23 Kasım 2012 Cuma

Unutmak bizim işimiz! Ve de yakışır bize!



Adınla Allah'ım!
Sana ayandır, bize esrar olan.
Bilirsin ne var ne yok kalbe dolan!
Ve çaresizlik Sana değil yakışır bize.
Bak şimdi oturmuşum, lütfunu beklerim.
Ben bu Garibce'yi nasıl beslerim derim.
Bir akvaryumum vardı elimde.
Ali'miz aldı da yükünden  kurtardı beni.
Her gün suyunu yemini vermek benim neyime.
Üstelik bir de hal hatır sormak varmış içinde.
Şimdi kurtulduk ondan şükür, seyri bende.
Hem kocaman olmuşlar hem güzel... çok çok özel.
Tertemiz suları keyifleri çok yerinde...

Ya Rab! Sana olan güvenimi yitirdim mi ne!
Dün okulda yazdığım yazı aha unuttum şimdi
Belleke almıştım, akşam beslerim diye
Kalmış orda, bak hali pürmelalime şimdi
Balıklarım edemezdi yemsiz ve de susuz
Garibce nasıl etsin olmaz mı huzursuz
Allah'ım sen er bizim imdadımıza
Koma bir an bile bizi kendi halimize
Nisyan bize ait Sen münezzehsin,
Sen bilirsin biz bilmeyiz hikmetin
Bunda da vardır elbet nice fayda
Toplarmış tohumları haşerat,
Sonra gömermiş bir güzel hepsini,
Ve unuturmuş, toplarmış yenisini,
Nisyan ile nice tohum bulurmuş hayat.
Sahi unutmasaydık yaslarımızı,
Unutmasaydık zaaflarımızı, 
Unutmasaydık öfkelermizi, kinlerimizi,
Unutmasaydık geçen anlarımızı iyisiyle kötüsüyle,
Yük olmaz mıydı ve nasıl kalkardık altından.
Ya Rab! Unutmak belki gelse de bize kötü,
O da belli ki rahmettir bize senin lütfundan!

Dua edin bize!
Dualarımız olsun size!

23.11.2012
GARİBCE

22 Kasım 2012 Perşembe

Mizahın gücü... Tabi ince olursa!


Galiba bugün TBMM Genel Kurulu'nda CHP'nin İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin hakkında verdiği gensoru önergesinin gündeme alınıp alınmayacağı görüşülmüş.
Çoğunluğu elinde bulunduran iktidar partisi elbette bankına sahip çıacak ve bunu reddecek belki Garibce’nin hiç haberi bile olmayacaktı. Birçoklarınızın olduğu gibi.
Fakat Meclis Kürsüsünde mizah (ironi diyorlar şimdi) olunca ve hele hele Sırrı Süreyya Önder gibi sempatik bir isim de söz konusu olunca Garibce’nin katıla katıla güleceği tuttu ve haberden de böylece haberdar olmuş bulundu.
Görüşmeler sırasında söz alan Önder, açlık grevindeyken memleketin halini düşündüğünü ve kendilerinde bir nedamet hasıl olduğunu belirtiyor ve ''Sayın İçişleri Bakanı'nın bugüne kadar aldığımız günahları için özür diliyoruz'' diyor.
Önder ardından İdris Naim Şahin için yazdığı şiiri okuyor:
Kurbanım kalın kaşına,
Taç yakışan başına
Bir gün görmesem ey İdris Naim,
Yanarım ataşına.
Devam ediyor: “Herkese Sayın İdris Naim Şahin içişleri bakanı olduysa ben de her şey olabilirim duygusu veriyor. Bir cumhuriyetin onu başarmış olması az bir şey mi?”
Sonra benzer şekilde bir kara mizahla konuşmasını sürdürüyor. Tazyikle halk üzerine sıkılan suları sanki güzel bir şeymiş gibi göstererek hangi CHP’linin halka böyle bir hizmet götürdüğünden dem vuruyor ve dolayısıyla asıl onları suçlamalı diyor.
Herkes gülüyor, hava yumuşuyor. Ama söylemek istediklerini de hep söylüyor. Hatta meclisten taşarak başkalarının dahi duyabileceği şekilde söylüyor. Sözü Meclisin çatısında yankılanıp, tutanaklarda saklı kalmıyor.
Mizahın gücü.
Öyle demişler:
Üslûb-ı beyân ayni ile insan.
Kim ne derse desin, insanlar mizahı seviyor. Ama mizah yapabilmek, yüksek bir zeka ve intikal gücünü gerektiriyor.
Kimi mizah/espri yapmaya kalkıyor. Ama zoraki olunca olmuyor.
Mizah yapayım diye mizah yapılmıyor. Yeri gelince ve kendiliğinden doğuyor.
En güzel olanı da en inceleri oluyor. Bazıları o kadar ince oluyor ki, etkisi bazen dakikalar, bazen de saatler, hatta günler sonra ortaya çıkıyor. Daha da inceleri ancak namaz kılarken düşüyor (!)
Bize Haseki’de iken (1981) ismini hatırlamadığım bir ruh hekimi konferans vermişti. Hepsi müftü ve vaizlerden oluşan altmış kadar kursiyerdik. Konuşmasına şöyle bir girişle başladı:
“Sizler ayakları yerden bir karış yukarıda, başları gökten bir karış aşağıda şöyle insanlarsınız, böyle insanlarsınız…!”
Bu hitap doğrusu çok hoşumuza gitmişti. Fakat aradan zaman geçip de hatibin büyüsü bozuldukça “Yahu bu adam bizi övdü mü yoksa yerdi mi” demeye başladık. Öyle ya bizim çok şerefli, yüksek mevkili din hizmetlileri olduğumuzu söylüyor gibiydi ve vehle-i ûlâda birçoğumuz zaten böyle anlamıştık ve epey bir havaya girmiştik.
Fakat adam, öbür taraftan galiba bizim ayaklarımızın yere basmadığını, dolayısıyla kendi hayal dünyamızda cevelan ettiğimizi söylüyordu. Elhak belki de söyledikleri doğruydu. Ama böyle bir şey doğru da olsa nezaketen insanların yüzüne karşı da söylenmezdi ki.
İşte böyle.
Mizahın gücü sayesinde insanlar öyle sözler söyleyebiliyorlar ki, hayatınız boyunca çözmeye çabalıyorsunuz.
Yerine denk getirmiş ve söylemişti ise helal olsundu!

