hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2018 Salı

Ay mı faydalı Güneş mi?



Efendim bir hikmet vardır, anlatırız, hoşumuza da gider. Nasreddin Hocaya sorarlar: "Hocam! Ay mı daha faydalı Güneş mi? diye. O hiç tereddüt etmeden "Elbette ay daha faydalı. Çünkü güneş zaten aydınlıkta doğar. Oysa ay öylemi. O gece karanlıkta doğar!" demiş.
Tevilat'ta aşağıda tercüme ettiğim kısmı görünce Hocanın hikmeti aklıma düştü. Dedim onun da imamı varmış ve o da bizden. ☺
"Gece ve gündüzün güneş ve ayda olmayan bir takım fazladan güçleri vardır. Çünkü gece ve gündüzün gücünün etkisi sonucu eceller tükenmekte, ömürler bitmektedir. Hiç kimsenin onların tahakkümünden kaçınma ve korunma imkânı yoktur.
Buna mukabil insanların güneşin ve ayın vereceği sıkıntılardan birtakım çarelere ve sebeplere başvurarak korunma imkânları vardır. Ama gece ve gündüz için bu mümkün değildir. O yüzden burada gece ve gündüzü ayrıca zikretmiş olmasında güneş ve ayın zikrinden elde edilen nüktelerden fazlası mevcuttur." (Maturidî, Te'vîlât, XVII, 220)
Sahi bir de bizim Abdulaziz Hocanın gecesi gündüzü vardı!

