22 Şubat 2020 Cumartesi

Yemek Yemenin Sünneti




Aklıma geldi de yemek yemenin sünneti ne olmalıdır diye. Düşündüm tuttuğumuz yol O’nun yolu olacak ise şunlar olmalı diye karar verdim.
Helal olmalı, haram bulaşmamalı,
Temiz olmalı,
Acıkmadan yenmemeli,
Doymadan kalkılmalı,
Olabildiğince paylaşılmalı,
İsrafa yer verilmemeli.
Nimeti O’ndan bilmeli.
Ötekiler bu işin baharatı gibi sanki.

Dua ile!
22.02.2020
GARİBCE



9 Şubat 2020 Pazar

İslam Nedir?


[1]

Dedim: İslam nedir?
Dedi: İnançtır.
Dedim özü nedir?
Dedi: Tevhittir.

Dedim: İslam nedir?
Dedi: İbadettir.
Dedim: Özü nedir?
Dedi: İhlastır.

Dedim İslam nedir?
Dedi: Muamelattır.[2]
Dedim özü nedir?
Dedi: Doğruluktur.

Dedim İslam nedir?
Dedi: Ahlaktır.
Dedim özü nedir?
Dedi: Merhamettir.

Dedim İslam nedir?
Dedi: Hukuktur.
Dedim: Özü nedir?
Dedi: Adalettir.

Dedim: İslam nedir?
Dedi: Amel-i salihtir.
Dedim: Özü nedir:
Dedi: Hakkını vermektir.


[1] Yusuf el-Karadâvî’nin Feys’te paylaşılan hikmetli sözünün Garibce'si.
[2] İnsanlarla olan ilişkiler, davranışlar.

7 Şubat 2020 Cuma

Ya Rab! Acılarımız çoğaldı




Ya Rab! Acılarımız çoğaldı
Masum yavrular öksüz kaldı
Çığlar çığlığa dönüştü de
Milletimiz mateme saldı

Sınırlara kalkan Mehmetler
Kaçtır göğe ağar şehitler
Mirasını neyledik diye
Asumandan bizi gözetler

Kazaların gelmiyor ardı
Hüzün dört yanımızı sardı
Safça kader diyorduk amma
Hoş, elimizde kalem vardı

Bozguna gitti kara, deniz
Soykırım etti Solukbeniz
Dağıtımda hak, Hak getire
Yüze sade bir, bire tam yüz

Kümese bekçi olmuş tilki
Haklar yerini bulur belki
Güven pazarında soyulduk
Ne sonuncu bu, ne de ilki

Ya Rab! Sen medet eyle bize
Yokuştan Sen çıkar bizi düze
Eli boş özün sana tutar
Garibce fakrın alıp yüze

Dua ile!
02.02.2020
GARİBCE



4 Şubat 2020 Salı

Selam! Selam sana bayrağım!



Mehmetciğim çeker göndere
Canlar fedadır düşmez yere
Dalgalansın diye ufkunda
Ülküsü şehadete ere

Hilali ta göklere ağar
Yıldız özgürlük diye parlar
Sarar da baştanbaşa ufkumuz
Milleti altında ağırlar

Sulhu sükûnun daim adresi
Şanını cümle âlem göresi
Karada denizde vatanımdır
Dalgalandığı yer her neresi

Dalgalan sen şanlı bayrağım
Senle vatan olur toprağım
Mevla’mdan Garibce duam
Gölgende olsun son durağım
Selam! Selam sana bayrağım!


Dua ile!
04.02.2020
GARİBCE



2 Şubat 2020 Pazar

Bugün yeni bir tecrübem oldu!