Hoşça kalın!
22.11.2012
GARİBCE

21 Kasım 2012 Çarşamba

Buluttan bengisu yağsa ne fayda, meyve mi yetişir söğüt dalında


 

Bengisu âb-ı hayat demektir. Kadın ismi olarak kullanımı yaygındır. Çünkü kadınlar, dünya için hayat demektir. Biz erkekler için de öyle. Sen onun asıl değerini Cennetteki Adem babaya sor.

Bengisu, üç heceli de olsa güzel bir isim. Âb-ı hayat ismi üstünde can suyu demek. Adam demiş ki:

Buluttan bengisu yağsa ne fayda,

Meyve mi yetişir söğüt dalında?

Garibce de diyor ki:

Bengisu yağsa buluttan ne fayda!

Eğer kabiliyet yoksa ilme adayda!

Sadece ilme mahsus da değil, her alan için hele sanat için mutlaka kabiliyet gerekiyor.

İlmin ilki şartı zekadır. Ona ait olanı bu.

Terzilik için de ilk şart elin yatkın olmasıdır.

Deveye demişler ki “Sanatın ne?”

“Terzilik!” demiş.

“Allah için ne de güzel yakışır hani!” demişler.

Bu işler böyledir.

Bir adam zeki değilse niye ilim tahsili için uğraşsın ki. Gitsin kendine uygun başka bir alanda iştigal etsin.

Ama bizim öğrencilerinki zeka eksikliği değil. Çünkü burada olabilmeleri için en azından ortanın üzerinde hem de epey üzerinde bir puan alabilmeleri ve yarışta on binlerce kişiyi arkada bırakmaları gerekiyor.

Bizimkilerin derdi başka. İşte bu derttir ki Garibce’yi öldürüyor.

Ben vaktiyle hattatlığa merak sardım. Hâlâ bir sürü kamış kalemim vardır. Hattatların asla kabul edemeyecekleri türden bir girişimle demir uçlu dolma kalemi usulünce kestim, epey bir uğraştım. Ama sonunda baktım ki ha benim hattatlığım, ha devenin terziliği… Daha fazla heves etmedim. Ama yine de o çabalar çok işime yaradı. Şimdi okuması en zor istifleri çözmede birçoklarından iyiyimdir. Bizde yalan yok hilaf yok. Ne de olsa beş yıl Erzurum’da okuduk.

Gel ey benim zeki kardeşim, ilim tahsil eyle. Ver hakkını her neyse!

Onun bunun horladıklarına bakma. İlim bizatihi bir değerdir. Her kimde varsa ilim onu yüceltmiştir. Başını dik tutmuştur. Sen sadakatle çalış, onu elde etmek için kendini ver, tahsili için azmi cezmi kasdeyle. O da Kaf dağının ardında değil ya, sana da boyun verir elbette.

Ha bir de doğru yerde ara.

Bir gün bakmışsın kafanın içi dolmuş Laz hocası gibi vurursun tık tık ve dersin:

“Şu Allah’ın buyuklüğine şaşayırum. Aha bu kader ılmi bu kafaya nasil doldurdi!”

Allah bu! Doldurur mu doldurur!

Kafa ise kafa, zeka ise zeka, azim ise azim, niyet ise niyet.

Otur çalış, senin kafa da bir gün dolar elbet!

Hoşça kalın!

Arada bir hırpaladığımıza bakmayın!

Sizi seviyoruz!

21.11.2012

GARİBCE

20 Kasım 2012 Salı

Malumat çok, bilgi yok!


 
Efendim, vize sınavlarını yaptık. Değerlendirmeler de yapıldı sayılır.

Sonuçtan ne hoca memnun, ne talebe!

Talebe sızlanıyor, hocalar öğretemiyor diyor. Talebe “ezberci ve mantıksız” hocaların Hukuka Giriş konularından bahsetmeden, henüz temel atmadan aile hukuku, miras hukuku gibi konuları işlemekte olduklarından dem vuruyor, bir yorumcu da al benden de o kadar deyiveriyor.

Hoca şikayetçi, bunlar daha ilim kelimesini bile yazamıyorlar, ayın ile değil elif ile yazıyorlar diyor. Bekâ’yı kaf ile değil, kef ile yazıyor. En temel bilgileri bile bilmiyor.. diye yakınıyor.

Garibce bu konuları irdeleyen birkaç yazı kaleme almıştı. Ama güncellenmesi sebebiyle yeniden bir yazı yazmayı uygun buldu.

Hocalarla ilgili eleştirilerimizi “Bizim İlahiyatçılar neden anlaşamazlar” başlıklı yazımızı yeniden okuyarak tazeleyebilirsiniz.

Gelelim sayfanın öbür yüzüne:

Efendim malum Ashab-ı Kehf üç yüz küsur sene sonra uyanmışlar, fakat bir gün kadar geçmiş olduğunu düşünmekteler… İçlerinden birini erzak almak üzere şehre gönderirler. Adam çevrenin değiştiğini fark etse de asıl kafasına dank ettiren gerçeklik, erzak bedeli olarak verdiği paranın artık geçmez oluşunu satıcının müstehzi bakışlarıyla öğrenmiş olmasıdır. Tabi ya ayak uyduracaklardı ya da hayatı terki tercih edeceklerdi. Bunca zaman geçmişti. Arayı kapatamayacaklarını anlamış olmalılar ki yeniden mağaralarına dönmeyi ve kaldıkları yerden uykularına devam etmeyi yeğlediler. Maksat kıssadan hisse!