Dua ile!
03.07.2018
GARİBCE



19 Mayıs 2016 Perşembe

Hikmet inhisarcılığı


Varmasını bilene bütün yollar Allah’a çıkar
Gören göze enfüste ve afakta her şey Allah’ı işaret eder.
Hal böyle iken hikmetin inhisarcı/ tekelci bir zihniyetle sadece bizde olduğu telakkisi bizi sağır ve kör yapar.
Peygamberimize atfedilen bir söz vardır: “Bir şeye olan aşkın, seni kör ve sağır yapar!”[1]
Evet, hakikat budur ve bu gerçekliği hepimiz az çok tecrübe etmişizdir.
Gençsiniz ve bir kıza vuruldunuz. Ya da kızsınız bir oğlan aklınızı başınızdan aldı. Âşık oldunuz. Bu aşk artık sizi gayra karşı kör ve sağır eder. Burnunuzun dibindeki dilberleri, dünya güzellerini görmez olursunuz. Büyüklerinizin size söyledikleri sözlerin hiçbirini duymazsınız. Görmek istediğiniz tek şey aşkınız, duymak istediğiniz yegâne söz de gene aşkınızla alakalı olandır. Ondan haber verilsin de nasıl olursa olsun. İster aslı olsun ister olmasın. Yeter ki ondan bahsedilsin.
Denginizi, ruh ikizinizi bulduysanız bu hoş, ama ya aksine birine abayı yaktıysanız mecnun olup çöllere düşmek sizin de kaderiniz olabilir.
Annenizin babanızın, büyüklerinizin, sizin için canlarını feda edecek gerçek dostlarınızın sizin için düşündükleri, size uygun buldukları kimselere dönüp de bakmazsınız bile… Zira ki aşkınız, tutkunuz sizi kör etmiştir; gayrısını görmezsiniz; sağır etmiştir başkasını duymazsınız.
Mesleğinize tutku derecesinde âşıksınız; başka bütün mesleklerin boş olduğunu düşünürsünüz.
Bağlı olduğunuz tarikat, mezhep, meşrep… Ona karşı aşkınıza sebep o artık hakikatin yegâne temsilcisidir, ondan gayrı dalaletin ta kendisidir, sapıklıktır, sapkınlıktır.
Oysa bütün yollar Allah’a çıkardı hani.
Biz Müslümanız ve bunun için Allah’a hamd ederiz. Bunun bize Allah’ın özel bir lütfu olduğunu düşünürüz. Bu doğrudur. Ama Müslümanlar olarak  hakikati her zaman ve mekanda yegane bizim temsil ettiğimiz, mahza hikmetin kendimizde olduğu inancımız, bizim başka medeniyetlerden, başka kültürlerden yararlanabilme imkanımızı ortadan kaldırır.
Hikmetin inhisarcı bir zihniyetle sadece bizde, bizim dinimizde, bizim mezhemizde, meşrebimizde olduğuna kendimizi kaptırmamız bizi aynı zamanda bağnaz da yapar ve gayra karşı bütün kapılarımızı kapar, alıcılarımızı devre dışı bırakır.
Oysa sağduyu sahibi insanlar olarak belki bir kâfirin halinden, ağzından, tavrından da bir hikmet kapmamız mümkündür. Allah, övgü babında “sözü dinleme ve en güzeline uyma”dan bahseder. Gayra sağır olan nasıl dinler, kör olan nasıl görür?
Kendi medeniyet ve kültürümüze sahip çıkacağız derken, bu güzelim değerlerimizin bizi kör ve sağır etmesine izin vermemeliyiz. Eleştirel bakabilmeliyiz. “Evet, benim mezhebim haktır, ancak yanlış olma ihtimali de vardır. Öteki hak değildir, ama isabet etme, hak olma ihtimali vardır” diyebilmeliyiz.
Bugünlerde bir “ehl-i sünnet” edebiyatı almış başını gidiyor. Ehl-i sünnet olmak hoş kötü bir şey değildir, özünde iyidir. Müslümanların sevadı azamını teşkil eder. Ama ehli sünnet kimdir. Söz gelimi ehl-i reyin imamı Ebu Hanife ehl-i sünnet midir? Kastınız sadece ehl-i eser midir?
Ehl-i sünnet Hz. Peygamber’in tuttuğu yolu tutmak, onun istikametini korumak mıdır? Onun yolunda olmak ve o yolda yol almak değil midir? Cemaat bu yolda topluca yol almak değil midir? Bunun için de ortak paydayı olabildiğince geniş tutmak icap etmez mi? Ehl-i kıble olmak yetmez mi?
Ama yok! İlle de benim meşrebimde ve benim mezhebimde olacak…. diyor.
Hakikati yegâne kendisinin temsil ettiğine inanıyor. Hatta hakikatin ancak kendisinde tecessüm edeceği zu’munda bulunuyor. Bu saplantısı kendisini başka yollara, mezhep ve meşreplere, diğer medeniyet ve kültürlere karşı kör ve sağır hatta düşman kılıyor.
Tamam, adam neye inanırsa inansın, bize ne diyelim. Diyelim de onların bu söylemi onların ardına düşen kitleleri de etkiliyor, farklı düşünce sahiplerine hayat hakkı tanımamak gibi tavırlara sürüklüyor.
Sonunda da bütün insanlığa yazık oluyor.
Sevgi güzel bir şey… Ama o dahi ölçülü olmalı. Sevgili peygamberimiz: “Sevgilini de ölçülü sev, bakarsın bir gün düşmanın olur. Düşmanına da ölçülü buğzet, bakarsın bir gün dostun olur!” dememiş mi?
Sevgilinin dahi düşman olabilme potansiyeli var demek.
Tuttuğun yoldan eminsin, bu güzel. Öteki yolu niye mahkûm ediyorsun. Öteki de kendi tuttuğu yoldan emin ve onun için de o güzel. Ve biz beherimiz bir yolu tutmuş iken öbür yolun sonunun nereye varacağını da çoğu kez bilmemekteyiz. Öyle ise hiç olmazsa diğer yolları mahkûm etmeyelim. Gözümüz kör, kulağımız sağır olmasın.
Hem o zaman belki daha da mutlu oluruz.
Gayrın huzuru bakarsın bize de huzur olarak döner.
Dua ile!
19.05.2016
GARİBCE




[1] حُبُّكَ الشَّيءَ يُعْمِي وُيصِمُّ

11 Nisan 2014 Cuma

Eşyaya ve Adem’e saygı!



