmeğe uzatmıştım. Yanındaki çalgıyı (bir top itburnundan yapılan çalı süpürgesi) kapmasıyla kafama indirmesi bir olmuştu ve kafamın tam ortası içine parmak girecek kadar oyulmuştu. O oyuk yer zamanla doldu ve oradan bir top gür ve kumral saç çıktı. Benim boza çalan saçlarımın hepsini maya gibi kendi rengine döndürdü.  Benim anlatacağım bu olaydan önceydi haliyle.

İlkokul bizim evimizdi. Babam kendisi için dükkân yaptığı yeri köy okulu için tahsis etmişti ve ilk kez okul böylece bizim dükkân olacak yerde başlamıştı. Okula ilk kez başlayanlar içinde koca koca çocuklar da vardı. İkinci sene Kale denilen yerde bir samanlıkta okudular. Üçüncü sene ise bizim evimizde. Biz ev diye evin en büyük odasına derdik. Büyük oda küçük oda, ev, arka ev, örtme… gibi adları vardı evimizin kısımlarının. Köyde okulun açıldığının üçüncü yılıydı ve okul artık bizim evimizdi. Ben ise altı yaşındaydım, okula başlamama henüz bir sene vardı. Ama kendi evimiz olduğu için ben de devam ediyordum. Öğretmen bakmış benim aklım eriyor, bu işi kıvırabileceğim…  Beni de kaydetmiş. Böylece akranlarımdan bir sene evvel okula başlamış oldum.

Koca evin bir duvarı bir uçtan bir uca dolu idi.  Yani bir ucunda büyükçe bir un ambarı vardı. Diğer kısmında ise sıra sıra dizilmiş, tarhana, bulgur, gô pakla (yeşil fasulyenin kurutulmuş hali) gibi yiyeceklerin içinde bulunduğu yünden özel olarak dokunmuş aynı renkte –genellikle koyu kırmızı ve desenli- yirmi şinik (ölçek) alabilecek çuvalların dizili olduğu, üstlerindeki raflarda da yatakların kayılı olduğu bir yüklük vardı. Yüklük boydan boya beş altı metre uzunluğunda iki ayrı parça olarak dokunup sonra ortadan dikilerek birleştirilen ve şak adı verilen bir kilim ile örtülü idi. Kilimde rengârenk desenler olurdu.

Biz okurken anam da gelir – çoğu kez küçük kız kardeşim de eteğinden tutarak ona eşlik ederdi- yemek yapmak için ihtiyaç duyduğu nevaleleri alır, unu oracıkta elekle pata pata elerdi. Onun gelişi gidişi bizim derslerimize engel olmazdı zahir.

Evimizin çatal kapısı vardı ve V şeklinde iki merdivenle çıkılırdı. Biri eve yani okulumuz olan yere diğeri de bizim kaldığımız örtmeye oradan da odalara ve arka eve açılan kapılara çıkardı.

Ne kadar zaman geçmişti bilmiyorum. Bir bayramdı onu kutlayacaktık. Ben de bir şiir okuyacaktım. Başlığını Cumhuriyet Anıtı Önünde diye hatırlıyorum. Aklımda kalan bir beyit de:
Uçtuk gittik dağdan dağa
Bizde kartal kanadı var
şeklindeydi. Sıra bana gelmişti. Merdivenin başına çıktım, yerimi aldım. Okumaya başladım. Birkaç mısra okudum, sesim titredi. Hıçkırıklar boğazıma düğümlendi ve ben ağladım. Bizi izleyenler arasında babamın da ağladığını gördüm. Öğretmenim geldi, beni kucağına aldı ve avuttu. 

Neden ağladım bilmiyorum… Kim bilir belki çok sert bildiğimiz babamın benim için ağladığını görmek istedim. Belki öğretmenimin beni kucağına alıp avutmasına ihtiyacım vardı.

İşte böyle! Yıllar geçti büyüdük,  hatta yaşlandık… Artık baba yok, ana yok! Fakat avunmaya hâlâ ihtiyacımız var. Biri çıkar da ilk öğretmenim gibi beni avutur mu diye bir beklenti midir acep beni hâlâ yeri ve zamanı gelince ağlatan, bilinmez.

Bir şey diyeyim mi? Ağlamak güzel bir şey. Dökülen gözyaşlarının yüreğinizi nasıl serinlettiğini görürsünüz.  Keşke doyasıya ağlayabilsek.

Ağlayın su yükselsin belki kurtulur gemi
Anne seccaden gelsin bize dua et emi

21.04.2012
Garibce

Bizi eşsiz bırakma!