Bizim üniversite öğrencisinin gözü açılmış. Bu doğru. Ama kendisini hâlâ orta öğrenimde zannediyor. Kendisini hâlâ öğrenci sanıyor. Hâlâ hoca –ki ona da hâlâ öğretmen diyenler çıkıyor, hocasını öğretmenler odasında arıyor- niye öğretmiyor ya da öğretemiyor diye yakınıyor.

Uyanmış o kesin! Ama bilinç Ashab- Kehf’inki gibi geçmişe ait. Oysa artık yeni yeri orta okul, lise değil, üniversite. Kendisi öğrenci değil, talip.

Araplar bunu isim olarak da çok güzel ayırıyorlar ve öncesine tilmîz derken üniversite seviyesinde olana “tâlib” diyorlar. Bizim “talebe” de asıl itibariyle işte bu kelimenin çoğulu oluyor. Bununla birlikte biz onu Türkçeleştirmişiz ve tekil anlamda “talebe” diye kullanıyoruz ve “talebeler” diye de çoğul yapıyoruz. Uysa da uymasa da!

Şimdi artık burası Üniversite ve öğrenci de Talebe olunca, bilinci de bu duruma göre yenileyerek Öğretmenin öğretmesini beklemeyecek, hocanın kendisine yol göstermesini, bilginin anahtarını ve adresini vermesini isteyecek… Sonra da kendisi talep edecek, araştıracak, değerlendirecek ve böylece bilgiye ulaşacak. Malumat sahibi olmayacak, kitabî anlamda bilgi sahibi olacak.

Öğrenmiş olduğumuz varsayılan konularla ilgili bilgilerimiz o kadar sığ ki, bunlara ancak malumat denebilir, bilgi değil. Bilginin belli bir standardı olur, terimlerle ifade edilir, tabii mecrasında suyun akışı gibi derinden ve sessiz bir biçimde ilerler. Belli ki bizim tahsil hayatında su mecrasını şaşırmış ve her tarafı tutmuş, sonuç itibariyle de bir şeye yaramaz olmuş. Her şeyi sözde bilen ama hiçbir şeyi bilmeyen bir tipleme ortaya çıkmış. Talebenin bu içler acısı durumdan sıyrılıp çıkmak, tabii mecrasını bulmak ve derinleşmek, sığlıktan kurtulmak gibi bir kaygısı yok. Sürekli niye öğretmiyorlar diye yakınıyor.

Allah aşkına Feys’de dolaşan sınav muhabbetlerine bakınız. Falanca hoca neyi sorar, kaçıncı sayfaya kadar, filanca dersin özeti kimde var… Falanca hocanın Çan’ı ne kadar?... hep bu kabilden paylaşmalar, dertleşmeler.

Öğrenme, araştırma, talip olma niyeti yok. Bütün kaygı sadece günü kurtarma ve sınavdan geçer not almadan ibaret.

Bütün öğrencilerin böyle olduğunu elbette ki söylemiyorum. Ama sesi çıkanlarınki böyle. Öbürleri de bunlara çanak tutmaktalar, karşı itiraz serdeden de çıkmamakta.

Garibce’nin “Kazanın dibi delik!”, “Bizim oğlan döner döner bina okurdu acep şimdi ne okur” başlıklı yazılarını lütfen tekrar okuyunuz.

Hukuka Giriş’ten hiç bahsedilmeden Aile Hukuku… okutulduğunu Feys’de paylaşan öğrenci gerçekten üçüncü sınıfta olabilir mi? Üçüncü sınıfta okuyor ise bir öğrenci, ikinci sınıfın güz döneminde İslam Hukukuna Giriş adlı bir dersimizin olduğunu bilmesi lazımdır. O derste fıkhın tanımından, sistematiğinden, amacından başlayarak temel giriş konuları verilmeye çalışılıyor. Fıkıh İlmine Giriş adıl bendenizin de yazmış olduğu kitap olmak üzre bu konuda yazılmış birkaç kitap da mevcut bulunuyor. Çok öncelerden yapılmış tercüme eserler de zaten mevcut bulunuyor.

Böyle bir dersin kendi üzerinden geçmiş olduğunun bile farkında olmayan bir öğrenciye ne demek lazımdır bilemiyorum.

Olmuyor, olmuyor, bir türlü dolmuyor.

Kazanın dibi delik olduğu sürece de hiç dolmayacak.

Bizim oğlan bina okurdu döner döner gene okurdu.

Şimdi yeni duruma uygun yeni söylemler geliştirmek lazım: Söz gelimi:
 

Cümle alem dönem boyu yatar

Bizim inek oğlan özet tutar

İlan edilince de sınavlar

Bir olup hepsi hap edip yutar
 

Ya da geleneği de çağrıştırıcı bir biçimde ve daha veciz olarak şöyle denilebilir:

Bizim oğlan özet yutar

Tutar tutar gene yutar

 
Dua ile!