Yolda giderken bir nesne gördün, bir taş parçası idi. Aldın onu attın, yoldan ırak ettin. Bu bir saygı biçimidir. Ama insanlığa.
Ama bilmiyorsun attığın yerde birisinin başını mı yardı, yok bir taze fidanın tepesine mi düştü, yeni başını çıkarmaya çalışan bir fideyi mi ezdi.
Ama o taşı tam ebadına uygun, bir yoksulun yapılan yuvasının bir gediğini kapatmak üzere bir oyuğa koydun, tam yerini buldu. İmdi bu hem insanlığa hem de o taşa saygı oldu.
Yolda giderken bir ekmek parçası gördün. Aldın öpüp başına koydun sonra da onu götürüp yüksekçe bir yere koydun, çiğnemesinler diye.
Ekmeğe saygı bu.
Ekmek burada elbette ki bir sembol. Yoksa bütün nimetlerin ekmekten farkı ne ki.
Ama sen o lokmayı tuttun ve bir yoksulun aç karnına koydun. Ekmek sevindi, mide devindi. Karın doydu, yüz güldü, göze fer geldi ışıdı.
İşte ekmeğe asıl saygı bu değil mi?
Eşyada asıl olan ibahadır.
Ademiyette böyle mi?
Ademiyette asıl olan hürmettir, saygıdır.
Ademe hürmet edeceksin. Onun canına, ırzına ve namusuna, şan ve şerefine el, dil uzatmayacaksın, saygılı olacaksın.
Dirisine olduğu gibi ölüsüne de saygı göstereceksin.
İnsan ölünce artık geride kalan ceset de saygıyı hak ediyor.
Bu saygının gereği olarak şefkatle onu yıkayıp, kefenleyip, mezarına definle Allah’a tevdi etmek gerekiyor. Bu ona gösterilen bir saygı oluyor.
Ama onun vaktiyle gören gözünün söz gelimi korneasını alıp da görmeyen birinin gözüne koyup onun görmez gözünü görür kılmak, gülmez yüzünü ışıl ışıl etmek nedir peki.
İşte o göze asıl saygı böyle olmalı.
Diğer organlar da öyle.
Her ne ki insana aittir ona saygı göstermek gerekir.
Ama saygının da dereceleri vardır.
Hikmetli olmak, nerede nasıl davranılacağını bilmek demektir.
Her bir şeyi yerli yerince yapmak demektir.
Sözü yerinde söylemek, taşı gediğine koymak demektir.
Ve hikmet Allah vergisidir.
Ne yazık ki O vermeyince, biz istedik diye olmuyor.
Koskoca nice adamlar vardır, din adına, insanlık adına konuşur ahkam keserler.
Keşke biraz da hikmetle hemhal olsalar.
Hayırlı cumalarımız olsun.
Dua ile.
11.04.2014
GARİBCE

3 Şubat 2014 Pazartesi

Fıkhu’l-evleviyyât: Her şeyi yerli yerine koyabilmek ve öncelikleri bilebilmek!



