20 Mayıs 2015 Çarşamba

Serhademe Salih Tuğ Talebelerle Kendi Adı Verilen Amfide Buluştu


Bugün İlahiyat Fakültemizde, yeni binamızın MC 219 nolu amfisine  serhadememiz kurucu dekan Salih Tuğ hocamızın adının verilmesi münasebetiyle bir etkinlik vardı. Hoca, adının verildiği salonda talebelerimizle buluşturulacak ve yeni öğrencilerin de hocamızı tanımasına imkân verilmiş olacaktı.
Girdiğim sınıfa “Hoca ile hiç yüz yüze gelmeyen kim var?” diye sordum ve çoğu Fransa’dan gelme öğrencileri Hocanın konuşmasını dinlemek üzere salona gönderdim. Çünkü bence o öğrenciler açısından bu bir fırsattı. Benim şu anda Hamidullah Hoca’yı tanımış olmam ve ondan feyz almış olmam benim açımdan ne kadar önemli bir bahtiyarlık ise, bu öğrenciler için de Allah hayırlı uzun ömür versin Salih hoca yarın öyle olacaktı.
Sonra ben de dersi hızla bitirdim ve son dönemin son dersi olması münasebetiyle kapanışı da yaparak öğrencilerimle Hoca’nın sohbetine yetişmek üzere salona gittim.
Memnuniyet verici bir durum olarak salonun iyice dolu olduğunu gördüm. Bu sevindirici idi.
Sonra arkalarda oturduğum yerde Hoca’yı dinledim. Artık sona yaklaşmışlardı. Lakin yine de talebe-yi ulum için paylaşılmasını arzu ettiğim önemli mesajları vardı:
Bunlardan biri tahsil için ön şartın ilgi ve alaka,  sevgi ve merak olduğu idi. Kendisinin latife yollu doktora yapmakta olan öğrencilerine eğer sevgi ve merakınız yoksa boşa yer işgal etmeyin hemen şimdi gidin de yerinize heveslileri gelsin demesi önemli bir mesajdı.
Ceplerimizde taşıdığımız On liralık kâğıt paraların üstünde resmi ve formülü bulunan Ordinaryüs Prof. Cahit ARF’ın matematikteki bu uluslararası başarısını neye borçlu olduğu sorulunca verdiği cevabın “sevgi ve merak” oluşuna gönderme yapmıştı.
Bir ikincisi özellik de bizim alanda ilim tahsilinin hasbi olması gerektiği, karşılığında dünyevi anlamda bir çıkar gözetmenin söz konusu olmadığı, ilmi dünyevi çıkar, şan ve şöhret için kullanmaya kalkanların  dünyada bile akıbetlerinin hoş olmadığı tarzındaki tespiti idi.
Bir üçüncüsü kendisi de eski bir sporcu olan hocanın sağlıklı kalmak için spora düzenli bir şekilde devam edilmesini sağlık vermesi.
Bir dördüncüsü hocalarının ortak bir özelliği olarak hicret vurgusu oldu. Ordinaryüs Prof. olan Zeki Velidi Togan Başkırdistan’dan  İstanbul’a hicret etmek zorunda kalmıştı.
Şu anda uluslar arası haklı bir şöhrete sahip olan Prof. Dr. Fuat Sezgin, 27 Mayıs 1960 askeri darbesi sırasında üniversiteden uzaklaştırılan ve 147'likler diye bilinen akademisyenler arasındaydı. Almanya’ya giderek Carl Brockelmann’ın Geschichte der arabischen (GAL) adıyla başlattığı işi ileri taşımış 7./14. yüzyıldan itibaren gelişen Arap-İslam edebiyatı tarihine dair 13 ciltlik çalışmasını (Geschichte des Arabischen Schrifttums (GAS) Prof. Sezgin, bu çalışmalarıyla  Suudi Arabistan Kral Faysal Vakfı’nın İslami bilimler ödülünü 1978 yılında ilk alan kişi olmuştu.
Prof.Dr. Fuat Sezgin, Arap-İslam Bilimleri Enstitüsü için hazırladığı bilimsel araç ve gereçlerin benzerlerini yaptırarak, 25 Mayıs 2008 tarihinde Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı İstanbul İslam, Bilim ve Teknoloji Müzesi'nin açılmasında öncü rol oynamıştır.
Üçüncü isim olarak da benim de hocam olması sebebiyle anılmasından haklı bir sevinç duyduğum Hamidullah’ın memleketi Haydarabad’tan sürülüp Fransa’da vatansız olarak yaşamaya mecbur edilmesi ve burada pek çok uluslararası düzeyde çalışmaya imza atması, İslam’ın Avrupa’da tanınması konusunda önemli hizmetler görmesi.
Hicret ile hicran aynı kökten geliyor, illa ki ayrılık ve ucunda bir acı her daim  var oluyor. Gurbet de öyle. İşte o acılardır ki, kendi haline bırakılacak olsa kokuşacak olan ham deriyi tuz ve şapın pişirmesi gibi ilim talibinin hamlıklarını gideriyor ve onu pişirip olgunlaştırıyor.
Bitirirken Uğur Derman’ın dinleyicilerine “Çok güzel dinliyorsunuz, ama hiç kimse not almıyor!” şeklindeki sözüyle genç talebelerimize olan tarizi vardı. Buna karşı Garibce gibi kimileri sıraların altından çıkardıkları defterlerini sallayarak cevap verdiler. Akıllı telefonların devrede olduğu söylendi.
Bir arkadaşımızın da hocanın hatıralarının kitaplaşmış şeklini görme arzu ve temennisi vardı ve Dekan tarafından bu hatıratın adı da hemen oracıkta konulmuştu: Salihnâme.
Dua ile!
20.05.2015

GARİBCE


5 Mayıs 2015 Salı

Topal hidayet yarı yolda koydu!


Büyük İslâm bilginlerinden Kurtubî, hidayeti iki kısma ayırır[1]: Birincisi, açıklama, yol gösterme hidayeti. Bu konuda Kur’ân inanan inanmayan herkes için aynı konumdadır. Nitekim “Ve likülli kavmin hâdî = Her toplumun bir yol göstericisi vardır”[2]; “Ve inneke letehdî… = Şüphesiz sen dosdoğru yolu göstermektesin”[3] gibi âyetlerde hidayet kelimesi bu anlamda kullanılmıştır.
Hidayetin ikinci kısmı ise amaca ulaştırma, başarıya erdirme hidayetidir. “İnneke lâ tehdî men ahbebte… = Sen sevdiğini doğru yola eriştiremezsin, ama Allah, dilediğini doğru yola eriştirir”[4] âyetinde de bu ikinci anlamda kullanılmıştır.
Kurtubî merhumun bu ayrım ve izahı yerindedir. Ancak onun sözünü ettiği her iki  kısım da hidayetin ikinci ayağı olan teşri ile ilgilidir. Hidayetin birinci ayağını ise asıl olan tekvin oluşturur. O da Allah’ın biz insanları yaratırken iyiye, güzele, doğruya ve yararlıya yatkın, bunları ayır edebilecek donanımlara sahip kılınışımızdır. Yüce Allah biz insanları asıl yaratırken hidayet etmiş bulunmaktadır. Bugün biz Müslümanların sıkıntısı işte hidayetin bu ilk ayağını ıskalayarak her şeyi teşride başka bir ifade ile tekvine tutulan ayna mahiyetindeki indirilmiş kutsal kitaplarda arıyor oluşumuzdur. Oysa ki bu kitaplar tekvine yazılan kulanım kılavuzu gibidirler. Tekvin ıskalanarak, yok sayılarak teşri bizi hidayet edemez. Ciğeri çaylağa kaptırmamız halinde elimizdeki yahni tarifi ile karnımızı doyuramayız.
Tekvin ve teşri dengesini  illa ki kurmamız gerekiyor.
Dua ile!
05.05.2015
GARİBCE



