dil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2013 Cuma

Göç ve tarım dilinin tercümesi





Verilere göre Türkiye’de hızlı göç hareketi devam etmektedir. Türkiye'de göçün yönü genellikle kırsaldan kente, doğudan batıya doğrudur. 1927 yılında nüfusun yüzde 75,8'i kırsal (10 binden az nüfuslu), yüzde 24,2'si kentsel alanlarda yaşarken, bu oranlar 83 yıl içinde tam tersine dönmüştür. 2011 yılı itibariyle Türkiye nüfusunun yüzde 23,2'si (17.338.563) kırsal alanda (belde ve köyler) yaşarken, yüzde 76,8'i (57.385.706) kentsel (il ve ilçe merkezleri) alanlarda yaşamaktadır.
Bu  dinî hizmetlerin verilmesi- alınması açısından da yeni problemlere yol açıyor. Diyanet yetkililerinin de bu problemin farkında oldukları anlaşılıyor. Nitekim Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, Diyanet teşkilatındaki görevli sayısıyla ilgili rakamları verirken bu konuya değiniyor ve çarpıcı tespitlerde bulunuyor. Şöyle diyor:
“Diyanet teşkilatında 128 bin personel var. Ama personelin yüzde 75'i köylerde, yüzde 25'i şehirlerde görev yapıyor. Ama halkımızın dağılımı nasıl, tam tersi. Halkın da yüzde 25'i köyde, yüzde 75'i şehirde yaşıyor. Aslında bu açıdan baktığımızda çok ciddi bir enerji israfımız, çok ciddi bir insan israfımız var. 3 haneli köyde de görevlimiz var. Ama bazen 100 bin insanın yaşadığı yerde bir tek imamımız var.”
Bu sorunun bir yönü.
Bir başka yönü de Garibce’nin daha önce “İnek almir! Dana emmir! İmdi bu dili kim anlir!” başlıklı yazısında değindiği dil sorunu.
İnsanlar şehirlere göçtükçe ve yeni nesiller şehirlerde doğup büyüdükçe kırsal kesimde hayatlarını yaşamış olanların diline ve onların yazıp geride bırakmış oldukları eserlerine yabancılaşma başlıyor.
“Tanrı’nın şehre getirilmesi” sorunsalından bahsedenler var. Yani kırsal kesimin, tarım toplumunun havsalasında oluşan ilahî tasavvurların, bunların ete kemiğe bürünmüş şekilleri olan kitapların, sözlü ve yazılı kültürün bu yeni nesiller için fazla anlam etmez oluşu ya da en azından bir tercüme sorunu yaşanacağı konusudur.
Garibce vaktiyle Kırk Mesel Hadis[1] adıyla küçük bir kitap yayınlamıştı. Şimdi bu sorunu dikkate alarak bu kitapta yer alan mesellere bakıyorum. Orada mesel ile ilgili şöyle deniyor:
“Hikmet incileri türlü türlüdür. Bunlardan bir nevi de mesel iradıdır. Arapçada buna darb-ı mesel denir. Soyut kavramların insanların havsalasına yerleştirilmesini kolaylaştırmak amacıyla somut örneklemelerde bulunmak ve böylece zor, mudil olan meselelerin anlaşılmasını daha bir kestirmeden sağlamak, mesel iradının asıl amacıdır. Tabii bu arada söze bir güzellik katılmış olması, onu daha da zevkli hale getireceğinden, genelde uzun konuşmaların sıkıcılığından ve ağır havasından kurtulmayı da sağlar.” (s. 10)
Bu kitapçıkta yer alan kırk mesel hadisin on yedisi tamamen kırsal kesim ve özelde de tarım ile ilgili istiarelerden, benzetmelerden ve örnek üzerinden anlatımlardan oluşuyor.
İmdi meramı ifade için kolaylık olsun diye kullandığımız dil, bu yeni nesiller için anlamın önüne engel oluşuyor.
Bu sadece hadislere mahsus değil. Aynı durum Kur’an’ın dili ve daha önceki kutsal kitaplar için de söz konusudur[2]. Bir çok hakikat  tarımdan yahut doğadan, kırsaldan alınan öğeler üzerinden anlatılmaya çalışılmaktadır.
Bunlar o vakit muhataplar için hayatlarında karşılıkları olan şeylerdi. Şehirde doğup büyüyen yeni nesiler ise bunları ancak filmlerde, belgesellerde izliyor ve bunlar, çoğu için bir serap gibi bir değer arz ediyor. Hal böyle olunca da biz önce, asıl anlatacağımızı anlatmak için kullandığımız dili anlatmak durumunda kalıyoruz.
Ya da yeni duruma uygun yeni bir dil geliştireceğiz.
Aslında hayat kendi çağının dilini de oluşturur, belki oluşturmuştur da. Belki de olup bitenden bizim haberimiz yoktur.
Bu da pekâlâ mümkündür.
Kolay gelsin!
15.02.2013
GARİBCE





