29 Temmuz 2015 Çarşamba
24 Haziran 2015 Çarşamba
Hocalarımız Sosyal Medyada da olmalı mı?
Bugün erken sayılabilecek bir
saatte fakültede olunca dedim Salih hocayı ziyaret edeyim, duasını alayım.
Elinde pahalı bir oyuncak bir şeyler yazmaya çalışıyordu.
-Hocam dedim! Benim de öyle pahalı
bir oyuncağım olsa ben de oynarım!
-Mehmet, dedi, bir yorum yazmaya
çalışıyordum da…
-Evet. Hocam maşallah sizi takip
ediyoruz ve varlığınızı hissetmek bize güven veriyor, dedim.
Sonra günümüzde bir trend olan
Sosyal Medya fenomeni hakkında konuştuk.
-Hocam sizlerin orada olması ister
istemez bir çok insana çeki düzen veriyor. dedim. Hoca:
-Haliyle bizim vaktimiz de çok,
geziniyoruz, çeşitli yorumlar yazıyoruz, iyi de oluyor dedi.
Ve benim “Hocalarımızın varlığı,
bizleri daha bir temkinli olmaya sevk eder” tespiti üzerine ülkemizde
tanınmasına büyük katkı sağladığı büyük
İslam Alimi Muhammed Hamidullah hocadan bir hatıra nakletti. Hoca yaşça genç
olan ve fakat İslam’a karşı saldırgan ve aşağılayıcı bir üslubu olan bir
müsteşrikin derslerini takip edermiş. Demişler ki:
-Hocam, siz bu genç müsteşrikten ne
öğreneceksiniz ki?! Niye boşuna vakit kaybediyorsunuz? Hoca:
-Öyle değil demiş. Ben onun
derslerine bir şeyler öğreneyim diye gitmiyorum. Biliyorum ki ben orada hazır
bulunduğum zaman o ister istemez kendisine çeki düzen verecek ve İslam aleyhine
olur olmaz şeyler anlatamayacak.
İşte bu!
Koskoca İslam’a adanmış bir ömür.
Allah rahmet eylesin Muhammed Hamidullah hocamızı ve onun emsali Salih Tuğ gibi
hocalarımızı çoğaltsın. Hocalarımızın gölgesi üstümüzde olsun ki hem bize güven
gelsin, hem de kendimize biraz olsun çeki düzen verelim.
Sağlıklı uzun ömürler sevgili
Salih Hocam.
Gölgeniz üzerimizden eksik
olmasın.
Dua ile!
24.06.2015
GARİBCE
20 Mayıs 2015 Çarşamba
Serhademe Salih Tuğ Talebelerle Kendi Adı Verilen Amfide Buluştu
Bugün İlahiyat Fakültemizde, yeni binamızın MC 219 nolu
amfisine serhadememiz kurucu dekan Salih
Tuğ hocamızın adının verilmesi münasebetiyle bir etkinlik vardı. Hoca, adının
verildiği salonda talebelerimizle buluşturulacak ve yeni öğrencilerin de
hocamızı tanımasına imkân verilmiş olacaktı.
Girdiğim sınıfa “Hoca ile hiç yüz yüze gelmeyen kim var?” diye
sordum ve çoğu Fransa’dan gelme öğrencileri Hocanın konuşmasını dinlemek üzere salona
gönderdim. Çünkü bence o öğrenciler açısından bu bir fırsattı. Benim şu anda
Hamidullah Hoca’yı tanımış olmam ve ondan feyz almış olmam benim açımdan ne
kadar önemli bir bahtiyarlık ise, bu öğrenciler için de Allah hayırlı uzun ömür
versin Salih hoca yarın öyle olacaktı.
Sonra ben de dersi hızla bitirdim ve son dönemin son dersi olması
münasebetiyle kapanışı da yaparak öğrencilerimle Hoca’nın sohbetine yetişmek
üzere salona gittim.
Memnuniyet verici bir durum olarak salonun iyice dolu olduğunu
gördüm. Bu sevindirici idi.
Sonra arkalarda oturduğum yerde Hoca’yı dinledim. Artık sona
yaklaşmışlardı. Lakin yine de talebe-yi ulum için paylaşılmasını arzu ettiğim
önemli mesajları vardı:
Bunlardan biri tahsil için ön şartın ilgi ve alaka, sevgi ve merak olduğu idi. Kendisinin
latife yollu doktora yapmakta olan öğrencilerine eğer sevgi ve merakınız yoksa
boşa yer işgal etmeyin hemen şimdi gidin de yerinize heveslileri gelsin demesi
önemli bir mesajdı.
Ceplerimizde taşıdığımız On liralık kâğıt paraların üstünde resmi ve
formülü bulunan Ordinaryüs Prof. Cahit ARF’ın matematikteki bu uluslararası
başarısını neye borçlu olduğu sorulunca verdiği cevabın “sevgi ve merak” oluşuna
gönderme yapmıştı.
Bir ikincisi özellik de bizim alanda ilim tahsilinin hasbi olması
gerektiği, karşılığında dünyevi anlamda bir çıkar gözetmenin söz konusu
olmadığı, ilmi dünyevi çıkar, şan ve şöhret için kullanmaya kalkanların dünyada bile akıbetlerinin hoş olmadığı
tarzındaki tespiti idi.
Bir üçüncüsü kendisi de eski bir sporcu olan hocanın sağlıklı
kalmak için spora düzenli bir şekilde devam edilmesini sağlık vermesi.
Bir dördüncüsü hocalarının ortak bir özelliği olarak hicret vurgusu
oldu. Ordinaryüs Prof. olan Zeki Velidi Togan Başkırdistan’dan İstanbul’a hicret etmek zorunda kalmıştı.
Şu anda uluslar arası haklı bir şöhrete sahip olan Prof. Dr. Fuat
Sezgin, 27 Mayıs 1960 askeri darbesi sırasında üniversiteden uzaklaştırılan ve 147'likler
diye bilinen akademisyenler arasındaydı. Almanya’ya giderek Carl Brockelmann’ın
Geschichte der arabischen (GAL) adıyla başlattığı işi ileri taşımış 7./14.
yüzyıldan itibaren gelişen Arap-İslam edebiyatı tarihine dair 13 ciltlik
çalışmasını (Geschichte des Arabischen Schrifttums (GAS) Prof. Sezgin, bu
çalışmalarıyla Suudi Arabistan Kral
Faysal Vakfı’nın İslami bilimler ödülünü 1978 yılında ilk alan kişi olmuştu.
Prof.Dr. Fuat Sezgin, Arap-İslam Bilimleri Enstitüsü için hazırladığı
bilimsel araç ve gereçlerin benzerlerini yaptırarak, 25 Mayıs 2008 tarihinde
Kültür ve Turizm Bakanlığına bağlı İstanbul İslam, Bilim ve
Teknoloji Müzesi'nin açılmasında öncü rol oynamıştır.
