16 Ocak 2020 Perşembe

TEVHİD İNANCI VE FIKHIN KUŞATICILIĞI



İslâm’ı bir din olarak vahye dayalı temel kaynaklarından almak, kavramak ve anlaşılır bir dille, açık bir söylemle anlatmak (tebliğ) ve hayata geçirmek anlamında olması gereken fıkıh, bu işlevi sebebiyle hayatı bir bütün olarak ele almak zorundadır. Bunun tabiî sonucu olarak da şerî ve sosyal bilimlerin üzerinde, onların hepsini de kucaklayıcı bir yapı arzetmesi gerekir.
Müslümanlık temel inanç olarak “Tevhîd” esası üzerine kuruludur. Her şey denge üzeredir ve bir bütünlük arzetmektedir. İnsan, varlık âleminde ayrı bir dünyada değil, bütünün içinde ve fakat merkezî konumda bir yerdedir. Dışımızdaki âlem de kezâ bütünlüğün bir parçasıdır. Bu bütünlüğü ince bir nizam ve denge üzerine oturtan hakîm, habîr, alîm olan yüce bir İrade ve Kudret vardır ve varlık âlemi bütünlük içinde tek elden yaratılmakta, tedvir ve tedbir edilmekte, düzen bu şekilde sürdürülmektedir.
Bu bütünlük içinde insanın önemli bir yeri vardır ve insan da gene aynı nizama tabi, aynı İrade ve Kudret’in şümul ve hükümranlık alanındadır. Başka bir güce açık ne bir alan vardır, ne de böyle bir alanı sağlayabilecek  başka bir güç. Bu itibarla madde ile manayı;  ruhu ile bedeni ile; aklı ile kalbi ile ve gönlü ile insanı; toplumsal, siyasal, iktisadî… yönü ile hayatı; biri diğerinin uzantısı olması hasebiyle dünya ve âhireti… kısaca her şeyi bir bütün olarak almak ve bu bütünlüğe tek bir “Kâdiri Mutlak”ı egemen görmek, ve O’nun irade ve kudreti dahilinde bulunan ve O’nun koyduğu nizam içinde var olmuş ve varlığını sürdürmekte olan bu âlemi sadece O’nun bilmek, O’nun iradesinin tecellî etmeyeceği bir alan asla tasavvur etmemek… tevhid inancınınn tabiî bir gereği olmaktadır.
Fıkıh işte bu bütünlük anlayışı içinde, haddi zatında zorunlu olarak Allah’ın kulları olan biz insanları gönüllü olarak da O’na kul yapmanın ve hayatımızı O’nun koyduğu ilkeler, amaçlar doğrultusunda düzenlemenin gayreti içindedir ve bunun için vardır. Bunu yaparken bütünlüğü gözardı etmeden insanı ruh ve beden olarak, akıl, kalp ve gönül sahibi bir bütün olarak, ferdi insanlık âlemi içinde, insanlık âlemini de diğer âlemler içinde bir bütün kabul ederek duyulacak ihtiyaçları öngörmesi ve bunu en güzel biçimde karşılaması gerekecektir. Bu itibarla Fıkıh, inanç ve ahlâk meselelerini konu edinen ilimlerden kendini koparamayacağı gibi, psikoloji, sosyoloji gibi ilimlerle de keza insanın içinde yaşadığı sosyal ve fizik çevre ile uğraşan ilimlerle de yakından uğraşmak zorundadır.