[1]              Kurtubî, I, 160; Elmalılı, I, 167. el-Isbahanî, hidayetin ayrıca iki şeklinden daha bahseder (bk. Müfredât, 538).
[2]              Ra‘d 13/7  وَلِكُلِّ قَوْمٍ هَادٍ   
[3]              Şûrâ 42/52.  وَإِنَّكَ لَتَهْدِي إِلَى صِرَاطٍ مُسْتَقِيمٍ
[4]              Kasas 28/56.  إِنَّكَ لَا تَهْدِي مَنْ أَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللَّهَ يَهْدِي مَنْ يَشَاءُ وَهُوَ أَعْلَمُ بِالْمُهْتَدِينَ

1 Mayıs 2015 Cuma

Torosların Ehmeti


Ahmet Fırat, Torosların Ehmeti, ALFA, İstanbul 2015.

Oğlak çobanlığından gecikmiş bir öğrenciliğe ve ardından öğretmenliğe oradan savcılığa, hâkimliğe, müfettişliğe, genel müdürlük ve nihayet Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığına uzanan bir yolda benim sevgili ve saygılı Ahmet Abimin bu kitabını da kendisi gibi çok sevdim.
Yokluğu ve yoksulluğu bilirdim sanırdım. Ahır sekisini de… Başarının engellerini de. Belli ki Ahmet abim bu sarp yokuşları bir bir aşmış ve “dağ ne kadar yüksek de olsa yol onun üzerinden aşar gider” özdeyişi fehvasınca kendi çizgisinde varılabilecek yere kadar varmış.
İki gün önce misafiriydim. “Abi!” dedim, “hani emekli de oldun, seni bu seçimlere sebep aramadılar mı?” Onun talepkâr olmayacağını bilirim. “Yok!” dedi ve ben hayıflandım. İçi bal dolu kovanın etrafını eşek arılarının sarması kadar tabii bir şey yok. Ama arıbeyi, etrafına üşüşenleri değil, kovanı koruyacak ve ileriye taşıyacak olanları ille de bulmalı diye düşünürüm.
Fazileti, safiyeti, samimiyeti ile bende hayranlık uyandıran bu değerli abimin kadrini takdir etmemek hakşinaslık olmaz. Nitekim  dost ve arkadaşları da öyle yapmış ve hakkında hep güzel şeyler söylemişler.
Ahmet abim “sabır ve sebatın meyvesi”dir. Torosların Ehmeti ile gireceğiniz bir yolculuk esnasında Müftü Mehmet Arslan abimin de dediği gibi “Yer yer bir öykünün hazzını alır veya kendinizi de içine alan bir hatırayı yad etmenin duygusallığına gömülürsünüz. Bazen bir masal okumanın çocuksu neşesini duyarken bazen de gerçeklerin soğuk çehresiyle irkilirsiniz. Bir ahlaki erdeme uymanın önemine şahit olurken, fıkra gibi gerçeklerle veya gerçek olan fıkralarla yüz yüze gelirsiniz. Hayatın pek çok yönü ile ilgili olayları Torosların Ehmeti’nin yalın, sade, çoğu kez de beliğ anlatımı ile adeta yaşarsınız.”
Torosların Ehmeti,  “Var Olmak Kavgası”nın ete kemiğe bürünüp de görünür olması, hayata tutunması, hayat bulması ve etrafına hayat vermesi öyküsüdür. Bu haliyle Torosların Ehmeti, bağrı yanık Anadolu’nun saf ve kıt imkanlı  çocukları için gerçek anlamda bir ufuk insandır, rol modeldir. Bu itibarla yavrularımızın onu tanımaya ihtiyacı vardır.
Torosların Ehmeti, daha Öğretmen Okuluna başladığı senenin ilk yılında birlikte başladığı ve fakat belki de evlenmeyi akıllarına koydukları için onun gibi okumayı düşünmeyen birçok kişinin yeniden okumaya heveslenmesine sebep olmuştu.
İşte onlardan biri ve benim de abim olan Müftü Hüseyin Erdoğan’ın nitelemesiyle “yıllardır  sanki kadermiş gibi üzerine abanan fakru zaruret ve cehaletle budanan Anadolu çınarının kök sürgünlerinden bir fidanın varlık dünyasına boy atmasıydı” Torosların Ehmeti.
“O, yürürken ayağına diken, otururken kıçına firez batanların gerçek hikayelerine” tutulan bir ayna olmuştu.
Torosların Ehmeti’nde gelecek zamanın doğum sancıları da vardı. Ve toplumun her kesimine hitap ederek başarının, birilerinin sırtına kene gibi yapışarak ya da omzuna basarak değil dişle tırnakla nasıl kazanıldığını gösteriyordu.
Ayrıca Torosların Ehmeti, Aslan Avşarbey’in değerlendirmesiyle “Avşar-Türkmen kültürü ve diline ait örnek ve bilgiler ile de ayrı bir renk katmış ve bu alanda bir referans kaynak ortaya çıkmıştı. Anılarını yazmak isteyenler için çok güzel bir örnek” olmuştu.
"İnsanı değerli ve şerefli kılan, bir yerde olması değil, bir şey olmasıdır." diyen Torosların Ehmeti’ni okuyunca daha bir seveceğiz ve hayranlık duyacağız.
Son derece sade, akıcı ve edebi bir üslup eminim ki okurken bizi yormayacak. Biz okudukça o bize daha çok şey verecek.
Malum marifet iltifata tabidir.
Torosların Ehmeti Ahmet abime bu vesile ile müteşekkirim. Ömrü uzun olsun. Daha nice hayırlı eserler vermeye muvaffak olmasını dilerim.
Dua ile!
01.05.2015
GARİBCE





23 Nisan 2015 Perşembe

Cevizin kabuğunu doldurmayacak şeyler!