Üçüncü isim olarak da benim de hocam olması sebebiyle anılmasından haklı
bir sevinç duyduğum Hamidullah’ın memleketi Haydarabad’tan sürülüp Fransa’da
vatansız olarak yaşamaya mecbur edilmesi ve burada pek çok uluslararası düzeyde
çalışmaya imza atması, İslam’ın Avrupa’da tanınması konusunda önemli hizmetler
görmesi.
Hicret ile hicran aynı kökten geliyor, illa ki ayrılık ve ucunda
bir acı her daim var oluyor. Gurbet de
öyle. İşte o acılardır ki, kendi haline bırakılacak olsa kokuşacak olan ham
deriyi tuz ve şapın pişirmesi gibi ilim talibinin hamlıklarını gideriyor ve onu
pişirip olgunlaştırıyor.
Bitirirken Uğur Derman’ın dinleyicilerine “Çok güzel dinliyorsunuz,
ama hiç kimse not almıyor!” şeklindeki sözüyle genç talebelerimize olan tarizi
vardı. Buna karşı Garibce gibi kimileri sıraların altından çıkardıkları
defterlerini sallayarak cevap verdiler. Akıllı telefonların devrede olduğu
söylendi.
Bir arkadaşımızın da hocanın hatıralarının kitaplaşmış şeklini
görme arzu ve temennisi vardı ve Dekan tarafından bu hatıratın adı da hemen
oracıkta konulmuştu: Salihnâme.
Dua ile!
20.05.2015
GARİBCE
5 Mayıs 2015 Salı
Topal hidayet yarı yolda koydu!
Büyük İslâm bilginlerinden Kurtubî, hidayeti iki kısma ayırır[1]: Birincisi,
açıklama, yol gösterme hidayeti. Bu konuda Kur’ân inanan inanmayan herkes için
aynı konumdadır. Nitekim “Ve likülli
kavmin hâdî = Her toplumun bir yol göstericisi vardır”[2]; “Ve inneke letehdî… = Şüphesiz sen dosdoğru
yolu göstermektesin”[3] gibi âyetlerde hidayet kelimesi bu anlamda
kullanılmıştır.
Hidayetin ikinci kısmı ise amaca ulaştırma, başarıya erdirme hidayetidir. “İnneke lâ tehdî men ahbebte… = Sen
sevdiğini doğru yola eriştiremezsin, ama Allah, dilediğini doğru yola
eriştirir”[4] âyetinde de bu ikinci anlamda kullanılmıştır.
Kurtubî merhumun bu ayrım ve izahı
yerindedir. Ancak onun sözünü ettiği her iki
kısım da hidayetin ikinci ayağı olan teşri ile ilgilidir. Hidayetin
birinci ayağını ise asıl olan tekvin oluşturur. O da Allah’ın biz insanları
yaratırken iyiye, güzele, doğruya ve yararlıya yatkın, bunları ayır edebilecek
donanımlara sahip kılınışımızdır. Yüce Allah biz insanları asıl yaratırken
hidayet etmiş bulunmaktadır. Bugün biz Müslümanların sıkıntısı işte hidayetin
bu ilk ayağını ıskalayarak her şeyi teşride başka bir ifade ile tekvine tutulan
ayna mahiyetindeki indirilmiş kutsal kitaplarda arıyor oluşumuzdur. Oysa ki bu
kitaplar tekvine yazılan kulanım kılavuzu gibidirler. Tekvin ıskalanarak, yok
sayılarak teşri bizi hidayet edemez. Ciğeri çaylağa kaptırmamız halinde
elimizdeki yahni tarifi ile karnımızı doyuramayız.
Tekvin ve teşri dengesini illa ki kurmamız gerekiyor.
Dua ile!
05.05.2015
GARİBCE
1 Mayıs 2015 Cuma
Torosların Ehmeti
Ahmet Fırat, Torosların Ehmeti, ALFA, İstanbul 2015.
Oğlak çobanlığından gecikmiş bir öğrenciliğe ve ardından öğretmenliğe
oradan savcılığa, hâkimliğe, müfettişliğe, genel müdürlük ve nihayet Adalet
Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığına uzanan bir yolda benim sevgili ve saygılı
Ahmet Abimin bu kitabını da kendisi gibi çok sevdim.
Yokluğu ve yoksulluğu bilirdim sanırdım. Ahır sekisini de… Başarının
engellerini de. Belli ki Ahmet abim bu sarp yokuşları bir bir aşmış ve “dağ ne
kadar yüksek de olsa yol onun üzerinden aşar gider” özdeyişi fehvasınca kendi çizgisinde
varılabilecek yere kadar varmış.
İki gün önce misafiriydim. “Abi!” dedim, “hani emekli de oldun, seni
bu seçimlere sebep aramadılar mı?” Onun talepkâr olmayacağını bilirim. “Yok!” dedi
ve ben hayıflandım. İçi bal dolu kovanın etrafını eşek arılarının sarması kadar
tabii bir şey yok. Ama arıbeyi, etrafına üşüşenleri değil, kovanı koruyacak ve ileriye
taşıyacak olanları ille de bulmalı diye düşünürüm.
Fazileti, safiyeti, samimiyeti ile bende hayranlık uyandıran bu
değerli abimin kadrini takdir etmemek hakşinaslık olmaz. Nitekim dost ve arkadaşları da öyle yapmış ve
hakkında hep güzel şeyler söylemişler.
Ahmet abim “sabır ve sebatın meyvesi”dir. Torosların Ehmeti ile
gireceğiniz bir yolculuk esnasında Müftü Mehmet Arslan abimin de dediği gibi “Yer
yer bir öykünün hazzını alır veya kendinizi de içine alan bir hatırayı yad
etmenin duygusallığına gömülürsünüz. Bazen bir masal okumanın çocuksu neşesini
duyarken bazen de gerçeklerin soğuk çehresiyle irkilirsiniz. Bir ahlaki erdeme
uymanın önemine şahit olurken, fıkra gibi gerçeklerle veya gerçek olan
fıkralarla yüz yüze gelirsiniz. Hayatın pek çok yönü ile ilgili olayları Torosların
Ehmeti’nin yalın, sade, çoğu kez de beliğ anlatımı ile adeta yaşarsınız.”
Torosların Ehmeti, “Var
Olmak Kavgası”nın ete kemiğe bürünüp de görünür olması, hayata tutunması, hayat
bulması ve etrafına hayat vermesi öyküsüdür. Bu haliyle Torosların Ehmeti, bağrı
yanık Anadolu’nun saf ve kıt imkanlı çocukları için gerçek anlamda bir ufuk insandır,
rol modeldir. Bu itibarla yavrularımızın onu tanımaya ihtiyacı vardır.