21.11.2012

GARİBCE

 

Denkleştirici Adalet Bağlamında Kadın Hakları


Kadınların, yükümlülükleri kadar meşru hakları vardır:
Adaletten bahsederken denkleştirici olanından da söz etmiş ve şöyle demiştik:
“Hak ve vazife, yetki ve sorumluluk, emek ve ücret, liyakat/ehliyet ve vazife, zarar ve tazmin sorumluluğu, suç ve ceza… arasında denge kurmayı amaçlayan adalete denkleştirici adalet (tevzinî adalet) denilmektedir… Kişilerin eşit olmaları, herkesin insanlıkta ve hukuk karşısında eşit sayılması esası bu çeşit adalet anlayışının bir sonucu olmaktadır. Bu anlayışın bir sonucu olarak dil, din, cins, ırk gibi hiçbir gerekçe ile ayırımcılık yapılamaz.
Daha sonra değişik ayetlerden örnekler vermiştik.  Bu arda örnek olarak kullandığımız bir ayet de şuydu:
وَلَهُنَّ مِثْلُ الَّذٖى عَلَيْهِنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ وَاللّٰهُ عَزٖيزٌ حَكٖيمٌ
“Kadınların, yükümlülükleri kadar meşru hakları vardır. Yalnız erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece farkı vardır. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir”. (el-Bakara 2/228)
Kadın hakları üzerinde modernitenin baskısı ile o kadar çok vurgu vardır ki bazı şeylerin dengesi kadın lehine çoğu kez bozulur gözükmekte, ama sonuçta lehlerinde gibi gözüken şeyler aleyhlerinde olabilmektedir. Zira her ne zaman denge bozulsa, sonuç ya ifrat (aşırılık) ya da tefrit (gevşeklik) olmakta, her iki durum da olumsuz olduğu için aleyhe dönüşmektedir.
Bu âyet ile ilgili de bir yanlış anlamaya mahal vermemek için ilave bir açıklama ihtiyacı duyulmuştur.
Bu âyet gerçekten hak ve vazifenin ince bir denge üzerinde olduğunu ifade etmekte ve ne kadar aleyhte bir şey varsa tamı tamına onun kadar karşılığında lehte bir şey olması gereğinden bahsetmektedir.
Aleyhte olan, kadının sorumluluğu, evliliğe olan katkısı, taşın altına onun da elini koyması, evlilik birliğinin hem vücut bulması hem de oluşturulan yuvanın bir huzur ve mutluluk hanesi olması için çaba sarf etmesidir.
Lehinde olan ise bu kabilden sorumluluklarına karşılık tamı tamına dengi bir yetki, karşılık ve haklar olmaktadır.
Yüce Allah, bu âyette erkek ve kadını karşılaştırarak erkeğin ne kadar hakkı varsa kadının da o kadar hakkı var, erkeğin ne kadar yükümlülüğü varsa kadının da o kadar sorumluluğu var demiyor. Erkekle kadını haklar ve sorumluluklar açısından karşılaştırmıyor. Fıtratı dikkate alıyor ve bunların birbirlerini tamamlayan varlıklar olduğunu ama sonuç itibariyle de birbirinden farklı olduklarını bize söylemiş oluyor. Kadını kendi kendisi ile karşılaştırıyor, ne kadar üzerine yük almışsa, o kadar da mukabil hakkı olacağını anlatıyor.
Bunun sonucunda şöyle bir manzara ortaya çıkar:
Bir kadın, nikah akdi sırasında tâlip değil matlup,  hâtıb değil mahtûbe olursa, mehir alırsa, evlilik için gerekli yuvanın kurulmasına maddî anlamda en ufak bir katkı sağlamazsa, akit sonrasında kendisine tahsis edilen meskende oturur ve emre itaat eder, buna mukabil nafakasını maruf ölçüde alır, hasbelkader çocuk doğurur ancak bu çocuğu –nesep nikah bağını elinde tutan kocaya ait olduğu için- emzirmez, hukuken buna mecbur olmadığını bilir ve o doğrultuda hareket ederse, akit konusu olan milk-i müt’a’nın[1] teslimi dışında evliliğe yemek yapmak, temizlik yapmak, çamaşır yıkamak vb. gibi çoğu geleneksel olarak kadınlar tarafından yapılmakta olan hiçbir hizmeti yapmaz ve bu tür hizmetlerin koca tarafından satın alınarak yapılmasını isterse… kısaca evliliğe katkısı milk-i müt’a ile sınırlı olursa, koca da bu hakkını istediği şekilde –karşı bir rızaya bakmaksızın- kullanır ve istediği zaman da bu hakkından feragat eder, elinde tutmuş olduğu nikah bağını bırakıverir ve kadını kendi kaderi ile baş başa bırakır (yani boşar). Kadının da hiçbir diyeceği olamaz. Sadece kendisine sebep beklemesi gerekecek süre içinde (iddet) kadının nafakasını vermeye devam eder ve hâlâ ödememiş olduğu mehir borcu varsa onu öder, hepsi bu kadar.
Ne kadar katkı o kadar yetki; adaletin gereği.
Yok öyle değil, kadın da aynı şekilde evlilik birliğinin tesisine bir aktif özne olarak katılır, eş olarak evlilik için gerekli olan her türlü masrafın altına erkekle birlikte girer, evini yuva yapar, dokuz ay karnında taşıdığı çocuklarını bağrına basar, iki yıl emzirir ve kucağında taşır, ömrü billah da yüreğinde taşırsa, saçını süpürge eder yuvasını süpürür, her işin altına girer, kocanın ve çocukların her türlü hizmetini görür, veli olarak onların sağlığı ve eğitimi ile ilgilenir, okula götürür okuldan getirir, hasta olunca doktora götürür, doktordan getirir… kısaca evliliğin her türlü yükünü omuzlamada eşine müzahir olur, bir hayat boyu kaydıyla altına girilen bu muazzam yükün taşınmasında bir ucundan da o tutarsa, taşın altına en az eşi kadar o da koymuşsa… işte bu kadının evliliğe katkısı kadar yetkisi de olur.
Böyle bir evliliği kocanın tek taraflı olarak boşadım demesiyle bitiriyor olması ne adalete uyar ne de hakkaniyete sığar. Ne de böyle bir sonucu o kadın kabul eder. Mücâdele suresinin inmesine sebep Havle’nin tavrı bu meyanda hatırlanabilir[2].
 Bu sonuç, kadının erkeğe her yönden mutlak anlamda eşit olduğu iddiasının bir gereği değil, kadının evliliğe katkısının bir gereği olarak böyledir.
Evet, kadın erkeğe insaniyetlikte eşittir. O yüzden fıkhımız bir kadını öldürmesi halinde erkeğin kısas yoluyla öldürüleceğini ilke olarak benimser. Bu erkek ve kadının birer insan olmaları itibariyle aralarında farkın olmadığı konusunda son derece açıktır. Erkeğin canı, kadının canından daha kıymetli değildir. Erkeğin canının korunması ilkesi, kadının canının korunması ilkesinden daha öncelikli değildir. Bu konuda hiçbir kuşkuya mahal yoktur.
Ama iş iktisadiyat alanına taşındı mı Fıkhımız diyor ki kadının diyeti erkeğin diyetinin yarısıdır. İnsaniyetlikte her ikisini de aynı şekilde birbirine eşit gören fıkıh, iktisadiyat alanında onları eşit görmemekte, aynı kefeye koymamaktadır.
Askerlik gibi güvenlik hizmetleri hâlâ bütün dünyada erkeklerin güçlü omuzlarındadır. Çünkü işin ucunda savaş vardır; savaşta şiddet vardır, ölme ve öldürme vardır, kan akıtma vardır. Savaş özünde kötü bir şeydir ama sulhu selamet için, huzur ve barış için, esenlik için savaş gereklidir. Tarih boyunca her zaman olmuş, barış dönemleri ancak büyük kanlı savaşların sonucu olarak tesis edilebilmiştir. Bu ağır yük için uygun olan erkektir. Şari de bu yükü erkeklerin boynuna yüklemiştir. Kadınları cepheye, ölümün soğuk yüzüne karşı sürmemiş, onları kollamıştır.
Buna mukabil de üremeyi ve neslin bekasını onların müşfik ellerine bırakmıştır.
Bir çocuğa şefkatle kanından kan, canından can vermek, emzirmek, sabahlara kadar usanmadan ninni söylemek, sevgi ve şefkatle büyütmek ve insanlığın geleceğini onlarla inşa etmek ancak kadınların sanatkar ellerinin yapabileceği bir şeydir. Onu da onlara vermiş. Eşit davranmamış, birini birine öbürünü de diğerine özgülemiş. Her şeyi yerli yerince kılmış, taşı gediğine koyar gibi yükleri dağıtmış, vazifeleri belirlemiş. el-Adl isminin gereğini yapmış.  Bize de bütün bu olup bitenleri temaşa edip büyük bir hayranlıkla Sübhânallah! diyerek hayranlığımızı ifade düşmüş.
Allah’ın sen büyüksün. Sen el-Hakîm”sin, sen el-Adl’sin ve senin eserin mahza adalettir.
Senin taksimini beğenmemek mahza dalalettir.
Yolun yolumuzdur.
Hep yolda olmak nihaî arzumuzdur.