Sabah namazdan sonra dizimde sızı uyutmadı. Galiba kabayel vardı. Ben de kalktım. Zaten saat olarak erken de sayılmazdı. Hanım rahatsız olduğu için onun kendisini toparlayıp kalkmasına epey bir zaman vardı. Ben de çoğu kez yaptığım gibi ocağa çay koydum. O demlenirken diğer gözüne de yumurta. Şu kulplu çelik küçük derin kaplar var ya ondan. Üç yumurtayı alıyor. Biri kendim biri hatun için, diğeri de artık kime nasip olursa diye. Hani üç tane aldığı için nasıl olsa kaynıyor üçü birden pişsin, ekonomik olsun.
Ben de koltuğa gömüldüm, elime uyku çağrıcılardan birini aldım okumaya koyuldum. Zaten çoğu kez olduğu gibi bu kez de içim geçivermiş. Elimde kitap kadar uyudu isem “Çâaaat!” diye bir ses ile irkildim. Akıl başa düştü, hemen mutfağa koştum. Yumurta kabının altını söndürdüm. Yumurtaların dibi kömür gibi, kalan kısımları da şekil şekil olmuş. Suya tuttum cassladı. Neyse ki ateş sönmemiş, gaz kaçağı olmamış, yangın tehlikesi bulunmuyordu. Sonra kaba baktım. Allah! Allah! Yahu ben kaba üç tane yumurta koymuştum. Acaba diye düşündüm, ama emindim, kaba üç tane koymuştum. Zaten bu benim de adetimdi. Üçüncü yumurtayı akşam kıvırcık salatasına katmak hoşuma da gidiyordu. Neyse tekrar tekrar baktım. Evet, parçalanmış da olsa iki yumurta vardı. Sonra etrafa bıktım. Şaval kaval koştuğumdan fark edememişim. Meğer o çâaat dediğinde yumurta patlamış, gülle (sarısı) çapraz istikamette tezgâhın üstüne, oradan da sekerek yere düşmüş ve etrafa yayılmış. Şarapnel parçaları (kabuk ve ak kısmı)  ise hedef karşı taraf olmak üzere her bir tarafa yayılmış. Karşı duvarın tamamı, raflar, örtüler… her ne varsa patlamadan nasibini almış. Hatırı sayılır büyüklükte bir parça da bardağın içine basket olmuş. Muhtemelen duvara çarpıp da aşağıya inerek olmuş. Bir parçası da mutfak kapısından dışarı hole ulaşacak şekilde sıçramış.
Hayde! Şimdi, ben ne yapmalıydım. Hanım manzarayı görseydi kesin ağlardı. Ben ağlayayım mı güleyim mi bilemedim. Hemen kolları sıvadım. Önce kabalarını bir topladım arkasından da mutfağın her yerini temizlemeye çalıştım. Tabii benim temizlemem, hanıma göre pek bir anlam ifade etmeyecekti. Saklasam, saklayamazdım. Patlamayı o da duymuştu. Yumurta kabı/ derin cezve iyiden iyiye yanmıştı. Etraf ise onun gözünden kaçmayacak derecede patlamadan izler taşıyordu.  Holdeki parçaları zaten o toplamıştı.
Allah’tan söylense de fazla bir şey demedi.
Çok korktum, çok!
Ucuz atlatmıştık vesselam.
Yahu yumurta patlar mı? Haydi, patladı diyelim, bu kadar uzak mesafeye nasıl dağılırdı?!
Bu vesile ile düşündüm: Felaketler neden kaynaklanıyor, yangınlar neden çıkıyordu?
Bu bana bir ders oldu.
Ya bir de patlamasa ve sesine uyanmasaydım, yangın çıksaydı…
Allah korusun.
Yanlışlarımıza kızsalar da evde insanın bir eşinin olması büyük nimet!
Ya yapa yalnız olsak. Ya Rabbi! Senden medet!
Hele bir de Allah aklımızı başımızdan alsa.
İşte odur asıl felaket.

Razıyız ya Rab gamma hem kedere
Yeter ki düşürme erzel-i ömre

Dua ile!
02.02.2020
GARİBCE

Not: Sonra Google yumurta patlaması diye sordum. Meğer bu ilk kez benim başıma gelen şey değilmiş. Hem ben çok ucuz atlatmışım. Yüzünde patlayanların resimleri var. Korkunç gözüküyorlar. Ben bu vesile ile şükrettim.