İnsanın zihninde yapacağı işlerle ilgili bir ehem mühim sıralaması (sıradüzen) bulunmalı ve her soruna kendi önemine göre bir değer atfetmeli ve ona göre hayat mücadelesini sürdürmelidir.
Ne var ki bu öyle kolay yapılabilecek bir şey değildir. Bunun olabilmesi için insanın hikmet sahibi (bilge) olması gerekiyor.
Çünkü hikmet, her şeyi yerli yerince yapmak, taşı gediğine koyar gibi sözü yerinde söylemek, işi yerinde yapmaktır.
Yüce Allah hidayetini esirgemediği gibi hikmetini de esirgemedi ve biz insanlara lütufta bulundu. Ne var ki kimimiz bundan yeterince nasiplendi kimimiz ise mahrum kaldı.
Birey olarak öyle olduğumuz gibi ümmet olarak da ilahî hikmetten yeterince nasiptar olamadığımız yapıp ettiklerimizden ve bunların sonucu şu anda dünya milletleri arasındaki  bulunduğumuz yerden anlaşılıyor.
Büyük İslam âlimi Yusuf el-Karadâvî vaktiyle yazmış olduğu Fıkhu’l-evleviyyât adlı eserinin girişinde genel bir değerlendirme yapar ve kamu Müslümanların bu hikmetten yoksunlukları sonucu yapmış oldukları bazı hataları tespit eder.
Özetle şöyle der:
1.Müslümanlar, ümmetin tamamını ilgilendiren ve farzı kifaye kabilinden olan hususları –büyük ölçüde- ihmal ettiler: İlim, savaş ve sanayi alanlarında  üstün başarı göstermek gibi.
2. Farz-ı ayın olan bazı hususları ihmal ettiler ya da onlara gereken değeri vermediler. Mesela Kur’an’ın imana dair hususları anlatırken namaz ve zekattan bile önde tuttuğu iyiliği emretme ve kötülükten sakındırma (el-Emru bi’l-marûf ve’n-nehyü ani’l-münker) şeklindeki farzın durumu böyledir.
3. Rükünlerin bir kısmına diğerlerinden daha fazla önem verdiler. Mesela orucu namazdan daha fazla önemsediler.
4. Bazı nafilelere, farz ve vaciplerden daha fazla önem verdiler. Nitekim pek çok dindar kişide görülen durum budur. Onlar zikir, tesbih ve evradı çok yaparlar fakat aynı önemi pek çok farza, özellikle de sosyal alanla ilgili olanlara vermezler. Mesela ana babaya iyilik, akrabaları ziyaret (sıla-ı rahim), komşuya iyilik ve yardım, güçsüzlere merhamet, yetim ve yoksulları koruma ve gözetme, çirkin ve yanlış şeylere karşı çıkma, sosyal ve siyasî zulme tepki gösterme gibi  konulara tesbih ve zikre verdikleri önemi vermezler.
5. Namaz ve zikir gibi, ferdî ibadetlere cihat, fıkıh, insanların arasını düzeltme, iyilik ve takvada yardımlaşma, sabır ve merhameti tavsiye etme, adalet ve şuraya devam etme ve genel olarak insan haklarına, özel olarak da güçsüz insanlarınkine riayet etme gibi, faydası genel olan sosyal ibadetlerden daha çok itina gösterdiler.
6. İnsanların çoğu, usul (ilke/ esas) ile ilgili meseleleri ihmal edip furû (ayrıntı) ilgili amellere önem verdiler. Din binasının esası durumunda olan akide, iman, tevhit ve dini sadece Allah’a mahsus kılma gibi hususlardan habersiz oldular. (Çoğu kez dini başörtüsü, el kesme gibi imgelere indirgediler).
7. İnsanların çoğu yaygınlaşan haramlara karşı veya zayi edilmiş farzlar uğruna mücadele vermekle meşgul olmaktan çok, mekruh veya şüpheli şeylerle meşgul olmaktadır. Aynı şekilde haramlığı kesin olan mesele dururken, haramlığı veya helalliği tartışmalı hususlarla meşgul olunmaktadır. Fotoğraf çekilmek, şarkı söylemek, peçe takmak vb. ihtilaflı meselelere merak sarmak gibi.
8. İnsanların çoğu helak edici büyük günahlardan haberdar olmadıkları halde, küçük günahlara tepki göstermeye yönelmişlerdir. Bu helak edici günahlar dinle ilgili olduğu gibi, sosyal konularla ilgili de olabilir.
Dini olanlara örnek: Büyücülük, kehanet, kabirleri mescit ve adak yeri haline getrime, ölülere kurban kesme, ölülerden medet umma, onlardan ihtiyaçlarını yerine getirmelerini ve sıkıntılarını defetmelerini isteme ve tevhit inancının safiyetini bozan diğer meseleler gibi.
Helak edici büyük günahların sosyal alanla ilgili olanlarına bazı örnekler ise şunlardır: Şura ve sosyal adaleti zayi etmek, hürriyeti, insan haklarını ve insan saygınlığını yok etmek, işi ehlinden başkasına teslim etmek, seçimlere şaibe karıştırmak, ümmetin servetini yağmalamak, soy-sop ve tabaka imtiyazını kabul etmek ve helak edici israf ve lüksün yaygınlaşması. (Özetle: Yusuf el-Karadâvî, Fıkhu’l-evleviyyât, Öncelikler Fıkhı, trc. Abdullah Kahraman, İz Yayıncılık, İstanbul 2007, s. 30-33)
Dua ile!
03.02.2014

