amel-isalih. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
amel-isalih. etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Haziran 2017 Pazartesi

Anladık Kur'ân Mucize! Eee! Ne oldu şimdi?


Sevgili arkadaşım İbrahim Tüfekçi Feys’te benim de izlediğim bir videodan esinlenerek şöyle bir yazı paylaşmış:
Kur'an Her Yönüyle Mucize
Kur'an'da matematiksel bir düzen vardır. Hz. İsa ile Âdem’in aynı oldukları, Allah tarafından yaratıldıkları zikredilir. Ayrıca her ikisinden 25 kez söz edilir (25 kez Âdem, 25 kez İsa). Her iki isim bir ayette ve bir surede birlikte, 23 ayette ayrı ayrı zikredilir.
Kur'an'da erkek kelimesi 24, kadın kelimesi de 24 kez geçer. Şeytan 68, melek 68, dünya 115, ahiret 115 kez zikredilir. Yalın haliyle gün 365 kez zikredilir. Bir yıl da 365 gündür.
Bu mucize değil mi?
Okuyunca gayri ihtiyari “İbrahim Hocam! Sen de mi?” diye iç geçirdim.
Ve bahtımıza aşağıdaki yazı çıktı:
----------oOo----------
Allah’ım şikâyetimi sana arz ediyorum.
Elimden bir şey gelmiyor.
Dilimse lal.
Çaresizim.
Ya aklımı başımdan al, ya bana bir çare sal!
Sen bize Kur'ân nam kelamını gönderdin. Bu size ışık olacak dedin, yolunuzu onunla bulun ve  yolda yol alın buyurdun.
Biz Kur'ân’ı nice mengenelerle nice işkencelere saldık. Derunundan ne anlamlar, ne mucizeler. ne şifreler çıkardık. Bozuk para gibi harcadık. Bunca mirasyediliğimize rağmen bir türlü bitiremedik.
Harflerin saydık.
Tersinden okuduk.
Musikiye uyarladık.
Nice bilimsel keşiflerin ardını onunla topladık.
Nerde bilimsel bir nazariye varsa asıl onun işaretini Kur'ân’ımızın on dört asır (artık on beş demek lazım) önce söylemiş olduğunu söyledik.
Kaderciliği de kader inkârcılığını da ondan çıkardık.
Aklımıza müthiş bir fikir geldi de henüz onda delilini bulamadıysak bu bizim kusurumuzdandı. Biraz gayretle bulamadığımız asla düşünülemezdi.
Derinine/ Derununa indikçe ne inciler, ne cevherler çıkacak… Şimdiye kadar çıkanlar da ne ki asıl bundan sonra ne deşifrelerimiz olacak.
Öyle deşifreler, öyle anlamlar ki ne onu bize tebliğ eden, açıklayan ve öğreten Rasulün ne de şimdiye dek güzellikle onun yolundan gidenlerin aklına gelmiştir. Onları biz bulacak ve Kur'ân’ımızın mucizeliğine biz kanıt kılacağız.
İyi! Anladık. Tamam. Kur'ân mucizedir.
Kur'ân mucizedir de bunun bizim için anlamı nedir?
Hiçbir tereddüdümüz olmadan Kur'ân’ımızın hem lafız hem de mana itibariyle mucize olduğunu kabul ediyoruz. Hem de asırlardan beri ediyoruz.
Ama her nedense onun mucize olması bizi bir türlü adam etmiyor.
Okuyoruz, okuyoruz, okuyoruz…
Ölülere okuyoruz, hastalara okuyoruz, dirilere okuyoruz.
Ezberliyoruz, yüzbinlere baliğ hafızlarımız var. (Türkiye genelinde şu an itibarıyla 126 bin 500 kadar belgeli hafızımız varmış).
Yetkilimiz kıyaslama yapıyor “Somali’nin 11 milyon nüfusu var 1,5 milyonu hafız” diyor. Bizim seksen milyonluk nüfusumuza göre hafız sayımızın çok az olduğunu söylüyor.
Somali çok iyi durumda olmalı! Biz de Somali’nin oranını tutturabilirsek demek ki biz de çok iyi olacağız. Somali gibi  tüm Müslümanların yükünü omuzlayabilecek, tüm insanlığa hayırlı hizmetler (amal-i saliha) sunacağız. Herkes bize bakacak, imrenecek ve Müslüman olmak için can atacak.
Ne güzel bir rüya!
Ne zaman uyanırız bilmiyorum.
İnsanımızı kurtaracak olan Kur'ân’ın hidayeti ile sahip olacağımız iman, işleyeceğimiz amel-i salih ve erişeceğimiz erdemlerimizdir.