Sevgili peygamberimizin mümin ve müslim tanımları hep diğerleri ile ilişkiler üzerindendir. Özeti ele, dile ve bele sahip olmak. Kimseye zara vermemek. Güzel huylu, geçim ehli olmak, herkesle iyi geçinmek.
Ne kadar kolay ve bir o kadar da zor.
Yakınlarımız arasında iki ailede öğrendiğim kırgınlık/ küskünlük var.
Demin birine sordum. “Sebep nedir?” dedim. “Cevizin kabuğu meselesi!” dedi. Yani cevizin kabuğunu doldurmayacak türden şeyler demeyi kastetti.
Ben de “Cevizin kabuğu çok sayıda pire alır. Pire de insanları rahatsız eder!” deyiverdim. Aklıma öyle geldi hani.
Sonra düşündüm de büyük kavgaların, uzun küskünlüklerin sebepleri hep çoğu kez önemsiz şeyler olagelmiştir. Ya birinin bostanına tavuk girmiş, salatalığını gagalamıştır. Ya keçi ya da merkep komşunun kavağını kemirmiştir.
Ya biri diğerinin itine oşt demiştir, ya öbürünün tavuğuna kışt demiştir.
Adam arabasını bodrumda oturan birinin evinin penceresinin önüne park etmiştir. (Bilmeden). Ya dükkanının önüne eğlemiştir. Ya yolda sırasını beklemeden hemen dalmak istemiştir… Falan.
İmdi bunlar hep pire ısırığı gibi şeylerdir ama  rahatsızlık vermektedir. Önemsiz diye geçiştirildiği ya da görmezden gelindiği, hele hele de durum öğrenildiği halde umursamazlık gösterildiği takdirde karşı tarafın pireye sebep yorgan yakması gibi akla ziyan tepkiler göstermesi hiç de uzak bir ihtimal değildir.
En büyük yangınları da başlatan nihayetinde küçük bir çıngıdır. Eğer anında müdahale edilip söndürülmezse her tarafın yangın yerine dönmesi an meselesidir.
Bu bilinçle hareket edilmediği zaman rahatsızlık duyan taraf hilim sahibi, aklı başında, teenni ile hareket eden biri değilse, verilen zararlara zararla mukabele yoluna gitmekte ve salatalığı gagalayan tavuğa ikinci defasında zehirli yem koyarak mukabelede bulunmakta, kemiren hayvanın kulağını, kuyruğunu kesmekte, yersiz park edilen arabayı çizmekte, sileceğini sökmekte ya da başka türlü zarar vermektedir. Bu kez bu haksız ve yersiz eyleme daha büyük gene haksız bir karşılık verilmekte ve derken iş kısa zamanda çığırından çıkmakta, hiç akla hayale gelmedik sonuçlar doğurabilmektedir.
O yüzden en başta pire ısırığı gibi de olsa kimseye zarar vermemek, verilen zarara ise asla gene bir zararla karşılık vermemek Müslümanca bir davranış olmaktadır.
Hz. Peygamber’in “Lâ darara velâ dırâr!” buyruğu ilkemiz olmalıdır. Hiç kimseye durup dururken zarar verme hakkımız yoktur. Şayet bir zarara uğramışsak bunun yolu sulh yoluyla, yanaşmaması halinde adalet mekanizmalarını devreye sokarak zararı tazmin ettirmek ama asla zarara, karşı bir zararla mukabele etmeye kalkışmamaktır.
Ceviz kabuğunu doldurmayan şey deyip geçmemek lazım.
Pire ısırığı kadar da olsa kimseye rahatsızlık vermeye hakkımız yoktur. Şayet bizi pire ısırmışsa buna sebep yorgan yakmaya kalkma hamakatını göstermeye de hiç gerek yoktur.
Allah insanları aynı zamanda unutabilen varlıklar olarak yaratmıştır. Bazı şeyleri unutmak da lazım. Unutmayacağımız şeyler bize yapılan iyilikler olmalı, bize yapılan kötülükler ve bizim başkalarına yaptığımız iyilikler ise unutacağımız şeylerin başında gelmeli.
Müslümanlık eğer beş vakit namaz, bir ay oruç, malın kırkta birini vermek… ise buna biraz zorlansak da gücümüz yetiyor. Ama Müslümanlık başkaları ile olan ilişkiler üzerinden tanımlanan  özü, sözü ve işi doğru olmak ise, başkalarının elimizden, dilimizden ve belimizden zarar görmemesi ise bir hayli zor gözüküyor.
Boşa dememişler Müslümanlık zor zanaat diye.
İstikamet üzere olma duasıyla.
23.04.2015