GARİBCE

18 Aralık 2013 Çarşamba

Bir bilge adam: Ahmet İnam



O bir gönül felsefesicisi.
O bir Anadolu’lu ve 1947 Sandıklı doğumlu.
Hep celep olmak isterken kendisini felsefe profesörü bulmuş bir hikmet aşığı. Hayatı Gönül Felsefesi adını verdiği bir arayışın içinde geçmiş. Anlaşılan masa tenisi ile de dağıtırmış. Uluslar arası madalyaları varmış.
Bu bilge adam  ODTÜ Felsefe Bölüm Başkanı, Türkiye Felsefe Kurumu üyesi ve Türk Felsefe Derneği Başkan Yardımcısı.  
Fevkalade mütevazi ve kendisini ancak bu toprakların geçmişiyle bütünleşmiş, bilgelik yolunda yürüyen bir bilge çırağı diye niteliyor.
Mantık, bilim felsefesi, bilgi teorisi, felsefe tarihi, kültür felsefesi ve ahlak felsefesi alanlarında çalışmalarını sürdürüyor. Kitapları ve üç yüz kadar makalesi bulunuyor.
Çağımız insanını bilim, sanat, din ve kültür etkinlikleri içinde kavramaya çalışan gerçek anlamda  bir ‘gönül felsefecisi.’ Felsefe hikmet sevgisi yerine şimdilerde   “Sefefel’i yani sevginin hikmetini” seslendiren biri.
Her daim kendimize ait değerlere ve özelliklere vurgu yapıyor: “Bize yerelliği ıskalayan bir evrensellik öğretilmeye çalışıldı. Yerel olmak, doğduğun bölgenin diliyle şivesiyle konuşmak, onun adetlerini taşıyor olmak, uygar olamamanın, yeterince gelişememenin, aydın olamamanın bir sonucu gibi algılandı. Oysa insan kendi topraklarından gelen güçle insan olabiliyor. İnsan eğer bir dünya vatandaşı olacaksa, önce doğduğu yerin insanı olmalı...” diyor.
Üstada göre, bilge, hayatın bütün hazlarının ardından koşar ama o hazların hiçbirinin dangalağı olmaz.
Bilge adamda hem sokakta süren hayatı yaşayabilme yeteneği ve gücü vardır, hem de o hayatın dışına çıkabilme cesareti, diyor.
Bu haliyle de o bilgeliğin, akademisyenlikle pek örtüşmediğine inanıyor.
12-13 Aralık 2013 tarihinde Zonguldak’ta akdedilen Akademide Felsefe Hikmet ve Din Sempozyumunda (bilgi şöleni) Garibce olarak bu değerli insanımızı yakından görme ve tanıma bahtiyarlığına erdim. Birlikte fotoğraflar da çektirdik.  İlk konuşmasını tuttuğum notlardan, değerlendirme konuşmasını ise aldığım kayıttan hareketle yazıya döktüm ve sizlerle paylaşmak istedim.
Hikmet bizim yitik malımız, hakîm olanlar yani bilgeler de bizim her bir derdimize derman olabilecek, bizi hakikat ve ahlâkîlikle yüzleştirecek  akıl ve gönül erleri kimseler.
Doğrusu onun konuşmasını ben çok sevdim. Bunda onun sempatik konuşma tavrı ve sevecen üslubu da etkili olmuştur.  Bu sempatik tavrın yazıya  yansımamış olma ihtimali vardır. O eksikliği de siz kendi zihninizde canlandırarak lütfen ikmal edin.
İşte bu bilge adamın, bu gönül felsefecisinin, bu sevginin hikmeti üzerinde durmamız gerektiğine dikkat çeken üstadın konuşması. Umarım onun düşüncesini kısmen de olsa yansıtmış olabilirim. Yanlış anlamış olmaktan da Allah’a ve onun engin hoşgörüsüne sığınırım.
Dua ile!
18.12.2013
GARİBCE

Felsefe ve Hikmet
(Tebliğinden benim tuttuğum özet notlar)
Felsefe, hikmet sevgisidir.
Eskiden hikmeti kültür olarak anlıyordum. Şimdi hikmetin iki esas üzerine kurulu olduğunu görüyorum. 1. Hakikat arayışı, 2. Ahlâk boyutu.
Bilim, sanat, din… bütün bunlar hikmete ulaşma çabalarıdır.
Hikmetini kaybetmiş, ritüellere indirgenmiş bir din kadar tehlikeli bir şey olamaz.
Felsefe hikmet sevgisi ve arayışı iken siz onu bir tür entelektüel oyun haline getirirseniz özünü esasını kaybetmiş olursunuz.
İlkel insan bile seziyordu, onda da hikmet duygusu vardı.
Zaman içinde dil ve anlam dünyası oluştu.
Bir kültürde, hayatta onu anlamlandıracak bir mana yoksa neye yarar ki!
Bu çaba ilmi, irfanı, sanatı, dini içine alan bir arayış olmaktadır.
Bu mana, bu anlam bizi hikmete götürecek bir köprüdür.
Hikmete tek bir yolla gidileceği anlayışı yanlıştır. Bin bir kapısı vardır hikmetin.  Hepsini açmak lazımdır. İnhisarcı bir yaklaşım hikmet açısından tehlikelidir. Farklı gözlerle, farklı kalplerle, etkileşimle insanın enginliği ve farklılığı ile keşfedilebilen şeydir hikmet.
Bu itibarla çatışmaya, eleştiriye izin vermek gerekir.
Binlerce yıllık birikimle oluşan hikmetin hazinesinin kapısını ne kadar açabildik?
Folklor, kilim desenleri, türküler… hemen her alanda ve etkinlikte hikmet arayışının izleri vardır.
Ben bir insanım ve hiçbir hikmet bana yabancı değildir.
Hikmet hakikattir, hikmet ahlaktır. Hikmete götüren yolu  tekleştirmemek lazımdır.