Bizim üstadın eşi memleketine gitmiş, bir mazerete sebep. Oh diyor, ne rahat!
Hakikaten de rahat! Kendimizi dinleriz, yalnızlığın tadını çıkarırız. İstediğimizi yapar, istemediğimizi yapmayız. Yemek hazırlarken çöpler etrafa dağılmasın diye kaygımız olmaz. Fazla bulaşık olmasın diye pişirdiğimizi tavada yeriz. İcabında akşam bulaşığını sabah kahvaltısınınki ile birleştiririz. Nasıl olsa akşam gene yatacağız diye yatağı usulen düzeltir geçeriz. Varsa bir iki çöp halının altına ittiriveririz.  Üzerimizi değiştirmeden aşağı bahçeye ineriz, toprakla oynarız…
Bu ve benzeri pervasız tavırlar hoşumuza gidebilir. Duyduğumuz sükûnet de iyi gelebilir. Fakat düşünüyorum da bu yalancı huzur, eşlerimizin ayrılıklarının geçici olmasını bilmemizden… Eğer bilseydik ki artık onlar yoklar, o zaman durum çok farklı olurdu.
Ben evde yalnız kaldığım zamanlar çiğsidiğimi hatırlıyorum. O da ne demek derseniz, hani bir tür  ürperti hissi duymak. Evimde eşim varken bir ses, bir tıkırtı duysam, aldırmam. Ama yalnızken bir ses duysam çiğsirim.  Sessizlik ise sükuneti kemiren bir kemirgen gibi ayrı bir derttir. Bir hasrettir kendini hissettirir. Bir özlemdir, yüreğimi titretir.
Babam rahmetli dua ederdi: “Hanım sen hasta olma ben olayım, ben ölmeyeyim sen öl!” diye. Sonra kendince izah ederdi. “Sen hasta olursan ben eve bakamam, çor çocuk perişan olur. Ama ben ölürsem sen evlenirsin, yuva yıkılır, çocuklar ziyan olur.”
Onların zamanında öyle idi. Kadının hayat sigortası nikahtı. Kadın ancak birinin kanatları altında varlığını sürdürürdü. Sosyal güvencesi, dulluk maaşı vb. yoktu. Varsa yoksa güvence kerameti müsellem nikahtaydı. O yüzden de kocası ölen kadın çoğunlukla bağrına taş basarak, arkada bıraktığı çocuklarının sevgisini kalbine gömerek  “çıkar” ve evlenirdi.  Ama kadın ölürse baba başka bir kadınla aynı ocağı tüttürmeye devam edebilirdi.
Şimdi onun oğlu olarak ben diyorum ki “Hanım sen ölme ben öleyim!” Biliyorum ki onun ölümü benim büyük kıyametim. Benim ölümüm ise artık küçük kıyamet. Hoca Nasreddin bile bizi ifadeye yetmiyor artık. Onun hikmetinde hatun ölürse küçük, kendisi ölürse büyük kıyametti.
Değişim dedikleri demek işte bu. Şimdi ben ölsem eşim eminim ki yuvasına sahip çıkacak. Sosyal devlet nikâhın kerametine maddî anlamda ihtiyaç duyurmayacak. O çocuklarını bir anaç gibi toplamaya devam edecek. Babaları olmasa da baba ocakları yanmaya devam edecek.
Ama o ölür de ben geride kalırsam, ben nasıl edeceğim.
Sen olsan şimdi ağlayıp yanmaz mısın?!
Allah’ım bizi eşsiz eyleme!
Eşlerimizden ayrı eyleme!
Âmin! Âmîn!
Bi hurmeti Tâhâ ve Yâsîn!
Lâtife bir tarafa bunlar bir gün gerçek olacak, zahir!
Allah’ım şimdiden bize rahmetinden bir yer ayır!
Dua ile!

 21.04.2012
Garibce

20 Nisan 2012 Cuma

Ay mı faydalı güneş mi?


Ay mı faydalı güneş mi?



Nasreddin Hoca’nın hikmetine bayılırım. Sormuşlar:

-Hocaaam! Ay mı daha faydalı yoksa güneş mi? diye. Hoca hiç tereddüt etmeden:

-Elbette ki ay demiş. Çünkü ay gece karanlıkta doğar, güneş ise gündüz aydınlıkta.

Öyle ya gece zifiri karanlık göz gözü görmüyor, ay dede çıkıyor ve etrafa nur saçıyor. Ama güneş öyle mi zaten her tarafın aydınlık olduğu bir zamanda doğuyor.

Bilenler bilir Arapça’da bütün isimler eril ve dişil (müzekker ve müennes) olarak ikiye ayrılır. Buna gökteki ay ve güneş de dahildir. Şimdi size sorsam ay mı eril güneş mi diye. Cevabınız ne olurdu?

Sizin cevabı bilmem ama bu sorunun Araplarca cevabı belli:

-Elbette ki ay?

