hicret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hicret etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Kasım 2013 Pazartesi

Önce hicret vardı!


Ensar’ın en önde gelen temsilcilerinden (nakîb) biri olan ve Bedir’de de hazır bulunan Ubâde b. es-Sâmit Akabe’de bey’at gecesini anlatıyor:
Hz. Peygamber, etrafında ashabı var iken şöyle dedi: “Bana şu şartlara uyacağınıza dair bey’at edin:
-Allah’a asla hiçbir şeyi ortak koşmayacaksınız.
-Hırsızlık yapmayacaksınız.
-Zina etmeyeceksiniz.
-Çocuklarınızı öldürmeyeceksiniz.
-Asılsız yere iftirada bulunmayacaksınız.
-Marûf olan  bir hususta itaatsizlik etmeyeceksiniz.
İmdi, her kim bu şartları yerine getirirse, onun ecrini Allah verecektir. Kim söz verdiği bu şeylerden bir şeyler işler ve cezasını da bu dünyada çekerse, bu onun için bir kefaret olur.  Ama işlediği şeyi Allah örter de bu dünyada iken cezasını çekmezse artık onun durumu Allah’a kalmıştır.  Allah dilerse affeder, dilerse cezalandırır.”
Biz işte bu şartlar üzerine ona bey’at ettik.[1]
Bu bey’atta zikredilen şartlar aynısıyla Mümtahine suresinde mümin oldukları iddiasıyla Mekke’den kaçarak Medine’ye gelen kadınların sınanması ve mümin oldukları anlaşılınca da kendilerinden bey’at alınması konusunda inen ayetlerde de zikredilmektedir[2].
Bu itibarla Akabe’de yapılan bey’atlara “Bey’atu’n-nisâ = Kadın bey’atı” denilmektedir. Bunun sebebi de kadınlardan alınan bey’atlar gibi onlarda da cihad şartı olmamasıdır.
Tarihi seyri dikkate aldığımızda Hz. Peygamber’in kendi bağlılarından aldığı ilk söz (bey’at) hicret olmaktadır. Badiye’de yaşayanlar hariç olmak üzere Müslüman olduğunu ileri süren herkesten Medine’ye hicret etmesi bir iman şartı olarak ileri sürülmüştür[3]. Sadece müstad’af[4] denilen ve imkânı bulunmayanlar bir anlamda çaresizlik sebebiyle hicretten muaf tutulmuşlardır. Amca Abbâs gibi istihbarat amaçlı orada tutulanlar da bundan istisnadır.
Ne zaman ki hicret siyaseti ile İslam’ın devlete giden yolu açılmış ve Yesrib artık Medinetü’n-Nebî olmuş ve örgütlü olmanın kazandırdığı güçle sayıca az (1500) olmalarına rağmen on bin nüfuslu Yesrib’de inisiyatifi elde etmişler ve bir arada yaşama projesini hayata geçirmişler, belli bir yerde temerküz etmiş bir güç oluşturmuşlar, cihada işte ondan sonra izin verilmiştir.
Fetihle birlikte amaç gerçekleşip, tümüyle Hicaz İslam’ın harimi halini alınca Hicret’e artık gerek kalmamış ve bundan sonra alınan bey’atler cihad, niyet ve İslâm üzere olmuştur.[5]
Buna göre Fetih öncesi hicretin iki yönü vardı: Birincisi din ve vicdan özgürlüğü tanınmayan, devamlı baskı, takip ve işkence altında bulunan bir yerden terk-i diyar ile din özgürlüğünün temin edilmiş olduğu yere kaçmak ya da sığınmak. Mesela daha önceden Habeşistan’a gerçekleştirilen hicretler böyle idi.
İkincisi de birinci amacın yanında Müslümanların güç birliğine imkan verecek biçimde, özellikle Medine’de toplanmak. Cihadın başlatılabilmesi ve Feth-i Mübîn’in gerçekleşebilmesi bu şarta bağlı idi. Nitekim öyle de oldu.
Ne zaman ki Fetih gerçekleşti, hicret siyaseti de işlevini tamamladı.