Değerlendirme Konuşması
……………
Hikmet hakikattir, hikmet ahlaktır. Hikmet arayışı din yoluyla yapılabildiği gibi felsefe yoluyla da sanat yoluyla da yapılabilir Hayatın içinde de bu arayışı yapabilirsiniz. Biz bir mana alemi yaratmışız. Mana aleminiz varsa hikmet arayışınız vardır. Hikmet arayışının -belki de Batılılara söylemek istediğimiz şey- yegâne yolunun felsefe olmadığıdır. Ama hikmet arayışları felsefe diline çevrilebilir, felsefeleştirilebilir. Bunda da felsefecilerimize epey iş düşmektedir. Ama benim görebildiğim kadarıyla maalesef çoğu hikmetin farkında değildir. Hikmet şu anda dünyadan büyük ölçüde çekilmiştir. Felsefeden, bilimden belki de bilemiyorum ilahiyattan da olabilir çünkü onun çok yüksek bir şey olduğunu düşünüyorum, O bir ateş, o içimizdeki bir ateş arkadaşlar kelimelerden, kurallardan ibaret bir şey değil bir mana o, müthiş bir şey o, o ateşi duyan adamlar bu işe girecek. Hani, kefeni, kellesi koltuğunda bu işe girmek lazım. Bu bir ateş, bu ateşi yakmak lazım. Yani bu sadece şu dersi koy, bu dersi çıkar ile değil önce onun manasını anlamak lazım. Ne olacak yani, on saat felsefe dersi koysak sonuç mu değişecek? Bu, felsefeyi nasıl verdiğinize bağlı. Hikmetten yoksun bir şey yaptığın sürece onun beş saat, on saat, şunun okutulup bunun okutulmamış olmasının hiç bir anlamı yok. Felsefe bölümlerini ben görüyorum yıllardan beri,  Batı’da da bizde de. Yani bu felsefe okumuşluğun  kendi başına bir hikmeti yok. Öyle bir şey yok. Biz hala bir takım kurallarla oyalanıyoruz. Biz dolayısıyla hikmeti yüreğinde duyan insanlar olarak bunu yaşamalıyız ki öğrenci görsün. Bu adam hakikaten hikmet vurgununu yemiş bir adamsa burada  ne anlatsa da ben çarpım cetvelini de anlatmış olsam o hikmet benim yüzümden, duruşumdan ve yaşayışımdan ortaya çıkıyorsa  bu önemli bir şeydir diye düşünüyorum.
Hikmetin bin bir penceresi, bin bir kapısı var. Ve bu kapıları açmak durumundayız. Kültür olarak diye düşünüyorum.  Ve hikmetin bir süreç olduğunu düşünüyorum.
Biz hikmete nasıl durursak hikmet de bize öyle durur. Dolayısıyla çağımız insanının duruşundan kaynaklanan  ki buna Heidegger özel bir deyim kullanıyordu “…?..” diye “bulunmuşluk” diyebileceğimiz bir kavram. Belki de o bizim kültürümüzde vardır böyle bir kavram ben bilmediğim için söylüyorum “bulunmuşluk, duruş”, ve o yüce ideal ile varmaya çalıştığımız büyük hedefle bizim nasıl titreşim haline geçtiğimiz yahut rozanans (?) yani eşlikleşim içine gireceğimiz meselesi. Dolayısıyla benim hikmet konusunda bir kaygım yoktur, biz Ahmet Yesevi gibi çok hakîm bilge insanlar yetiştirmiş olan bir kültürüz, bir mana alemini biz çoktan çatmışız ama farkında değiliz bizdeki gaflet budur diye düşünüyorum.  Dolayısıyla buradaki hazineden devşireceklerimiz var, bilim yoluyla, şiir yoluyla,  sanatın her alanında, elbette felsefede, düşüncede, dinî ilimlerde biz bunu yapabiliriz.
Buradan benim son olarak varacağım şey şu: Felsefeye atıfta bunarak bir şaka da yapmış olabilirim. Biliyorsunuz felsefe filya sofya’dan geliyor. Filya sevgi dostluk demektir,  Sofya da belki bizim kültürümüzün deyimiyle hikmettir. Değişik anlamları var ama  hikmet diye yorumlayalım:  Hikmet sevgisi. Ben bugünkü toplantıda şunu anladım:  Demek ki bizim aslında felsefeyi anlayabilmemiz için  ve hikmeti de anlayabilmemiz için Sofyafilya’ya ihtiyacımız var  yani felsefe değil sefefel yani hikmet sevgisine değil sevginin hikmetine ihtiyacımız var. Onun için felsefe yapacaksak sefefel yapmak gerekiyor. Sefefeli düşünmeliyiz ki felsefe orada  yerine otursun diye düşünüyorum.

(Prof. Dr. Ahmet İnam)




















31 Ekim 2013 Perşembe

Bilgelik ve muktezayı hale uygunluk!