Müslümanlık yarı bedevi bir topluluğa inmiş ve İslam’ı anlamayan olmamıştır. Gerek inançları ve gerekse  şerai  (ahkam) olarak istedikleri ile İslam ortalama bir insanın (ümmî) hiç tahsili olmasa, okuması yazması bile olmasa anlayabileceği ve yapabileceği bir düzeydedir.
-Bizim imandan zorumuz mu var?
-Yok, Allaha şükür, sapasağlam imanımız var.
Bizim zorumuz salih amel iledir. Bizim salih amelimiz yok.
Bir de erdemlerimiz.
-“Eee Kur'ân okuyoruz ya!” diyeceksin.
İyi de içindekileri, bize dediklerini, bizden istediklerini ne edeceksin.
“İnsan için emeğinin karşılığından başkası yok” diyen Kur'ân değil mi?
Peki, sen hangi emeği ortaya koydun ve ne ürettin?
Ürettiğin şey, başta kendin olmak üzere seni ayağa kaldırdı mı? Aileni, milletini, devletini payidar etti mi?
Bugün için en büyük amel-i salih dünya ölçeğinde markalardır. Bütün insanlığa güven veren, emeği ve doğayı sömürmeyen, imkânları israf etmeyen kaç markamız var? Somali’nin kaç markası var. Türkiye’mizin kaç markası var?[1]
En büyük zenginliğimiz insan gücümüzdür diyoruz. Peki, bizim insanımız Kur'ân’ımızın “elinizden geldiğince güç hazırlayın” emri fehvasınca hangi donanımla güçlü olmaktadır. Kur'ân okumakla mı, Kur'ân’ın dediğini yapmakla mı? Hz. Peygamber (s.a.s.) güçlü olmanın gereği olarak insanlardan yüzücülük, ata binicilik ve ok atıcılık talimi yapmalarını istemiş, bizzat Kur'ân’da “at besleme”den söz etmişti. İmdi hepimizin birer atı olsa ve çok iyi okçular olsak bunlar bizi güçlü yapar mı? Bunlar bugünün amel-i salihi olmaya elverişli olabilir mi?
Kur'ân baştan sona istikametten, takvadan bahsediyor. Adaleti ve hatta ihsanı emrediyor. İnsanlar Kur'ân’ı ezberlemekle, güzel namelerle okumakla daha müstakim, daha adil ve daha bir muhsin oluyorlar mı?
Çocukluğumda çok iyi hatırlıyorum. Babamın dayısı Koca Veli vardı. Dedemiz ölmüş beş kız ve en küçükleri Ali (babam oluyor) dayıları olarak Koca Veli’nin himayesinde büyümüşler, onlar hep dayıları olduğu için  Veli Dayı Veli Dayı dediklerinden köylüler de Koca Veliye Veli Dayı der olmuşlar. İşte onun bir odası vardı. Kış günleri köyün adamları toplanırlar orada hem sohbet ederler hem de bir şeylerle meşgul olurlardı: Kimi şimşir ağacından kaşık yapardı (Herkes kaşık yapar da sapını doğru çıkaramazmış), kimi gene şimşirden ekin biçmede kullanılan ellik yapardı, kimi bardak oyar, kimi yayık yapar, kimi ayağına çarık diker, kimi kirmen eğirir, kimi de (rahmetli babam gibi) çorap örerdi. Yani herkes bir şeylerle meşgul olurdu, illa ki bir şeyler üretirlerdi.
Amel-i salih mi dedin? İşte amel-i salih bu!
Geniş kitlere ulaşması ve pek çok insanı meslek sahibi yapması bakımından İSMEK gibi kuruluşların yaptığıdır amel-i salih.
Ne ki biz amel-i salih deyince illa ki Kur'ân okumayı, namaz kılmayı, oruç tutmayı... anlıyoruz.
Vaktiyle Hasan Ali Yücel’in hem öğretimi hem de üretimi amaçlayan Köy Enstitüleri varmış. İdeal gibi gözüküyor. Keşke ideolojilere kurban edilmeseydi. Yanlışları düzeltilseydi, İslam örfüne ve ahlakına göre sürdürülebilseydi.
İdeoloji, ideoloji, ideoloji… Al birini vur ötekine. Hepsi de deli gömleği…
Bize lazım olan ilim, irfan.
Ve hikmetlice tutulan bir yol. Hakka giden bir yol.
Dosdoğru bir yol.
Özde, sözde, yapılan işte dosdoğru olan bir yol.
İşte o yolu tutanlara, o yolda yol alanlara selam olsun!
Dua ile!
12.06.2017
GARİBCE





[1] İlk 500 dünya markası içinde tek bir tane Türk markası yoktur. 