GARİBCE 

14 Nisan 2015 Salı

Gerçeklik Hükümleri ve Değer Hükümleri Ayrımı ve Kolonya Kullanımı örneği


Vaktiyle Ziya Gökalp’e ait bir makale okumuştum ve benim için ufuk açıcı olmuştu. Makale gerçeklik hükümleri ile değer hükümleri hakkındaydı.
Dünya yuvarlaktır, yahut dünya dönüyor denildiği zaman gerçeklik hükmünden bahsedilir; dünya müminin zindanı, kâfirin cenneti yahut dünya insanoğlunun sürgün yeri, yahut dünya ahiretin ekeneği… dendiği zaman da değer hükmünden söz edilir.
Bayrak, üzerinde hilal ve yıldız olan al renkli bir kumaş parçasıdır denildiği zaman gerçeklik hükmü, bayrak özgürlüktür, milletin namusudur, egemenliktir… denildiği zaman da değer hükmünden bahsedilmiş olur.
Bu ayrım aynısıyla din dilinde de vardır.
Hac menâsikinin icra edildiği bütün şeâir, aslında mekan olarak diğerlerinden farklı olmadığı halde yüklenen değer itibariyle kutsiyet kazanır.
Taştan topraktan yapılmış olan Kâbe, Allah’ın evi olduğu zaman bir anda kutsallık kazanır ve Müslümanların kıblesi olmayı bihakkın hak eder.
Harem bölgelerinin ilanı böyledir; oraya giren güvendedir, dokunulmazlık kazanır.
Namazın, bu anlamda  yatıp kalkmanın ötesinde yüce anlamları vardır; müminin miracıdır.
Buna mukabil olumsuzlama bakımından da aynı şekilde bu dile ihtiyaç duyulur, gıybet uzak durulması istenen bir kötü huy ise tiksinilmesi gereken  “ölü kardeşin etini yeme” olarak nitelendirilir. Bununla birlikte gerçeklikte öyle bir durum yoktur. O yüzden de gıybet’in gerçeklik anlamında orucu bozacağını kimse söylemez.
İçki, kumar… gibi kötü alışkanlıklar hakkında  “rics” yani pislik denilir. Şirk, pisliktir o yüzden müşrikler “neces”tirler yani mahza pisliktirler.
Yenilmesi haram kılınan domuz, putlar adına kesilmiş olan kurbanlar gibi  şeyler keza rics’dir, necistir, fısık’tır. Yani bunların her biri uzak durulması gereken pisliklerdir.
İmdi Şâri Teâlâ bu sayılan nesnelere “pislik” dedi ya, acaba bunu gerçeklik hükmü olarak mı söyledi yoksa ona aslında olmayan bir değer yükleyerek mi bu şekilde buyurdu.
İşte bu tefriki yapmayan ya da yapamayan kimseler hiç de makul olmayan, şeriatın genel ilkeleriyle örtüşmeyen sonuçlara varabilmektedirler.
Bin Baz’a soruyorlar: Kolonya kullanmanın hükmü nedir? diye.
Cevabı şöyle: “İçinde alkol bulunan kolonyanın  kullanımı caiz değildir.  Çünkü ilgili uzman kişilerin beyanı ile sabittir ki kolonya, sarhoşluk verici ispirto ihtiva ettiği için gerek erkek ve gerekse kadınlar açısından kullanımı  haramdır.
Abdeste gelince, kolonya kullanmakla abdest bozulmaz. Ama bu halde namaz kılma konusu söz konusu edilince bu namazın sıhhati konusunda düşünmek lazım:  Çünkü ulemanın kahir ekseriyeti (cumhur)  sarhoşluk veren nesnelerin (aynen idrar, dışkı gibi) necis olduğunu  kabul ederler. Bir kimse üzerinde (bedeninde, elbisesinde ve namaz kıldığı yerde) necaset var iken namaz kılarsa  namazı sahih olmaz. Bazı ilim adamları ise  sarhoşluk veren nesnelerin necis olmadığı kanaatindedirler. Bunlara göre üzerinde kolonya olması namaza mani değildir. İhtiyatlı olan  elbiseye ve bedene değen yerleri yıkamaktır. Ama sarhoş edici özellikte olmayan bir kolonya olursa o takdirde bir şey gerekmez, çünkü hüküm illeti ile birlikte vardır ya da yoktur… (Mecmû’u Fetâvâ Bin Bâz, VI, 396).
Bu fetvayı görmeden Bin Baz bu konuda ne der deselerdi, bizim tahminen vereceğimiz cevap da böyle olurdu.
Bin Baz gerçekten çok derin bir âlim. Ama derinlik haddinden fazla olduğu için de ufuk kaybolmakta ve hidayetin birinci ayağı olan akıl ve mantığa vurulduğu zaman asla kabul edilemeyecek şeyler din adına söylenebilmektedir. Çünkü din, varsa yoksa şerî delile dayalı olmalıdır, şerî delil de sonuçta nakle dayalıdır. Bu delilleri değerlendirirken olsun aklın devrede olması bile zait görüldüğünde işte böylesi sonuçlar kaçınılmaz olmaktadır.
Ulemanın kahir ekseriyetini böyle bir hükme götüren saik nedir: Naslardır. Çünkü Yüce Allah içki, kumar vb. hakkında rics yani pislik demiştir. Öyle ise içki aynen idrar gibi pisliktir. İçiminin haram olmasını anladık, ama bunlar mademki pisliktir öyle ise içine karıştığı az miktardaki sıvıyı da aynen içine idrar dökülmüş gibi pis hale getirir demektedirler.
“İnnemâ’l-müşrikûne neces = müşrikler pisliktirler” ifadesinden hareketle  Müslümanın dirisi de temizdir ölüsü de, ancak müşriklerin/ kâfirlerin dirisi de pistir, ölüsü de diyebilmektedirler. 
Domuza necisi’l-ayn demelerinin mantığı da aynıdır.
Bu bakış açısında, gerçeklik hükmü ile değer hükmü arasını tefrik etme çabası gözükmemektedir.
Necisü’l-ayn demek özü itibariyle necasetin kendisi demektir ve onu temizlemenin imkanı yoktur: Bir tezek parçası alıp da dere kenarına oturup onu yıkamak suretiyle temizlemeye çalıştığımızı farz edelim, temizlenmesi şöyle dursun yıkadıkça .oku çıkar. Gerçeklikte necaset-i ayn denilen şey işte böyle bir şeydir. Yaş deri temiz olmasa bile tabaklanınca temizlenebiliyorsa demek ki deri özü itibariyle necis değildir. Keza köpeğin yaladığı bir kabı yıkamak suretiyle temizlemek mümkün ise demek ki burada söz konusu olan özü itibariyle necislik değil belki müteneccis olma durumu yani pisliğe bulaşma halidir, eğer o pisliği izale etmek mümkün ise demek ki pislik özde değildir.
“Eftara el-hâcımu ve’l-mahcûm!” = “Hacamat eden de edilen de orucu bozdular!” şeklindeki hadis, gerçeklik hükmünde alındığı zaman hacamat etmenin ve olmanın orucu bozacağı sonucunu çıkarmak gerekecektir. Yok gıybet etmelerine sebep söylendiği bilinir ve “an itibariyle hacamat eden ve olanın yaptıkları gıybet yüzünden oruçları gitti, sevap namına bir şeyleri kalmadı!” anlamında almamız halinde ise gıybete bir değer yüklemeden bahsetmiş oluruz.
Müşriklerin necis olması onlara yüklenen değer itibariyledir, inançlarının ne kadar çirkin olduğunu ifade için böyle bir yola başvurulmuş olması söz konusudur. Öyle olduğu için gerçeklik hükmü itibariyle bir kâfirin bedeni ile bir Müslümanın bedeni arasında herhangi bir fark yoktur, her ikisi de Allah’ın bizzat kudret eliyle yaratılmışlardır. Ona sebep kan nakli, organ nakli gibi konularda “Efendim, kâfir necis olduğuna göre kanı da necistir, o yüzden kâfirden Müslümana kan nakli caiz değildir” gibi bir bakış asla doğru olmaz. Nitekim klasik kitaplarımızda da kâfirin artığının (ağzını batırdığı sıvının) temiz olduğu ifade edilir. Onun yüklenen değer itibariyle inançları bakımından pislik olması gerçeklik hükmü olarak ağzının da pis olmasını gerektirmez.
Örneğimize dönersek, içkinin pislik olarak nitelenmesi ona yüklenen değer itibariyledir, nefret uyandırmak suretiyle insanların uzaklaşmasını temine yönelik bir amaç taşımaktadır. Hal böyle olunca içkinin bırakın içkiyi bir kimyasal madde olarak saf ispirtonun, alkolün necisliği neden söz konusu olsun. Özünün temiz ya da necis olması bakımından metil alkolü etil alkolden ayıran özellik nedir ki birini temiz öbürünü necis kılsın?!
Buna göre mesela domuz derisi de olsa tabaklanınca temiz olur. Ancak bu deriden mamul giyeceklerin giyilmesi yüklenen değer itibariyle insanlarda hala tiksinti doğurabilir ve buna sebep insanlar onu giymeyebilirler. Bu yıkanan ve ter temiz hale gelen lazımlıkta kimsenin çorba içmemesi gibi bir şeydir, yoksa nefret lazımlığın temiz olmadığı ile ilgili değildir.
İşte böyle.
Derinlik iyi ama, onun şartı da ufku kaybetmemektir.
Klasik ilimlerde derinleşmenin böyle bir riski vardır. Derinlik ve ufkun birlikte dengelenmesi gereği vardır. Ufuk için de farklı pencerelerden bakabilmek gerekir. Bu anlamda bize sosyal bilimlerin açabileceği yeni pencereler söz konusu olabilir. O yüzden de çağımızda İslam İlimlerini tahsil edenlerin işi biraz daha zordur. Çok şey bilmeleri ve görmeleri gerekmektedir.
Dua ile!
14.04.2015
GARİBCE

9 Nisan 2015 Perşembe

el-Fıkhu’l-İslâmî’l-muhannat fî sevbihi’l-cedîd!