Torosların Ehmeti, daha Öğretmen Okuluna başladığı senenin ilk
yılında birlikte başladığı ve fakat belki de evlenmeyi akıllarına koydukları
için onun gibi okumayı düşünmeyen birçok kişinin yeniden okumaya heveslenmesine
sebep olmuştu.
İşte onlardan biri ve benim de abim olan Müftü Hüseyin Erdoğan’ın
nitelemesiyle “yıllardır sanki kadermiş
gibi üzerine abanan fakru zaruret ve cehaletle budanan Anadolu çınarının kök
sürgünlerinden bir fidanın varlık dünyasına boy atmasıydı” Torosların Ehmeti.
“O, yürürken ayağına diken, otururken kıçına firez batanların
gerçek hikayelerine” tutulan bir ayna olmuştu.
Torosların Ehmeti’nde gelecek zamanın doğum sancıları da vardı. Ve
toplumun her kesimine hitap ederek başarının, birilerinin sırtına kene gibi
yapışarak ya da omzuna basarak değil dişle tırnakla nasıl kazanıldığını
gösteriyordu.
Ayrıca Torosların Ehmeti, Aslan Avşarbey’in değerlendirmesiyle “Avşar-Türkmen
kültürü ve diline ait örnek ve bilgiler ile de ayrı bir renk katmış ve bu
alanda bir referans kaynak ortaya çıkmıştı. Anılarını yazmak isteyenler için
çok güzel bir örnek” olmuştu.
"İnsanı değerli ve şerefli kılan, bir yerde olması değil, bir
şey olmasıdır." diyen Torosların Ehmeti’ni okuyunca daha bir seveceğiz ve
hayranlık duyacağız.
Son derece sade, akıcı ve edebi bir üslup eminim ki okurken bizi
yormayacak. Biz okudukça o bize daha çok şey verecek.
Malum marifet iltifata tabidir.
Torosların Ehmeti Ahmet abime bu vesile ile müteşekkirim. Ömrü
uzun olsun. Daha nice hayırlı eserler vermeye muvaffak olmasını dilerim.
Dua ile!
01.05.2015
GARİBCE
23 Nisan 2015 Perşembe
Cevizin kabuğunu doldurmayacak şeyler!
Sevgili peygamberimizin mümin ve müslim tanımları hep diğerleri ile
ilişkiler üzerindendir. Özeti ele, dile ve bele sahip olmak. Kimseye zara
vermemek. Güzel huylu, geçim ehli olmak, herkesle iyi geçinmek.
Ne kadar kolay ve bir o kadar da zor.
Yakınlarımız arasında iki ailede öğrendiğim kırgınlık/ küskünlük var.
Demin birine sordum. “Sebep nedir?” dedim. “Cevizin kabuğu meselesi!”
dedi. Yani cevizin kabuğunu doldurmayacak türden şeyler demeyi kastetti.
Ben de “Cevizin kabuğu çok sayıda pire alır. Pire de insanları rahatsız
eder!” deyiverdim. Aklıma öyle geldi hani.
Sonra düşündüm de büyük kavgaların, uzun küskünlüklerin sebepleri hep
çoğu kez önemsiz şeyler olagelmiştir. Ya birinin bostanına tavuk girmiş,
salatalığını gagalamıştır. Ya keçi ya da merkep komşunun kavağını kemirmiştir.
Ya biri diğerinin itine oşt demiştir, ya öbürünün tavuğuna kışt demiştir.
Adam arabasını bodrumda oturan birinin evinin penceresinin önüne park
etmiştir. (Bilmeden). Ya dükkanının önüne eğlemiştir. Ya yolda sırasını beklemeden
hemen dalmak istemiştir… Falan.
İmdi bunlar hep pire ısırığı gibi şeylerdir ama rahatsızlık vermektedir. Önemsiz diye
geçiştirildiği ya da görmezden gelindiği, hele hele de durum öğrenildiği halde umursamazlık
gösterildiği takdirde karşı tarafın pireye sebep yorgan yakması gibi akla ziyan
tepkiler göstermesi hiç de uzak bir ihtimal değildir.
En büyük yangınları da başlatan nihayetinde küçük bir çıngıdır. Eğer
anında müdahale edilip söndürülmezse her tarafın yangın yerine dönmesi an
meselesidir.
Bu bilinçle hareket edilmediği zaman rahatsızlık duyan taraf hilim sahibi,
aklı başında, teenni ile hareket eden biri değilse, verilen zararlara zararla
mukabele yoluna gitmekte ve salatalığı gagalayan tavuğa ikinci defasında
zehirli yem koyarak mukabelede bulunmakta, kemiren hayvanın kulağını, kuyruğunu
kesmekte, yersiz park edilen arabayı çizmekte, sileceğini sökmekte ya da başka
türlü zarar vermektedir. Bu kez bu haksız ve yersiz eyleme daha büyük gene
haksız bir karşılık verilmekte ve derken iş kısa zamanda çığırından çıkmakta,
hiç akla hayale gelmedik sonuçlar doğurabilmektedir.
O yüzden en başta pire ısırığı gibi de olsa kimseye zarar vermemek,
verilen zarara ise asla gene bir zararla karşılık vermemek Müslümanca bir
davranış olmaktadır.
Hz. Peygamber’in “Lâ darara velâ dırâr!” buyruğu ilkemiz olmalıdır. Hiç
kimseye durup dururken zarar verme hakkımız yoktur. Şayet bir zarara uğramışsak
bunun yolu sulh yoluyla, yanaşmaması halinde adalet mekanizmalarını devreye
sokarak zararı tazmin ettirmek ama asla zarara, karşı bir zararla mukabele
etmeye kalkışmamaktır.
Ceviz kabuğunu doldurmayan şey deyip geçmemek lazım.
Pire ısırığı kadar da olsa kimseye rahatsızlık vermeye hakkımız yoktur.
Şayet bizi pire ısırmışsa buna sebep yorgan yakmaya kalkma hamakatını
göstermeye de hiç gerek yoktur.
Allah insanları aynı zamanda unutabilen varlıklar olarak yaratmıştır.
Bazı şeyleri unutmak da lazım. Unutmayacağımız şeyler bize yapılan iyilikler
olmalı, bize yapılan kötülükler ve bizim başkalarına yaptığımız iyilikler ise unutacağımız
şeylerin başında gelmeli.
Müslümanlık eğer beş vakit namaz, bir ay oruç, malın kırkta birini vermek…
ise buna biraz zorlansak da gücümüz yetiyor. Ama Müslümanlık başkaları ile olan
ilişkiler üzerinden tanımlanan özü, sözü
ve işi doğru olmak ise, başkalarının elimizden, dilimizden ve belimizden zarar
görmemesi ise bir hayli zor gözüküyor.