Elbette bu anlatılan İslam’ın doğuşuna tekabül eden yıllarda böyle idi. Fetih sonrası aynı zamanda dinî bir statü de olan Muhacirlik, herkese bir paye olarak dağıtılacak kadar ucuz da değildi. Mallarını ve canlarını Allah’a satmış bu ufuk insanların ancak bir özelliği idi. Bundan sonra  kazanmak isteyen artık hicretle değil, cihadla ve İslam adına ortaya koymuş olduğu yapıp ettikleriyle, niyetiyle ve ahlakî erdemleriyle kazanmış olacaktı.
Ama zaman geçecek, din ve vicdan özgürlüğü üzerinde yeniden dayanılmaz baskılar yaşanabilecek, bu durumda Hicret’in kapısı yeniden açılabilecekti. Nitekim de öyle olmuştur. Avrupa içlerine kadar gerçekleştirilen fetihlerin arkasından, oralara yerleştirilen evlad-ı fatihandan birçokları yeniden hicrete mecbur kalmışlar ve özellikle Türkiye’ye sığınmışlardır. Rus mezaliminden kaçanlar keza muhaceretle hayata tutunmaya çalışmışlardır. Endülüs Müslümanlarının dramı herkes tarafından bilinmektedir.
Acı da olsa bir gerçeklik olarak bu böyledir. Nitekim Hz. Peygamber de cihad ve savaş devam ettiği sürece bu türden muhaceretlerin olacağını bildirmiştir.[6]
Yazıyı bitirirken şuna da değinmekte yarar vardır:
Hicret bir anlamda Allah’a kaçıştır. Bu itibarla şu da bilinmelidir ki Allah’a kaçışın en önemli bir şekli de O’nun yasak ettikleri şeyleri terk ederek emirlerine yönelmek, rızasını kazanmaya çalışmak, gazabından rahmetine sığınmaktır. Eğer bu yapılırsa “Kişi öz yurdunda bile ölse hicret etmiş gibi sevap alır” diyor sevgili Hz. Peygamber.[7]
Muhacirler çok şey yaptı.
Ensar onlara kucak açtı.
Bize ise güzellikle onların yolunda yol almak kaldı.
Yolu bulmak, yolda daim olmak dualarımızla!
04.11.2013
GARİBCE




[1] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (1 / 11)  أَنَّ عُبَادَةَ بْنَ الصَّامِتِ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ وَكَانَ شَهِدَ بَدْرًا وَهُوَ أَحَدُ النُّقَبَاءِ لَيْلَةَ العَقَبَةِ: أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ، وَحَوْلَهُ عِصَابَةٌ مِنْ أَصْحَابِهِ: " بَايِعُونِي عَلَى أَنْ لاَ تُشْرِكُوا بِاللَّهِ شَيْئًا، وَلاَ تَسْرِقُوا، وَلاَ تَزْنُوا، وَلاَ تَقْتُلُوا أَوْلاَدَكُمْ، وَلاَ تَأْتُوا بِبُهْتَانٍ تَفْتَرُونَهُ بَيْنَ أَيْدِيكُمْ وَأَرْجُلِكُمْ، وَلاَ تَعْصُوا فِي مَعْرُوفٍ، فَمَنْ وَفَى مِنْكُمْ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ، وَمَنْ أَصَابَ مِنْ ذَلِكَ شَيْئًا فَعُوقِبَ فِي الدُّنْيَا فَهُوَ كَفَّارَةٌ لَهُ، وَمَنْ أَصَابَ مِنْ ذَلِكَ شَيْئًا ثُمَّ سَتَرَهُ اللَّهُ فَهُوَ إِلَى اللَّهِ، إِنْ شَاءَ عَفَا عَنْهُ وَإِنْ شَاءَ عَاقَبَهُ " فَبَايَعْنَاهُ عَلَى ذَلِكَ.