-Neden?  Cevap bizden:

-Çünkü ay gece karanlıkta dışarı çıkar, demek ki erildir, güneş ise gündüz aydınlıkta gezinir.

Hoca Nasreddin, sana selam olsun!


Yüzünüzde açacak gülücükler ile!



20.04.2012

Garibce

Martabî’den Bâlihîne

Martabî’den Bâlihîne
Bir gurup doktora öğrencisi ile Cüveynî’nin el-Burhân’ını okuyoruz. Daha çok kelâm doktora öğrencilerinin katıldığı bir etkinlik. Bizim doktor karakız da katılıyor ve doktorası usûlde hüsün kubuh olduğu için ondan istifade de ediyoruz.
Duruma göre bazen öğrenciler okuyor. Gereken açıklamayı ben yapıyorum. Bazen ben okuyorum… onlar soruyor. Öyle götürüyoruz hani. Bu arada kitap bir hayli zor. Ama himmetler eğer âlî olursa zorluk ne ki? Dağ ne kadar yüce olursa olsun yol onun üzerinden aşarmış.
Dünkü dersimizde bir öğrencimiz okuyordu. İyi de okuyordu hani. Bir yere geldi “bâlihîn” diye okudu ama “Hocam ben bunu anlamadım, sözlüklerde de uygun bir karşılık bulamadım” dedi. Ben gülümsedim ve onlara vaktiyle benim başımdan geçen bir hatırayı anlattım.
Hayreddin Karaman hocamdan Vecdi Akyüz ile birlikte ders okuyoruz. Doktora dersi. Elimizde Ali Sayis ile Şeltût’un hazırlamış oldukları Mukâranetü’l-Mezâhib var. (Not: Daha sonra bu kitap İslam Mezhepler Hukuku adıyla çevrildi ki, kitabın içeriğinin bu isimle hiç ilgisi yok. Kitap, bazı konuları mezhepler arası mukayeseli olarak ele alıyor). Her ikimizin de Arapçası iyi. O yüzden hoca tercüme yaptırmıyor, sadece okuyup geçiyoruz. İki kişi olduğumuz için hoca fazla da açılmıyor. Biraz ben, biraz Vecdi okuyoruz, hoca çok az müdahale ediyor, ders böylece bitiyor.
Sıra bende. Okuyorum, hızlıca da gidiyorum. Bir kelime var, anlamını bilmiyorum, pek bir vezine de uymuyor, ama kaptırdım gittim. Tarûniyye diye bir kelime. Hoca nasıl olsa sormuyor ya, ondan da cesaret alıyorum. Ama Hoca: -Dur! dedi ve anlatmaya başladı:
Senin durumuna benzeyen bir medrese hocası varmış vaktiyle, yarınki öğrencilere okutacağı dersi mütalaa ediyormuş. Yorgunluk mu, dalgınlık mı, yoksa imla sebebiyle mi her neyse “li emrin tıbbıyyin) şeklindeki bir kelimeyi “Lâ… “ diye tutturarak okumaya başlamış. Tabiî geriye “martabi” diye bir şey kalmış. Neyin nesi bu martabi, hiç görmediği, duymadığı bir kelime. Üstelik bir kalıba da girmiyor. Neyse sözlüklere bakmış bir karşılık bulamamış, kitapları, şerh ve haşiyeleri karıştırmış, hiçbirinde martabi diye bir kelimeye rastlamamış. Sonra kendi kendine:
-Hocalığını kullan! Bunca yıllık tecrüben var. Niye bu kadar dert ediniyorsun. Okurken hızlıca okuyuverir, manayı da yuvarlarsın olur biter, demiş ve bu düşünceyle rahatlamış.
Ertesi günü olmuş, dersi aynı şekilde tasarladığı üzere vermiş, okurken hızlıca geçiştirivermiş, manasını da yuvarlamış ve içinden bir “Ohh be!” diyecekmiş ki buna fırsat kalmadan mollanın biri:
-Hocam şu martabiyi anlamadık, deyivermiş. Hocanın başından bir kazan kaynar su dökülmüş. Ama işin içinde hocalık var, bozuntuya vermemek gerek. Hoca kendisini şöyle bir toplamış, derin bir nefes almış ve hakîmane bir eda ile:
-Evladım, martabi Kaf dağının ardında bir ottur, ne sen sor, ne ben söyleyeyim! demiş.
Hoca, hikayeyi bitirdi ve bana dönerek:
-Seninki tam martabîlik oldu dedi ve izah etti. Çünkü benim taruniyye diye kaptırıp gitmek istediğim kelime aslında “turuvvu niyye” diye iki kelimeden oluşan bir terkipti. Ama, ben kitabın neşrini yapanların dolduruşuna gelmiştim, çünkü bu iki kelimeyi bitişik yazmışlardı. Gene de hata benim hatamdı. Ben böyle bir hatayı yapmamalıydım. Anlamadığım bir kelimeyi, yuvarlama yoluna gitmemeliydim, hele bir üstadın önünde.
Bizim Burhan okuyucusunun “bâlihîn” diye okumaya çalıştığı kelime de “bi’l-heyyin” idi. Arapça bu, ancak manasını doğru verirsen doğru okunabilen bir dil.
Sevindirici olan nedir biliyor musunuz? Demek hayat devam ediyordu.
Evvelki gün martabî, dün tarûniyye bugün bâlihîne… Bu hatalar devam ediyorsa süreç kesintisiz devam ediyor demektir. Ve sevindirici olan da odur. Biz Burhan’ı okumaya çalışmasak hiç hata yapmazdık. Ama çabaladıkça hata da yapıyoruz ama Allah bizim hatalarımızı espri haline getiriyor ve hatamız neşemiz oluyor. Onların birer sevap olacağından da hiç kuşkum yok.
Allah neşemizi eksik etmesin!
Bilcümle hocalarımıza selam olsun.
Hata edenlerimiz bol , hoş görümüz yol olsun.
Dua ile!