16 Ocak 2020 Perşembe

TEVHİD İNANCI VE FIKHIN KUŞATICILIĞI



İslâm’ı bir din olarak vahye dayalı temel kaynaklarından almak, kavramak ve anlaşılır bir dille, açık bir söylemle anlatmak (tebliğ) ve hayata geçirmek anlamında olması gereken fıkıh, bu işlevi sebebiyle hayatı bir bütün olarak ele almak zorundadır. Bunun tabiî sonucu olarak da şerî ve sosyal bilimlerin üzerinde, onların hepsini de kucaklayıcı bir yapı arzetmesi gerekir.
Müslümanlık temel inanç olarak “Tevhîd” esası üzerine kuruludur. Her şey denge üzeredir ve bir bütünlük arzetmektedir. İnsan, varlık âleminde ayrı bir dünyada değil, bütünün içinde ve fakat merkezî konumda bir yerdedir. Dışımızdaki âlem de kezâ bütünlüğün bir parçasıdır. Bu bütünlüğü ince bir nizam ve denge üzerine oturtan hakîm, habîr, alîm olan yüce bir İrade ve Kudret vardır ve varlık âlemi bütünlük içinde tek elden yaratılmakta, tedvir ve tedbir edilmekte, düzen bu şekilde sürdürülmektedir.
Bu bütünlük içinde insanın önemli bir yeri vardır ve insan da gene aynı nizama tabi, aynı İrade ve Kudret’in şümul ve hükümranlık alanındadır. Başka bir güce açık ne bir alan vardır, ne de böyle bir alanı sağlayabilecek  başka bir güç. Bu itibarla madde ile manayı;  ruhu ile bedeni ile; aklı ile kalbi ile ve gönlü ile insanı; toplumsal, siyasal, iktisadî… yönü ile hayatı; biri diğerinin uzantısı olması hasebiyle dünya ve âhireti… kısaca her şeyi bir bütün olarak almak ve bu bütünlüğe tek bir “Kâdiri Mutlak”ı egemen görmek, ve O’nun irade ve kudreti dahilinde bulunan ve O’nun koyduğu nizam içinde var olmuş ve varlığını sürdürmekte olan bu âlemi sadece O’nun bilmek, O’nun iradesinin tecellî etmeyeceği bir alan asla tasavvur etmemek… tevhid inancınınn tabiî bir gereği olmaktadır.
Fıkıh işte bu bütünlük anlayışı içinde, haddi zatında zorunlu olarak Allah’ın kulları olan biz insanları gönüllü olarak da O’na kul yapmanın ve hayatımızı O’nun koyduğu ilkeler, amaçlar doğrultusunda düzenlemenin gayreti içindedir ve bunun için vardır. Bunu yaparken bütünlüğü gözardı etmeden insanı ruh ve beden olarak, akıl, kalp ve gönül sahibi bir bütün olarak, ferdi insanlık âlemi içinde, insanlık âlemini de diğer âlemler içinde bir bütün kabul ederek duyulacak ihtiyaçları öngörmesi ve bunu en güzel biçimde karşılaması gerekecektir. Bu itibarla Fıkıh, inanç ve ahlâk meselelerini konu edinen ilimlerden kendini koparamayacağı gibi, psikoloji, sosyoloji gibi ilimlerle de keza insanın içinde yaşadığı sosyal ve fizik çevre ile uğraşan ilimlerle de yakından uğraşmak zorundadır.