Boşa dememişler Müslümanlık zor zanaat diye.
İstikamet üzere olma duasıyla.
23.04.2015
GARİBCE
14 Nisan 2015 Salı
Gerçeklik Hükümleri ve Değer Hükümleri Ayrımı ve Kolonya Kullanımı örneği
Vaktiyle Ziya Gökalp’e
ait bir makale okumuştum ve benim için ufuk açıcı olmuştu. Makale gerçeklik
hükümleri ile değer hükümleri hakkındaydı.
Dünya yuvarlaktır, yahut
dünya dönüyor denildiği zaman gerçeklik hükmünden bahsedilir; dünya müminin
zindanı, kâfirin cenneti yahut dünya insanoğlunun sürgün yeri, yahut dünya
ahiretin ekeneği… dendiği zaman da değer hükmünden söz edilir.
Bayrak, üzerinde hilal ve
yıldız olan al renkli bir kumaş parçasıdır denildiği zaman gerçeklik hükmü,
bayrak özgürlüktür, milletin namusudur, egemenliktir… denildiği zaman da değer
hükmünden bahsedilmiş olur.
Bu ayrım aynısıyla din
dilinde de vardır.
Hac menâsikinin icra
edildiği bütün şeâir, aslında mekan olarak diğerlerinden farklı olmadığı halde
yüklenen değer itibariyle kutsiyet kazanır.
Taştan topraktan yapılmış
olan Kâbe, Allah’ın evi olduğu zaman bir anda kutsallık kazanır ve Müslümanların
kıblesi olmayı bihakkın hak eder.
Harem bölgelerinin ilanı
böyledir; oraya giren güvendedir, dokunulmazlık kazanır.
Namazın, bu anlamda yatıp kalkmanın ötesinde yüce anlamları
vardır; müminin miracıdır.
Buna mukabil olumsuzlama
bakımından da aynı şekilde bu dile ihtiyaç duyulur, gıybet uzak durulması
istenen bir kötü huy ise tiksinilmesi gereken “ölü kardeşin etini yeme” olarak
nitelendirilir. Bununla birlikte gerçeklikte öyle bir durum yoktur. O yüzden de
gıybet’in gerçeklik anlamında orucu bozacağını kimse söylemez.
İçki, kumar… gibi kötü
alışkanlıklar hakkında “rics” yani
pislik denilir. Şirk, pisliktir o yüzden müşrikler “neces”tirler yani mahza
pisliktirler.
Yenilmesi haram kılınan
domuz, putlar adına kesilmiş olan kurbanlar gibi şeyler keza rics’dir, necistir, fısık’tır.
Yani bunların her biri uzak durulması gereken pisliklerdir.
İmdi Şâri Teâlâ bu
sayılan nesnelere “pislik” dedi ya, acaba bunu gerçeklik hükmü olarak mı
söyledi yoksa ona aslında olmayan bir değer yükleyerek mi bu şekilde buyurdu.
İşte bu tefriki yapmayan
ya da yapamayan kimseler hiç de makul olmayan, şeriatın genel ilkeleriyle
örtüşmeyen sonuçlara varabilmektedirler.
Bin Baz’a soruyorlar:
Kolonya kullanmanın hükmü nedir? diye.
Cevabı şöyle: “İçinde
alkol bulunan kolonyanın kullanımı caiz
değildir. Çünkü ilgili uzman kişilerin
beyanı ile sabittir ki kolonya, sarhoşluk verici ispirto ihtiva ettiği için
gerek erkek ve gerekse kadınlar açısından kullanımı haramdır.
Abdeste gelince, kolonya
kullanmakla abdest bozulmaz. Ama bu halde namaz kılma konusu söz konusu
edilince bu namazın sıhhati konusunda düşünmek lazım: Çünkü ulemanın kahir ekseriyeti (cumhur) sarhoşluk veren nesnelerin (aynen idrar,
dışkı gibi) necis olduğunu kabul
ederler. Bir kimse üzerinde (bedeninde, elbisesinde ve namaz kıldığı yerde)
necaset var iken namaz kılarsa namazı
sahih olmaz. Bazı ilim adamları ise
sarhoşluk veren nesnelerin necis olmadığı kanaatindedirler. Bunlara göre
üzerinde kolonya olması namaza mani değildir. İhtiyatlı olan elbiseye ve bedene değen yerleri yıkamaktır.
Ama sarhoş edici özellikte olmayan bir kolonya olursa o takdirde bir şey
gerekmez, çünkü hüküm illeti ile birlikte vardır ya da yoktur… (Mecmû’u
Fetâvâ Bin Bâz, VI, 396).
Bu fetvayı görmeden Bin
Baz bu konuda ne der deselerdi, bizim tahminen vereceğimiz cevap da böyle
olurdu.
Bin Baz gerçekten çok
derin bir âlim. Ama derinlik haddinden fazla olduğu için de ufuk kaybolmakta ve
hidayetin birinci ayağı olan akıl ve mantığa vurulduğu zaman asla kabul
edilemeyecek şeyler din adına söylenebilmektedir. Çünkü din, varsa yoksa şerî
delile dayalı olmalıdır, şerî delil de sonuçta nakle dayalıdır. Bu delilleri
değerlendirirken olsun aklın devrede olması bile zait görüldüğünde işte böylesi
sonuçlar kaçınılmaz olmaktadır.
Ulemanın kahir
ekseriyetini böyle bir hükme götüren saik nedir: Naslardır. Çünkü Yüce Allah
içki, kumar vb. hakkında rics yani pislik demiştir. Öyle ise içki aynen idrar
gibi pisliktir. İçiminin haram olmasını anladık, ama bunlar mademki pisliktir
öyle ise içine karıştığı az miktardaki sıvıyı da aynen içine idrar dökülmüş
gibi pis hale getirir demektedirler.
“İnnemâ’l-müşrikûne neces
= müşrikler pisliktirler” ifadesinden hareketle
Müslümanın dirisi de temizdir ölüsü de, ancak müşriklerin/ kâfirlerin
dirisi de pistir, ölüsü de diyebilmektedirler.
Domuza necisi’l-ayn
demelerinin mantığı da aynıdır.
Bu bakış açısında,
gerçeklik hükmü ile değer hükmü arasını tefrik etme çabası gözükmemektedir.
Necisü’l-ayn demek özü
itibariyle necasetin kendisi demektir ve onu temizlemenin imkanı yoktur: Bir
tezek parçası alıp da dere kenarına oturup onu yıkamak suretiyle temizlemeye
çalıştığımızı farz edelim, temizlenmesi şöyle dursun yıkadıkça .oku çıkar.
