nikah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
nikah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Temmuz 2017 Cuma

Derdim var dinler misin? Ah edip inler misin?!



Değerli bir hocamızla epey bir dertleştik bugün. Bir tanıdığının derdini dert edinmişti. Adam evli ve çocukları var. Kendisi dindar ve muhafazakâr. İtikat esaslarından birini inkâr etse kişi kâfir olur diye biliyor. Kur'ân’dan tek ayeti bile inkâr edenin dinden çıkacağına inanıyor. Gel gör ki karısı, çocuklarının annesi Kur'ân’da olan bazı şeylere inanmıyor ve sorguluyor.
Kadının dövülmesini kabul edemiyor.
Çok karılılığı kabul edemiyor.
Hz. Peygamber’in evliliklerini ve özellikle Zeynep ile olan evliliğini kabul edemiyor.
Miras konusunda ikili birli olmasını kabul edemiyor. Olmaz diyor, beni aşağılayan bir dini kabul edemem diye tavır sergiliyor.
Adam dindar ve çaresiz, kadını ikna edemiyor. Kadın internet gibi ortamlardan yeterince beslenebiliyor. Turan Dursun gibi içten birilerinin boca ettiği insanı diden imandan etmeye medar bir sürü doküman var.
Adamcağız çaresiz, kendisi inanıyor ama inancı kendi eşini aydınlatamıyor. Onun şüphe ve inkârını izale edecek destek bulamıyor.
İmdi inancına göre kadın kâfir de oldu ya, hemen nikahlarının düşmesi ve aralarının ayrılması gerekiyor, öyle öğrenmiş, öyle inanıyor.
Boşa koyuyor dolmuyor, doluya koyuyor almıyor.
Türkiye’de adı Müslüman olan ama gerçekte ateist ya da deist olan pek çok insan var. Bunlar azalmıyor da çoğalıyor, ya da kendilerini açığa vermekten çekinmiyor aksine emsallerini çoğaltmaya da çalışıyorlar.
Tarih boyunca zındıklık hep din açısından sorun olagelmiştir. Onlarla mücadele eden ilim adamlarımız da hep olmuştur. Ama hiçbir zaman tükenmemişlerdir, tükenmeleri de beklenemez.
Bir taraftan Müslüman olanlar var, bu iyi. Ama Müslüman olanların avucumuzdan kayıp gitmeleri çok acı.
Bu muazzam İslam kültürü içerisinde onları nasıl tutamıyoruz, doğrusu aklım ermiyor.
Garibce kanaatimce Müslüman kesimde başta din âlimleri olmak üzere ciddi anlamda bir temsil sorunu bulunuyor.
Vaktiyle bir başbakanımızın tabiri ile “Medya Vaizeri”mizin anlattıkları din aklı başında pek çok insanı dinden uzaklaştırıyor.
İlim adamlarımız sırça köşklerinden bir türlü aşağı inip dünyada ne olup bittiğini göremiyor. Hayatın içinden bir din anlayışı sunamıyor. Din diye öğrettikleri birçok şeyin gerçek hayatta karşılığı bulunmuyor.
Cami görevlilerimiz yeterince donanımlı ve kendilerini vazifelerine bihakkın adamış gözükmüyor.
İlim taliplerimiz  okulları meslek edindirme kursları gibi görüyor. İlahiyat fakültelerimiz gerçek anlamda din eğitimi ve öğretimi veremiyor.
Türkiye genelinde de kabiliyetli öğrenciler tercihte en çok para kazandıracak okulları önceliyor.
İneklerle uğraşma (veterinerlik) daha çok para kazandırıyorsa, onu çocuklarla uğraşma (öğretmenlik) mesleğine tercih ediyor. Hastalarla uğraşmak daha çok para kazandırıyorsa bu kez ilk tercihi o oluyor. Dolayısıyla İlahiyat Fakülteleri ülkemizin en kabiliyetli öğrencilerini kendisine cezbedemiyor. Dünyevîlik alıp başını gittiği için de artık ilmi sırf ilim (nur, insanlığı aydınlatacak ışık) olduğu için talep eden pek çıkmıyor.
Oysa ilahiyat tahsili en zeki/ kabiliyetli öğrencilerin tam bir adanmışlıkla ancak tahsil edebileceği derin ve geniş bir alanı oluşturuyor.
Bu ve benzeri sayılabilecek zaaflarımızla bizler İslam’ı gerçek anlamıyla temsil edemiyoruz.
Modernistlerimiz her şeyi elinin tersiyle itiveriyor. Muhafazakârlarımız ise İslam namına tevarüs ettiğimiz her şeyi din olarak görüyor ve kitaplarda yazılanı hayata cevap olarak vermeyi bir marifet sayıyor. İyi de hocam uymadı diyenlere de uysa da uymasa da diyor. Onların verdikleri cevapları aynen kabul etmemizi diyanet borcu olarak bizden bekliyor. Hal böyle olunca da birçok kimse “Eğer din bu ise ben yokum!” diyor.
Kimisi dini doğduğu haliyle çırılçıplak sunuyor. Kimisi din etrafında oluşmuş kültürü din sayıyor. Bir türlü dengeyi bulamıyoruz.
Başa dönersek şimdi biz o kadına “Sen dinin emirlerini kabul etmiyorsun, kâfir oldun, dinden çıktın, mürted oldun. Nikâhın da düştü. Cehenneme kadar yolun var!” mı diyeceğiz.
Bu öyle olacaksa ne kadar evlilik bir anda yıkılıverecek. Yıkılan bu evliliklerin enkazı altında kimler kalacak.
İnkâr bataklığına düşmekte olan bu insanlarımızın elinden kimler ve nasıl tutacak.
Dert istiyorsan işte sana dert.
Yok, konfor istiyorsan, “Amaaan! İşin mi yok, el âlemin derdinden bana ne?” dersin rahat edersin. Hele bir de N. Topçu’nun ifadesi ile “içimizdeki Tanrı’nın sesi” olan vicdanı tatile çıkardığı isen oh deme gitsin artık.
Gel keyfim gel!