[1] Mehmet ERDOĞAN, Kırk Mesel Hadis, İstanbul 2009.
[2] Bir örnek olmak üzere şu ayet okunabilir:
“Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.
Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden (bunları) başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rab’leri katında mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.
Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, her bakımdan sınırsız zengindir, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir).
Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.
Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla ve kalben mutmain olarak mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yüksekçe bir yerdeki güzel bir bahçenin durumu gibidir ki, bol yağmur alınca iki kat ürün verir. Bol yağmur almasa bile ona çiseleme yeter. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
Herhangi biriniz ister mi ki, içerisinde her türlü meyveye sahip bulunduğu, içinden ırmaklar akan, hurma ve üzüm ağaçlarından oluşan bir bahçesi olsun; himayeye muhtaç çocukları var iken ihtiyarlık gelip kendisine çatsın; derken bağı ateşli (yıldırımlı) bir kasırga vursun da orası yanıversin? Allah, düşünesiniz diye size âyetlerini böyle açıklıyor.” (Bakara 2/261-266)

10 Nisan 2012 Salı

SEYRANİ BABANIN ÖKÜZÜ KÜPE NASIL ETTİ

Garibce bugün size bir alıntı yazı sunuyor:

 

SEYRANİ BABANIN ÖKÜZÜ KÜPE NASIL ETTİ


(Prof. Dr. Mehmet ERDOĞAN)



XIX. asırda yaşamış Develi’li Seyrani (ö. 1866) babanın güzel şiirleri var. Şahsen benim gördüğüm üç kitap var onun hakkında.

 1. Develi’li Âşık Ali Çatak, Bütün Yönleriyle Seyranî, Bayrak Yayımcılık 1992.

2. Hasan Avni Yüksel, Âşık Seyranî, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1987.

3. Hasan Ali Kasır, Seyranî, Birinci Baskı: İstanbul 1984, İkinci baskı: Ankara 1999.

Güzel taşlamaları, hikmetli sözleri var. Mesela şöyle diyor:



Ormanda büyüyen adam azgını

Çarşıda bazarda seyran beğenmez

Medrese kaçkını softa bozgunu

Selâm vermek için insan beğenmez



Âlemi ta’n eder yanına varsan

Seni de yanıltır mesele sorsan

Bir cim bile çıkmaz karnını yarsan

Meclise gelir de erkan beğenmez



Her çeşit insandan birkaç eşi var

Mektepten kovulmuş günah işi var

Rabbi yessir’de dört yanlışı var

Tahsil etmek için irfan beğenmez



Ellerin evinde çul firâş olur

Burnu sümüklüdür gözü yaş olur

Bayramdan bayrama bir tıraş olur

Gider berbere de dükkan beğenmez



Dağlarda taşlarda dolaşan yörük

İnsanlar içine çıkmayan hödük

Bir elife dili dönmeyen sürtük

Şehirde tecvitle Kur'ân beğenmez

……………

Seyranî söyledi bu doğru sözü

Haddeden çekilmiş doğrudur özü

Şehre gelin gitse bir köylü kızı

La’l ü güher ister mercan beğenmez[1].