Bugün müslümanlar bir taraftan tevhide inanmanın gereğini duyarlarken, öbür taraftan da hayatlarının parsellere ayrıldığını ve her bir alanının  başka güçler tarafından doldurulduğunu, Kâdiri Mutlak olarak inandığı Allah’ın, hayatının sadece cüzî bir kısmına egemen olduğunu görmektedir. İnsanımız bütünlük fikrinden koparılmış ve kendisine gündüzün dünya için, gece âhiret için çalışabileceği, aklını işine gönlünü Allah’a verebileceği, bedenine Tagut’un ruhuna ise Tanrı’nın hükmedebileceği, bunun da normal ve çağdaşlık gereği olduğu telkin edilmiştir. Bu telkinler altındaki insanımız ya işin vehametini kavrayarak büyük ızdıraplara maruz kalmış, içinde yaşadığı topluma yabancılaşmış, tamamen kendi kabuğuna çekilerek sosyallikten uzaklaşmış yahut da telkinlere inanarak çifte kişilikli insanlar halini almışlardır; yani aynı insan hem mü’min hem kâfir gibi bir yaşantı sürdürmeye başlamış ve zamanla buna hem kendisi hem de başkaları alışmışlardır.
İşin bu noktaya gelmesinde, bütünlük fikrinin kopması ve Fıkh’ın asıl mahiyet ve işlevini yitirerek ayrı bir vadide çevreden habersiz fertlere ve toplumlara yön verme, onları “gütme” iddiasını sürdürmesi büyük rol oynamıştır. İman, amel ve ahlâk bütünlüğü unutulduğu için fıkhın alanı “şerî amelî ahkâm” olarak daraltılmış ve zamanla bunların sûrî şekiller alması kaçınılmaz olmuştur. Oysa ki din “şerî amelî ahkâmı” iman düzlemi üzerine oturtmak ve ahlâkî semereler vermek için vaz’ etmiştir. Öyleyse ne iman düzlemi üzerine oturtulmayan, ne de ahlâkî semereler vermeyen bir amel/fiil, iş, eylem gerçekte “meşrû” olamaz. Âleme, bütünlük gözü ile bakılmayan her yaklaşım, insanı parselleyecek, hayatı farklı güçlerin egemenliğine teslim edecek her izah yanlıştır. “Gönüllü kulluğa” ulaştırmayan her adım bizi Hakk’tan uzaklaştıran, Şeytana yaklaştıran adım olacaktır. Fıkhın amacı bize mutlak anlamda “adım attırmak” değil, bunun Hakk’ın istediği için, Hakk için ve Hakk’a götürecek biçimde olmasını sağlamaktır. Dolayısıyla bizi Hakk’a ulaştırmayacak bir adımı, Tevhid’den uzaklaştıran parçacı bir çabayı bizden uzak tutmak Fıkh’ın vazifesidir.
Fıkh’ın bunu yapabilmesi için iki şeye önem vermesi gerekiyor: Birincisi hareket noktasının çok iyi tespiti, bunun mutlaka vahye dayalı sağlam bir zemin olmasına özen gösterilmesi. İkincisi de amaçların, değerlerin, ilkelerin çok iyi belirlenmiş olması ve yapılacak işlerin,  tutulacak yolun mutlaka belirlenen amaçlara (makâsıdı şerîa) ulaştırıcı olduğundan emin olunması.
Saygı ve sevgiyle.
16.01.2020
GARİBCE


