Yaşlılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yaşlılık etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Ekim 2015 Çarşamba

Dedim niye hala evlenmedin? Dedi ah be hocam!



Bugün danışmanı olduğum Yüksek Lisans öğrencisi ile tanıştım. İşi var, aşı var, boylu boslu üstelik de yakışıklı. Dedim yaş kaç. Dedi otuz. Çor çocuk? Dedi Hocam ben bekârım. Hayret dedim, senin gibi böyle yakışıklı biri bu yaşa kadar bekâr kalmış, bizim çevrede pek rastlanan bir şey değil diye takıldım. Hocam dedi, ben babamı küçükken kaybettim, şu anda anneme ve kardeşlerime ben bakıyorum. Öyle olunca da benim gibi biri kolayca evlenemiyor. Belli ki birkaç teşebbüs sırf bu yüzden akim kalmış.
Senin bakmakla yükümlü olduğun annen var, öyle ise ben seninle evlenemem. Hem ben istesem bile ailem istemez…
Aile algımız, yuva kurma töremiz belli ki çok değişmiş. İmdi bu anne kaybettiği kocasına mı yansın, kendine sebep evlenemeyen oğluna, uşağına mı yansın.
Allah buyuruyor ki “Siz kendinizi değiştirmedikçe, Allah sizi değiştirmez!” Siz ümmet olarak kendi değerlerinize sahip oldukça Allah sizi niye değiştirsin ki? Siz sapmadan Allah sizi saptırmaz. “Ne zaman ki saptılar, Allah da kalplerini saptırdı!” Bu hep böyledir. Siz direksiyonu dışa kırmadıkça Allah sizin arabanızı yoldan niye çıkarsın ki?
Diyelim ki baştan tedbir aldın, anne ya da baba kahrı çekmeyeceğin bir evlilik yaptın. Ama bir süre onlardan biri göçtü gitti geride anne ya da baba tek kaldı. İmdi bu yaşlılar ne olacak ve onlara kim bakacak? Baştan bakmayı kabullenemeyen sonradan başına geldiğinde kabullenebilir mi? Tam da huzuru bulmuşken, hayatın tadını çıkarıyorken yaşlı birinin ayak bağı olması, her işlerine karışan dırdırları çekilmez olan, bir takım garip tavırları bunamışlıklarına alamet kılınan bu insanların kahrı çekilir mi? Ee, o zaman bu insanların hali ne olacak? Ve sıra yarın bize geldiğinde  bu kez bizim durumumuz ne olacak?
İşte tam da burada huzur evleri imdada yetişiyor ve oraya yerleştirilen yaşlı ebeveynler için değilse de oraya yerleştiren evlatlar için gerçek anlamda huzur veriyor. İmdada yetişen huzur evleri, bozulan huzurun yeniden elde edilmesine, ya da hiç bozulmadan devamının sağlanmasına imkân sağlıyor. Öyle ise yaşasın huzur evleri ve iyi ki varsınız.
Giderek yaşlı nüfus hızla artıyor. Hal böyle iken huzur evlerine çok ihtiyaç duyulacağa benziyor.
Ne diyelim, Allah huzurumuzu bozmasın. Elden ayaktan koymasın.
Dua ile!
07.10.2015

GARİBCE 

2 Şubat 2015 Pazartesi

Gün gelir beden ruha dar gelir


Dedi o kadar yaşlıyım ki kalmadı takat
Dayandım bak tükendi enerji-yi hayat

Öleyim artık kalmadı gayrı yaşamda tat
Bu beden bu ruha ağır geliyor yok rahat

Tutunmak için hayata çaba gayrı yetsin
Toprak olayım da üzerimde güller bitsin

Yapma etme dedim, bu kuruntuyu bırak
Toprak niye bari su ol da ummanlara ak

Yok, dedi bir kere asıl toprak gözüm nuru
Asla döndükte buluruz biz ancak huzuru

Bilemedim aslımız neydi toprak mı su mu
“Her canlıyı sudan yarattık” buyuruyordu

Toprak olmuş mu dersin acep suya çanak
Anda  ruha evrilmiş su, bedense toprak

Bak ne su ne çamur var elde ayakta
Binlerle ayet zahir Enfüste ve afakta

Ya Rab! Seni ederiz aczle tenzih her daim
Virdimizdir demek “Sübhane rabbiyel azîm”

Dua ile!
02.02.2015

GARİBCE

31 Mart 2013 Pazar

Yavan lokma yedirdim ama haram lokma yedirmedim.