Efendim bizim fıkhımız adalet esası üzere kuruludur. Eşitlik değil. Eşitlik, adaleti sağladığı sürece itibar görür ve türdeşler arasında söz konusu olur. Bütün insanlar, insaniyetlikte eşittirler; renk, ırk, dil, cinsiyet vb. ayrımı söz konusu değildir.
Eşit işi yapmış kişi eşit ücreti hak eder.
Aynı yükün altına girenler benzer yetkilere sahip olurlar.
Adalet herkese hakkını/ hak ettiğini vermektir. İslam felahı[1] takvaya bağlar. Takvâ da adaletin hemen yanı başındadır, sizi takvaya adalet yakın kılar: “İ’dilû! Huve akrabu li’t-takvâ!”
İslam adaletin ötesinde ihsana (hakkı bağışlamayı) da çağrı yapar. Ama zararı yok adaleti bihakkın tesis edelim o da bize yeter.
Dün sınıfta Fıkıh Metinleri dersinde Velayet bahsini okuyoruz. Üstelik de  “Yeni Elbisesi İçinde İslam Fıkhı”ndan.
Konu ve işlenişi güzel. Her şey adalet esası üzerine kurulu belli ki!
Velayet hakkı kişi ve mal üzerinde olur. Kişi üzerinde velayet hakkı, kâsır’a (kendi kendini idare edebilme ehliyeti için gerekli olan temyiz yetisine sahip olmayan küçük, bunak, akıl hastası gibi kimseler) miras ve hacb tertibi üzere binefsihi asabe olan en yakın akrabasına ait olur. Bunun sıralaması da şöyledir: 1. Bünüvvet: Kâsırın oğlu, oğlunun oğlu, oğlunun oğlunun oğlu… 2. Übüvvet. Baba, babanın babası, babanın babasının babası… 3. Uhuvvet. Babanın cüz’üleri. Yani kâsırın babasının diğer erkek çocukları ki kâsırın er kardeşleri olur. 4. Umûmet: Dedenin cüz’üleri. Yani kâsırın dedesinin erkek çocukları ki  amcaları olur.
Buna göre mesela sabi yaşta bir çocuğun babası ölse, çocuğun başta annesi olmak üzere başka yakınları bulunsa, o çocuğun sorumluluğu kime ait olacaktır?
Sıra ile o yaşta oğlu olmayacağına göre babasının babası (yani dedesi) o da yoksa babasının dedesi, o da yoksa erkek kardeşi, o da yoksa amcası çocuğun velisi olur.
Bunlardan hiç kimse yoksa o zaman annesi velisi olur.
Biyolojik olarak da şefkat ve merhamet itibariyle de çocuğa en yakın olan anne neden en sona kalıyor?
Hadane (küçük çocuğun bakımı) hakkı söz konusu olduğunda en başta akla gelen anne, velayet de neden en sona kalıyor?
Bunun tek telime ile cevabı adalet gereği olmalı.
Üstad Zerka yazdığı kitabına her ne kadar “Yeni Elbisesi İçinde” dese de içindeki sonuçta bizim klasik fıkhımız. Belli ki fizyolojisinde bir değişiklik yok, taş gibi sapasağlam ve yerinde çakılı duruyor, milim bile oynamamış!
Elbisesine aldanmadan içindeki bedeni tanımaya çalıştığımızda aslında her şey yerli yerinde gözüküyor. Ne var ki beden mumyalanmış, korunmuş ama onu içinde taşıyan zaman akıp gitmiş, bu yeni zamanda tanınması zorlaşmış. Doğru anlaşılabilmesi için belli ki geriye doğru zamana bir yolculuk yapmak gerekli gibi gözüküyor.
Geleneksel toplumlarda sosyal yapıyı büyük aileler oluşturuyor, hatta diyet ödenmesi, âkıle oluşturulması, kasame gibi bazı  sorunların üstesinden gelmek için kabile ölçekli kurumlar gerekli oluyor.
Ailenin bir kavvamı yani her türlü umurunu üstlenen, koruma ve kollama görevi/ yetkisi bulunan bir efendisi/ beyi oluyor (Arapçası Rab). Bu yapıda birim aile olduğu için kişiler ve bireysellik öne çıkmıyor, işler genellikle temsil yoluyla kotarılıyor.
Kökü sağlam, dalları göğe ağmış mücessem bir ağaç gibi bir sosyal yapı söz konusu. Bu yapıda bireyler ağaçların dalları, dallarda açan çiçekler gibi. Bu itibarla bunların kendiliklerinden karar vermeleri ve başlarına buyruk hareket etmeleri söz konusu değildir. Ağacın kaderine sahip olan (bahçıvan) şefkatle gereken budamaları da yaparak onu sonsuza kadar yaşatmayı gaye edinir ve bunun gereğini yapar.
Bu yapı içinde anne yabancıdır, dışarıdan başka bir aileden gelmiştir ve hala o aileye aittir. Ölümle ya da talak ve tefrik gibi bir yolla nikah bağı koptuğu an, yine eski ailesine dönebilecektir. Adı hala eski ailesinin adıdır. Malı da öyle tamamen kendisine aittir. Mehri kendi ailesinin itibarına göre belirlenir. Nikah bağı ile bağlandığı bu yeni  aile içinde şayet çocuk doğurmuşsa bu onu sadece o çocuğun annesi yapar, bu yeni ailenin esaslı bir üyesi yapmaz. Hal böyle iken ağacın yeni bir sürgünü mesabesinde olan yenidoğanın velisi elbette ki onu doğuran kadın değil, ailenin yetkili ve sorumlu kavvam kişisi olacaktır. Hasat edilen ürün ambara kaldırılmış, tarla ile olan alakası bitmiştir. Yeni ürün doğuran kadına değil aileye aittir ve haliyle onun kaderi de  ailenin temsilcisi olan veliye (veli işleri üstlenen demektir) havale edilecektir. O veli ki nafaka dahil olmak üzere her türlü ihtiyacı karşılamakla yükümlü kimsedir, öyle ise mukabil bir yetkiyi de haiz olmalıdır. İşte bu yetkiye velayet denilmektedir. Kâsır’ın nerede ikamet edeceği, eğitimi, tedavisi, iş ya da sanat sahibi olması için çalıştırılması ve yönlendirilmesi ve hatta bir maslahata mebni küçük yaşta nikahlanması gibi konularda belirleyici olan velidir, bu yetki tamamen ona aittir. Velayet-i icbar söz konusu olduğu zaman –ki baba ve dedenin velayeti böyledir- bu durumda küçüğün ergenlik çağına ermesi halinde hıyaru’l-bülûğ denilen ergenlik seçim hakkını dahi kullanamamaktadır. Çünkü baba ve dedenin kâsır’a karşı olan şefkat ve merhameti, kollama hırsı o kadar güçlüdür ki, bu saikle onlar korumaları altında bulunan ve kendi sulbünden gelen bu çocuklara karşı asla yanlış yapmazlar, velayet hakkını kötüye kullanmazlar. Ama veli olan amcanın yetim kız yeğenini kendi oğluna nikahlaması gibi durumlarda olduğu gibi, baba ve dedenin dışındaki velilerin işlemlerine karşı böyle bir tedbir uygun görülmüş ve onlar için hıyaru’l-bülûğ tanınmıştır.
Doğrusu yapı ile birlikte yetki ve sorumluluk dağılımı oldukça yerinde ve adaletli gözüküyor.
Şimdi  velayet altında olan kâsır’ın evlilik çağına gelmiş bir kız olduğunu düşünelim. Bu kızın mehr-i mislini tespitte annesi hesaba katılmakta mıdır? Mesela bizde bir söz vardır: “Kenarına bak bezini annesine bak kızını al!” derler. Mehir tespitinde durum öyle mi? Bakıyoruz hiç de öyle değil. Çünkü bu kızın annesi aileye yabancı, o yüzden kızın mehr-i misli, amca kızları ve halaların mehirleri dikkate alınarak belirlenmektedir.  Çünkü aileye ait olan bunlardır.
Birey olmak ve bağımsız bir kişilik sahibi olmak öne çıkmadığı, büyük ölçüde ailenin öne çıktığı gerçeğidir ki veliye henüz fizyolojik olarak evlilik yaşına gelmemiş olan küçüklerin nikahlanmasını da tecviz etmekte, küçükleri/ ya da bâkireleri rızalarına bakmadan everebilmeleri, kişiye eş değil de aileye gelin alındığı için ister istemez görücü usulü ve temsil ile işlerin götürülmesi esasının yaygın olması hep bu yapı ile ilişkili olmalıdır.
İmdi elimizi vicdanımıza koyup baktığımızda  yapı ve ona uygun olarak dağıtılan yetki ve sorumluluğun âdil olduğu gözükmüyor mu?
Bence gözüküyor.
Eeee!
Eeesi o ki bu hikaye bizi anlatmıyor.
Anlatılan bizim annelerimiz, kadınlarımız, kızlarımız değil.
Bizim annelerimiz çocuğu hasbelkader doğurmakla kalmıyor, fıkıh kazaî anlamda görevi değil demişmiş de dememiş de ona hiç bakmadan bağrına basıyor ve iki yıl emziriyor, hayatını ona adıyor, onu geleceğe hazırlıyor, ömrü billah yüreğinde taşıyor. İşte böylesi bir kadına/ anneye kusura bakma ama bu çocuğun hatta amcaları varken bile sana onun üzerinde velayet hakkı veremeyiz… Nihayetinde sen el kızısın, aileye yabancısın… Üstelik eksik eteksin ve dahası dahası… diyeceksin. Zor gözüküyor. İsterseniz bir deneyin. Alacağınız cevap baştan belli gibi.
Nedense bu satırları yazarken kocasının zıhar yapması sonucu hakkını Hz. Peygamber’e karşı savunan ve ondan umudunu kesince de halini doğrudan Allah’a şikayet eden ve buna sebep Mücadele[2] suresinin inmesine sebep olan Havle bt. Mâlik b. Sa’lebe adlı sahabi kadın geldi. Allah rahmet eylesin, ruhu şad olsun. Hak mücadele tarihinde ufuk bir kadın belli ki.
Bu vesile ile bir daha gördüm ki fıkhımıza yeni elbise biçmek ile iş olmuyor. Zerka büyük bir üstad ve İslam Hukukuna Giriş mahiyetindeki eseri de çok değerli. Ne var ki fıkhımıza maharetle biçip diktiği bu yeni elbisenin içindeki beden tahnitli gibi duruyor. Beden öyle olduktan sonra elbise yeni olmuş ne yazar ki? Bize lazım olan yaşayan bir fıkıh, hayatımızda karşılığı olan düzenlemeler getirecek bir fıkıh, belli ki yeni bir inşa ve yeni bir fıkıh.
Herkese hakkını veren ve adalet duygusunun zedelenmesine izin vermeyen, hemen herkesin işti bu diyeceği kabilden bir fıkıh. Tekvine de en az teşri kadar itibar veren bir fıkıh. Kendi ilahî ve özgün kaynakları yanında tüm beşerî tecrübe ve ortak insanlık birikiminden de yararlanmayı ilke edinen bir fıkıh.
Nasrettin hocanın borçlarını ödemek için koyunların çalılara takılan yün parçalarını toplamakla işe başladığını bilmeyenimiz yoktur. Peşin parayı belli ki sen de duydun yüzündeki gülümsemeden belli.
Biz de işte öylesine bir başlangıç yapalım. Bir şey muhal değilse mümkin demektir. Neden olmasın!?
Dua ile!
09.04.2015
GARİBCE