15 Ocak 2020 Çarşamba

Dünyada Mekân Ahrette İman: TOKİ’den Sosyal Konut Projesi


Türkiye’de yeterli ev yok da o yüzden mi milyonlara baliğ insanlar evsiz oluyorlar. Sanmıyorum. Aradaki uçurumu büyüten faktörlerin başında adil olmayan bir servet dağılımı var gibi. Ev kiraları çok yüksek. Bu yüzden de, varlıklı insanların bir kısmı kendi ihtiyaçları olan mesken haricinde çok sayıda ev sahibi oluyorlar. İyi ki de onlar alıyorlar. Hiç olmazsa pahalı da olsa evsiz insanlar kiralık ev bulabiliyorlar.

Asgari ücretle geçinmeye çalışan yüzbinler, aldıkları paranın yarısından çoğunu kiraya veriyorlar. Nasıl geçindikleri ise bir bilmece?
Diğer taraftan  insanlara biçilmiş bir takım sosyal görevler de var. Otuzuna kadar evlenemeyene, kırkına kadar ev sahibi olmayana toplum iyi gözle bakmıyor(du).
Yıllarca evinde oturduğum Hacı amca bayramlarda ziyaretine vardığımda misafirlerine beni “Kiracımız!” diye takdim ederdi. Sora her nasılsa –benim de pek anlamadığım bir şekilde, boyumuzu aşan yaptığımız tercümelerle- halen oturmakta olduğumuz daireyi aldıktan ve taşındıktan sonra kendisini bayramda ziyaret ettiğimiz de bana “Hoş geldin Mehmet Ağa!” diye hitap etmişti. Gözünde artık adam olmuş, sınıf atlamıştık. Doktora yapmış olmamın demek ki hiç de önemi yoktu, ama bir daire sahibi olmak saygıyı gerektirir bir şeydi.
Bu resim, toplumun bakışını yansıtması açısından önemli.
İmdi TOKİ sosyal konut projeleri ile dar gelirli insanlarımızı ev sahibi yapmak istiyor. Finansman için de Kamu bankalarını devreye sokuyor (Katılım bankaları da eklendi)  ve enflasyonun da altında bir faiz oranıyla kredilendiriyor. Adında faiz geçiyor diye bir kesim hemen hücuma geçiyor. Şahsen beni de hayrete düşüren bir tavırla diyanet buna cevaz veriyor. Ama dinden beslenen bir kesim bu kez diyanete de hücum ediyor.
Karadavî anlatıyor. Vaktiyle Avrupa’da uzun vadeli ev kredisi kullanmanın hükmünü bize sordular. Biz de caiz değildir, ribadır ve haramdır, dedik. Sonra bizim sözümüzü tutmayıp da kredi kullananlar ev sahibi oldular.  Dindarlık adına bizim sözümüzü tutup da kredi kullanmayanlar ise hala kira ödemeye devam ediyorlar. Biz bu fetvamızda hata ettik. (Fî fıkhı’l-ekalliyâti’l-müslime, Kahire, II. Basım, 2005, s. 166, 174; Mûcibâtu tegayyüri’l-fetvâ fî asrinâ, Kahire ty., s. 105).
Allah’ın haram kıldığı, “Allah ve Rasulüne savaş açma” olarak nitelendirdiği Riba’dır. Kur'an’da ribanın tarifi de yoktur. Çünkü herkes ribanın uygulanan cahiliye ribası olduğunu bağlamdan anlamaktadır. Yasaklamanın gerekçesi de “sömürü aracı” olmasıdır. (Lâ tazlimûn velâ tuzlemûn) (Bakara 2/279) Vadesi dolan borcu ödeyemeyene mühlet vermek Allah’ın bir emri iken, onun içinde bulunduğu zor durumu istismar edip, vadeyi uzatmak ve buna mukabil de  ilave bir fazlalık (riba) almak, Kur'an’ın savaş açtığı bir uygulama idi. Daha sonraları cahiliye ribası yanında bir takım uygulamaların da faiz adıyla anıldığı ve aslında riba olmadığı görülüyor. Geciktirme cezası yerine “Temerrüd faizi” isimlendirmesinde olduğu gibi.
İmdi TOKİ bu insanlarımıza gerçekten büyük bir imkân sunuyor. Bunun imkân olduğu, konut sayısının kaç katı fazla müracaatın olduğundan da anlaşılıyor. Hükümet, TOKİ aracılığı ile bu insanları sömürmek mi istiyor ki, hemen onu sömürü aracı olduğu için haram olan Riba ile eşdeğerde tutup mahkûm ediveriyorsunuz. El-insaf!
Yoksa elinde ev stoku bulunduran kesim mi bu uygulamadan rahatsız olup, aleyhte kampanya yapıyor?! İnsanın aklına neler geliyor neler?!
Dindarlık, başa bela, avuçta kor ateş olmamalı. Dindarlık rahmetle inananları kucaklamalı ve atalarımızın “Dünyada mekân ahrette iman!” duasına dindarlığımız da âmin demeli.
Diyanet ev ve araba sahibi olmayı zaruret menzilesinde bir ihtiyaç görmüyor ve kredi kullanarak bunlara sahip olmaya cevaz vermiyordu. Belli bir kesimin beklentisi aynı tavrı burada da gösterir şeklindeydi. Ama bence hayırlı bir iş yaptı.
Artık bizim her meselede “tahkik-i menât” dediğimiz araştırmayı yapmamız gerekiyor. Hüküm, vakıaya/olguya uygun olursa adalet ve hikmet oluyor. İsmin ne olduğu değil, müsemmanın kendisi hükmü belirleyici olmalıdır. O yüzden de daha önce de dediğimiz gibi “Asıl mevrid-i nass’da içtihada mesağ vardır!” demeli ve her bir meseleyi yeniden değerlendirmeye çalışmalı.
Dua ile!