Malın güzel olsun. İhsan’dan biz bunu anlamalıyız. Bugün bilmem “şunu kullanmayın, bunu kullanmayın, o Yahudi malıdır almayın”  diyenler, onlardan daha iyisini yapmadan taleplerinin yer bulmayacağını bilmeliler.
İslam adına sunduğumuz şeyler de öyle olmalı.
Muktezayı hale de uygun olmalı. Yani adamın beklentisine uygun, ihtiyacını gideriyor olmalı. Yoksa acemi tezgahtarın işine döner halimiz.
Toy bir genç, nalbur yanında çıraklığa başlamış. Ustası demiş ki “Evladım müşteriyi boş savmak yok. Hele yok demek hiç yok. Baktın istediği şey bulunmadı, adamı salma, hemen onun yerine ikame edilebilecek başka bir şey sun!”
Çırak da olur ustam demiş.
Adamın bir işi çıkmış. Çok geçmeden içeri bir müşteri gelmiş ve acemi tezgahtardan Tuvalet kağıdı istemiş.
Uşak: “Yok efendim, ama size onun yerine başka bir kağıt verelim: Zımpara kağıdı!” demiş.
Öyle ya nasıl olsa o da kağıt o da kağıt.
İşte böyle.
Muktezayı hale uygun olmak hikmetin tâ kendisi.
Bizim işimiz hikmet ile olmalı.
Hakîm olan Allah’ın hikmetli dini, tuvalet kağıdı yerine zımpara kağıdı ikame edecek kişilerin elinde güzelliğini kaybetmemeli.
Ya bir de garibim inandı da kullandıysa. Vay anam vay. Vay ki ne vay!
Dua ile!
31.10.2013

GARİBCE

10 Nisan 2013 Çarşamba

Ahmet Muhtar Büyükçınar der ki: İnsan müteşebbis oldukça dinç, öğrenici oldukça gençtir.




Rahmete vesile olması dileği ile Ahmet Muhtar Büyükçınar’ın vefatının ardından Haseki’de bize okutmuş olduğu Sünen-i Ebî Dâvud’u elime aldım ve şöyle bir karıştırdım.
Benim nazarımda hocanın ayrı bir yeri vardı. Çünkü Rahmetli, ilmi yanında aynı zamanda hikmet ve irfanıyla da temayüz etmiş biriydi.
Kapak sayfasına ve kitabın değişik yerlerine birçok not almışım. Hikmet namına ağzından çıkanları yakalamaya çalışmışım.
Hikmet ile ilgili bak şimdi hatırladım, birinde şöyle bir şey anlatmıştı:
İki sahabi, gayrimüslim birinin evine misafir olmuşlar ve namaz kılmak istemişler. İçlerinden biri ev sahibine “Ev temiz mi?” diye sormuş. Kâfir olan ev sahibi de “Tahhir kalbek! = Sen kendi kalbini temiz tutmaya bak!” demiş. Öbür sahabi bu lafın üzerine hemen arkadaşına “Huz hazihî’l-hikme velev min femi’l-kâfir = Bu hikmeti şu kâfirin ağzından çıkmış olsa da hemen almalısın!” demiş.
Öyle ya hikmet müminin yitik malıdır. Her nerede görürse onu almalıdır.
Kitabıma baktım. Kapak sayfasına bazı özel notlar almışım: Bunlardan biri hocanın şu beyti:

Eyleme cân ömrünü zail zikreyle her dem
Dünya anı değmez ki cefasını çeke âdem

Sonra iki beyit daha yazmışım. Onlar da hocanın hocasına ait imiş:
Zahirde ne var bütün eşya bütün âlem
Hep kudret-i Hak’tır Fâil-i mutlak’ta dem a dem
(Külle yevmin hüve fî şe’n âyetine işaret ediliyormuş)