20.04.2012
Garibce

19 Nisan 2012 Perşembe

Bu ne israf bre Sa’d!

"Tüketin Efendiler Tüketin" başlıklı sızlanmada sözünü ettiğim yazıyı bugün sizlerle paylaşmak istiyorum. Yıllar önce yazılmış yazıyı yeniden okudum ve kendi kendime dedim ki "Hiç değişmemişsin! İnsan yedisinde ne ise yetmişinde de o imiş."
Bu arada eğer beğenmeseydim sizlerle emin olun paylaşmazdım.
Sevgi ve saygı ile!

19.04.2012
Garibce 


Bu ne israf bre Sa’d!



Daha bir iki gün önce sınıfa girdiğimde çöp tenekesi içine atılmış koca bir tomar fotokopi ile çoğaltılmış ders notu gördüm. İlk işim onu eğilip almak ve öğrencilerime:

-Bunun yeri burası değil. Hiç olmazsa aşağıdaki hurda kağıt kutularına koyalım” demek olmuştu.

Allah Allah! Nasıl bir gelenekten geliyorduk ve şimdi ne durumdaydık. Bizim mensubu olmakla iftihar ettiğim geleneğimizde kâğıda –Kur’an ya da dini içerikli herhangi bir kitap demiyorum- evet sadece kâğıda ilim aracıdır diye ayak uzatılmazdı. Şimdi o geleneği sürdürme iddiasında olan bizler, hem de içindeki ilimle birlikte tomar tomar çöp kutularına atmakta sakınca görmüyoruz, yaptığımız ne gözümüze batıyor ne yüreğimizi sızlatıyor.

Son devir Osmanlı ulemasından biri trenden inerken karşılanmış. Yaşlı ve zayıf vücudu ile trenin yüksek basamağından inmede zorlanacağı için ikram olsun diye ayağının altına bir sandık sürmüşler. O zat, ayağını sandığa doğru uzatmış, tam basacakken geri çekmiş ve bir sandığa bir de kendisini karşılayanların yüzüne bakmış. Sandığın üzerinde Japon harfleriyle bir şeyler yazıyormuş. Karşılayıcılar ayağını basmama sebebinin yazı olabileceğini kestirerek  biraz da çok bilmiş bir eda ile; “Basın hocam, basın. Nasıl olsa gavurca!”demişler. Hoca hakimane bir tavırla başını sallamış ve “Oğlum yazının gavuru olmaz.” demiş ve ayağını bir nimet bildiği o yazının üstüne basmamış. Hatırladığım kadarıyla bu zat Elmalılı’nın  Hocalarından biri imiş. Öyle ya bütün yazılar sonuçta bir iletişim aracı olmak itibariyle Allah’ın bir nimetidir. Gavurluk olsa olsa o nimetleri kullananların nitelenebileceği bir vasıftır.

Böyle bir gelenekten gelen biz, bilgi notlarını ve hatta kitapları çöpe atıyoruz.