[2] يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا جَاءَكَ الْمُؤْمِنَاتُ يُبَايِعْنَكَ عَلَى أَنْ لَا يُشْرِكْنَ بِاللَّهِ شَيْئًا وَلَا يَسْرِقْنَ وَلَا يَزْنِينَ وَلَا يَقْتُلْنَ أَوْلَادَهُنَّ وَلَا يَأْتِينَ بِبُهْتَانٍ يَفْتَرِينَهُ بَيْنَ أَيْدِيهِنَّ وَأَرْجُلِهِنَّ وَلَا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ فَبَايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ [الممتحنة : 12]
سنن النسائي - بأحكام الألباني - (7 / 144)  عن عبد الله بن عمرو قال قال رجل : يا رسول الله أي الهجرة أفضل قال أن تهجر ما كره ربك عز و جل وقال رسول الله صلى الله عليه و سلم الهجرة هجرتان هجرة الحاضر وهجرة البادي فأما البادي فيجيب إذا دعي ويطيع إذا أمر وأما الحاضر فهو أعظمهما بلية وأعظمهما أجرا
[4] إِنَّ الَّذِينَ تَوَفَّاهُمُ الْمَلَائِكَةُ ظَالِمِي أَنْفُسِهِمْ قَالُوا فِيمَ كُنْتُمْ قَالُوا كُنَّا مُسْتَضْعَفِينَ فِي الْأَرْضِ قَالُوا أَلَمْ تَكُنْ أَرْضُ اللَّهِ وَاسِعَةً فَتُهَاجِرُوا فِيهَا فَأُولَئِكَ مَأْوَاهُمْ جَهَنَّمُ وَسَاءَتْ مَصِيرًا (97) إِلَّا الْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ لَا يَسْتَطِيعُونَ حِيلَةً وَلَا يَهْتَدُونَ سَبِيلًا (98) [النساء]
وَمَا لَكُمْ لَا تُقَاتِلُونَ فِي سَبِيلِ اللَّهِ وَالْمُسْتَضْعَفِينَ مِنَ الرِّجَالِ وَالنِّسَاءِ وَالْوِلْدَانِ الَّذِينَ يَقُولُونَ رَبَّنَا أَخْرِجْنَا مِنْ هَذِهِ الْقَرْيَةِ الظَّالِمِ أَهْلُهَا وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ وَلِيًّا وَاجْعَلْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ نَصِيرًا [النساء : 75]
[5] صحيح البخاري - (ج 10 / ص 120) عَنْ مُجَاشِعٍ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ قَالَ أَتَيْتُ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنَا وَأَخِي فَقُلْتُ بَايِعْنَا عَلَى الْهِجْرَةِ فَقَالَ مَضَتْ الْهِجْرَةُ لِأَهْلِهَا فَقُلْتُ عَلَامَ تُبَايِعُنَا قَالَ عَلَى الْإِسْلَامِ وَالْجِهَادِ
صحيح البخاري - (ج 12 / ص 289) عَنْ عَطَاءِ بْنِ أَبِي رَبَاحٍ قَالَ زُرْتُ عَائِشَةَ مَعَ عُبَيْدِ بْنِ عُمَيْرٍ اللَّيْثِيِّ فَسَأَلْنَاهَا عَنْ الْهِجْرَةِ فَقَالَتْ لَا هِجْرَةَ الْيَوْمَ كَانَ الْمُؤْمِنُونَ يَفِرُّ أَحَدُهُمْ بِدِينِهِ إِلَى اللَّهِ تَعَالَى وَإِلَى رَسُولِهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ مَخَافَةَ أَنْ يُفْتَنَ عَلَيْهِ فَأَمَّا الْيَوْمَ فَقَدْ أَظْهَرَ اللَّهُ الْإِسْلَامَ وَالْيَوْمَ يَعْبُدُ رَبَّهُ حَيْثُ شَاءَ وَلَكِنْ جِهَادٌ وَنِيَّةٌ.