Canını canana veren bir dahi can istemez
Tâlib-i dîdâr olanlar ‘îyn ile ân istemez.
‘îyn huriler demektir.
Hocanın kaderle ilgili olmak üzere “Kibar-ı evliya cebr-i mütevassıttan kurtulamaz” dediğini hep hatırlarım.
Kitabın kapağına bu meyanda şunları da yazmışım:
Allah’ın işine karışmayan Allah’ın azabından,
Kulların işine karışmayan da kulların gazabından kurtulur.
Hocanın “kul olarak insanın sorumluluk alması gerektiği”ne olan inancı onun kader anlayışının en belirgin bir yapıtaşı idi: “İn tensurûllaha yensurküm” ayetini delil olarak kulanır ve “Siz Allah’a yardım edin ki Allah da size yardım etsin” derdi. Yani insan olarak kişi kendi üzerine düşeni yapmadan , akıbeti Allah’tan beklemesinin yanlış bir kader ve tevekkül anlayışı olduğunu ifade ederdi.
“Dû zen olursa bir evde düzen olmaz o evde” sözü de hocadan duyduğum vecizelerdendi. “Dû zen” Farsça iki kadın demektir. Bir evde iki kadın varsa, o evin düzeni olmaz, demiş olurdu.
İnsan huzuru bazen yanlış yerlerde arar. Bir kadın ile huzuru bulamayan, iki kadınla nasıl bulacaktır.
Hocanın hayat felsefesini en iyi yansıtan sözlerinden biri de başlığa aldığımız “İnsan müteşebbis oldukça dinç, öğrenici oldukça gençtir.” Sözüdür. Hoca hem müteşebbis idi ve hem de öğrenici idi. Müteşebbisliği sonucu pek çok deneyim yaşamış ve tekstil sanayinde iş bile kurmuş ve iş adamı denilebilecek bir duruma gelmiş.
Öğreniciliğine gelince Hocanın teneffüslerde elinde küçük cep mushafı Kur’an okumakta ya da ezberlemekte olduğu sahneler hep gözümün önündedir.
Hoca müteşebbisliğine özellikle kamplarda yetiştirmiş olduğu pek çok talebesini de katmış, birçoğunun eli kalem tutan mütercim ve yazar olmalarında ciddî anlamda pay sahibi olmuştur.
Ben Haseki’de iken ilk hikayemi hocanın teşviki sonucu yazmıştım. Bir heyecanla fakülteden beri hep birlikte olduğumuz bir arkadaşıma vermiştim. Okusun, güzel olmuş desin de ben de heyecanlanayım, şevk bulayım ve ikincisini, üçüncüsünü yazmak için daha bir cehd ve gayret içerisinde çalışayım. O arkadaşım, bir iki sayfalık o hikayemi okumadı bile. Şevk vermek için değil de şevkimi kırmak için sanki gayret ediyordu. Sonra düşünüyorum da ben hocayı niye seviyorum da aynı sınıftaki çoğu arkadaş aynı derecede benim gibi hocadan etkilenmiyor.
Bu da demek ki Allah’ın bize olan bir lütfu idi. Biz bu lütuf sonucu bütün alıcılarımızı hocaya karşı açıyor, bütün kaplarımızı doldurmaya çalışıyorduk. Hoca da bihakkın dolduruyordu. İlim ve irfan verdikçe azalacak türden şeyler değildi ki! Ama aynı hoca herkese aynı derecede faydalı da olamıyordu.
Bu durum sadece hocaya mahsus bir durum da değildir. Nice insanlar kendi akrabaları olan peygamberlerden bile yararlanamamışlardır. Tarih bunların hikayelerini anlatır durur.
Kimi alır, hazmeder ve aldıklarını kendine mal ettikten sonra bal kıvamında başkalarına da verir.
Kimi sadece nakledici işlev görür.
Kimi de ne alır ne satar.
Hocamıza bir kere daha Allah’tan rahmet diliyorum.
Yazılarımızı görenler ona ne kadar çoklukla atıfta bulunduğumu bilirler.
Haseki mezuniyet konuşmasını bana yaptırmışlardı. Herkese teşekkürlerimizi sunmuştum. “Ama!” demiştim “hocalarımıza gelince onlara teşekkür etmiyorum. Çünkü onlara teşekkürün sözle ifade edilemeyeceğine inanıyorum. Ne zaman ki bizler onların bize öğretmiş oldukları ilim ve irfanı aynı ruh ve heyecan ile biz de kendi talebelerimize öğretirsek, onlara karşı hasbi davranır, onları hayatta lazım olacak bilgi ve irfanla donatabilirsek işte o zaman biz hocalarımıza gerçek anlamda teşekkür etmiş olacağız”
Bu inancım hala aynen devam etmektedir.
Onların kimi göçtü, kimi sırasını bekler. Elbette biz de sıradayız. Fakat sıra nasıl sıralı kimse bilmez. Ama değişmeyen bir şey varsa önden gidenler ve arkada kalanlar hep olagelmiştir. Hocaya nispetle şimdi biz arkada kalanlardanız. Bizlerin de saçı sakalı ağardı. Analarımızın “Döşü ağarasıca!” misillü duaları bizi de çoktandır tuttu. Umarım biz hocalarımıza karşı hayru’l-halef oluruz. Biz önden gidenlerden olunca da bize nispetle arkada kalanlar bu kez bize karşı inşallah hayru’l-halef olurlar.
Allah’tan niyazımız budur.
Dua ile!
10.04.2013
GARİBCE
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...