Dua ile!
20.11.2012
GARİBCE



[1] Milk-i müt’a: Nikah akdinin mevzuunu oluşturan ve kocanın nikahı altındaki kadından cinsel yönden yararlanması hakkının münhasıran kendine ait olduğunu ifade eden bir kavram.
[2] Havle, Evs isimli, sert tabiatlı bir adamla evliydi. Bir gün Evs karısını boşadı. Bunu eskiden Araplar arasında yaygın olan ve "Sen bana anamın sırtı gibisin" diyerek yapılan  "zıhar" yoluyla yapmıştı.
Bu olaya muhatap olan Havle, soluğu Hz. Peygamber’in yanında almış ve isyan edercesine kocasını, Peygamberimize şikayet etmeye başlamıştı. Şöyle diyordu: "Ey Allah’ın elçisi! Evs, benim malımı-mülkümü yedi. Gençliğimi tüketti. Onun için çocuklar doğurdum. Şimdi ise yaşlandım. Çocuk doğuramaz hale geldim. O da zıhar yaparak beni boşadı. Beni ortada bıraktı.”
Havle, yalvarıyor ve Hz. Peygamber’den müdahil olmasını istiyordu. O ise “Artık sen ona haram olmuşsun, yapılacak şey yok” demişti. Kadın yılmadı, bu olumsuz durumu hemen kabullenip pes etmedi ve Allah’a yöneldi “Ya Rabbi, halimi sana arz ediyorum. Ben durumumu sana şikayet ediyorum." diye ısrarcı oldu. Mücadele suresi işte bu kadının şikayetini yedi kat göklerin ötesinden Allah’a duyurabilmesinin bir sonucu ona bir cevap olmak üzere indi
“Allah, kocası hakkında seninle tartışan ve Allah’a şikâyette bulunan kadının sözünü işitmiştir. Allah, sizin sürdürdüğünüz konuşmayı (zaten) işitmekteydi. Şüphesiz Allah hakkıyla işitendir, hakkıyla bilendir. (Mücâdele 58/1)

19 Kasım 2012 Pazartesi

Adalet üzerine V: Hukukta eşitlik, huzuzda ihtiyaç.