[6] مسند أحمد - (ج 4 / ص 93)عَنِ ابْنِ السَّعْدِيِّ أَنَّ النَّبِيَّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ لَا تَنْقَطِعُ الْهِجْرَةُ مَا دَامَ الْعَدُوُّ يُقَاتَلُ
مسند أحمد - (ج 33 / ص 383)  عَنْ أَبِي الْخَيْرِ أَنَّ جُنَادَةَ بْنَ أَبِي أُمَيَّةَ حَدَّثَهُ أَنَّ رِجَالًا مِنْ أَصْحَابِ رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ بَعْضُهُمْ إِنَّ الْهِجْرَةَ قَدْ انْقَطَعَتْ فَاخْتَلَفُوا فِي ذَلِكَ قَالَ فَانْطَلَقْتُ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقُلْتُ يَا رَسُولَ اللَّهِ إِنَّ أُنَاسًا يَقُولُونَ إِنَّ الْهِجْرَةَ قَدْ انْقَطَعَتْ فَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ إِنَّ الْهِجْرَةَ لَا تَنْقَطِعُ مَا كَانَ الْجِهَادُ
[7] مسند أحمد - (ج 14 / ص 336) عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو قَالَ جَاءَ أَعْرَابِيٌّ عَلَوِيٌّ جَرِيءٌ إِلَى رَسُولِ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ فَقَالَ يَا رَسُولَ اللَّهِ أَخْبِرْنَا عَنْ الْهِجْرَةِ إِلَيْكَ أَيْنَمَا كُنْتَ أَوْ لِقَوْمٍ خَاصَّةً أَمْ إِلَى أَرْضٍ مَعْلُومَةٍ أَمْ إِذَا مُتَّ انْقَطَعَتْ قَالَ فَسَكَتَ عَنْهُ يَسِيرًا ثُمَّ قَالَ أَيْنَ السَّائِلُ قَالَ هَا هُوَ ذَا يَا رَسُولَ اللَّهِ قَالَ الْهِجْرَةُ أَنْ تَهْجُرَ الْفَوَاحِشَ مَا ظَهَرَ مِنْهَا وَمَا بَطَنَ وَتُقِيمَ الصَّلَاةَ وَتُؤْتِيَ الزَّكَاةَ ثُمَّ أَنْتَ مُهَاجِرٌ وَإِنْ مُتَّ بِالْحَضَرِ

2 Kasım 2013 Cumartesi

Yeni bir takvim başlangıcı olarak Hicret


Müslümanlar Hz. Ömer döneminde iyiden iyiye bir devlet olma yoluna girince olayları ilişkilendirmede eski geleneksel yöntemlerin artık işe yaramadığı anlaşılır. Hani bazı meşhur olaylar vardır, o olaya göre tarih düşülür. Halk arasında bu türden kullanımlar hala vardır. Büyük selin olduğu sene doğmuşum, kıtlık yılı gelin gelmişim, hocanın minberde kabahat işlediği yılın ertesi senesi doğmuşum… gibi.
Araplar da o zamana kadar belli başlı hadiseleri esas alarak olayları tarihlendiriyorlardı. En çok kullanılan tarih başlangıçlarından biri de Fil Yılı idi. Nitekim Hz. Peygamber’in fil yılında doğduğu bilinir.
Fetihlerle birlikte ortak bir tarihleme ihtiyacı doğunca Hz. Ömer her önemli işte olduğu gibi müşavere meclisini toplamış ve Hz. Ali’nin önerisi üzerine Hicret’in yani Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye yapmış olduğu göçün, ihtiyaç duyulan bu takvime başlangıç olması fikri kabul görmüş ve 622 senesi 22 Temmuz’a tekabül eden Hicret, yeni takvimin başı kabul edilmiş, 1 Muharrem de Hicrî yılbaşı sayılmıştır. İşte bu tarihten itibaren günümüze kadar 1435 hicret yılı geçmiş bulunmaktadır.
Hicret takvimi ayın hareketini esas alır ve güneşin hareketine göre düzenlenen takvime göre on bir gün daha kısadır. O yüzden de hicrî takvim esas alınarak yapılmakta olan ibadetler ve Ramazan, Kurban, Hac gibi dinî etkinlikler her sene on-on bir gün erken gelir.
Peki, müslümanlar neden ay takvimini esas almışlardır?
Bu sorunun cevabı ay ve güneşin hareketlerinin mahiyetini bilmeye bağlıdır. Ay, güneşin bir yılda kat ettiği burçları bir ay gibi daha kısa bir zamanda kat eder. Bu yüzden de hareketi kolayca takip edilebilir. Doğada, doğal bir yaşantısı olan herkes ayın hareketlerini gözleyerek bugünün ayın kaçı olduğunu çıkarabilir. O yüzden ümmî toplumlarda aylık ve yıllık etkinliklerin ayın hareketlerine bağlanması, yükümlülüklerde asgarî düzeyin esas alınması ve herkese ulaşabilmenin sağlanması açısından zorunlu bir durumdur. Günlük etkinliklerde ise bu kez ayın değil aksine güneşin hareketlerinin esas alınması akıllıca bir durumdur. O yüzden dilde de güneşin hareketi esas alınarak belirlenen zaman dilimine gün, ayın hareketleri esas alınarak belirlenen zaman dilimine de ay denilmiştir. Bu isimlendirme Türkçe’nin ne kadar bilgece bir dil olduğunun da kanıtı sayılmalıdır (!).