Yavan lokma yedirdim ama haram lokma yedirmedim.
Anadolu irfanı diye ben buna derim.
Bu geçen günlerde İzmir’e bir tasavvuf profesörü müftü atanmıştı ve bu münasebetle Diyanet İşleri Başkanı  Görmez Hoca,  “İzmir’in farklı bir dindarlık anlayışı bulunduğunu, İzmir’in dindarlığının irfan geleneğine ihtiyacı olduğunu” söylemişti. Hoca böyle dedi diye epey bir kızılca kıyamet kopmuş ve bu tayinin ve gerekçesi sözün altında epey buzağı aranmıştı. Başkan yanlış anlamayı düzeltmek amacıyla makamında özel röportaj bile vermişti. Bu sözün imalarından bahsediliyordu ve Başkan’a ya da hükümete muhalefete bahane arayanlar için ellerine güzel bir fırsat geçmişti.
Oysa sözün muhatapları İzmir halkı değil, İzmir’de görev yapan Diyanet mensuplarıydı. Ve yapılan bir aşağılamayı amaçlamıyordu sadece durum tespitine yönelik buluyordu.
Ben İzmir’i bilmem ama tüm müslümanların irfan geleneğine ihtiyacı vardır.
Ama bu irfan geleneğinden maksat kurumlaşmış ve çoğu Müslüman tarafından anlaşılmakta zorlanılan tarikat söylemleri yahut ancak yaşayanın bilebileceği iddia edilen seyr-ı sülûk  mertebeleri midir?
Benim şahsen ihtiyaç duyduğum irfan Anadolu irfanıdır.
Bu gün “Ömür Dediğin” programında konuşan bir yaşlımızı dinliyordum.  Hayatı ve yaşanmış hayatını anlatıyordu. “İşte!” dedim kendi kendime “bize lazım olan irfan bu, dindarlık anlayışı bu!”
Ne ifratı var ne tefriti. Gerçek anlamda bulunması gereken şey ile aradığı şeyin bulunacağı yer zihninde örtüşüyordu.  
Din ve dindarlık adına anladığı şey sade ve basitti. Hayata ve ötesine bakışı berraktı.
Olması gerekendi ve ihtiyaç miktarı kadardı. “Denge!” diyordu, dünya ile ahret hayatı arasında denge. “Ne dünya için ahreti, ne de ahret için dünyayı terk etmeyeceksin. Her ikisinin de hakkını vereceksin.”
Hayatını başkaları için de anlamlandırabilmiş kendisine herkes için faydalı olabilecek bir meşgale bulmuş; eski araç gereçleri, kap kacakları hayatı boyunca  toplamaya çalışmış ve bir müze oluşturmuş. “Üniversiteler gelip, ziyaret ediyorlar” diyor.
“Yetenek Sizsiniz” şeklindeki yarışmalarda ortaya konulan meşgalelere bakıyorum, televizyonlardaki yarışma programlarına göz atıyorum, büyük kitleleri ekrana bağlayan gösterilerin kahir ekseriyeti gerçekten olağanüstü denilebilecek türden yetenek gerektiren çalışmalar, hünerler. Ama bunların  kime ve ne yararı olur diye sorduğum zaman hiçbir cevap alamıyorum. Bunlar gibi birini vaktiyle izleyen bir Padişah önce yüz sopa vurdurmuş sonrada yüz altın verdirmiş. Yüz altın verdirmiş çünkü olağanüstü bir yetenek, yüz değnek vurdurmuş çünkü hiç kimseye en ufak bir faydası yok.
Anadolu irfanı işte bize faydalıyı almayı öğretiyordu. Meşgale olarak kaşık yapmayı, çorap örmeyi, hep birlikte kitap okumayı, sohbet etmeyi öğretiyordu. Bu yaşlı amca Bağkur emeklisi maaşıyla birçok kurumun yapamadığını yapmış ve insanlık için yararlı olan, yeni nesiller ile eskiler arasında köprü vazifesi görebilecek bir başarıyı gerçekleştirmiş.