Bugün müslümanlar bir taraftan tevhide inanmanın gereğini duyarlarken, öbür taraftan da hayatlarının parsellere ayrıldığını ve her bir alanının  başka güçler tarafından doldurulduğunu, Kâdiri Mutlak olarak inandığı Allah’ın, hayatının sadece cüzî bir kısmına egemen olduğunu görmektedir. İnsanımız bütünlük fikrinden koparılmış ve kendisine gündüzün dünya için, gece âhiret için çalışabileceği, aklını işine gönlünü Allah’a verebileceği, bedenine Tagut’un ruhuna ise Tanrı’nın hükmedebileceği, bunun da normal ve çağdaşlık gereği olduğu telkin edilmiştir. Bu telkinler altındaki insanımız ya işin vehametini kavrayarak büyük ızdıraplara maruz kalmış, içinde yaşadığı topluma yabancılaşmış, tamamen kendi kabuğuna çekilerek sosyallikten uzaklaşmış yahut da telkinlere inanarak çifte kişilikli insanlar halini almışlardır; yani aynı insan hem mü’min hem kâfir gibi bir yaşantı sürdürmeye başlamış ve zamanla buna hem kendisi hem de başkaları alışmışlardır.
İşin bu noktaya gelmesinde, bütünlük fikrinin kopması ve Fıkh’ın asıl mahiyet ve işlevini yitirerek ayrı bir vadide çevreden habersiz fertlere ve toplumlara yön verme, onları “gütme” iddiasını sürdürmesi büyük rol oynamıştır. İman, amel ve ahlâk bütünlüğü unutulduğu için fıkhın alanı “şerî amelî ahkâm” olarak daraltılmış ve zamanla bunların sûrî şekiller alması kaçınılmaz olmuştur. Oysa ki din “şerî amelî ahkâmı” iman düzlemi üzerine oturtmak ve ahlâkî semereler vermek için vaz’ etmiştir. Öyleyse ne iman düzlemi üzerine oturtulmayan, ne de ahlâkî semereler vermeyen bir amel/fiil, iş, eylem gerçekte “meşrû” olamaz. Âleme, bütünlük gözü ile bakılmayan her yaklaşım, insanı parselleyecek, hayatı farklı güçlerin egemenliğine teslim edecek her izah yanlıştır. “Gönüllü kulluğa” ulaştırmayan her adım bizi Hakk’tan uzaklaştıran, Şeytana yaklaştıran adım olacaktır. Fıkhın amacı bize mutlak anlamda “adım attırmak” değil, bunun Hakk’ın istediği için, Hakk için ve Hakk’a götürecek biçimde olmasını sağlamaktır. Dolayısıyla bizi Hakk’a ulaştırmayacak bir adımı, Tevhid’den uzaklaştıran parçacı bir çabayı bizden uzak tutmak Fıkh’ın vazifesidir.
Fıkh’ın bunu yapabilmesi için iki şeye önem vermesi gerekiyor: Birincisi hareket noktasının çok iyi tespiti, bunun mutlaka vahye dayalı sağlam bir zemin olmasına özen gösterilmesi. İkincisi de amaçların, değerlerin, ilkelerin çok iyi belirlenmiş olması ve yapılacak işlerin,  tutulacak yolun mutlaka belirlenen amaçlara (makâsıdı şerîa) ulaştırıcı olduğundan emin olunması.
Saygı ve sevgiyle.
16.01.2020
GARİBCE