25 Aralık 2014 Perşembe

Ben seni Allah için sevmiyorum!


 

1978 yılıydı ve Hüseyin Agam Saimbeyli’de vaizdi. Buna sebep ben de muhtemelen yazın oradaydım. Orada Hasan Yener adında bir müftü efendi vardı. Çok halim selim, mütevazi ve efendi bir zattı. O anlatmıştı:
Bir alim varmış. Gerçek bir ilim adamı imiş. Kendini talebelerine ve ilme vermiş, meşguliyeti hep öğrenmek ve öğretmekmiş.
Bir de orada ona akran bir ehli tasavvuf birisi varmış. Kendisini Allah’a adamış, hayatını ibadetle geçirirmiş.
Bir gün bu iki zat buluşmuşlar. Alim olanı  ehl-i tasavvuftan olana:
-“Ben seni Allah için çok seviyorum!” demiş.
Ötekisi: “Ben de seni Allah için sevmiyorum!” demiş.
Bunu duyan alim kişi irkilmiş,  şok olmuş ve hayretle:
-“Aman efendim, neden? Sebebini lütuf buyursanız da kendimizi düzeltmeye çalışsak!” demiş.
-“Duydum ki sen ikindi namazının sünneti gibi bazı nevafili terk ediyormuşsun?” Demiş.
-“Efendim, ilimle iştigal ediyoruz, daha önemli bulduğumuz için ilim taliplerine ve insanlara hizmeti sözünü ettiğiniz türden nevafile takdim ediyoruz.” diye kendini savunmaya çalışmış.
“-Öyle mi? Demek sen mahluka hizmeti Hâlika itaate tercih ediyorsun ha?” Demiş ve “ben işte buna sebep Allah için sana buğz ediyorum!” demiş.
O anda alim olan zat kendine gelmiş ve o zatın ellerine kapanmış ve hüngür hüngür ağlayarak tevbe etmiş.
Tam bir içtenlikle ve sükunetle anlatılan bu hikaye beni o zaman bir hayli etkilemişti. Ne demek yani: Mahluka hizmeti Halik’a hizmete tercih etmek!
Şimdi geriye doğru bakıyorum da dindarlık anlayışımızın ipuçlarını veren bu ve benzeri hikayeler ne kadar da çok yaygın ve belki de bir o kadar etkili.
Bu anlayış namazımız niyazımız, orucumuz cümle ibadetlerimiz sanki bir kölenin efendisine karşı vazifeleri gibi haşa Allah’ımızı beslemek, O’na bakmak, O’nun zatına yönelik hizmette bulunmak gibi algılanıyor. Yani namazımızın Allah için olması, ona kılıyor olmamız gibi. Hani birine borcumuz olur tutar onu öderiz ya işte onun gibi bir şey.
Oysa ibadetlerimizin Allah için olması, hiçbir garaz taşımadan, şaibe içermeden tam bir ihlasla ifa etmemiz ve bunun sonucunda hasılasının da kendimize ve insanlığa  yönelik olmasıdır. Yani namaz ve sair ibadetlerimiz bize Allah’ı hatırlatacak, bizi her türlü münker olan şeylerden uzak tutacak, ahlaki anlamda olgunlaştıracak, kimseye eliyle diliyle, beliyle zarar vermeyen bir Müslüman olabilmek için bize katkı sağlayacaktır. Hal böyle olunca bir amelin değeri bize yönelik faydasıyla ölçülecektir. Evvelemirde kendi özümüze ve ailemize ve sair insanlara yarar sağlayan her amel  amel-i salih olacaktır. Amel-i salih -Allah’a değil- Allah için kıldığımız şu ya da bu ibadetten, namaz ve oruçtan ibaret değildir.
Hem İslam hukuk terminolojisinde Haklar dörde ayrılır: Allah hakları, Kul hakları ve karma nitelikli haklar gibi. Bu kısım da Allah hakkı galebe çalanlar ya da kul hakkı galebe çalanlar diye ikiye ayrılır.
Bu ayrımda Allah hakları diye belirtilen hakların örneklerine baktığınız da çoğunun kamu hakkı olduğu görülür. Yani Kamu hakları önemine binaen Allah’a nispet edilir. Söz gelimi Had cezaları tamamıyla Allah yani kamu haklarıdır. Bu hakların yerine getirilmesi sonucu Allah’a bir katkı olmaz, aksine kamu düzeni kaostan kurtulur, hak hukuk yerini bulur istikrar olur. O takdirde de insanlık güven ve huzur içinde yaşar. İbadetlerin daha bir huzur içinde yapılabilmesi ancak böyle bir ortamda mümkün olur.
İmdi bir ilim adamının dinde yapılması zorunlu olmayan, hatta yapılmasa da olur kabilinden nitelenen, yapılması isteğe bağlı olan bir takım nevafili terk ile ilimle iştigal edip, kendisini ilme ve ilim taliplerine adamasının, gerçekten salt dini saiklerle buğzu gerektiren bir durum gibi algılanması gerçekten din anlayışımızın sorunlu olduğunu gösteriyor gibi.
İmdi nafile bir ibadetle uğraşıp dersine geç kalan bir hocamızın durumunu değerlendirelim: Acaba bu ilim adamı hocamız sevap mı kazanmıştır yoksa asıl Allah hakkına riayet etmediği için –çünkü talebelerin hakkı kamu hakkıdır ve nevafile öncelenmesi gerekir- günah mı işlemiştir? Bunu yeni bir nazarla değerlendirmek gerekir. İlk mecliste çok önemli bir karar oylamasında bazı hoca milletvekillerinin oylamada bulunmadığı ve tam da o sırada mescitte nafile namazı kılmakla meşgul oldukları şeklinde bir hikâye anlatılır. Ne kadar doğrudur bilmem ama, olasılığı çok yüksektir. Çünkü bizim yaygın din anlayışımıza uygun bir davranış gibi gözükmektedir.
Hiç yazacağım yoktu. Ama yazdık işte.
Dua ile!
25.12.2014