Gerçeklikte necaset-i ayn denilen şey işte böyle bir şeydir. Yaş deri temiz
olmasa bile tabaklanınca temizlenebiliyorsa demek ki deri özü itibariyle necis
değildir. Keza köpeğin yaladığı bir kabı yıkamak suretiyle temizlemek mümkün
ise demek ki burada söz konusu olan özü itibariyle necislik değil belki
müteneccis olma durumu yani pisliğe bulaşma halidir, eğer o pisliği izale etmek
mümkün ise demek ki pislik özde değildir.
“Eftara el-hâcımu ve’l-mahcûm!”
= “Hacamat eden de
edilen de orucu bozdular!” şeklindeki hadis, gerçeklik hükmünde alındığı zaman
hacamat etmenin ve olmanın orucu bozacağı sonucunu çıkarmak gerekecektir. Yok
gıybet etmelerine sebep söylendiği bilinir ve “an itibariyle hacamat eden ve
olanın yaptıkları gıybet yüzünden oruçları gitti, sevap namına bir şeyleri
kalmadı!” anlamında almamız halinde ise gıybete bir değer yüklemeden bahsetmiş
oluruz.
Müşriklerin necis olması
onlara yüklenen değer itibariyledir, inançlarının ne kadar çirkin olduğunu
ifade için böyle bir yola başvurulmuş olması söz konusudur. Öyle olduğu için
gerçeklik hükmü itibariyle bir kâfirin bedeni ile bir Müslümanın bedeni
arasında herhangi bir fark yoktur, her ikisi de Allah’ın bizzat kudret eliyle
yaratılmışlardır. Ona sebep kan nakli, organ nakli gibi konularda “Efendim,
kâfir necis olduğuna göre kanı da necistir, o yüzden kâfirden Müslümana kan nakli
caiz değildir” gibi bir bakış asla doğru olmaz. Nitekim klasik kitaplarımızda
da kâfirin artığının (ağzını batırdığı sıvının) temiz olduğu ifade edilir. Onun
yüklenen değer itibariyle inançları bakımından pislik olması gerçeklik hükmü olarak
ağzının da pis olmasını gerektirmez.
Örneğimize dönersek,
içkinin pislik olarak nitelenmesi ona yüklenen değer itibariyledir, nefret
uyandırmak suretiyle insanların uzaklaşmasını temine yönelik bir amaç taşımaktadır.
Hal böyle olunca içkinin bırakın içkiyi bir kimyasal madde olarak saf
ispirtonun, alkolün necisliği neden söz konusu olsun. Özünün temiz ya da necis
olması bakımından metil alkolü etil alkolden ayıran özellik nedir ki birini
temiz öbürünü necis kılsın?!
Buna göre mesela domuz
derisi de olsa tabaklanınca temiz olur. Ancak bu deriden mamul giyeceklerin
giyilmesi yüklenen değer itibariyle insanlarda hala tiksinti doğurabilir ve
buna sebep insanlar onu giymeyebilirler. Bu yıkanan ve ter temiz hale gelen
lazımlıkta kimsenin çorba içmemesi gibi bir şeydir, yoksa nefret lazımlığın
temiz olmadığı ile ilgili değildir.
İşte böyle.
Derinlik iyi ama, onun
şartı da ufku kaybetmemektir.
Klasik ilimlerde
derinleşmenin böyle bir riski vardır. Derinlik ve ufkun birlikte dengelenmesi
gereği vardır. Ufuk için de farklı pencerelerden bakabilmek gerekir. Bu anlamda
bize sosyal bilimlerin açabileceği yeni pencereler söz konusu olabilir. O
yüzden de çağımızda İslam İlimlerini tahsil edenlerin işi biraz daha zordur.
Çok şey bilmeleri ve görmeleri gerekmektedir.
Dua ile!
14.04.2015
GARİBCE
9 Nisan 2015 Perşembe
el-Fıkhu’l-İslâmî’l-muhannat fî sevbihi’l-cedîd!
Efendim bizim fıkhımız adalet esası üzere kuruludur. Eşitlik değil.
Eşitlik, adaleti sağladığı sürece itibar görür ve türdeşler arasında söz konusu
olur. Bütün insanlar, insaniyetlikte eşittirler; renk, ırk, dil, cinsiyet vb.
ayrımı söz konusu değildir.
Eşit işi yapmış kişi eşit ücreti hak eder.
Aynı yükün altına girenler benzer yetkilere sahip olurlar.
Adalet herkese hakkını/ hak ettiğini vermektir. İslam felahı[1] takvaya bağlar. Takvâ da
adaletin hemen yanı başındadır, sizi takvaya adalet yakın kılar: “İ’dilû! Huve
akrabu li’t-takvâ!”
İslam adaletin ötesinde ihsana (hakkı bağışlamayı) da çağrı yapar. Ama zararı
yok adaleti bihakkın tesis edelim o da bize yeter.
Dün sınıfta Fıkıh Metinleri dersinde Velayet bahsini okuyoruz. Üstelik
de “Yeni Elbisesi İçinde İslam
Fıkhı”ndan.
Konu ve işlenişi güzel. Her şey adalet esası üzerine kurulu belli ki!
Velayet hakkı kişi ve mal üzerinde olur. Kişi üzerinde velayet hakkı,
kâsır’a (kendi kendini idare edebilme ehliyeti için gerekli olan temyiz
yetisine sahip olmayan küçük, bunak, akıl hastası gibi kimseler) miras ve hacb
tertibi üzere binefsihi asabe olan en yakın akrabasına ait olur. Bunun
sıralaması da şöyledir: 1. Bünüvvet: Kâsırın oğlu, oğlunun oğlu, oğlunun
oğlunun oğlu… 2. Übüvvet. Baba, babanın babası, babanın babasının babası… 3.
Uhuvvet. Babanın cüz’üleri. Yani kâsırın babasının diğer erkek çocukları ki kâsırın
er kardeşleri olur. 4. Umûmet: Dedenin cüz’üleri. Yani kâsırın dedesinin erkek
çocukları ki amcaları olur.
Buna göre mesela sabi yaşta bir çocuğun babası ölse, çocuğun başta annesi
olmak üzere başka yakınları bulunsa, o çocuğun sorumluluğu kime ait olacaktır?
Sıra ile o yaşta oğlu olmayacağına göre babasının babası (yani dedesi) o
da yoksa babasının dedesi, o da yoksa erkek kardeşi, o da yoksa amcası çocuğun
velisi olur.
Bunlardan hiç kimse yoksa o zaman annesi velisi olur.
Biyolojik olarak da şefkat ve merhamet itibariyle de çocuğa en yakın olan
anne neden en sona kalıyor?
Hadane (küçük çocuğun bakımı) hakkı söz konusu olduğunda en başta akla
gelen anne, velayet de neden en sona kalıyor?