Adaleti sağlamanın ölçütleri
Söz gelimi bir sınıfta bulunan öğrencilere öğretmeninin nasıl davranması gerektiğini düşünelim. Sonuçta bu öğrenciler aynı sınıftalar ve aynı konumdalar. Öğretmenin bunlar arasında adaleti sağlayabilmesi için eşitlik ölçütüne riayet ederek herkese aynı şekilde eşit davranması gerekecek, yükümlülüklerini eşit kılacak, bir kısmına farklı muamele etmesi adaletsizlik sayılacaktır.
Bu öğrencilerin sınava alındıktan sonra öğretmenin eşitlik ilkesi gereği hepsine aynı notu vermesi halinde ise adaletin gerçekleşmeyeceğini görürüz. Çünkü bu durumda adalet her öğrenciye hak ettiğini vermek ile ancak gerçekleşecektir.
Keza bir sofraya üç kişinin oturtulduğunu varsayalım ve bunların önüne eşitlik ilkesi gereği aynı besin değeri taşıyan yemekleri koyalım. Ancak bunlardan biri 50 kilo diğeri 100 kilo öbürü de sumo güreşçisi 250 kilo olsun. Eşit olarak verilen yemekler bu üç kişiden birinciye fazla, ikincisine tam üçüncüsüne ise az gelecektir. Çünkü bu üç kişinin ihtiyaçları farklıdır. Bu durumda adaletin gerçekleşebilmesi ve sonucun hakkaniyetli olabilmesi duyulan ihtiyacın dikkate alınması ile ancak mümkün olabilecektir.
Bu kez bu üç kişinin aynı işi yapmış olduklarını varsayalım: Ücret takdiri yaptıkları işe göre mi yoksa herbirinin kendi ağırlığı dikkate alınarak mı ya da geçinme ihtiyaçları göz önüne alınarak mı olacaktır. Elbetteki bu örnekte hak etmiş olma açısından aynı konumda olmaları hasebiyle eşitlik ilkesi gereği eşit ücret vermek adaletin gereği olacaktır.
Adaletin gerçekleşebilmesi için önce insan olarak herkesin eşit görülmesi ve herkesin hiçbir ayrım yapılmaksızın temel insan hak ve özgürlüklerine sahip olması ilkesinin kabulü bir gerekliliktir. Herkes hukuk önünde eşit olmalı, aynı imkânlar herkese eşit olarak tanınmalıdır.  
Esasen nazarî olarak eşitlik ilkesini hemen herkes kabul etmektedir. Ancak somut olay adaleti söz konusu olduğu zaman orada hemen çıkarlar devreye girmekte, hak ve hukuk manipülasyona açık hale gelmektedir.
Adaletin gerçekleşebilmesi için ikinci aşamada ise insanların katkıları, ortaya koydukları emekleri, ürettikleri katma değerler dikkate alınarak bunların karşılığı -ne fazla ne eksik- tam olarak verilmeli, hak etmeyenlere ise herhangi bir şey verilmemelidir.

Denkleştirici Adalet
Hak ve vazife, yetki ve sorumluluk, emek ve ücret, liyakat/ehliyet ve vazife, zarar ve tazmin sorumluluğu, suç ve ceza… arasında denge kurmayı amaçlayan adalete denkleştirici adalet denilmektedir. Bu kavram, eski hukuk dilimizde tevzinî adelet tabiriyle karşılanırdı. Kişilerin eşit olmaları, herkesin insanlıkta ve hukuk karşısında eşit sayılması esası bu çeşit adalet anlayışının bir sonucu olmaktadır. Bu anlayışın bir sonucu olarak dil, din, cins, ırk gibi hiçbir gerekçe ile ayırımcılık yapılamaz.
Adaletin bu çeşidi için şu âyetleri delil olarak görebiliriz:

وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (39) وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى (40) ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَزَاءَ الْأَوْفَى (41) )النجم(
“İnsan için ancak çalıştığı vardır. Şüphesiz onun çalışması ileride görülecektir. Sonra çalışmasının karşılığı kendisine tastamam verilecektir.” (en-Necm 53/39-41)

وَالَّذٖينَ كَسَبُوا السَّيِّپَاتِ جَزَاءُ سَيِّئَةٍ بِمِثْلِهَا وَتَرْهَقُهُمْ ذِلَّةٌ مَا لَهُمْ مِنَ اللّٰهِ مِنْ عَاصِمٍ كَاَنَّمَا اُغْشِيَتْ وُجُوهُهُمْ قِطَعًا مِنَ الَّيْلِ مُظْلِمًا اُولٰـئِكَ اَصْحَابُ النَّارِ هُمْ فٖيهَا خَالِدُونَ
“Kötü işler yapmış olanlara gelince, bir kötülüğün cezası misliyledir ve onları bir zillet kaplayacaktır. Onları Allah’(ın azabın)dan koruyacak hiçbir kimse de yoktur. Sanki yüzleri, karanlık geceden parçalarla örtülmüştür. İşte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır”. (Yunus 10/27)


يَا اَيُّهَا الَّذٖينَ اٰمَنُوا كُونُوا قَوَّامٖينَ لِلّٰهِ شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَاٰنُ قَوْمٍ عَلٰى اَلَّا تَعْدِلُوا اِعْدِلُوا هُوَ اَقْرَبُ لِلتَّقْوٰى وَاتَّقُوا اللّٰهَ اِنَّ اللّٰهَ خَبٖيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ
“Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır. (el-Mâide 5/8)

وَلَهُنَّ مِثْلُ الَّذٖى عَلَيْهِنَّ بِالْمَعْرُوفِ وَلِلرِّجَالِ عَلَيْهِنَّ دَرَجَةٌ وَاللّٰهُ عَزٖيزٌ حَكٖيمٌ
“Kadınların, yükümlülükleri kadar meşru hakları vardır. Yalnız erkeklerin kadınlar üzerinde bir derece farkı vardır. Allah, mutlak güç sahibidir, hüküm ve hikmet sahibidir”. (el-Bakara 2/228)

فَاسْتَجَابَ لَهُمْ رَبُّهُمْ اَنّٖى لَا اُضٖيعُ عَمَلَ عَامِلٍ مِنْكُمْ مِنْ ذَكَرٍ اَوْ اُنْثٰى بَعْضُكُمْ مِنْ بَعْضٍ
“Rableri, onlara şu karşılığı verdi: “Ben, erkek olsun, kadın olsun, sizden hiçbir çalışanın amelini zayi etmeyeceğim. Sizler birbirinizdensiniz.” (Âl-i Imrân 3/195).