GARİBCE

13 Şubat 2014 Perşembe

İnsanlık ve İyilik



İnsan ortada bir varlık, bir elini melek tutmuş, diğerini şeytan.
Melek tamam, ona eyvallah, ama şu şeytan denilen melûn olmasaydı olmaz mıydı?
Olmazdı. Olsaydı olurdu zaten.
İnsan gerçekten muamma bir varlık.
Bir bakıyorsun şeytanın pabucunu dama atmış. Öyle numaralar var ki şeytan bunları görünce Allah’a serzenişte bulunmuş ve “Ben bir şeytanım, elimden ancak bu kadarı geliyor. Bundan ötesini Âdemoğlu bilir!” diyormuş.
Hikâyeye göre Şeytan bir âbidi baştan çıkarmak için çok uğraşmış. Bir türlü baş edememiş. Umudunu kaybedecekken bir taşeron bulabilir miyim diye akıl etmiş. Bir kundura karşılığında onu baştan çıkarmak üzere bir kadınla anlaşmış. Şeytan kadına kundurayı üç günahtan sadece birini yaptırması karşılığında vermeyi taahhüt etmiş. Kadın altından girmiş üstünden çıkmış değil birini üçünü de işletmiş. Şeytan sözünü tutup kundurayı vermek istemiş. Fakat onları öyle eliyle uzatmak yerine up uzun bir sırığın ucuna koymuş ve kadına öyle uzatmış. Neme lazım, beni de çarpar diye kendisini güvene almak istemiş.
Genelde bu türden hikâyeler hep kadınlar üzerinden anlatılıyor. Herhalde bu da şeytanın erkeklerle kadınların arasını açmak için kullandığı bir kışkırtma biçimi olmalı. Yoksa öyle erkekler var ki nice Lilit’in kızları tipindeki dişilere taş çıkarır.
Öbür taraftan insanın hamuru iyilikle de yoğrulmuş gibidir. Ne kadar kötü de olsa ya da kötü işlerde yapsa içinde hep iyilik duygusu olagelmiştir.
Gene kadınlar üzerinden anlatılan hikayeler arasında bir fahişenin susuzluktan toprak yalayan bir köpeği görünce, inerek ancak içebildiği kuyuya tekrar inip, çizmelerine su doldurup ağzıyla çıkardığı ve hayvanı suladığı belirtilir ve o kadının cennetle müjdelendiği söylenir. Bu demektir ki kadının kötü işlere boyunca batmış olması, onun içindeki iyilik duygularını yok edememiş.
Tabi bizim fahişe dediğimiz kadınlar, bedenlerini satan kimseler. Herkes onları kınıyor, ama bunun yanında ruhlarını satanlarımız var ve az çok hepimiz de bu illetle muallel bulunuyoruz, onlar şerefsiz ama biz şerefli oluyoruz.
Bu gibi bataklıkta yüzenlerin keyif içinde olduklarını sanıyoruz. Neye sebep oraya düştükleri ve ne gibi ıstırap çekebiliyor olmaları bizi hiç ilgilendirmiyor.
“İyilik nedir?” diye bir soru sorduğumuz zaman doğrusu buna cevap olarak net bir şey söylemenin zorluğunu da biliyoruz.