Bunun tek telime ile cevabı adalet gereği olmalı.
Üstad Zerka yazdığı kitabına her ne kadar “Yeni Elbisesi İçinde” dese de
içindeki sonuçta bizim klasik fıkhımız. Belli ki fizyolojisinde bir değişiklik
yok, taş gibi sapasağlam ve yerinde çakılı duruyor, milim bile oynamamış!
Elbisesine aldanmadan içindeki bedeni tanımaya çalıştığımızda aslında her
şey yerli yerinde gözüküyor. Ne var ki beden mumyalanmış, korunmuş ama onu
içinde taşıyan zaman akıp gitmiş, bu yeni zamanda tanınması zorlaşmış. Doğru
anlaşılabilmesi için belli ki geriye doğru zamana bir yolculuk yapmak gerekli
gibi gözüküyor.
Geleneksel toplumlarda sosyal yapıyı büyük aileler oluşturuyor, hatta diyet
ödenmesi, âkıle oluşturulması, kasame gibi bazı
sorunların üstesinden gelmek için kabile ölçekli kurumlar gerekli oluyor.
Ailenin bir kavvamı yani her türlü umurunu üstlenen, koruma ve kollama
görevi/ yetkisi bulunan bir efendisi/ beyi oluyor (Arapçası Rab). Bu yapıda birim
aile olduğu için kişiler ve bireysellik öne çıkmıyor, işler genellikle temsil
yoluyla kotarılıyor.
Kökü sağlam, dalları göğe ağmış mücessem bir ağaç gibi bir sosyal yapı
söz konusu. Bu yapıda bireyler ağaçların dalları, dallarda açan çiçekler gibi.
Bu itibarla bunların kendiliklerinden karar vermeleri ve başlarına buyruk
hareket etmeleri söz konusu değildir. Ağacın kaderine sahip olan (bahçıvan)
şefkatle gereken budamaları da yaparak onu sonsuza kadar yaşatmayı gaye edinir
ve bunun gereğini yapar.
Bu yapı içinde anne yabancıdır, dışarıdan başka bir aileden gelmiştir ve
hala o aileye aittir. Ölümle ya da talak ve tefrik gibi bir yolla nikah bağı koptuğu
an, yine eski ailesine dönebilecektir. Adı hala eski ailesinin adıdır. Malı da
öyle tamamen kendisine aittir. Mehri kendi ailesinin itibarına göre belirlenir.
Nikah bağı ile bağlandığı bu yeni aile
içinde şayet çocuk doğurmuşsa bu onu sadece o çocuğun annesi yapar, bu yeni
ailenin esaslı bir üyesi yapmaz. Hal böyle iken ağacın yeni bir sürgünü
mesabesinde olan yenidoğanın velisi elbette ki onu doğuran kadın değil, ailenin
yetkili ve sorumlu kavvam kişisi olacaktır. Hasat edilen ürün ambara
kaldırılmış, tarla ile olan alakası bitmiştir. Yeni ürün doğuran kadına değil
aileye aittir ve haliyle onun kaderi de ailenin temsilcisi olan veliye (veli işleri
üstlenen demektir) havale edilecektir. O veli ki nafaka dahil olmak üzere her
türlü ihtiyacı karşılamakla yükümlü kimsedir, öyle ise mukabil bir yetkiyi de
haiz olmalıdır. İşte bu yetkiye velayet denilmektedir. Kâsır’ın nerede
ikamet edeceği, eğitimi, tedavisi, iş ya da sanat sahibi olması için çalıştırılması
ve yönlendirilmesi ve hatta bir maslahata mebni küçük yaşta nikahlanması gibi
konularda belirleyici olan velidir, bu yetki tamamen ona aittir. Velayet-i
icbar söz konusu olduğu zaman –ki baba ve dedenin velayeti böyledir- bu durumda
küçüğün ergenlik çağına ermesi halinde hıyaru’l-bülûğ denilen ergenlik seçim
hakkını dahi kullanamamaktadır. Çünkü baba ve dedenin kâsır’a karşı olan şefkat
ve merhameti, kollama hırsı o kadar güçlüdür ki, bu saikle onlar korumaları
altında bulunan ve kendi sulbünden gelen bu çocuklara karşı asla yanlış
yapmazlar, velayet hakkını kötüye kullanmazlar. Ama veli olan amcanın yetim kız
yeğenini kendi oğluna nikahlaması gibi durumlarda olduğu gibi, baba ve dedenin dışındaki
velilerin işlemlerine karşı böyle bir tedbir uygun görülmüş ve onlar için
hıyaru’l-bülûğ tanınmıştır.
Doğrusu yapı ile birlikte yetki ve sorumluluk dağılımı oldukça yerinde ve
adaletli gözüküyor.
Şimdi velayet altında olan kâsır’ın
evlilik çağına gelmiş bir kız olduğunu düşünelim. Bu kızın mehr-i mislini
tespitte annesi hesaba katılmakta mıdır? Mesela bizde bir söz vardır: “Kenarına
bak bezini annesine bak kızını al!” derler. Mehir tespitinde durum öyle mi?
Bakıyoruz hiç de öyle değil. Çünkü bu kızın annesi aileye yabancı, o yüzden
kızın mehr-i misli, amca kızları ve halaların mehirleri dikkate alınarak
belirlenmektedir. Çünkü aileye ait olan
bunlardır.
Birey olmak ve bağımsız bir kişilik sahibi olmak öne çıkmadığı, büyük
ölçüde ailenin öne çıktığı gerçeğidir ki veliye henüz fizyolojik olarak evlilik
yaşına gelmemiş olan küçüklerin nikahlanmasını da tecviz etmekte, küçükleri/ ya
da bâkireleri rızalarına bakmadan everebilmeleri, kişiye eş değil de aileye
gelin alındığı için ister istemez görücü usulü ve temsil ile işlerin
götürülmesi esasının yaygın olması hep bu yapı ile ilişkili olmalıdır.
İmdi elimizi vicdanımıza koyup baktığımızda yapı ve ona uygun olarak dağıtılan yetki ve
sorumluluğun âdil olduğu gözükmüyor mu?
Bence gözüküyor.
Eeee!
Eeesi o ki bu hikaye bizi anlatmıyor.
Anlatılan bizim annelerimiz, kadınlarımız, kızlarımız değil.
Bizim annelerimiz çocuğu hasbelkader doğurmakla kalmıyor, fıkıh kazaî
anlamda görevi değil demişmiş de dememiş de ona hiç bakmadan bağrına basıyor ve
iki yıl emziriyor, hayatını ona adıyor, onu geleceğe hazırlıyor, ömrü billah
yüreğinde taşıyor. İşte böylesi bir kadına/ anneye kusura bakma ama bu çocuğun
hatta amcaları varken bile sana onun üzerinde velayet hakkı veremeyiz…
Nihayetinde sen el kızısın, aileye yabancısın… Üstelik eksik eteksin ve dahası
dahası… diyeceksin. Zor gözüküyor. İsterseniz bir deneyin. Alacağınız cevap
baştan belli gibi.