[1] Felah= kurtuluş,  korktuğumuzdan emin umduğumuza nail olmak demektir.
[2] “Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü işitmiştir. Allah, sizin sürdürdüğünüz konuşmayı (zaten) işitmekteydi. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir”. (Mücadele 58/1 vd.)

27 Mart 2015 Cuma

Dine kıymet biçmek!


Bizde din adamlığı yok derler. Kasıt ruhbanlık ise doğrudur.
Ama bir dinin adamı/ adamları yoksa vah o dinin haline!
Kendisine dine adamış adamlar!
Din insanlar için var.
Öyle ise dinin adamları son tahlilde kendilerini insanlara adayan kimseler olmalı.
Dini onların hayatlarına ışık getirecek, onlara yön verecek şekilde sunacak adamlar.
Bizim yaptığımız ise daha çok dine değer biçmek gibi.
Din o kadar değerli ki bizim gözümüzde, onun uğrunda bütün canlar feda olsa yeridir, olması gereken budur deriz. Ve bir sürü din şehitlerimiz. Oh ne ala!
Din o kadar kıymetli ki onu en kıymetli mahfazalar içinde en yüksek yerlerde saklamalı.
Din olur olmaz kimselerin eline verilmemeli, çocuktan esirgenen oyuncak gibi, ya kırarsa, ya bozarsa…
Dinin hayatta ne işi olabilir ki! O paha biçilemez değeriyle itina ile saklanmalı.
Desene şunu müzede saklamalı diye.
Bizim din algımız biraz böyle gibi geliyor bana. Hayatın içinde ve her zaman ve mekanda var olması gereken bir din, öyle olmuyor, birtakım ritüellere indirgeniyor, semboller üzerinden kotarılmak isteniyor.
Yemeğin içindeki tuz gibi, sütün içindeki yağ gibi hayatın her zerresinde din olmalı ki yemeğimiz tatsız tuzsuz, yoğurdumuz imansız olmasın.
Allah’ı yücelteceğiz diye o kadar erişilmez kıldık ki artık şeyh efendi elimizi tutup himmet buyurup bizi O’na götürmeden erişemez olduk. Oysa O bize Şah damarımızdan daha yakındı, her dem biz O’nunla oldukça O da bizimle idi. Hal böyle iken bizi Allah’a götürüyoruz diye Atta’ya mı götürüyorlar.
Vah ki ne vah!
İnsanları gündelik yaşantılarıyla, yaşantılarındaki istikametle, özde, sözde ve işte doğrulukla, dürüstlükle ölçemiyoruz, çünkü bunları ölçebilecek elimizde ölçütlerimiz yok. Giydiğine bakıyoruz, saçına sakalına bakıyoruz, boyuna posuna bakıyoruz… İnsanlarımızın kıymetini bunlardan hareketle ölçmeye kalkıyoruz.
Dindarlık ne ki acep?
Eline, diline , beline sahip olmaksa işimiz gerçekten zor.
Müslüman, kimsenin elinden ve dilinden zarar görmediği kimse ise zor.
Mümin hoş geçimli kimse ise zor.
Mümin, müminin aynası ise zor.
Dindarlık belli ki zor, hem de çok zor.
Sakal ise, kolay.
Cübbe ise o da kolay.
Sarık sarmaksa… bunlar gerçekten kolay.
Dervişlik olsaydı tâc ile hırka 
Biz dahi alırdık otuza kırka
Derler ki kıyamette insanlar anadan uryan haşr olacaklarmış. Bu dünyada haydi otuza kırka demedik aldık; sarıkla cübbeyle, sakalla şalvarla  yırttık diyelim, orada ne yapacağız?
Garibce malum benim içimdeki ben. Arada ilginç muhaverelerimiz de oluyor kendileriyle.  Malum bir süredir sakalımız var hatta bir ara hakkını tam verelim deyu bir kabza kadar olsun için epey bir salıvermiştik. Rahmetli Ahmet Muhtar Büyükçınar hocam “Sakal, beynin antenidir!” derdi. Uzatmamıza sebep de oydu? Ne zaman sinyal almaya başlayacak diye epey bir bekledik.  O günden beri aklımın çalışmasında bir ilerleme oldu mu  doğrusu onu çok seçemedim. Ama  belli ki artık sakalımız da var şunun şurasında geriye ne kaldı bir sarık bir de cübbeden başka diye havalara girdiğimizi sezmiş olacak ki, bir gün beni dürttü, “Hey, hey!” dedi “Dur hele! o havalar da ne! Sonunda keramet zannettiğin şey bir tutam kıl değil mi. Sen köy hayatını bilirsin. Hiç keçi görmedin mi? Bir ömür boyu bir tutam sakal ile yaşar da  ne hikmetse kıçları hep açıkta gezer.  Eğer bu bir tutam kılın kendinde bir keramet olsaydı, hiç olmazsa ayıbını örtmeye yarardı!”
Dedim, “Garibce bak şimdi bu olmadı!”.
O ısrar etti, “geçen yazmıştım” dedi “ozanın öyküsünü: Hani zülfünün teline kurban olayım diye bir ömür türkü söyleyen adamın halini. Adam sonunda öğrenmiş ki bir ömür boyu kurban olduğu  zülüf, saç, tel de kıl imiş. Haydi gel de yanma!”
Laf aramızda bu Garibce bazen ters söylese de hep doğru söylüyor sanki.
O yüzden ben onu seviyorum. Ve onun -kendime rağmen- hep yaşamasını istiyorum.
Bunun da ancak sizin teveccühünüz ve duanızla olacağını da biliyorum.
Din adamı değil ama dinin adamı olmamız duasıyla!
27.03.2015