Eyvah fukaranın beli büküldü

Meded ticaretin gücüne kaldık

Eyiler âlemden göçtü gitti

Bizler zemanenin piçine kaldık



Rüşvet ile yazar hâkim hücceti

Hüccet ile alır kadı rüşveti

Halk bilmiyor dini, şer’i sünneti

Bozuldu sikkenin tucuna kaldık



Sene bin iki yüz altmış beş tamam

Okunur ezanlar boş bekler imam

Seyranî bu nutkun sonu vesselâm

İnanın dünyanın ucuna kaldık[2].

Benim Seyranî’yi burada anışımın bir başka sebebi var.

Yukarıda tam künyesini vermiş olduğum Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları arasında çıkmış olan eseri -hem de güven duyarak- aldım ve evde okumaya başladım. Ne de olsa memleketimin yetiştirmiş olduğu bir âşıktı ve belli ki hem halk hem de medrese kültürüne sahipti. Bir ara şu şiirini okuyordum:

Kuş yuvadan cücüğüne

Kısmet aramaya uçar

Engin yüksek düz ovada

Kimi kovar kimi kaçar.

Harika, dedim. Çok güzel! Devam ettim:

Boyrazı var dipisinin

Hikmeti var hepisinin

Mevlam kısmet kapısının

Kimin örter kimin açar

Tam benlik dedim içimden. Hele dili var ya! Yaşa, var ol Seyrani baba!

Anadan doğmadan çulun

Var mı idi paran pulun

Mevlam yarattığı kulun

Verir rızkını koymaz nâçâr

Öyle ya hepimiz çulsuz doğduk, ama zamanla varsa kısmette bir çok şeye sahip olduk. Yarın kaybedebiliriz de! İnsan tevekkeli olmalı değil mi ya?

Sekiz olur dokuz olur

Kengel südü sakız olur

Tosun büyür öküz olur

O da bir gün küpe sıçar

Bu son mısraı okuyunca kafamı kaşıdım ve anlamaya çalıştım. Allah Allah, ne alaka? Tosun, öküz, büyümek, küpe etmek…

Hay Allah müstahakkını versin be adam! Bizim Seyranî yerel bir atasözünü kullanıyor. Kağnı kültüründen alınmış çok güzel bir söz. “Öküz olmadan göbe etmeye kalkışmak” diye. Göp, kağnının öküzlerin koşulduğu yerin arkasında uzun ve enli sağlam bir tahtadır. Bir anlamda öküzlerin arkalığı gibi, kağnı rampadan aşağı inerken kaçmasın diye hayvan arkasını göbe verir ve kağnıyı kontrol altında indirmeye çalışır. Boyunduruğa koşulan hayvanın arkasının göbe ulaşabilmesi için yeterince büyümüş olması lazım. Buzağı ya da dana koşulacak olsa, uzunluk ve yükseklik olarak boyu oraya yetişemez. Ne zaman büyür ve öküz olur, o zaman arkası göbe yetişebilir ve rampa aşağı inerken icabında oraya edebilir de. Büyümeden oraya etmeye kalkışsa başaramaz, ancak tap tap diye düşürür.

Bu güzel söz, boyundan büyük işe kalkışan kimseler için kullanılır.