15 Ocak 2020 Çarşamba

Dünyada Mekân Ahrette İman: TOKİ’den Sosyal Konut Projesi


Türkiye’de yeterli ev yok da o yüzden mi milyonlara baliğ insanlar evsiz oluyorlar. Sanmıyorum. Aradaki uçurumu büyüten faktörlerin başında adil olmayan bir servet dağılımı var gibi. Ev kiraları çok yüksek. Bu yüzden de, varlıklı insanların bir kısmı kendi ihtiyaçları olan mesken haricinde çok sayıda ev sahibi oluyorlar. İyi ki de onlar alıyorlar. Hiç olmazsa pahalı da olsa evsiz insanlar kiralık ev bulabiliyorlar.

Asgari ücretle geçinmeye çalışan yüzbinler, aldıkları paranın yarısından çoğunu kiraya veriyorlar. Nasıl geçindikleri ise bir bilmece?
Diğer taraftan  insanlara biçilmiş bir takım sosyal görevler de var. Otuzuna kadar evlenemeyene, kırkına kadar ev sahibi olmayana toplum iyi gözle bakmıyor(du).
Yıllarca evinde oturduğum Hacı amca bayramlarda ziyaretine vardığımda misafirlerine beni “Kiracımız!” diye takdim ederdi. Sora her nasılsa –benim de pek anlamadığım bir şekilde, boyumuzu aşan yaptığımız tercümelerle- halen oturmakta olduğumuz daireyi aldıktan ve taşındıktan sonra kendisini bayramda ziyaret ettiğimiz de bana “Hoş geldin Mehmet Ağa!” diye hitap etmişti. Gözünde artık adam olmuş, sınıf atlamıştık. Doktora yapmış olmamın demek ki hiç de önemi yoktu, ama bir daire sahibi olmak saygıyı gerektirir bir şeydi.
Bu resim, toplumun bakışını yansıtması açısından önemli.
İmdi TOKİ sosyal konut projeleri ile dar gelirli insanlarımızı ev sahibi yapmak istiyor. Finansman için de Kamu bankalarını devreye sokuyor (Katılım bankaları da eklendi)  ve enflasyonun da altında bir faiz oranıyla kredilendiriyor. Adında faiz geçiyor diye bir kesim hemen hücuma geçiyor. Şahsen beni de hayrete düşüren bir tavırla diyanet buna cevaz veriyor. Ama dinden beslenen bir kesim bu kez diyanete de hücum ediyor.
Karadavî anlatıyor. Vaktiyle Avrupa’da uzun vadeli ev kredisi kullanmanın hükmünü bize sordular. Biz de caiz değildir, ribadır ve haramdır, dedik. Sonra bizim sözümüzü tutmayıp da kredi kullananlar ev sahibi oldular.  Dindarlık adına bizim sözümüzü tutup da kredi kullanmayanlar ise hala kira ödemeye devam ediyorlar. Biz bu fetvamızda hata ettik. (Fî fıkhı’l-ekalliyâti’l-müslime, Kahire, II. Basım, 2005, s. 166, 174; Mûcibâtu tegayyüri’l-fetvâ fî asrinâ, Kahire ty., s. 105).
Allah’ın haram kıldığı, “Allah ve Rasulüne savaş açma” olarak nitelendirdiği Riba’dır. Kur'an’da ribanın tarifi de yoktur. Çünkü herkes ribanın uygulanan cahiliye ribası olduğunu bağlamdan anlamaktadır. Yasaklamanın gerekçesi de “sömürü aracı” olmasıdır. (Lâ tazlimûn velâ tuzlemûn) (Bakara 2/279) Vadesi dolan borcu ödeyemeyene mühlet vermek Allah’ın bir emri iken, onun içinde bulunduğu zor durumu istismar edip, vadeyi uzatmak ve buna mukabil de  ilave bir fazlalık (riba) almak, Kur'an’ın savaş açtığı bir uygulama idi. Daha sonraları cahiliye ribası yanında bir takım uygulamaların da faiz adıyla anıldığı ve aslında riba olmadığı görülüyor. Geciktirme cezası yerine “Temerrüd faizi” isimlendirmesinde olduğu gibi.
İmdi TOKİ bu insanlarımıza gerçekten büyük bir imkân sunuyor. Bunun imkân olduğu, konut sayısının kaç katı fazla müracaatın olduğundan da anlaşılıyor. Hükümet, TOKİ aracılığı ile bu insanları sömürmek mi istiyor ki, hemen onu sömürü aracı olduğu için haram olan Riba ile eşdeğerde tutup mahkûm ediveriyorsunuz. El-insaf!
Yoksa elinde ev stoku bulunduran kesim mi bu uygulamadan rahatsız olup, aleyhte kampanya yapıyor?! İnsanın aklına neler geliyor neler?!
Dindarlık, başa bela, avuçta kor ateş olmamalı. Dindarlık rahmetle inananları kucaklamalı ve atalarımızın “Dünyada mekân ahrette iman!” duasına dindarlığımız da âmin demeli.
Diyanet ev ve araba sahibi olmayı zaruret menzilesinde bir ihtiyaç görmüyor ve kredi kullanarak bunlara sahip olmaya cevaz vermiyordu. Belli bir kesimin beklentisi aynı tavrı burada da gösterir şeklindeydi. Ama bence hayırlı bir iş yaptı.
Artık bizim her meselede “tahkik-i menât” dediğimiz araştırmayı yapmamız gerekiyor. Hüküm, vakıaya/olguya uygun olursa adalet ve hikmet oluyor. İsmin ne olduğu değil, müsemmanın kendisi hükmü belirleyici olmalıdır. O yüzden de daha önce de dediğimiz gibi “Asıl mevrid-i nass’da içtihada mesağ vardır!” demeli ve her bir meseleyi yeniden değerlendirmeye çalışmalı.
Dua ile!