15.01.2020

GARİBCE





13 Aralık 2019 Cuma

Allah bana akıl verdi




Allah bana akıl verdi
Aklın çalışmaktır derdi
Emanet boynuma bindi
Ne zaman ki aklım erdi

Allah daim "akledin!" der
Akıl kendinden bir değer
Aklı olmayan üstüne
Allah pislik boca eder

Hayır işle gitsin günah
O’ndan gayrı bilme penah
Burda salah orda felah
Allah hep hayrımız güder.

Dua ile!
13.12.2019
GARİBCE


11 Aralık 2019 Çarşamba

Anlaşmazlıkların çözümünde tekvine/ yaratılış yasasına başvuru gereği




Fıkıhta Garibce olarak bizim seslendirdiğimiz en büyük ilke teşriin tekvin üzerine bina edilmesi ve tekvinin asıl kabul edilmesi olmalıdır. Söz gelimi hünsayı müşkilin cinsiyetinin belirlenmesinde bütün emarelerin tükenmesi halinde kaburgaların sayılıp tam ise kadın eksik ise erkek sayılması anlayışını ele alalım: Bu böyledir çünkü hadislerde “kadının (Hava)  erkeğin (Âdem) eğe kemiğinden yaratıldığı” ifade edilmektedir. Buna göre erkeklerin eğe kemiklerinin bir eksik olması gerekmektedir. Çünkü teşri öyle buyuruyor. İmdi bu dahice bir istidlal biçimi sayılırken “Yahu şunu bir anatomi bilimine soralım, gerçekten erkeklerin eğe kemikleri kadınlarınkinden bir eksik mi?” şeklinde bir yaklaşım zait addediliyor.

Kazak hukukunda hemen hemen tüm anlaşmazlıkları Bi denilen halk hâkimleri çözerlermiş. Bi’ler hem irfan, hem tecrübe ve pratik zekâ sahibi kimselerden olurmuş, atanmazlar, sahip oldukları meziyetlerle kendiliğinden o mevkie hak kazanırlarmış. Halkın örf ve âdetini bildiği gibi yaşanılan hayatın gerçekliklerini de bilirlermiş. Bizim Kazak Dr. Öğrencimiz Tussufkhan Imamumadı’nın tezinde kullandığı bir anekdot Garibce nazarında konumuzla ilgili dikkat çekici bir örnek olmuştur.
Şöyle ki:  Bir ihtiyar boz bir kısrak (dişi at) kaybeder. Başka birinin evinde ise aynı renkte bir at derisi bulunur. Ancak o bunun kendi atının (erkek) derisi olduğunu savunur. Kavga büyür davacı halk hâkimi olan Mami Bi’e gelir. Mami Bi, evinde deri bulunana “kestiği atının kafası nerde diye” sorar. O da kışlaktaki ağaca astığını söyler (Kazaklar atın kafatasını atmaz ağacın yükseğine asarlar). Bi o at kafasını aldırıp temizlettikten sonra, ihtiyara “Kısrak ile (erkek) atın kafasında nasıl bir fark olur?” diye sorar. İhtiyar: “Kısrakta azı diş olmaz, atta (erkek) ise azı dişi olur” diye cevap verir. Bunun üzerine Mami Bi: “Bu kafada azı diş yok ve ‘Körneu turğan aq, qara delinbeydi’ (Görünen aka, kara denilmez)” diyerek davayı ihtiyarın lehine karara bağlar.
Ben dahi bunu okuduktan sonra araştırdım, kısrak diş sayısı otuz altı, erkek at diş sayısı kırk imiş. Emin olun bilmiyordum. 