Dua ile!
07.07.2017

GARİBCE 



19 Ocak 2016 Salı

Hakim bey boşa beni yetim kalayım Babamdan kalma yetim aylığı alayım


“Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK), yetim aylıklarındaki usulsüzlüklerin peşini bırakmıyor. Denetimlerde, Türkiye genelinde 22 bin kadının devletten yetim maaşı alabilmek için anlaşmalı olarak boşandığı ancak ‘evliliklerinin devam ettiği’ belirlendi. İzmir’de ise bu iddiaya ilişkin 7 bin ihbar geldi, 3 bini incelendi ve bin 700 çiftin bu şekilde resmi olarak boşandığı saptandı. SGK denetmenleri, polis eşliğinde boşanan kadınların kapısını çaldı. Eve giren ekipler erkek ayakkabısı, vitrin ve masa üzerinde bulunan fotoğraflara bakarak, evde kocanın yaşayıp yaşamadığını belirlemeye çalıştı. Bu yönde bilgiye ulaşılması durumunda çift hakkında suç duyurusunda bulunuldu. Maaşları kesilerek, ödenenlerin de geri alınması için dava açıldı.
Anlaşmalı boşanmaları ihbar edenlerin çoğunun ise maaşları düşen anne ve kız kardeşler olduğu ortaya çıktı. Eşinden ayrılan bir kadın yetim aylığı aldığında, annesi ve kız kardeşlerinin aldığı maaşlarda da düşüş oluyor. Maaşı düşen anne ve kardeşler ‘Alo 170’i arayıp ihbarda bulunuyor. İhbarcılar, kocanın eve ne zaman geldiğini ve hangi saatlerde çalıştığını da bildirerek, yakalanması için yardımcı oluyor.” (Milliyet)
Bu haberin geçtiği yer Türkiye ve burası Müslümanların ülkesi. Müslümanlıkta ahlak nihaî gayedir. Hukuk ve benzeri kurumlar da olabildiğince bu gayeyi gerçekleştirmeyi amaçlayacak şekilde düzenlenir.
Gelelim bizim fıkhımıza.
Bizim fıkhımız a’dan z’ye her şeyi düzenlemekle bilinir. Evlilik ve boşanma ile ilgili bölüm ise son derece geniş ele alınır ve çoğu kez de hemen ibadetlerin arkasında düzenlenir, ona bir tür kutsiyet verilmek istenir. Çünkü sonuçta evlilik misak-ı galiz ile yapılan bir akit sonucu hayatı birlikte yaşamaktır. Haliyle, rıza, irade ve bu iradenin dil ile ifadesi ve de sosyal bir kurum olması hasebiyle –veli, şahitler, ilan, tescil gibi toplumsal yönü önem arz eder.
Fıkhımız, teşekkül dönemi toplum ve aile yapısını dikkate alarak –her alanda olduğu gibi- evlilik hukukunu adalet esası üzerine tesis eder. Yükümlülükleri dikkate alarak karşılığında da o kadar hak belirler. Hem kadının hem de erkeğin durumu böyledir; Kadının (erkek kadar değil) kendi yükümlülüğü kadar hakkı vardır, erkeğin de keza yükümlülüğü kadar hakkı vardır. Bu ilkeden hareketle evliliğin her türlü umurundan ve nafaka yükümlülüğünden sorumlu olan erkeği ailenin reisi/ kavvam olarak tayin eder ve dolayısıyla aile içi düzenin korunmasında ve gerektiği halde nikâh bağının çözülmesinde yegâne yetkili kavvam olması hasebiyle erkeği belirler.