Dün posta kutumdan üç davetiye çıktı. Eskiden bizim oralarda (Kayseri) davetiyeler için okuntu derlerdi. Okuntu çıkaran kişi, bu haberi ulaştırmada kendisine yardımcı olan kimselerin faydalanabileceği bir yolu yeğlerlerdi. Hem haber duyurulur hem de fakir fukara bundan nasiplenirdi. Tabii devir değişti. Şimdi okuntu olarak bir kutu kibrit, bir kalıp sabun, bir çay bardağı gönderecek halimiz yok. Çok şükür fakir fukara da kalmadı (!) Bunu yapan şirketlerimiz var artık. Maksat bilgilendirmekse işte onu yapıyoruz, hem de en âlâsı ile. O kadar ki belki davetli görme özürlüdür diye bir kere davetiyelerimizi olabilecek en büyük ebatta tutuyoruz. Albenisi olsun diye kuşe kâğıdından ve rengârenk bir görünüm veriyoruz. Hem de okkalı olsun istiyoruz. Eline aldı mı şöyle bir tarttığında davet edildiği etkinliğin ne kadar da önemli olduğunu davetiyenin ağırlığından anlasın istiyoruz.

Bu üç davetiyenin biri bir belediyemizden, biri bir devlet kurumumuzdan biri de bir vakfımızdan geliyor.  Zarflar sırasıyla 20x20, 16x23,  23.02x20.03 cm ebadındaydılar.  Piyasadaki normal zarflar genel olarak 12x16 cm ebadındalar) Üçü de kuşe kâğıdından. Yanımda tartı aleti olmadığı için tartamadım ama el yordamıyla tahminen üçü en az yüzgram kadar var gözüküyor.

Yahu insan nasıl sevinmesin! Bu zenginlik, bu doygunluk, işte gör diye gözümüze sokulan bu kocamanlık karşısında insan nasıl duygulanmasın, tıkınmış midelerin geğirtisini andıran işte biz yaptık mı böyle yaparız tavrı karşısında niye ve nasıl etkilenmesin. Etkinliğe gitmeye ne hacet, etki şimdiden hâsıl olmuş durumda. İmaj çağında yaşıyorduk ve herşey varsa yoksa imajdan ibaretti. İşte o da sağlanmıştı. Karnımızın doymuşluğu bir yerlerimize sürülen yağın fazlasından belliydi. Ağzımızdaki İstanbul türküsüne uygun artık ahır değil fahir (lüks) bir sekimiz de vardı. Görmeyenler görsün, duymayanlar duysun, çekemeyenler de çatır çatır çatlasınlardı.

Sözü edilen vakıf İslam’a hizmet amacıyla kurulmuştu. Kuruluşumuz Diyanetimizi temsil ediyordu. Belediyemiz keza muhafazakâr değerlerin destekçisi idi.

Dinimiz ise, ibadette bile orta yolu, itidali emrediyordu. İsraf kesin haramdı. Dere başında akarsudan alınan suyun bile ölçülü olması gerekiyordu. Aksi takdirde akarsuyun bile israfı söz konusuydu. Nitekim Peygamberimiz, abdest alırken fazla su kullanan sahabi Sa’d’e “Bu ne israf bre Sa’d!” demişti de  Sa’d, “Abdest alırken de israf olur mu?” diye sormuş Allah’ın Resulü de, “Evet, nehir kenarında abdest alsan bile (israf yapma!)” (İbn-i Mâce, Taharet, 48) buyurmuştu.

Dinimiz her alanda olduğu gibi iktisatta da itidali tavsiye ediyordu. “Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik edenlerdir. Onların harcamaları, bu ikisi arası dengeli bir harcamadır” (Furkan 25/67)  

Yesinlerdi içsinlerdi ama israf etmesinlerdi. Bizim debdebeli iftar sofralarımızın ardından yapılan dualarda başlangıç olarak “Külû ve’şrabâ... yiyin için “ diye başyalan ayetin “israf etmeyin” şeklindeki arka kısmını okumak gözgöre göre iktizayı hale uygunsuzluk oluyordu.  Bu uygunsuzluk kelli felli, fiyakalı insanlar arasında sırf rahatsız olmasınlar diye fakir fukaranın davet edilmemesiyle kısmen telafi ediliyordu.

Diriliş neslinin telakkisinde yolda ayağa takılan bir taş parçası, bir yoksula yapılacak yuvada bir oyuk dolduracaksa, onu o oyuğa koymamak israf sayılıyordu.

Bütün bunların edebiyatını yapan bizler şimdi ne yapıyorduk.

Hz. Ömer’i Kisra elçisi arar ve sonunda bir ağacın gölgesi altında yatmış uyuyorken bulur. Ne koruma, ne debdebe ne ihtişam. Hiçbiri yok. Onun içinde bulunduğu huzuru şu sözlerle ifade eder: “Adaletle hükmettin, herkesin sevgi ve güvenini hakettin. Şimde böyle huzur içinde gölgede uykunun tadını çıkarırsın!”

Bizim aradığımız şey huzursa, bunu bulacağımız yerin adresi bellidir. Henüz karınlarını doyuramadığı, başlarını sokacak bir yuva bulamadığı şu kadar suffe ashabı varken, kızının özel hizmetçi talebini buğulu gözlerle geri çeviren sevgili peygamberimizin bizim için örnekliği işte bu yaklaşımında ve bu anlayışında aranmalıdır.