Bu uygulamada Mami Bİ’nin yaptığı, hüküm verirken tekvini/ yaratılış yasasını/ hayatın somut gerçekliğini dikkate almaktan başka bir şey değildir. Adalet ise gerçekliğe uygun hüküm vermektir.
Biz ise hayatı bilmiyoruz. Bilmediğimiz gibi çoğu kez bunun bir eksiklik olduğunu dahi düşünmüyoruz. Bize kitaplarımız yetiyor. Onların sayfaları arasındaki gerçekliğimiz mutlak olduğu için, başka bir şeye ihtiyaç duymuyoruz.

Mami Bi bize bir ders vermiş.
Alanlara selam olsun.

Dua ile!
11.12.2019
GARİBCE


6 Kasım 2019 Çarşamba

Telefonumu şarja taktım. Dolmadı.


Telefonumu şarja taktım. Dolmadı.
Namaz kıldım beni kötülükten almadı.
Birincisinin sebebini anladım. Aparatı bozuk, bağlantı sağlanamamıştı.
İkincisi de farklı değildi sanki.
Ben yattım kalktım amma aklım hep işte güçte idi.
Belli ki bağlantı sağlanamamıştı.
Hem namazını kıl, hem o seni kötülüklerden alıkoymasın olmazdı.
Bozukluk belli ki namazımı sureta kılan özümde idi.
Yunus ötelerden ses verdi:
“Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil!” dedi.
Benim ki de galiba öyle idi.
Telefon işi kolaydı. Yeni bir şarj cihazı işi hallederdi.
Namaz işine gelince acep bir şalvar bir cüppe alsam bu iş olur muydu diye sordum özüme?
Yunus’un dizeleri ilişti gözüme:
“Dervişlik olaydı taç ile hırka.
Biz dahi alırdık otuza kırka.”
Eee! Ne yapalım şimdi.
Ne yani? Zor olanı hep bize mi düştü?
İnsanlık zor diyorlardı hele!
Ne ki üstesinden gelmek de sadece bizim yapabileceğimiz bir şeydi.
Kolay gelsin, diyelim. Yeniden bir daha deneyelim. Olmadı bir daha, bir daha…
Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak demiş ki: “Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım!”
Eskiler ona meşk, meşk için de aşk lazım diyorlardı.
Bu kez Fuzûlî’nin derinlerden sesi duyuldu sanki.
O da, “Aşk imiş her ne var âlemde. İlm bir kıyl u kâl imiş ancak.” diyordu.
İçimdeki ben ise bu iş ilimsiz de olmaz diyordu ve şöyle sesleniyordu:
Kaynağından soğura
Hikmet ile yoğura
İlim amel doğura
Kısır kalası değil!
Allah da şöyle buyuruyordu:
“İleyhi yas’adu el-kelimü’t-tayyib…
“O’na ağar kelime-i tayyibe, ne ki onu O’na amel-i sâlih yükseltir!”

Dua ile!
GARİBCE
06.10.2019


1 Kasım 2019 Cuma

Oğul sana nasihatim var!




Oğul sana nasihatim var
Tuttuğun yol daim hak ola
Allah eder içine nazar
Özün her daim pak ola

Tam olsun dinin diyanetin
Hakka hizmet olsun gayretin
Hem güzel eyle kim siyretin
El katında yüzün ak ola

Tutkun kıl ardına cemalin
Titre hem hışmından celâlin
Koşasın ardından helalin
Mala mülke gözün tok ola

Aldanma zevklerine peşin
Düşün hep sonunu gidişin
Ismarlayıp Hakka işin
Tevekkülle kaygın yok ola

Gezeleme sen sağda solda
Ardına düş rehberin bul da
Sülûk eylediğin Hak yolda
Ardından gelenin çok ola

Garibce’yim ben de muhtacım
Hem derdim vardır bî ilacım
Diner elbette bir gün acım
Yeter ki tüten ocak ola

Dua ile!
01.11.2019
GARİBCE



16 Ekim 2019 Çarşamba

Bağlam! Bağlam! Bağlama bağlı anlam!