Nedense bu satırları yazarken kocasının zıhar yapması sonucu hakkını Hz.
Peygamber’e karşı savunan ve ondan umudunu kesince de halini doğrudan Allah’a
şikayet eden ve buna sebep Mücadele[2] suresinin inmesine sebep
olan Havle bt. Mâlik b. Sa’lebe adlı sahabi kadın geldi. Allah rahmet eylesin,
ruhu şad olsun. Hak mücadele tarihinde ufuk bir kadın belli ki.
Bu vesile ile bir daha gördüm ki fıkhımıza yeni elbise biçmek ile iş
olmuyor. Zerka büyük bir üstad ve İslam Hukukuna Giriş mahiyetindeki eseri de
çok değerli. Ne var ki fıkhımıza maharetle biçip diktiği bu yeni elbisenin içindeki
beden tahnitli gibi duruyor. Beden öyle olduktan sonra elbise yeni olmuş ne
yazar ki? Bize lazım olan yaşayan bir fıkıh, hayatımızda karşılığı olan
düzenlemeler getirecek bir fıkıh, belli ki yeni bir inşa ve yeni bir fıkıh.
Herkese hakkını veren ve adalet duygusunun zedelenmesine izin vermeyen,
hemen herkesin işti bu diyeceği kabilden bir fıkıh. Tekvine de en az teşri kadar
itibar veren bir fıkıh. Kendi ilahî ve özgün kaynakları yanında tüm beşerî
tecrübe ve ortak insanlık birikiminden de yararlanmayı ilke edinen bir fıkıh.
Nasrettin hocanın borçlarını ödemek için koyunların çalılara takılan yün
parçalarını toplamakla işe başladığını bilmeyenimiz yoktur. Peşin parayı belli
ki sen de duydun yüzündeki gülümsemeden belli.
Biz de işte öylesine bir başlangıç yapalım. Bir şey muhal değilse mümkin
demektir. Neden olmasın!?
Dua ile!
09.04.2015
GARİBCE
[1] Felah=
kurtuluş, korktuğumuzdan emin umduğumuza
nail olmak demektir.
[2] “Allah,
kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü
işitmiştir. Allah, sizin sürdürdüğünüz konuşmayı (zaten) işitmekteydi. Şüphesiz
Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir”. (Mücadele 58/1 vd.)
27 Mart 2015 Cuma
Dine kıymet biçmek!
Bizde din
adamlığı yok derler. Kasıt ruhbanlık ise doğrudur.
Ama bir dinin
adamı/ adamları yoksa vah o dinin haline!
Kendisine dine
adamış adamlar!
Din insanlar için
var.
Öyle ise dinin
adamları son tahlilde kendilerini insanlara adayan kimseler olmalı.
Dini onların
hayatlarına ışık getirecek, onlara yön verecek şekilde sunacak adamlar.
Bizim yaptığımız
ise daha çok dine değer biçmek gibi.
Din o kadar
değerli ki bizim gözümüzde, onun uğrunda bütün canlar feda olsa yeridir, olması
gereken budur deriz. Ve bir sürü din şehitlerimiz. Oh ne ala!
Din o kadar
kıymetli ki onu en kıymetli mahfazalar içinde en yüksek yerlerde saklamalı.
Din olur olmaz
kimselerin eline verilmemeli, çocuktan esirgenen oyuncak gibi, ya kırarsa, ya
bozarsa…
Dinin hayatta ne
işi olabilir ki! O paha biçilemez değeriyle itina ile saklanmalı.
Desene şunu
müzede saklamalı diye.
Bizim din algımız
biraz böyle gibi geliyor bana. Hayatın içinde ve her zaman ve mekanda var
olması gereken bir din, öyle olmuyor, birtakım ritüellere indirgeniyor,
semboller üzerinden kotarılmak isteniyor.
Yemeğin içindeki
tuz gibi, sütün içindeki yağ gibi hayatın her zerresinde din olmalı ki yemeğimiz
tatsız tuzsuz, yoğurdumuz imansız olmasın.
Allah’ı yücelteceğiz diye o kadar erişilmez kıldık ki artık şeyh efendi elimizi tutup himmet buyurup bizi O’na
götürmeden erişemez olduk. Oysa O bize Şah damarımızdan daha yakındı, her dem biz
O’nunla oldukça O da bizimle idi. Hal böyle iken bizi Allah’a götürüyoruz diye
Atta’ya mı götürüyorlar.
Vah ki ne vah!
İnsanları
gündelik yaşantılarıyla, yaşantılarındaki istikametle, özde, sözde ve işte doğrulukla,
dürüstlükle ölçemiyoruz, çünkü bunları ölçebilecek elimizde ölçütlerimiz yok.
Giydiğine bakıyoruz, saçına sakalına bakıyoruz, boyuna posuna bakıyoruz…
İnsanlarımızın kıymetini bunlardan hareketle ölçmeye kalkıyoruz.
Dindarlık ne ki
acep?
Eline, diline ,
beline sahip olmaksa işimiz gerçekten zor.
Müslüman,
kimsenin elinden ve dilinden zarar görmediği kimse ise zor.
Mümin hoş geçimli
kimse ise zor.
Mümin, müminin
aynası ise zor.
Dindarlık belli
ki zor, hem de çok zor.
Sakal ise, kolay.
Cübbe ise o da
kolay.
Sarık sarmaksa…
bunlar gerçekten kolay.
Dervişlik olsaydı
tâc ile hırka
Biz dahi alırdık
otuza kırka
Derler ki
kıyamette insanlar anadan uryan haşr olacaklarmış. Bu dünyada haydi otuza kırka
demedik aldık; sarıkla cübbeyle, sakalla şalvarla yırttık diyelim, orada ne yapacağız?
Garibce malum
benim içimdeki ben. Arada ilginç muhaverelerimiz de oluyor kendileriyle. Malum bir süredir sakalımız var hatta bir ara
hakkını tam verelim deyu bir kabza kadar olsun için epey bir salıvermiştik.
Rahmetli Ahmet Muhtar Büyükçınar hocam “Sakal, beynin antenidir!” derdi.