Gandi, Ekselansları Kral’ın huzuruna çıkmış. O resimlerinden tanıdığımız yarı çıplak haliyle. Sonra sormuşlar: “Efendim Ekselanslarının huzuruna bu vaziyette mi çıktınız?” diye. Onun verdiği cevap şu olmuş: “Ekselanslarının üzerinde ikimize yetecek kadar giysi vardı!”

Hz. Peygamber’in anlayışına kim varis oldu dersiniz. Toprak üstünde ama huzur içinde uyuyan Ömer mi, yoksa ihtişamlı bir saltanatı başlatan Muaviye mi?

Ekselanslarının adını ben unuttum, ama Gandi’yi isim olarak hatırlıyor ve hatırasını sizinle şimdi paylaşmış oluyorum. Yarın tarih bütün bu yalancı yaldızların, ihtişamların, debdebelerin üzerine sifonu çekecek ve geriye sadece bir değer olarak mücevherler kalacak. Onun değeri mahfazalarında değil, özünde olduğundan böyle olacak.

Eşek ölünce semeri, insan ölünce eseri geri kalırmış. Üzerimizdeki bütün yaldızlar bir bir dökülecek ve ancak içimizdeki cevherler, birer erdem olarak ortaya çıkacak ve bizi temsil edecektir. Mizanda en ağır gelen amelimiz de işte bu erdemlerimiz olacaktır.

Temsil durumunda olan kurum ve şahısların bu alanda da daha güzel bir örneklik ortaya koymalarını diliyorum. Davetiyelerin sadece bilgilendirmeyi amaçlayan kısmında bari olsa elektronik ortamdan da yararlanma ve bu yolla bir tasarrufa gidilmesi gerekiyor. Her işi hallettik de bu mu kaldı denilen konularda ciddiyet gösterilmemesi halinde bu umursamaz tavrın çok daha büyük ve ciddi alanlara da sirayet edeceğini tecrübe olarak hep görmüşüzdür. Koca koca binalar bir kum bir de toz zerrelerinden oluşuyor. Küçükler büyüyor. O yüzden de önemli oluyor.

Sevgi ve saygı ile.



Prof. Dr. Mehmet ERDOĞAN

Ferah/ Üsküdar 06.12.2007


18 Nisan 2012 Çarşamba

TÜKETİN EFENDİLER TÜKETİN!

TÜKETİN EFENDİLER TÜKETİN!
TÜKETİN Kİ MUTLULUĞUNUZUN DEBİSİ ARTSIN!
 