“İyilik” diyor Kur’an, “yüzünüzü doğuya ya da batıya dönmeniz değil, mutlak bir imandır, tutkunu olduğunuz malı verebilmektir, namazı hakkıyla kılabilmektir, zekatı verebilmektir, verilen ahde sadakat gösterebilmektir, zorluk, sıkıntı ve şiddet  anlarında sabır ve tahammül göstermektir…” ve onu örnekler üzerinden bize açıklıyor[1].
Buna göre iyilik şekilsel değil özsel bir şeydir. Bu şekillerin önemsizliği anlamına da gelmemelidir. Çünkü cevizin kabuğu ve özü ilişkisinde olduğu gibi, çoğu kez özsel varoluş, ancak bir form ile mümkün olabilmektedir. Namazı oluşturan fiillerin içinin de doldurulması halinde ancak namaz bir iyilik olacaktır.
Zekat da öyle, hac da öyle, oruç da öyle.
Başa kakılan bir iyilik iyilik değil, eza olmaktadır.
İyilik, tutkulu olduğun şeyi verebilmektir. “Sevdiğiniz şeylerden vermedikçe iyiliğe erişemezsiniz!” ayeti indiği zaman Ebu Talha Hz. Peygamberimize geliyor ve “Ya Rasûlallah! Allah böyle böyle buyuruyor. Benim en çok sevdiğim malım Beyruhâ adlı bahçemdir. O, Allah yoluna sadakadır!” diyor[2].
Niceleri, zekatı ve içinde yaşamakta olduğu ülkenin sunduğu hizmetlere mukabil toplanmak istenilen vergiyi angarya sayar. Elinden geldiğince vermemeye, kaçırmaya çalışır. Oysa iyilik verebilmektir.
İyilik, toplumun basma kalıp davranış biçimleri de değildir. İyilik, takva sahibi olabilmektir. Korku ve umudu dengeleyebilmektir.
İyilik, iç aydınlığıdır, gönül huzurudur, neşe ve sevinçtir.
İyilik, akşam yattığımız ve özümüzü Hakk’a tuttuğumuz zaman yüzümüzü aydın eden şeydir.
İyilik, amel-i salihtir.
İyilik Mutlak İyi (el-Berr) olan Allah’ın bu isminin kullarında tecelli etmesidir.
İyilik, güzel ahlaktır. Her bir şeyde ahlakîliği yaşam tarzı olarak benimsemek ve asla ondan ödün vermemektir[3].
İyilik, sadakatin, doğruluğun ve bir hayat boyu istikamet sahibi olabilmenin bir hasılasıdır[4].
İyilik, hukuka riayettir. Eşitler arasında ayrımcılık yapmamaktır.
İyilik, ebeveyn hukukunu gözetmek ve onlara hep müteşekkir olmaktır.
İyilik baba (aile)  dostlarının dostluklarını sürdürebilmektir.
İyilik, düşmana bile duyulan kin ve nefretin, adaletsizliğe imkan vermemesidir.[5]
Bunları çoğaltmak mümkündür. Bu saydıklarımız özel olarak âyet ve hadislerde değinilen hususlardır.
İyi olmak ve iyi kalabilmek zordur. O yüzden  “sâdıklarla beraber olmak” ve “iyilik ve güzellikte yardımlaşma ve dayanışma içinde olmak” lazımdır.