15.01.2020

GARİBCE





13 Aralık 2019 Cuma

Allah bana akıl verdi




Allah bana akıl verdi
Aklın çalışmaktır derdi
Emanet boynuma bindi
Ne zaman ki aklım erdi

Allah daim "akledin!" der
Akıl kendinden bir değer
Aklı olmayan üstüne
Allah pislik boca eder

Hayır işle gitsin günah
O’ndan gayrı bilme penah
Burda salah orda felah
Allah hep hayrımız güder.

Dua ile!
13.12.2019
GARİBCE


11 Aralık 2019 Çarşamba

Anlaşmazlıkların çözümünde tekvine/ yaratılış yasasına başvuru gereği




Fıkıhta Garibce olarak bizim seslendirdiğimiz en büyük ilke teşriin tekvin üzerine bina edilmesi ve tekvinin asıl kabul edilmesi olmalıdır. Söz gelimi hünsayı müşkilin cinsiyetinin belirlenmesinde bütün emarelerin tükenmesi halinde kaburgaların sayılıp tam ise kadın eksik ise erkek sayılması anlayışını ele alalım: Bu böyledir çünkü hadislerde “kadının (Hava)  erkeğin (Âdem) eğe kemiğinden yaratıldığı” ifade edilmektedir. Buna göre erkeklerin eğe kemiklerinin bir eksik olması gerekmektedir. Çünkü teşri öyle buyuruyor. İmdi bu dahice bir istidlal biçimi sayılırken “Yahu şunu bir anatomi bilimine soralım, gerçekten erkeklerin eğe kemikleri kadınlarınkinden bir eksik mi?” şeklinde bir yaklaşım zait addediliyor.

Kazak hukukunda hemen hemen tüm anlaşmazlıkları Bi denilen halk hâkimleri çözerlermiş. Bi’ler hem irfan, hem tecrübe ve pratik zekâ sahibi kimselerden olurmuş, atanmazlar, sahip oldukları meziyetlerle kendiliğinden o mevkie hak kazanırlarmış. Halkın örf ve âdetini bildiği gibi yaşanılan hayatın gerçekliklerini de bilirlermiş. Bizim Kazak Dr. Öğrencimiz Tussufkhan Imamumadı’nın tezinde kullandığı bir anekdot Garibce nazarında konumuzla ilgili dikkat çekici bir örnek olmuştur.
Şöyle ki:  Bir ihtiyar boz bir kısrak (dişi at) kaybeder. Başka birinin evinde ise aynı renkte bir at derisi bulunur. Ancak o bunun kendi atının (erkek) derisi olduğunu savunur. Kavga büyür davacı halk hâkimi olan Mami Bi’e gelir. Mami Bi, evinde deri bulunana “kestiği atının kafası nerde diye” sorar. O da kışlaktaki ağaca astığını söyler (Kazaklar atın kafatasını atmaz ağacın yükseğine asarlar). Bi o at kafasını aldırıp temizlettikten sonra, ihtiyara “Kısrak ile (erkek) atın kafasında nasıl bir fark olur?” diye sorar. İhtiyar: “Kısrakta azı diş olmaz, atta (erkek) ise azı dişi olur” diye cevap verir. Bunun üzerine Mami Bi: “Bu kafada azı diş yok ve ‘Körneu turğan aq, qara delinbeydi’ (Görünen aka, kara denilmez)” diyerek davayı ihtiyarın lehine karara bağlar.
Ben dahi bunu okuduktan sonra araştırdım, kısrak diş sayısı otuz altı, erkek at diş sayısı kırk imiş. Emin olun bilmiyordum. 