İşte bizim bu kültürden habersiz olan nâşir, eski yazıda her ikisi de aynı yazıldığı için (kef, vav ve bâ harfleriyle), “göp”ü kendi mantığınca “küp” okumuş ve öküze göp yerine küpe ettirmiş. Merak ediyorum, acaba kafasında nasıl izah etmiştir diye. Öküzün fışkısını eskiler küpte mayalıyorlar mıydı diye düşündü, ne bileyim ben! Ben bildim bileli hiçbir öküz haddini bilmezlik edip şimdiye kadar bir küpe etmemiştir. Hem küpe etmek gibi bir mantığı öküze nispet etmek nasıl bir akıl? Her öküz edeceği yeri bilir. Ha göp ha küp ne fark eder derseniz, o başka. Ama benim bildiğim öküzler böyle bir halt işlemezler. Bu tür haltları (halt karıştırmak demektir) ancak insanlar yapar.

Bence nâşir bütün öküzlerden özür dilemelidir.

Ha diyeceksiniz ki, hoca fazla oldu, insan hata edebilir. Evet, edebilir. Hata etmek kimsenin tekelinde de değildir. Ama, Seyrani’nin içinde yaşadığı kültüre belli ki yabancı olan nâşirin, Seyranî Baba hakkında daha önceden yapılmış çalışmalara bakması gerekirdi. Daha önce yayınlanmış olan bir çalışmada bu şiir doğru olarak göp şeklinde okunmuştur[3]. Belki de bizim Nâşir onu görmüştür ve düzeltmiştir (!). Bu ihtimal de uzak değildir.

Eserin Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları arasında çıkmış olması maalesef tek başına güven vermiyor.

İlgililere saygı ile duyurulur.



[1]     H. Avni Yüksel, Âşık Seyranî, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1987, s. 130.
[2]     H. Avni Yüksel, Âşık Seyranî, s. 79.
[3] Vaktiyle edinmiş olduğum bu bilginin ayrıca tahkikini yapıp doğrulayan Develiler Derneği yöneticilerinden Avukat Ramazan Kaya’ya teşekkür ederim.

4 Nisan 2012 Çarşamba

Batsın bu dünya!




Batsın bu dünya!

İyi de niye batsın! Ne yaptı? Neyi kıstı? Neyi esirgedi?

Suyun mu yok, havan mı? Karnını doyuracak aşın mı? Özüne denk düşecek eşin mi?

Hangi ihtiyacın vardı da ona denk gelmedi, onu karşılayacak donanımda, nicelik ve nitelikte olmadı bu dünya!

Yedi milyar nüfusa yuva olmadı mı? Onların hepsine yetecek ve artacak kadar aş vermedi mi? Ama hep ihtiyaçlarınız değil ihtiraslarınız yüzünden aş yiyeceğinize eş yediniz, birliğinizi dirliğinizi bozdunuz, birbirinizin kuyusunu kazdınız, sonunda da kendi ellerinizle kazdığınız kuyunun içine hep birlikte düştünüz!

Ondan sonra da batsın bu dünya! Oh ne âlâ!

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ

“Karada ve denizde bozulma insanların kendi ettikleri yüzünden ortaya çıktı” (er-Rûm 30/41)

Ne ettiysen elinle onu biçiyorsun haliyle!

Dünya ihtiyaçlarımız için ne kadar geniş, büyük ve zengin, ama ihtiraslarımız söz konusu olunca o kadar dar, küçük ve yoksul!

Netsin şimdi bu dünya!

O zaman neden batsın bu dünya!

04.04.2012

Garibce

24 Mart 2012 Cumartesi

mahkeme kadıya mülk değil

Mahkeme kadıya mülk değil. Odama birisini verdiklerini duyduğumda kendi kendime böyle demiştim. Bu gün sevdiğim odamın bulunduğu binanın da yıkılacağını duyduğumda bu sözü bir daha söyledim fakat bunun öncekisinden daha etkili olduğunu hissettim.
Bu münasebetle aklıma geldi, her gün Allah şifa versin, Allah rahmet etsin!  gibi dilimizden düşürmediğimiz nice söz var. Öylesine söyleyiverdiğimiz bu sözler, söylenilenler için kim bilir ne kadar anlamlı ve etkili oluyor.
Sevgiyle!
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...