İslam şeriatının genel karakteristik özelliği “ümmî – arabî” oluşudur. Herkese ulaşabilmesinin gereği olarak bu böyledir. Günlük etkinliklerin güneşin hareketlerine, aylık ve yıllık olanların da ayın hareketine bağlanmış olması bu özelliğin bir gereği olmalıdır. Çünkü güneşe bakarak günlük, aya bakarak da aylık ve yıllık etkinlikleri zamansal olarak takip edebilmek her ümmî kişinin dahi yapabileceği bir şeydir. Aksine bir durum zor olurdu ve çoğu insan için imkansızlık demekti.
Sorun şu ki bugün için astronomi ve hesap biliminin ilerlemesiyle kolay olanın ümmî gözlem olmaktan çıkıp, hesap ve kitabı esas alan takvimlere bakmak olmasıdır. Yani herkese ulaşabilmenin aracı günümüzde daha çok artık hesap ve kitabın esas alınarak oluşturulduğu takvimler olmuştur. Sanki alternatifi varmış da buna rağmen öyle düzenlenmiş ya da buyrulmuş gibi görülen zaman belirleme ile ilgili dinsel beyanların bu gerçeklikten hareketle yeniden yorumlanmasının bir zorunluluk olduğu ortadadır.
Diğer yandan da gerek hayvancılık ve gerekse tarımda üretim güneşin hareketini esas alan takvime göre gerçekleşmektedir. Hasat hep yazın olmaktadır. Oysa Ramazan ekim mevsimine de hasat mevsimine de denk gelebilmektedir. Bir Temmuz günü gerçekleştirilmiş olan hicretin, yıldönümünün bir kış gününde kutlanması biraz tuhafa kaçabilmektedir. Bu durum göz önüne almış olmalı ki Kutlu Doğum kutlamaları her yıl dönen Rebiül-evvel ayı yerine Nisan ayına sabitlenmiş oldu ve insanlarımız da bunu hüsnü kabul ile karşıladı. Bu durum, çokları nazarında Diyanet’in en önemli hizmetlerinden biri sayılmaktadır.
Bu konu aslında bir bahs-i diğerdir.
Bu yazı da asıl amaç takvim başlangıcı olarak neden hicretin kabul edilmiş olmasıdır.
İslam açısından bakıldığında önemli olaylar vardır.
Miladî takvimde Hz. İsa’nın doğumunun esas alınması gibi Müslümanların takviminde de başlangıç olmak üzere Hz.Peygamber’in doğum yılı esas alınabilirdi. (Bu arada mîlâd doğum demektir)
Hz. Peygamber’e ilk vahyin geldiği tarih esas alınabilirdi.
Bunların her ikisi de böyle bir başlangıç için elverişli gözüküyor.
Fakat öyle olmadı, buna mukabil hicret esas alındı.
Çünkü hicret İslam tarihi açısından gerçek bir başlangıçtı.
İlk vahyin gelmeye başlaması (bi’set) bir insana nispetle ana rahmine düşmek gibi bir şeydi. Ama hicret İslam’ın gerçek anlamında doğumuna tekabül ediyordu.
Hicret, ilk temel taşları Akabe bey’atlarında atılmış olan yeni İslam toplumunun vücut bulmasıydı.
Hicret tam anlamıyla devlete açılan kapıydı.
Hicret, İslam’ın bilkuvve olmadan bilfiile çıktığı bir milattı.
Hicret, İslam’ın bizzat Hz. Peygamber’in elinde kurumlaşmasının tamamlamasının bir imkanı olan bir başlangıçtı.
O yüzden hicretin, İslam’ın tarihine başlangıç yapılması ve geride kalan bi’setten sonraki on üç senelik hayatı ana rahmi hayatı gibi değerlendirme oldukça hikmetli olmuştur.
Böyle bir takvimi bize miras bırakan Ömer’e ve Ali’ye selam olsun.
İşleri hep meşveret ile sonuca bağlayan koca Ömer! Senin anlayışına bugün de aynısıyla muhtacız.
Ve sen ey ilmin şehrine açılan kapı Ali! Cesaretin ve dillere destan kahramanlığın  kadar aklın ve ferasetin ile de hep öncüydün.
Cümlenize selam olsun!
Hicrî yeni yılımız hayırlı olsun!

02.11.2013

GARİBCE
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...