Biz eskiden insanlarımıza neler anlatırdık… Birisi Hz. Ömer’i rüyasında görmüş, kan ter içinde, yorgun ve bitkin halde… “Hayırdır Halife bu ne halin!? demiş. “Sorma!” demiş halife Ömer: “Her bir şeyin hesabını istediler, hepsini verdim de artık işe yaramaz diye atmış olduğum bir deve yularına gelince iş, onun hesabını bir türlü veremedim…!”
Evet biz yıllarca insanlara bunları anlattık, tüyü bitmemiş yetimin hakkından dem vurduk… Kul hakkı edebiyatı yaptık.
Meğer hepsi yalanmış. Mutluluk tüketmekte imiş.
Tüketin efendiler tüketin! Tüketin ki mutluluğunuzun debisi artsın. Ne kadar çöpünüz varsa, ne kadar atığınız olursa o kadar mutlu olursunuz. Yiyin… Yoo yemeyin kemirin atın, yok o da olmadı ucundan ısırın atın, tadın atın hatta içine tükürün atın… yeter ki tüketin… yeter ki çöpünüz artsın. Mutlulukölçerler akşam evinizden alınan çöpe endeksli artık.
Yıllar önce bir yazı yazmıştım ve çok duyarlı bir gazetemize de göndermiştim. Tabii yayınlanmadı. Çünkü aykırı bir yazıydı. Mutluluğu başka yerlerde arayan yazılardan biriydi. Çağın değerlerine uymuyordu. “Bu ne seref (İsraf) bre Sa’d!” diyordu ve abdestte de olsa israfı sorguluyordu.
Şu anda elimde iki davetiye var. Biri diyanet merkezden geliyor, diğeri taşra teşkilatı bir ilçemiz müftülüğünden. İkisi de peygamberimizi tanıtmayı ve sevdirmeyi amaçlayan Kutlu Doğum programlarıyla ilgili. Özellikle belediyelerimizden gelen davetiyeler de hep aynı.
Bu davetiyelerin sahipleri bana yaptıkları etkinlikleri duyurmak istiyorlardı iseler bir pusula buna yeterdi… Elektronik postalar artık bu işi daha da iyi yapıyordu.  
Ama belli ki amaç o değil, amaç imaj oluşturmak, amaç beni daha çok mutlu etmek… Çünkü sonunda çöpe atacağım bu davetiyelerin maliyeti ile ve gramaj olarak kâğıdıyla küçük bir risale rahatlıkla neşredilebilirdi. Ben bir risale yazılabilecek okkada bir davetiye aldım…  Düşünebiliyor musunuz? Ne saadet bana! Ve ben mutluyum, tabii sen de mutlusun, çünkü beni mutlu ettin. Eminim ki organizatörler ve hizmet veren firmalar çoook daha mutlu.
Agam, beni duyuyor musun? Çok mutluyum, çoook!
Artık buna bir dur diyen olsa. Kim bilir Ömer’e eski bir yuların hesabını soranlar sizden de hesap isteyebilirler.
Ama şöyle diyebiliriz. Bir kere o rivayetin sıhhati ne malum. Olsa bile haber-i vahid. En fazla zan ifade eder. Oysa günümüzün gerçekliği (c.c.) (hâşâ)  mutlaktır; her şeyi belirler. Mutlak gerçeklikle zan teâruz ettiğinde elbette ki gerçeklik ağır basar. Zaten esasında böyle bir durumda  gerçek anlamda bir teâruzdan da söz edilemez. Çünkü aynı düzlemde ve ayarda değillerdir.
İkincisi bilcümle alemce  mücerrebtir ki ekonominin motoru tüketimdir. Tüketeceksin ki üretim artsın, talep arzı kamçılasın… sonunda her şey bol ve ucuz olsun…
Öyle diye diye gezegenimizi bellediler. En hayati rezervlerimiz tükendi, kalanları tükenmeye yüz tuttu ve daha da kötüsü elimizdekiler  kirlendi. Oyulmadık, soyulmadık, delinmedik yerimiz kalmadı. Dünyamızın üstündeki yorganı götürdüler. Ya yanıyoruz ya donuyoruz…

Diyanet bizim değerler dünyamızın başköşesinde, bize yön veren, davranışlarımızı model olarak belirleyen gözbebeği makamlarımız. Sizi çok seviyoruz çünkü bizi mutlu ettiniz. Neye ve nasıl inanacağımızı siz belirliyorsunuz. Bu sizin anayasal hakkınız.
Sahi imajın bizi gerçekten mutlu edeceğine inanalım mı?
Dua ile!

18.04.2012
Garibce

Seni seviyoruz Allahım!


Seni seviyoruz Allahım!

Bir dizi dilber sevgi ve bir dizi korku mabudu arasında sıkışıp kalan zavallı gönüllerin bocalamasına son veren Yüceler Yücesi,  gerçek huzur ve güven ikliminin Sahibi iyi ki bizi var ettin, varlığından haberdar ettin!

Ne mutlu bize!

“Korku ve ürperti ile karışık, deste deste umudun esintilerini taşıyan bir haleti ruhiye içinde sevgi ve alâkası gâlip, bir insan olarak varlığının teminatı, bir mümin olarak esirgeyiciliği üzerinde olan Yüce Tanrının huzurunda, Onu tahayyül edemeyecek kadar Yüce, her hayali zatını perdeleyecek kadar Bâtın; enfüs ve âfakta eserleriyle güneş kadar Zâhir, kendisiyle konuşacak, fısıltısını duyacak, kalbini dinleyecek kadar yakın, diyalog kuracak kadar senli benli, hitabında “Sen” diyecek kadar aşina… her şeyin başı ve her şeyin sonu (Evvel-Âhir) bir Rab Teâlâ’nın huzurunda olmak, bir kul için ne kadar haz verici bir şey olmalı.”

Seni seviyoruz Allahım!

18.04.2012

Garibce

“O, atasının çok alkışını aldı!”

“O, atasının çok alkışını aldı!”