Zaman geçer derelerden sular akar ama her şey gene aynı kalır. Yani adalet ilkesi gereği belirlenen hükümlere zemin teşkil eden olgunun aynı olup olmadığına bakılmaksızın  hep mevcut hükümlerde ısrar edilir ve günümüze gelinir.
İmdi evlilik müessesesinin kuruluşunda ve sürdürülmesinde kadın ve erkeğin yetki ve sorumlulukları mevcut fiili duruma bakılarak yenilenmez.
Mademki erkek kavvamdır, öyle ise boşama yetkisi de onun elindedir. Ancak koca boşayabilir ya da onun tevkil ettiği kimseler ya da tefviz-i talak söz konusu olmuşsa yani evlenilirken kadın boşama hakkını kendisinin de kullanabilmesini şart koşmuş ve koca da bunu kabul etmişse o takdirde kadın da bu yetkiyi kullanabilir.
Bu durumda mahkeme de kim oluyormuş.
Mahkeme varsın boşasın, biz birbirimizi boşamadıktan sonra başta Allah’a verdiğimiz o misak-ı galize bağlı olduğumuz sürece birlikte karı koca olmaya devam eder ve bu şekilde rahmetli babamızdan kalan dul ve yetim aylığı ile de gül gibi yaşarız. (Ah bir de bizi çekemeyip şikâyet eden şu annem ile kız kardeşim de olmasa!)
Ha dersen ki Mahkemenin boşaması fıkha göre de boşama olur. O takdirde onun verdiği hüküm üç talaktan birini götürür, geriye kalan iki talak hakkımızla da –gerekirse imam nikahıyla- biz bu işi yine kotarırız.
Bizim Hanefi fıkhında istihsan diye bir şey vardır.
Önce mesele genel olarak ele alınır ve fıkıhtaki yerleşik kurallara göre değerlendirilir. Varılan sonuç adalet kıstasına vurulup, verilmek istenen hükmün sağlıklı olup olmadığı, adalet ilkesini zedeleyip zedelemediği, genel ahlaka uygun olup olmadığı, insanların yaygın ihtiyacını karşılayıp karşılamadığı gibi açılardan irdelenir ve onun yerindeliğine kani olunmazsa o takdirde yeniden ele alınıp başka açılardan değerlendirilir ve yerleşik kurallara muhalif de olsa adalet ilkesine uygun farklı bir sonuca ulaşılır. Fıkhımızı bir süreç olarak hep hayatta ve canlı tutan önemli özelliklerinden biri de işte bu istihsan ilkesidir.
Geline ey ehl-i diyanet ve ilahiyat! Resmî olarak yapılmayan evlilikleri fıkhımıza göre de geçerli görmeyelim, keza mahkemelerin boşama kararlarını da fıkhımıza göre geçerli boşama sayalım. Fıkhımızın ahlaksızlıklara kılıf edilmesine müsaade etmeyelim.
Garibce de olsa istihsan bunu gerektirir diyelim.
Dua ile!
19.01.2016
GARİBCE 

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...