Tartışıp duruyoruz.
Çoğu kez de çalıyı tepesinden sürüklüyoruz.
Kadın konusu yumuşak karnımız. “Fitne” ya, o yüzden evden çıkmasın, gün yüzü görmesin, bizi günaha düşürmesin istiyoruz.
Kırmızı mangır karşısında rüştümüzü ispat ettik ya, kadını eve tıkarsak dinimizin geri yarısını da tamam ederiz sanıyoruz. Aslında biz kendimizin ne matah bir şey olduğunu da çok iyi biliyoruz. “Beli’l-insanu alâ nefsihî basîreh”. Buna rağmen caka satıp duruyoruz. Ya kadere, ya şeytana bindiriyoruz. Ya da şeytanın kendinde temessül ettiği kadına!
Ya selam!
Başlığa/ bağlama dönelim:
Çokça tartışılan bir konu var: Kadının mahremi olmadan (90 km. üzeri) yolculuğa çakması. Bunu yasaklayıcı olarak da şu hadis kullanılıyor:
“Hiçbir kadın yanında kardeşi, babası ya da kocası ya da mahrem bir yakını olmadan üç günden uzun süreli bir yolculuğa tek başına çıkmasın!”
Oysa bu hadisteki yasağın illeti/ gerekçesi kadın olması değil “güvenlik endişesi”dir.
Bu tespitin delili de şu hadistir:
“Çok yakında öyle bir zaman gelecek ki kadın yanında koruması olmadan tek başına Hire’den çıkacak ve Kabe’yi tavaf edecek/ haccını yapacak…”[1]
Hire Kufe'dedir. Kufe-Mekke arası 90 değil 1.715 km'dir.
Ravi “Ben hevdeci içinde kadının yanında koruması olmadan tek başına Hire’den çıkarak Kabe’yi tavaf ettiğini de gördüm” diyor.
İşte böyle.
Dönüp dolaşıp bağlama geliyoruz.
“Bağlam! Bağlam! Bağlama bağlı anlam!” diyoruz.

Dua ile!
16.10.2019
GARİBCE


[1] el-Mâverdî, Ebû'l-Ḥasan ʿAlî b. Muḥammed b. Muḥammed b. Ḥabîb el-Baṡrî (ö.450/1058), el-Ḥâvi'l-Kebîr , Beyrût, I-XVIII, IV, 925-926.
عَنْ أَبِي سَعِيدٍ الْخُدْرِيِّ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ {صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ} قَالَ : لَا تُسَافِرِ امْرَأَةٌ فَوْقَ ثَلَاثَةِ أَيَّامٍ إِلَّا وَمَعَهَا أَخُوهَا أَوْ أَبُوهَا أَوْ زَوْجُهَا أَوْ مَحْرَمٌ
عَنْ عَدِيِّ بْنِ حَاتِمٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ {صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ} قَالَ : لَتُوشِكُ الظَّعِينَةُ تَخْرُجُ مِنَ الْحِيرَةِ بِغَيْرِ خِفَارٍ حَتَّى تَطُوفَ بِالْكَعْبَةِ ، وَيُوشِكُ أَنْ تُفْتَحَ كُنُوزُ كِسْرَى بْنِ هُرْمُزَ ، وَيُوشِكُ الرَّجُلُ يَسْعَى يَبْتَغِي أَنْ يُؤْخَذَ مَالُهُ صَدَقَةً فَلَا تُقْبَلُ مِنْهُ ، فَلَقَدْ رَأَيْتُ الظَّعِينَةَ تَخْرُجُ مِنَ الْحِيرَةِ حَتَّى تَطُوفَ بِالْكَعْبَةِ بِغَيْرٍ خِفَارٍ ، وَكُنْتُ فِي الْخَيْلِ الَّتِي أَغَارَتْ عَلَى الْمَدَائِنِ حَتَّى فَتَحُوا كُنُوزَ كِسْرَى ، وَاللَّهِ لَتَكُونَنَّ الثَّالِثَةُ


Bağlama dair: Müşrikler arasında ikamet


 “Ben, müşriklerin arasında ikamet eden her müminden beriyim/ uzağım!”