Hayırlı bir evlad, ömrü boyunca atalarına hizmet etmiş, hayır dualarını almış…
İşte böyle birinden bahsederken insanlarımız daha düne kadar “O iyi bir insan, hayırlı evlat. Atasının çoook alkışını aldı! derlerdi.
Alkış hayır duası anlamında kullanılırdı. Padişahın alkışı: “Padişahım çok yaşa! demekti.
Değişimden dilimiz de çok pay aldı. Belki en fazla etkilenen değerlerimizden oldu.
Vakti ile Nijerya’da idik. Kutlu Doğum münasebetiyle koca bir salonda rengarenk giysileri ile kadınlı erkekli büyük bir kalabalık içinde biz de Türkiye’den giden yirmi kadar arkadaş bir arada oturuyorduk. Bir konuşma sonlanmıştı ve biz doğal bir tavırla alkışa koyulduk. Fakat bir baktık ki koca salonda bizden başka alkışlayan yok. Biz adeta bir ada gibi farklı idik ve dikkatleri üzerimize çekmiştik. Yanımızdaki bir avukata sorduk. “Ne yanlış yaptık” diye. Dedi: “Tasfîk yani el çırpma yok, onun yerine takdirinizi göstermek için Süphanallah, Allahuekber demek var”. Demek orada alkış hâlâ sözle yapılıyordu.
Oysa bizim hayır duası anlamındaki alkış takdir nişanesi olarak el çırpmaya dönüşmüştü. Dünya artık birleşik kaplar gibi idi. Bazı şeyler giderek benimsenen ortak bir kültüre dönüşüyordu.
Bence bunlar birer araç önemli  olan takdirimizi ifade etmekse bunun sözle ya da sesle ya da bir hareketle yapılması çok da önemli değil.
Ben sınıflarımda ders anlatırken bir soru karşısında sınıftan hiçbir sesin çıkmadığı bir anda güzel bir cevap veren öğrenciyi alkışlatıyorum. Bu benim hoşuma gidiyor. O takdiri hak eden öğrenci de bundan haz alıyor. Hem de sınıfın havası bir anda değişiyor. İyi değil mi?
Ha bu arada alkışın karşıt anlamının “KARGIŞ” olduğunu da biliyor muydunuz? Doğrusu ben onun kullanılışını hiç duymadım. Ama yine de kelime dağarcığınızda bir zenginlik olsun diye öğrenmemizde yarar var.
Bazı yerlerde (Amasya) "karış verme" şeklinde yumuşatıldığı da söz konusu imiş.
İşte iki örnek, hem de tap taze:

Alma sakın kimseden kargışın iste helallik her nefeste
Hak ettiysen bil ki çekersin maazallah aheste aheste

Yapmayasın bile bile bir yanlış
Asude olsun daim ömrün yaz kış
İncitme atan al duasın
Alkışa dönsün cümle kargış

18.04.2012
Garibce

16 Nisan 2012 Pazartesi

Kutlu Doğum: Kıbrıs’tan Selam


Kutlu Doğum: Kıbrıs’tan Selam



Sana nispetle Ümmü Haram* oldu Hala Sultan

Şehâdetleriyle artık Kıbrıs İslam’a vatan



Ya Rasûlallah! Yıl ikibinoniki temam

Kutlu Doğum Kıbrıs’tan binlerle olsun selam



Âlemlere rahmetsin sen ne seaatet

Mahşer günü sen bizlere kıl şefaat



Ne gam kadrin bilmezlere, seni övmüş Allah

Salât sana selâm sana ya Rasûlallah!



15.04.2/12 Gazi Magosa

* “Kıbrıs’ın manevi bekçisi” olarak bildiğimiz “Hala Sultan”ın asıl adı “Ümmü Haram”dır (r.anha). Ubâde b. es-Sâmit’in eşidir. Hz. Peygamber zaman zaman ona uğrardı. O da peygamberimize yemek ikramında bulunur, başını dizine alır ve saçını başını tarardı.  Re­sû­lul­lah’ın müjdesine mazhar olabilmek için yaşlı hâlinde Me­di­ne’den kalkıp Kıbrıs’a kadar gelmiş ve orada şehit düşmüştür.



Sabah vakti yazmış olduğum bu şiirle başladım Kutlu Doğum konferansıma.

Ve hamd ettim Allah’ıma iki bayrak altında bizi buluşturduğuna.

Evet, üstümüzde iki bayrak; biri al idi biri ak. Birinin rengi kırmızı şehidimin kanı gibi, diğeri beyaz, anamın ak sütü gibi.

Yıldızımız özgürlüğün timsali. Hilâl ise senin getirdiğin değerler dizisi İslâm’ın remzi. “Bir hilal uğruna ya Rab ne güneşler batıyor!”  serzenişinde bulunurken Âkif’in kastettiği işte tam da buydu.

Ne mutlu bize ki uğrunda canlarımızı bile feda etmekten asla çekinmeyeceğimiz yüce değerlerimiz var. Bütün bunlar senin öğretinle ya Rasûlallah!

Asırlar sonra ne olur yine gel ve karartılmaya çalışılan ufkumuzda yeniden doğ! Yesrib’e doğduğun ve kutlu soluğunla orasını  el-Medine el-Münevvere kıldığın gibi bizim de ufkumuza yeniden doğ ve bizi karanlıktan çıkar aydınlığa ya Rasûlallah!

Selam sana salat sana!



12.04.2012

Garibce

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...