Anlatıyor,  ben diyor karasevdalı olduğum kızı kaçırdım. Ona duvar ustası olduğumu ama köyümün en fakir ailesinin çocuğu olduğumu söyledim, asla yalan söylemedim. Babası memurdu, (bu arada memurluk o zamanlar ne kadar önemli bir şeydi). Hem de ayrı ilçedendik o yüzden vermeyeceği belliydi. Ben de kaçırdım.
Beraberce çalıştık, o yanımda amelelik yaptı harç kardı, birlikte geçimimizi sağladık. Çocuklarımın hepsini okuttum. Ben okuyamamıştım. Oysa okumayı çok istiyordum.
Bu arada Köy Enstitüsü mezunu öğretmenlerinin bugünkü profesörlerden bilgili olduğunu, tarımdan, hayvancılıktan, arıcılıktan, marangozluktan hasılı bir köyde lazım olabilecek her türlü  hünerden anladığını övgüyle söylüyor. (Ben de içimden böyle bir kurumun yanlış uygulamalar, ideolojik tavırlar ve toplumun değerlerine yabancılaşma  yüzünden yok olmasına hayıflanıyorum!)
Anlatmaya devam ediyor: Çok fakirdik, devletin imkânları da çok kısıtlıydı, zenginler de bugünküler gibi değildi, çok sıkı idiler.
Hanımım ve ben el ele verdik, hepsini okuttuk.
Çocuklarımıza yavan lokma yedirdik amma asla haram lokma yedirmedik.
Şimdi yaşlandık. Birbirimize yardımlaşarak hayatı götürüyoruz.
İnsan çalışırken kendi çocuklarında fark edemiyor, ama torunlarında her şeyi daha iyi görüyor.
Hayatın yaşlılık döneminin de kendine göre güzellikleri vardır. Torunların olması, insanlardan saygı görmesi güzel bir şey.
Çocukların yanında rahat edemiyoruz. Herkes kendi düzerinde daha rahat ediyor, diyor.
“Allah yatırtıp da kapılara baktırmasın!” diye dua ediyor.
Ölümü de elbette bekliyoruz. Biz ölüme doğru koşuyoruz o da bize doğru koşuyor. Elbet bir gün bir yerde buluşacağız. İnsan  bir yolculuğa çıkacağı zaman yeterli miktarda harçlığı  azığı olduğu zaman nasıl yolculuk korku vermezse, ölüm sonrası hayat için hazırlığı olan da  korkmaz.
Sonra sahip olduğu irfanın membalarından Yunus’a atıfta bulunuyor ve:
Sordum sarı çiçeğe, Sizde ölüm var mıdır ?
Çiçek eydür derviş baba, Ölümsüz yer var mıdır? mısralarını okuyor.
Tedarikli olmamız ve  yaptığımız her şeyin hesabını vereceğimizi bilmemiz ve ona göre davranmamız lazımdır, diyor.
Anadolu irfanı deyince benim anladığım işte budur.
Saflıktır, safiyettir.
Aranan şeyi bulunacak yerde aramaktır.
Söylemde değil, yaşantıda ortaya koymaktır.
Sadeliktir.
“Yavan lokma ye ama haram lokma yeme!” diyebilmektir.
Rızkı nasırlı ellerle alın teriyle kazanmaktır.
Sendeki eksiklikleri kendi çocuklarına aktarmamak ve onları semerden yağır olmuş omuzlarına bastırarak yükseltmektir.
Faydalı meşgalelerle uğraşmaktır.
Ve hâlâ okumaktır, bilginin arkasında koşmaktır. “Şu anda Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sini okumaktayım” diyordu.
Bugün bizim öğretmenlerimiz toplumun en çok okuyanlarıdır” diyebilmektir.
Sahi öyle midir?
İnşallah öyledir!
31.03.2013
GARİBCE