Bu hadis, lafızcı okuma sonrasında özellikle Batı ülkelerinde yaşayan Müslümanları tedirgin etmektedir. Öyle ya hadisin ifadesi oldukça açıktır. Buna göre her kim söz gelimi Amerika, İngiltere… gibi Müslüman olmayan bir yurtta kafirler arasında yaşıyorsa, Hz. Peygamber (s.a.s.) ondan uzak olacak demektir.
Tabii bu uzaklık/ berî olma hangi açıdan diye sorulduğunda da cevap olarak akla ilk gelen din, peygambere mensubiyet, ümmete aidiyet olmaktadır.
İmdi nasıl kutlu ve mutlu bir İslam dünyamız var ki kapılar açık olsa insanlarımızın kahir ekseriyeti büyük bir tehacümle özellikle Batı ülkelerine akın edeceklerdir. Kapılar bunca muhkem bir şekilde kapalı olmasına rağmen ölümü göze alan nice insanlarımız bu kapıyı zorlamakta, binlercesi de yollarda telef olmakta, kimi boğulmakta, Aylan bebeklerin cesedi karaya vurmakta, kimilerinin donmuş cesetleri bahar mevsiminde ortaya çıkmaktadır. Ne kadar yürek acısı ve utanılası bir durum!
İmdi bunca oralarda yaşayan ve oralarda yaşamak için can atanlar, gavur olmaya mı hevesliler. Belli ki hayır. Bu insanlar insanca bir hayat yaşayabilmek için, çoğu da ülkelerindeki zulümlerden, katliamlardan kaçmak için, daha özgür bir yaşam için  bu serüvene katlanıyorlar.
İmdi hadis bize ne diyor, ona gelelim.
Bilindiği gibi Hz. Peygamber (s.a.s.) Medine’yi İslam yurdu yapınca, bundan kerli Müslüman olan herkesten aldığı beyatta hicreti de şart koştu. Buna sebep Medine “Dâru’l-hicret” oldu. Müslüman olup da Medine’ye hicret etmeyenin hayatı garanti altına alınmadı. Bu bilgi önemli. Bu hicret siyaseti Mekke’nin fethine kadar da sürdürüldü.
Hz. Peygamber (s.a.s.) Has’am kabilesine bir seriye/ askerî müfreze göndermişti.  (Bu kabileden de bir takım insanlar Müslüman olmuşlar, ancak hicret etmeyip müşriklerle yaşamayı sürdürmekteydiler.) Bunlar baskın yapan seriyyeyi görünce hemen namaza durup secdeye varmışlar, (Müslüman olduklarını görsünler de kendilerine dokunmasınlar, istemişlerdi. Lakin bekledikleri gibi olmamış ve) seriyye bunları da öldürmüştü. Durum Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ulaşınca “Ben, müşriklerin arasında ikamet eden her müminden beriyim/ uzağım!” buyurmuştu.[1]
Bu şu demek oluyordu. Has’am kabilesinden Müslüman olup da emir gereği hicret etmeyip orada ikamete devam eden ve seriyye tarafından öldürülen bu müminler, bizim korumamız altında değildir. Bu itibarla devlet olarak bizim  (Hz. Peygamber (s.a.s.) ve Müslümanların) onların diyetlerini ödemek, verilen zararı tazmin etmek gibi bir sorumluluğu yoktur.
Buna rağmen, Hz. Peygamber (s.a.s.) o Müslümanların diyetlerinin yarısını tazmin etmiş, diğer yarısını da kendi ölümlerini kendileri hazırladıkları için heder kılmıştır.
İmdi olay bu.
Bu bağlamdan koparılarak sözün mutlaklaştırılıp “din ve imandan beri olmak” gibi bir anlamı esas almak ne alaka!? Ondan sonra da din ve peygamber adına halkının çoğunluğu Müslüman olmayan ülkelerde yaşamaya çalışan Müslümanları peygamber sopası ile dövmeye çalış.
Müslümanlar, her şeyden önce kendi ülkelerini yaşanılabilir bir yere çevirmeliler. Bunu yapabilirlerse, bu kez tersinden gayrimüslimler bizim ülkelerimize gelmeye ve bizlerin arasında yaşamayı bir ideal haline getireceklerdir.
Ama nerede?