GARİBCE

21 Mart 2015 Cumartesi

Bağlamdan kopar, istediğin manayı sar!


Bugün derste Bin Baz’dan bir fetva okuduk. Eğlencenin hükmünü sormuşlar. Cevap olarak küllüsü haram deyiveriyor ve ondan sonra da hemen ayet ve hadis okumaya başlıyor. Yani ben bir şey demiyorum, bak bizzat Allah ve peygamberi böyle söylüyor anlamına getiriyor. Haliyle artık verdiği cevap kendi görüşü olmaktan çıkıyor, din halini alıyor ve tartışılmaz hale geliyor.
Eğlencenin haramlığına kullandığı ayet (31) Lokman suresinin altıncı ayeti oluyor:
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ وَيَتَّخِذَهَا هُزُوًا أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ
Bu ayetin eğlenceye delil olması için  içinde lehv =eğlence kelimesinin geçmesi yetiyor. Bu ayeti yıllarca Suud’un en üst düzey din âlimi ve müftüsü olan merhum eğlence için aleyhte delil olarak kullanıyor. Diyelim ki birkaç insan bir araya gelmiş, aralarında  şarkı türkü söylemişler, eğlenmişler, oynamışlar. İçki vb. gibi menhiyyat yok. Namazdan gaflet de yok. Merhum işte böyle kendi hallerinde eğlenmek isteyen kimseler için yukarıdaki ayeti rahatlıkla delil olarak kullanabiliyor.
Oysa ayetin siyak ve sibakına bakıldığında eğlence ile hiçbir alakasının olmadığı görülüyor. Çünkü bu ayetler surenin başından itibaren bir türlü Hz. Peygamber’in risaletini ve kendisine  Kuran’ın indirilmekte olduğunu kabul etmeyen, Kuran’ı bastırmak için  bin bir türlü çareye, desiseye baş vuran  bir takım müşriklerle ilgilidir.
“1.Elif Lâm Mîm.
2,3.Bunlar, hikmet dolu Kitab’ın; iyilik yapanlara bir hidayet ve rahmet olarak indirilmiş âyetleridir.
4.Onlar; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren kimselerdir. Onlar ahirete de kesin olarak inanırlar.
5.İşte onlar, Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve işte onlar kurtuluşa erenlerin ta kendileridir.
6.İnsanlardan öylesi vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve o yolu eğlenceye almak için, eğlencelik asılsız ve faydasız sözleri satın alır. İşte onlar için aşağılayıcı bir azap vardır.
7.Ona âyetlerimiz okunduğu zaman; onları hiç işitmemiş gibi, kulağında bir ağırlık var da büyüklenerek arkasını döner. Ona, elem dolu bir azabı müjdele.”[1]
Diyanetin Mealinde şöyle bir not bulunmaktadır:
“Tefsir kaynaklarında belirtildiğine göre, 6. ve 7. âyetler, müşriklerden Nadr b. Hâris hakkında inmiştir. Nadr, ticaret amacıyla Hîre’ye gittiğinde Acem masalları içeren kitaplar satın alır ve döndüğünde Mekkelilere, “Muhammed, size Âd ve Semûd hikâyeleri anlatıyor, ben de Fars ve Bizans hikâyeleri anlatacağım” der ve getirdiklerini okur, böylece insanları Kur’an dinlemekten alıkoymaya çalışırdı”[2].
İnsaf etmek gerekir. Nadr gibi birtakım azılı İslam düşmanının sırf Kuran’ı bastırmak, Hz. Peygamber’in tebliğ için ortaya koyduğu çabayı etkisiz hale getirmek için onlara Rüstem, Behram… gibi Pers efsane kahramanlarının destanlarıyla eğlendirerek Hz. Peygamber’i ve Kuran’ı dinlemelerini engellemeye çalışmalarını istihdaf eden ayetleri, masum bir biçimde sırf biraz hoş vakit geçirmek amaçlı eğlence için kullanmak hiç insaflı değildir.
Habeşli folklor ekibi bizzat Mescid’de icrayı faaliyette bulunurken eğlenmiyorlar ve seyircileri eğlendirmiyorlar da acaba ne yapıyorlardı?!
Hz. Âişe de dahil olmak üzere onları usanıncaya kadar seyredenler ibadet mi ediyorlardı?!.
Gerçekten  baktığınız pencere çok önemli.
Pencere sizin hem ışık kaynağınız, hem yönünüz, hem de baktığınızda göreceğinizi belirleyen şey.
Kendini bir mezhebin bağnazlık duvarları arasına hapsedip de  tek bir pencereden başka ışık kaynağı olmayan ve o pencerenin tayin ettiği görüntülerden başka bir şey de görmeyen insanları sonuçlar itibariyle mazur da görmek lazım.
Ne yapaydı yani? Görmediği şeyleri gördüm mü diyeydi.
Vesselam.
Dua ile!
21.03.2015
GARİBCE



[1] Lokman 31/1-7.
[2] Teyit için bk. bk. Maturîdî, Tevîlât, VIII, 298; Zemahşerî,  Keşşâf, III, 490.