Uzatmamıza sebep de oydu? Ne zaman sinyal almaya başlayacak diye epey bir
bekledik. O günden beri aklımın
çalışmasında bir ilerleme oldu mu
doğrusu onu çok seçemedim. Ama
belli ki artık sakalımız da var şunun şurasında geriye ne kaldı bir
sarık bir de cübbeden başka diye havalara girdiğimizi sezmiş olacak ki, bir gün
beni dürttü, “Hey, hey!” dedi “Dur hele! o havalar da ne! Sonunda keramet
zannettiğin şey bir tutam kıl değil mi. Sen köy hayatını bilirsin. Hiç keçi
görmedin mi? Bir ömür boyu bir tutam sakal ile yaşar da ne hikmetse kıçları hep açıkta gezer. Eğer bu bir tutam kılın kendinde bir keramet
olsaydı, hiç olmazsa ayıbını örtmeye yarardı!”
Dedim, “Garibce
bak şimdi bu olmadı!”.
O ısrar etti, “geçen
yazmıştım” dedi “ozanın öyküsünü: Hani zülfünün teline kurban olayım diye bir
ömür türkü söyleyen adamın halini. Adam sonunda öğrenmiş ki bir ömür boyu
kurban olduğu zülüf, saç, tel de kıl
imiş. Haydi gel de yanma!”
Laf aramızda bu
Garibce bazen ters söylese de hep doğru söylüyor sanki.
O yüzden ben onu
seviyorum. Ve onun -kendime rağmen- hep yaşamasını istiyorum.
Bunun da ancak
sizin teveccühünüz ve duanızla olacağını da biliyorum.
Din adamı değil
ama dinin adamı olmamız duasıyla!
27.03.2015
GARİBCE
21 Mart 2015 Cumartesi
Bağlamdan kopar, istediğin manayı sar!
Bugün derste Bin
Baz’dan bir fetva okuduk. Eğlencenin hükmünü sormuşlar. Cevap olarak küllüsü
haram deyiveriyor ve ondan sonra da hemen ayet ve hadis okumaya başlıyor. Yani
ben bir şey demiyorum, bak bizzat Allah ve peygamberi böyle söylüyor anlamına
getiriyor. Haliyle artık verdiği cevap kendi görüşü olmaktan çıkıyor, din halini
alıyor ve tartışılmaz hale geliyor.
Eğlencenin
haramlığına kullandığı ayet (31) Lokman suresinin altıncı ayeti oluyor:
وَمِنَ النَّاسِ مَنْ
يَشْتَرِي لَهْوَ الْحَدِيثِ لِيُضِلَّ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ بِغَيْرِ عِلْمٍ
وَيَتَّخِذَهَا هُزُوًا أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ مُهِينٌ
Bu ayetin
eğlenceye delil olması için içinde lehv
=eğlence kelimesinin geçmesi yetiyor. Bu ayeti yıllarca Suud’un en üst düzey
din âlimi ve müftüsü olan merhum eğlence için aleyhte delil olarak kullanıyor.
Diyelim ki birkaç insan bir araya gelmiş, aralarında şarkı türkü söylemişler, eğlenmişler, oynamışlar.
İçki vb. gibi menhiyyat yok. Namazdan gaflet de yok. Merhum işte böyle kendi
hallerinde eğlenmek isteyen kimseler için yukarıdaki ayeti rahatlıkla delil
olarak kullanabiliyor.
Oysa ayetin siyak
ve sibakına bakıldığında eğlence ile hiçbir alakasının olmadığı görülüyor.
Çünkü bu ayetler surenin başından itibaren bir türlü Hz. Peygamber’in
risaletini ve kendisine Kuran’ın
indirilmekte olduğunu kabul etmeyen, Kuran’ı bastırmak için bin bir türlü çareye, desiseye baş vuran bir takım müşriklerle ilgilidir.
“1.Elif Lâm Mîm.
2,3.Bunlar,
hikmet dolu Kitab’ın; iyilik yapanlara bir hidayet ve rahmet olarak indirilmiş
âyetleridir.
4.Onlar; namazı
dosdoğru kılan, zekâtı veren kimselerdir. Onlar ahirete de kesin olarak
inanırlar.
5.İşte onlar,
Rablerinden gelen bir hidayet üzeredirler ve işte onlar kurtuluşa erenlerin ta
kendileridir.
6.İnsanlardan
öylesi vardır ki, bilgisizce Allah yolundan saptırmak ve o yolu eğlenceye almak
için, eğlencelik asılsız ve faydasız sözleri satın alır. İşte onlar için
aşağılayıcı bir azap vardır.
7.Ona âyetlerimiz
okunduğu zaman; onları hiç işitmemiş gibi, kulağında bir ağırlık var da
büyüklenerek arkasını döner. Ona, elem dolu bir azabı müjdele.”[1]
Diyanetin
Mealinde şöyle bir not bulunmaktadır:
“Tefsir
kaynaklarında belirtildiğine göre, 6. ve 7. âyetler, müşriklerden Nadr b. Hâris
hakkında inmiştir. Nadr, ticaret amacıyla Hîre’ye gittiğinde Acem masalları
içeren kitaplar satın alır ve döndüğünde Mekkelilere, “Muhammed, size Âd ve
Semûd hikâyeleri anlatıyor, ben de Fars ve Bizans hikâyeleri anlatacağım” der
ve getirdiklerini okur, böylece insanları Kur’an dinlemekten alıkoymaya
çalışırdı”[2].
İnsaf etmek
gerekir. Nadr gibi birtakım azılı İslam düşmanının sırf Kuran’ı bastırmak, Hz.
Peygamber’in tebliğ için ortaya koyduğu çabayı etkisiz hale getirmek için
onlara Rüstem, Behram… gibi Pers efsane kahramanlarının destanlarıyla eğlendirerek
Hz. Peygamber’i ve Kuran’ı dinlemelerini engellemeye çalışmalarını istihdaf
eden ayetleri, masum bir biçimde sırf biraz hoş vakit geçirmek amaçlı eğlence
için kullanmak hiç insaflı değildir.
Habeşli folklor
ekibi bizzat Mescid’de icrayı faaliyette bulunurken eğlenmiyorlar ve
seyircileri eğlendirmiyorlar da acaba ne yapıyorlardı?!
Hz. Âişe de dahil
olmak üzere onları usanıncaya kadar seyredenler ibadet mi ediyorlardı?!.
Gerçekten baktığınız pencere çok önemli.
Pencere sizin hem
ışık kaynağınız, hem yönünüz, hem de baktığınızda göreceğinizi belirleyen şey.
Kendini bir
mezhebin bağnazlık duvarları arasına hapsedip de tek bir pencereden başka ışık kaynağı olmayan
ve o pencerenin tayin ettiği görüntülerden başka bir şey de görmeyen insanları sonuçlar
itibariyle mazur da görmek lazım.
Ne yapaydı yani?
Görmediği şeyleri gördüm mü diyeydi.
Vesselam.
Dua ile!
21.03.2015
GARİBCE
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