Bu uygulamada Mami Bİ’nin yaptığı, hüküm verirken tekvini/ yaratılış yasasını/ hayatın somut gerçekliğini dikkate almaktan başka bir şey değildir. Adalet ise gerçekliğe uygun hüküm vermektir.
Biz ise hayatı bilmiyoruz. Bilmediğimiz gibi çoğu kez bunun bir eksiklik olduğunu dahi düşünmüyoruz. Bize kitaplarımız yetiyor. Onların sayfaları arasındaki gerçekliğimiz mutlak olduğu için, başka bir şeye ihtiyaç duymuyoruz.

Mami Bi bize bir ders vermiş.
Alanlara selam olsun.

Dua ile!
11.12.2019
GARİBCE


6 Kasım 2019 Çarşamba

Telefonumu şarja taktım. Dolmadı.


Telefonumu şarja taktım. Dolmadı.
Namaz kıldım beni kötülükten almadı.
Birincisinin sebebini anladım. Aparatı bozuk, bağlantı sağlanamamıştı.
İkincisi de farklı değildi sanki.
Ben yattım kalktım amma aklım hep işte güçte idi.
Belli ki bağlantı sağlanamamıştı.
Hem namazını kıl, hem o seni kötülüklerden alıkoymasın olmazdı.
Bozukluk belli ki namazımı sureta kılan özümde idi.
Yunus ötelerden ses verdi:
“Bir kez gönül yıktın ise
Bu kıldığın namaz değil!” dedi.
Benim ki de galiba öyle idi.
Telefon işi kolaydı. Yeni bir şarj cihazı işi hallederdi.
Namaz işine gelince acep bir şalvar bir cüppe alsam bu iş olur muydu diye sordum özüme?
Yunus’un dizeleri ilişti gözüme:
“Dervişlik olaydı taç ile hırka.
Biz dahi alırdık otuza kırka.”
Eee! Ne yapalım şimdi.
Ne yani? Zor olanı hep bize mi düştü?
İnsanlık zor diyorlardı hele!
Ne ki üstesinden gelmek de sadece bizim yapabileceğimiz bir şeydi.
Kolay gelsin, diyelim. Yeniden bir daha deneyelim. Olmadı bir daha, bir daha…
Dünya jimnastik şampiyonumuz İbrahim Çolak demiş ki: “Tam 19 yıl bu 90 saniye için çalıştım!”
Eskiler ona meşk, meşk için de aşk lazım diyorlardı.
Bu kez Fuzûlî’nin derinlerden sesi duyuldu sanki.
O da, “Aşk imiş her ne var âlemde. İlm bir kıyl u kâl imiş ancak.” diyordu.
İçimdeki ben ise bu iş ilimsiz de olmaz diyordu ve şöyle sesleniyordu:
Kaynağından soğura
Hikmet ile yoğura
İlim amel doğura
Kısır kalası değil!
Allah da şöyle buyuruyordu:
“İleyhi yas’adu el-kelimü’t-tayyib…
“O’na ağar kelime-i tayyibe, ne ki onu O’na amel-i sâlih yükseltir!”

Dua ile!
GARİBCE
06.10.2019


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...