19 Mart 2015 Perşembe

Öykünme Sünneti II



Mücahid (ö. 103/721) anlatır:
İbn Ömer ile birlikte bir yolculuktaydık. Derken bir yere vardı ve biraz kavis yaptı. Kendine niçin böyle yaptığı sorulduğu zaman şöyle dedi:
“Hz. Peygamber’in (s.a.v.) böyle yaptığını gördüm de…”[1]
İbn Sîrîn (110/728) anlatır:
Arafat’ta İbn Ömer ile birlikte idim. O gittikçe onunla birlikte ben de gittim. Nihayet imama yetişerek birlikte öğle ve ikindi namazlarını kıldı. Sonra o, ben ve arkadaşlarım vakfe yaptık. İmam Arafat’tan ayrılınca biz de onunla birlikte ayrıldık. Me’zemin’e varmadan boğaza gelince devesini ıhtırdı (çöktürdü), biz de ıhtırdık. Biz onun namaz kılacağını sanıyorduk.  Hayvanını tutan kölesi şöyle dedi:
“O namaz kılmak istediğinden değil, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) buraya geldiğinde tuvalet ihtiyacını giderdiğini hatırladı da onun için durdu. Şimdi o da ihtiyacını gidermek istiyor”[2]
Doğrusu  İbn Ömer gibi kadri yüce bir sahabiyi böyle bir tavır almaya iten saik Hz. Peygamber (s.a.v.) sevgisi ve ona olan bağlılığı olabilir. O bu konuda kendisi açısından mazur da sayılabilir. Ancak sahip olduğu mevki ve kendisine uyulan bir konumda olması, onun bu yaptıklarının bir hatıranın tazelenmesi gibi görülmesine mani oluyor ve onların kendisince sünnet sayıldığı zehabını uyandırıyor[3].
Allah’a şükürler olsun ki bizim fıkhımız büyük ölçüde bu zatın babası Ömer ve onun gibiler elinde oluştu. Özellikle de Hz. Ömer’in yolundan giden İbn Mesud – Ebu Hanife çizgisi bu alanda oldukça önemli etkiler oluşturmuşlardır. Yoksa doğru yoldan giderken nice kez yoldan çıkardık. Hafazanallah.
Yahu iyi de insan sormaz mı neden çıkmış yoldan diye. İttiba Hz. Peygamber’in (s.a.v.)  yaptığı işi niye yaptığını bilerek yaptığımız zaman tam olur, aksi öykünmeden başka bir şey değil ki.
İmdi bize lazım olan tavır hangisi?
Baba Ömer gibi sorgulayan, akleden, fıkheden ve bu haliyle gelecek nesiller için her daim bir ufuk olan tavır mı?
Yoksa oğul Abdullah gibi davranıp öykünmeci bir tavır göstermek mi?
Dua ile!
19.03.2015
GARİBCE



[1] Ahmed, II, 32; Kadı Iyâz, Şifâ, II, 558.
[2] Ahmed, II, 131.
[3] Erdoğan, Sünnet, 249.

Öykünme sünneti!


Sünnete tabi olmayı öykünmek diye anlayanlarımız ne kadar da çok!
Allah akıl vermiş vermesine de  kullanmıyorsak kime ne diyeceğimiz var ki?
 Bir dost anlatıyor. Yahu diyor bazı camilerde tam namaza duracağımız zaman imam dönüyor “uûûu” diye bir sesler çıkarıyor ne olduğunu bir türlü anlamıyorum.
-Hay Allah hayrını versin ne olacak adam sünnet-i seniyyeyi işliyor.
-Nasıl yani!
-Nasıl olacak? Hz. Peygamber namaza durmadan önce sağına ve soluna dönerek “istevûuu!” dermiş ya işte o da onu yapıyor.
-İyi de o da ne demek ki?
“Düz durun, safları düzeltin!” demek.
-İyi de niye öyle söylemiyor ki?
-Öyle ama Hz. Peygamber Türkçe demedi ki, o ne söylediyse bizimde onu söylememiz lazım.
-Peki, bu namazın erkanından mı?
-Yook!
-Peki, cemaat olarak ben onun dediğini anlıyor muyum?
-Yook!
-O zaman neden benim anladığım şekilde söylemez.
-Yahu dedik ya kardeşim sünneti seniyye böyle söylemek.
-Haydaaa!. Bu namaz mı değil, belli ki safın düzeltilmesini amaçlayan bir uyarı imiş, insanların anlamayacağı şekilde “uuu” demekle  maksat hasıl olur mu?
Hem bu safı düzeltme işi ise, adam cemaat üç kişi iken gene aynı şeyi yapıyor. Şimdi buna ne demeli.
-Valla ne dersen de. Sünnet dedik ya. İlla ki uyacaksın.
-Yahu uyalım uymasına da bu uymak değil ki öykünmek.
Tövbe tövbe! Bugün tersinden mi kalktın ne?
İşte böyle muhabbet uzayıp  gidiyor. Bu ve benzeri bir çok konuda  biz sözde sünnet-i seniyye diye peygamberimize öykünmüş oluyoruz.
Bakın Hz. Ömer’e: İbn Hibbân’ın rivayetine[1] göre o cemaate imam olmak üzere safların arasından geçerken bakar, saflarda düzensizlik varsa “safınızı düzeltin!” derdi. Eğer saflar düzgün ise geçer ve tekbir alarak namaza dururdu.
Bu arada “safınızı düzeltin!” derken bunu Arapça olarak söylerdi. Çünkü söylediği dil karşısındaki kimselerin anadilleri idi. Türkçe zaten kendisi de bilmezdi.
Şimdi hocalarımız namaza durmadan arkaya dönüp şöyle bir eda ile “istevûuu!” derken muhtemelen arkadaki cemaat “Ne kadar derin hoca!” diyorlardır ya da başta sözünü ettiğimiz dostumuz gibi “Yahu bu adam ne diyor?” diye merak edip duruyordur.
Anlamını, mantığını, maksadını yitiren bir dindarlık işte böyle bir şey.
Şimdi biz tutmuş bizim dindarlık anlayışımızda mantık arıyoruz.
Olmayan şeyi aramanın da ne mantığı varsa sanki.
Neyse.
Kalın sağlıcakla.
19.03.2015
GARİBCE



[1] صحيح ابن حبان - محققا (15/ 350) قَالَ عَمْرُو بْنُ مَيْمُونٍ: وَإِنِّي لَقَائِمٌ مَا بَيْنِي وَبَيْنَهُ إِلَّا عَبْدُ اللَّهِ بْنُ عَبَّاسٍ غَدَاةَ أُصِيبَ، وَكَانَ إِذَا مَرَّ بَيْنَ الصَّفَّيْنِ قَامَ بَيْنَهُمَا، فَإِذَا رَأَى خَلَلًا قَالَ: اسْتَوُوا، حَتَّى إِذَا لَمْ يَرَ فِيهِمْ خَلَلًا، تَقَدَّمَ فَكَبَّرَ

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...