22 Şubat 2013 Cuma

Akibeti akibetimizdir!


 
Denizli'de, arkadaşlarının 3 aydır haber alamadığı 86 yaşındaki adamın cesedi, evinde çürümüş halde bulundu

Alınan bilgiye göre, Muharrem Şen, yaklaşık 3 aydır haber alamadığı arkadaşı Halit Albasan'a (86) ulaşmak için akrabalarını aradı. Akrabaları da uzun süredir görüşmedikleri Albasan'ın evine kontrole gitti.

Topraklık Mahallesi 2234 sokaktaki apartmanın zemin katında yalnız yaşayan Halit Albasan'ın (86) evine çilingir yardımıyla giren akrabaları, yaşlı adamın çürümüş cesedini buldu.

Albasan'ın evlenmediği, yalnız yaşadığı bildirildi. (Kaynak: AA)

__oOo__

Akibeti akibetimizdir!

Çiğ yemedim ki karnım ağrımasın deme!

Nice çiğ yemeyenin de karnı ağrıyor. Kurunun yanında yaş da yanıyor.

Ben büyüklerime saygıda kusur etmedim, bana bir şey olmaz da deme.

Bu akıbet giderek yaygınlaşıyor.

Yalnızlık ve yalnız yaşamaya mahkumiyet giderek normalleşiyor. İnsanın eli ayağı tutarken kimsenin yanında yük olmak istemiyor. Ama bu el ve ayaklar bir anda tutmaz oluveriyor, ne zaman olacağını da kimse bilmiyor.

Bu haldeki çaresizlerin sessiz çığlığını kimse duymuyor. Kulaklar duvar, gözler kör, diller lal olmuş… bulunuyor.

Bir beldede bir kimse ölse, ölümüne sebep açlık, susuzluk, bakımsızlık vb. olsa… o beldede yaşayan yediden yetmişe herkes o kişinin ölümünden sorumludur diyor dinimiz.

Benim bir şeyim olmaz ki diyemiyorsunuz. Çünkü insan olup da bizim bir şeyimiz olmayan bir kimse yok ki. Bırakın insan olmayı canlı olmak bile öyle. Dolayısıyla diğer canlıların bile üzerimize yüklediği bir sorumluluk vardır. Karnın acıktığında kesip de yediğin o hayvanı acıktığında doyurman, susadığında suvarman senin görevin oluyor ey insan!

Halit Albasan kim oluyor?

Bu toplumun bir üyesi; koca bedende tek bir hücre. Olsa ne olur, ölse ne olur?

Öyle de koca bir bedeni tek bir hücre dinamitleyebiliyor. Çözülme, kokuşma hep tek bir hücreden başlayarak tüm bedeni istila ediyor. Sonunda da o koca beden içten içe çürümüşlüğün sonunda yok olup gidiyor.

Halit Albasan kimimizin babası, kimimizin amcası, dayısı, kardeşi…

Halit Albasan kimimizin kimsesi.

Halit Albasan, koca bir toplumun şahidi.

Ne oldu sana böyle Halit Albasan, söyle hele?

Haydi Müslümanlıktan vazgeçtik, bir insan da mı yoktu kapını çalacak, halini soracak.

Hasta olana bakmak Müslümanların en vazgeçilmez haklarından biriydi.

Etrafında yok muydu bir Müslüman Halit Albasan!

Kimdir Halit Albasan?

Bugün için kendisiydi. Ama bil ki ey Müslüman o yarın sensin, öbür gün ötekisi.

Huzur evleri kucak açmış sözde bu insanlarımıza, ama nedendir itiyor yakın olmak istese de herkesi.

İnsanlar huzuru kendi öz yuvalarında bulmak istiyorlar.

Kocaman ailelerin kuytu bir köşesinde ölmek istiyorlar.

Bir eşin dizinde, dağ gibi yaslandığı hayırlı bir evladın kucağında son nefesini vermek istiyorlar.

Boncuk boncuk ecel terlerini müşfik bir el silsin bekliyorlar. Hocası gelsin, başucunda Yasinler okusun diliyorlar.

Ama savrulduk ki hem de ne savrulduk.

Hasret oduyla göğündük, yandık, kavrulduk.

Yaşlandık takatimiz kalmadı.

Eşimiz önden gitti ise asıl kıyamet öyle koptu.

Yeniden bir eş bulamadık.

Nikah altında ölmek bir erdemdi; kerameti vardı. Nikahı şimdi bir boyunduruk bildik. Yaşlı halimizde kimse bize gelmedi.

“Anne!” diye hayıflandık, gözlerimiz buğulandı ses vermedi.

Annemiz artık kara topraktı.

Sığıncımız her gün serili bir yataktı.

Toplamaya mecal de kalmamıştı.

Hem niye toplayacaktık ki nasıl olsa yeniden yazılacaktı ve de içinden çıktığımız yoktu.

“Açım anne!” dedim, duymadı.

Dizlerim beni ayağa kaldırmaya yetmedi.

Üşüdüm, buz kesmeye başladı vücudum.

“Üşüdüm anne!” dedim. Duymadı. Duyan olmadı. Yatağa biraz daha sokuldum. Yorganı zoraki de olsa üzerime çektim. Başımı içine soktum. Nefesimle ısınırım dedim. Ve…

Ondan sonrası bana değil ancak sana ayandır Rabbim!

Senin emanetindi bedenim. Ben bende iken taşıdım sırtımda, yorgun da olsam argın da…

Ama alınca benden emanetini, artık o insanlığın zimmetindeydi. Benim için fark etmiyordu, ha taze bir ceset ha çürümüş lime lime olmuş et.

Onun namusu artık kaldıysa hala insanlığın üzerindeydi.

Ve sen onların Rabbisin!

Her şeyi en iyi Sen bilirsin!

22.02.2013

GARİBCE
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...