Dağıtıcı adalet
Alırken yükümlünün gücünü, verirken ise ihtiyacını dikkate alan adalete ise dağıtıcı adalet denilmektedir. Bu adalet çeşidinin gereği olarak herkese hak ettiği ne ise o eksiksiz verilir, dağıtım sırasında kişilerin katkı ve kabiliyetleri esas alınır. Eski hukuk dilimizde buna tevzîî adalet denirdi.
Ülke içinde güvenlik (askerlik) hizmetlerinin görülmesini, aile içinde nafaka teminini erkeğe, anneliği ve çocukların terbiyesini kadına bir vazife olarak vermek, vergi oranlarını yükümlülerin mali güçlerine göre belirlemek, gücü olmayandan hiç almamak, az olandan az, çok olandan çok almak dağıtıcı adalete verilebilecek örneklerdir.
Bir babanın çocuklarının ihtiyaçlarını dikkate alarak harçlıklarını farklı vermesi de bu kabildendir.
Kur’an’da yer alan miras taksiminin esasını oluşturan ikili birli taksim de kadının iktisadî konumunun dikkate alınmasının bir sonucudur. Bu kadının insaniyet itibariyle erkeğin yarısı anlamına asla yorumlanamaz. Çünkü İslam söz gelimi ceza hukukunda bir kadını öldüren erkeğe, bir erkeği öldüren kadına verdiği cezanın aynısını vermekte, ancak bu aslî ceza uygulanmayıp da iş iktisadî alana çekildi mi yani diyet ödenmesi söz konusu oldu mu, kadının diyeti erkeğin diyetinin yarısı sayılmaktadır. Bu durum İslam’ın kadını insanî değil iktisadî yönden ayrı tuttuğunu açıkça göstermektedir.
Bütün bunlardan sonra bu konuda vaz edebileceğimiz en genel ilke şu olacaktır: Hukukta eşitlik, huzuzda ihtiyaç.
Bu şu demektir: Eğer bir hak etmişlik varsa erkek ya da kadın, beyaz ya da siyah, müslüman ya da kâfir… hiçbir ayrım yapılmaksızın, o hakkın, sahibine tam olarak verilmesi gerekir. Keza bir kimseye bir zarar verilmişse o zararın dengi kadar bir tazmin yükümlülüğü getirilmesi adaletin gerçekleşmesi için zaruridir. Aynı şekilde her kim bir suç işlemişse onun dengi bir cezaya çarptırılmalıdır.
Buna mukabil bir babanın çocuklarına harçlık vermesi, yahut bir kimsenin yakınlarına miras bırakması, yahut devletin sosyal devlet olma gereği vatandaşlarına yardım yapması gibi durumlarda ise, bir hak etmişlik olmadığı için harçlık verilecek yahut yardım yapılacak kimselerin içinde bulundukları durumun dikkate alınması ve ihtiyaçlarının giderilmesine yönelik bir uygulama gerçekleştirilmesi yine adalet gereği olacaktır.
Mesela İslam miras hukukunda er kardeşlere kız kardeşlere verilenin iki katı verilmesi esasını ele alalım: Miras bırakılan mal, geride kalan yakınların hak ettikleri bir şey değil, tamamen sıla kabilinden elde edecekleri bir şeydir. O yüzden mirası yakınların eşit olarak paylaşmaları gerekmez.
İslam hukukunun uygulandığı toplumlarda er kardeşler, fakir olan kızkardeşlerine de bakmak zorundadırlar. Ayrıca kadının kendisi zengin bile olsa nafakası kocasına ait bulunmaktadır. Evlenirken erkek evlilik için gerekli hertürlü maddî yükün altına girmek, evleneceği kadına mehir vermek ve evlilik hayatı boyunca da karısının nafakasını karşılamak zorundadır. Ayrıca âkile olarak mensup olduğu kabileden birisinin hata yolu ile işlemiş olduğu cinayetten dolayı ödenmesi gereken diyete de katılmak zorundadır. Dolayısıyla kız kardeşine nispetle maddi açıdan daha fazla ihtiyaç içindedir. Oysa kız kardeş evlenmek istediği zaman kurulacak evin hiçbir külfetine katılmamakta ayrıca mehir almakta, zengin bile olsa nafakası kocasına ait olmaktadır. Onun bu durumu iktisadî açıdan bakıldığı zaman, er kardeşine nispetle onu daha az ihtiyaç sahibi kılmaktadır. Buna sebep de kız kardeşe bir, erkek kardeşe iki pay verilmektedir. Bu, kadın erkeğin yarısı sayıldığı için değildir. Öyle olsaydı kısasta da eşit görülmezlerdi, keza mirasta anne ve babaya pay ayrılırken, babaya iki, anneye bir pay verilirdi. Oysa her ikisine de südüs (altıda bir) verilmektedir. Fakat baba ayrıca asabe ise, arta kalanı da almaktadır. Çünkü ölen akraba hayatta ve fakir olsaydı da nafakaya ihtiyacı bulunsaydı, onun bu külfeti anne üzerine değil baba üzerine terettüp edecekti. Bu açıdan bakıldığı zaman burada bile nimet külfet dengesinin kurulduğu görülür.
 Dua ile!
19.11.2012
GARİBCE

18 Kasım 2012 Pazar

İyilik, iyilerin işidir



TRT 1’de Ömer Lütfü Mete’yi anlatıyorlardı.  Gök kubbede ardından hoş bir sada bırakabilen erdem sahibi bir insanımızın hatırasını yâd ediyorlardı. Daha çok sanat çevresinden insanlar onu anlatıyorlardı.