Dua ile!
16.10.2019
GARİBCE


[1] عَنْ جَرِيرِ بْنِ عَبْدِ اللَّهِ ، قَالَ: " بَعَثَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ سَرِيَّةً إِلَى خَثْعَمٍ فَاعْتَصَمَ نَاسٌ مِنْهُمْ بِالسُّجُودِ ، فَأَسْرَعَ فِيهِمُ الْقَتْلَ ، قَالَ : فَبَلَغَ ذَلِكَ النَّبِيَّ صَلَّى اللهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فقال : ( أَنَا بَرِيءٌ مِنْ كُلِّ مُسْلِمٍ يُقِيمُ بَيْنَ أَظْهُرِ الْمُشْرِكِينَ )، قَالُوا : يَا رَسُولَ اللَّهِ لِمَ ؟ ، قَالَ: ( لَا تَرَاءَى نَارَاهُمَا ) " . رواه أبو داود ( 2645 ) ، والترمذي ( 1604 )

12 Ekim 2019 Cumartesi

Akıl seni başta taşımak neden bize zor geliyor?




Bir bedevi araba, “Muhammed’in  peygamberliğini nasıl anladın?” diye sorulduğunda şu cevabı vermiştir: “Muhammed neyi emretti ise, akıl, ‘O bunu yasaklasa daha iyi olurdu!’ demedi. O neyi yasakladı ise akıl, ‘O bunu emretseydi daha iyi olurdu!’ demedi.” (İbn Kayyım, Miftâhu dâri’s-seâde, II, 6)
قال بعض الاعراب ، وقد سئل : بماذا عرفت أن محمدا رسول الله ؟ فقال : ما أمر بشيء فقال العقل : ليته نهى عنه، ولا نهى عن شيء فقال العقل : ليته أمر به.
Ömrü develerinin ardında vaha vaha dolaşan bedevi aklını kullanıyor ve aklına ışık tutacak hidayeti buluyor.
Biz ise aklımızı heva ve heveslerimizin peşinde sürüklüyoruz. İhtiraslarımız aklımızı perdeliyor. Sonunda ışığı olmayan aklımız karanlıkta kalıyor ve görür iken görmez oluyor, tartar iken tartmaz oluyor.
Allah da aklını kullanmayanların üzerine pislik boca ettiğini söylüyor. (Yunus 10/100)
Hadi hayırlısı!
Yahu akıl sen ne imişsin be!
Kullananın elinde düze çıkarırsın, yolda yol aldırırsın.
Kullanmayanın elinde başta bir yük olursun.
Kiminde patinaj yapar, kiminde sıyırttırırsın.
Kiminde birinci/ ilk hâdî (yol gösteren) olarak sana mikyas/ölçem olacak hidâyete götürürsün. Ve sen ne aziz/ değerli bir şeysin.
Ve bu halinle sen başımızda taşınmaya ne kadar da layıksın.

Dua ile!
12.10.2019
GARİBCE


11 Ekim 2019 Cuma

Hayat bulmak için suyu içmek mi analiz mi etmek?



Ahmed Raysûnî, Ebu Şuayb el-Mağribî’den naklediyor:
Peygamberimize (s.a.v.) gökten su indi (vahiy). Peygamberimiz  bu suyun nezafetine ve susuzluğumuzu gidereceğine iman etti. Sonra da bu hayat suyundan bütün insanlığa ulaştırmak için çalıştı, çabaladı, ömrünü bu uğurda harcadı.  Ardından gelen sahabe ondan içti susuzlukları gitti,  hayat buldular.  Nihayet Mutezile geldi. Bunlar, suyun gerçekliğini öğrenmek için işe koyuldular. Büyük bir gayretle suyu kazana koydular, altına ateş yaktılar, tahliller yapıp mahiyetini öğreneceklerdi. Ne ki bu kez kazandaki su buharlaştı ve yok oldu. İnsanlar susuz kaldı.  (Mealen) https://www.youtube.com/watch?v=sI2iJIGQiGM
Bana pek öyle olmadı gibi geliyor ama yine de benzetme güzel!
Allah’ın esmasını Zikir, semere vermeli. Semeresi de hal, söz ya da fiil olmalı.
Su’yu anmak, analiz edip gerçekliğini öğrenmek değil, içmek ve susuzluğumuzu giderip hayat bulmak amaç olmalı.

Dua ile!
11.10.2019
GARİBCE


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...