Hasan Kaçan onun hakkında şöyle bir benzetme yaptı: Hani mesela kayısı ağacı vardır ve ondan kayısıyı alırsın ama buna karşılık ona hiçbir minnet duymazsın. Çünkü meyveyi vermek o ağacın en doğal halidir. İşte böyle Ömer Lütfü Mete de herkese verirdi ve bu onun için o kadar doğaldı ki, sanki varlık amacı oydu. Vermek sanki onun doğasına yerleştirilmiş bir özellikti. O yüzden de karşılığında bir minneti yoktu.

Doğrusu benzetme hoştu.
Çok kimse iyilik yapar. Ama kimi kaşıkla verir, sapıyla gözü çıkarır.
Kimi tavuk verir ama karşılığında beklediği kaz vardır.
Kimi sıkıştığında yanında biter, imdad edecek sanırsın, keseyi açar, ama tefecidir sen çalış ben yiyeyim mantığı ile kanını emer.
Kimi insanı öyle bir minnet altına sokar ki, yaptığı iyilik burnunuzdan gelir.
Kimi iyilik yapar ama yaptığı iyilik ananınız ak sütünü emdiğiniz gibi boğazınızdan akıp gitmez; boğazınıza düğümlenir, orada öyle kalır; ne çıkarıp kurtulabilirsiniz, ne de aşağı iner rahatlarsınız.

Oysa iyilik, karşılıksız vermektir.
İyilik, sizce en değerli olan şeyi verebilmektir[1].
İyilik, iyi insan olmak demektir.
İyilik, sizin yaptıklarınızla kendinizi iyi hissetmenizdir.
İyilik güzel huylu olmanız demektir[2].
İyiler, iyilik yaptıkça açılırlar ve rahatlarlar. Kabz halinden kurtulurlar, inşirah haline ulaşırlar.[3]
“İyilik, yüzlerinizi doğu ve batı taraflarına çevirmeniz(den ibaret) değildir. Asıl iyilik, Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitap ve peygamberlere iman edenlerin; mala olan sevgilerine rağmen, onu yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalmışa, (ihtiyacından dolayı) isteyene ve (özgürlükleri için) kölelere verenlerin; namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren, antlaşma yaptıklarında sözlerini yerine getirenlerin ve zorda, hastalıkta ve savaşın kızıştığı zamanlarda (direnip) sabredenlerin tutum ve davranışlarıdır. İşte bunlar, doğru olanlardır. İşte bunlar, Allah’a karşı gelmekten sakınanların ta kendileridir.”[4] (el-Bakara 2/177)

İyiler, işte bunca erdemi kendi özlerinde bir araya getirip, onun mayasıyla mayalanıp, iyilik kesilmiş olanlardır.
Ve Allah iyilerle beraberdir.
Allah iyileri sever.
Allah kulunu bir sevdi mi, söz artık orada biter.
İyi insanlarımız çok olsun!
İyilerimiz, ufkumuzda insanlarımız üzerine doğan birer yıldız olsun!
Yalancı yaldızlar dökülsün, gerçek anlamda iyiler gökkubbemizde birer kandil gibi ışık saçsın!
Onlar hayatlarını bizim için yaşadılar. Varlıklarını bize adadılar.
Şimdi onları yaşatma sırası bizde!
Rahmet olsun!

18.11.2012
GARİBCE


[1] لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتَّى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ وَمَا تُنْفِقُوا مِنْ شَيْءٍ فَإِنَّ اللَّهَ بِهِ عَلِيمٌ [آل عمران : 92]
[2] صحيح مسلم ـ مشكول وموافق للمطبوع - (8 / 6)
عَنِ النَّوَّاسِ بْنِ سَمْعَانَ الأَنْصَارِىِّ قَالَ سَأَلْتُ رَسُولَ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- عَنِ الْبِرِّ وَالإِثْمِ فَقَالَ « الْبِرُّ حُسْنُ الْخُلُقِ وَالإِثْمُ مَا حَاكَ فِى صَدْرِكَ وَكَرِهْتَ أَنْ يَطَّلِعَ عَلَيْهِ النَّاسُ ».
[3] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (2 / 143)
 أَنَّ عَبْدَ الرَّحْمَنِ حَدَّثَهُ أَنَّهُ سَمِعَ أَبَا هُرَيْرَةَ ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، أَنَّهُ سَمِعَ رَسُولَ اللهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ : مَثَلُ الْبَخِيلِ وَالْمُنْفِقِ كَمَثَلِ رَجُلَيْنِ عَلَيْهِمَا جُبَّتَانِ مِنْ حَدِيدٍ مِنْ ثُدِيِّهِمَا إِلَى تَرَاقِيهِمَا فَأَمَّا الْمُنْفِقُ فَلاَ يُنْفِقُ إِلاَّ سَبَغَتْ ، أَوْ وَفَرَتْ - عَلَى جِلْدِهِ حَتَّى تُخْفِيَ بَنَانَهُ وَتَعْفُوَ أَثَرَهُ وَأَمَّا الْبَخِيلُ فَلاَ يُرِيدُ أَنْ يُنْفِقَ شَيْئًا إِلاَّ لَزِقَتْ كُلُّ حَلْقَةٍ مَكَانَهَا فَهُوَ يُوَسِّعُهَا ، وَلاَ تَتَّسِعُ.
[4] لَيْسَ الْبِرَّ أَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلَكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَالْمَلَائِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّائِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ وَأَقَامَ الصَّلَاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُوا وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ  [البقرة : 177]

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...