Bir iyilik hikayesi
“Öğretmenim!” dedi ve bir şey diyecekti yutkundu, diyemedi.
“Neyin var?” dedi öğretmen. Gözlerine bakarak onu cesaretlendirdi.
“Şey!” dedi. “Artık ben okuyamayacağım!”
“O da ne demek! Niye ki?”
Okulun en iyi öğrencilerindendi. Üstelik öğretmeninin güvenini de kazanmıştı. Kendisine daha bir yakın hissediyordu. Ne güzel her şey yolundaydı. Gelecek vadeden bir öğrenciydi.
Öğretmen merak etti.
“Hele bir anlat!” dedi.
“Öğretmenim ben artık okuyamayacağım. Çünkü…”
“Çünkü ne?”
“Siz bilmiyorsunuz. Benim babam geçenlerde bir suç işlemiş, hapse  düşmüştü. O şimdi mahpus. Geçimimizi abim sağlıyordu. Onu da şimdi askere alıyorlar. O askere gidince bize kim bakacak. O yüzden beni okuldan alacaklar. Artık okula gelemeyeceğim ve sizi de göremeyeceğim.”
Öğrenci bunları derken öğretmen, öğrencinin bu söylediklerinin ne anlama geldiğini pek kavrayamadığını düşündü.
Bu ne demekti acaba biliyor muydu?
Onun okuldan ayrılması geleceğe ait tüm hayallerinin heba olup gitmesiydi.
Günümüzde artık geleceğin kapıları hep tahsille açılıyordu. Hem de iyi bir tahsil gerekiyordu. Bu can öğrenci şimdi okulunu bırakmak mecburiyetinde kalacak hayat değirmeni kim bilir onu ne hale getirecekti. Ham meyveyi dalından koparmak gibi miydi, daha mı kötüydü. Elbette daha kötüydü. İnsanın yetişmesi ve hayata hazır hale gelmesi ne kadar da zor bir şeydi. Her şey yolunda iken bir anda gidişat alt üst oluyor ve düzen bozuluyordu. Bu körpe yavrunun bu olup bitenlerde en küçük dahli yoktu. Gidişatta hiçbir sorumluluğu  bulunmuyordu ama  belli ki fatura ona kesilecek gibi görünüyordu.
Öğretmen, öğrencinin derdini kendisine açmasını sevmişti velakin çaresizliğin pençesinde olduğunu da hissetti. Ne yapabilirdi ki? Onu teselli etmeye çalıştı. Ve ayrıldılar.
Öğretmenin içine keder sanki çöreklenmişti. Çok üzülmüştü. Öğrencinin neden başkasına değil de kendisine açıldığını da hesaba kattı, düşündü düşündü, boşa koyuyor dolmuyordu, doluya koyuyor almıyordu.
Zihnine çöreklenen bu derdini bir dostu ile paylaştı, ne kadar üzüldüğünü ve çaresizliğini ona dert yandı. Ne yapılabiliri konuştular.
Öğretmen, sonunda bir şeyler yapabileceğini en azından teşebbüste bulunabileceğini düşündü ve çocuğun ailesinin bulunduğu ilçenin kaymakamına bir e-mail attı ve durumu anlattı. Bir beklentisi yoktu ama en azından içini kemiren duyguları kısmen de olsa hafifletmiş olurdu.
Anında o ilçenin kaymakamı bizzat öğretmene döndü. Öğretmen şaşırmıştı, heyecanından ne yapacağını bilemiyordu. Karşısındakinin kaymakam olduğuna bir türlü inanamıyordu. Kaymakam olayla ilgileneceklerini bildirdi ve kendisinden gerekli malumatı istedi. Öğretmen, çocukla ve ailesiyle ilgili bilgileri öğrendi ve gönderdi. Sonunda o öğrenciye Kaymakamlık sahip çıktı, burs bağladı ve aileye de yardım elini uzattı.
Şimdi o çocuğumuz okumaya devam ediyor.
Gene eskisi gibi gelecek hayalleri var. Geleceğe olan umudu dipdiri  yaşamaya devam ediyor. Bizim de onunla ilgili umutlarımız var.
Aile, başlarına gelen bu musibet sebebiyle yalnızlığa itilmediklerini görüyor ve devletin desteğini arkasında görmenin mutluluğunu yaşıyor.
En büyük pay da şüphesiz öğretmenimizin oluyor. Gözündeki  ışıltı, sevinç göz yaşlarına dönüyor.  Gerçek anlamda mutluluğun ne demek olduğunun bir örneğini yaşıyor.
İşte bu öykü, bir iyiliğin hikayesi.
Birebir yaşanmış bir olayın anlatısı.
Bizi mutlu edecek olan şey, büyük anlatılar değil, tam da böylesi küçük hikayeler.
Bir elden tutuş.
Düşeceğini gördüğün birinin henüz düşmeden elinden, eteğinden  tutuş.
Düşmüş olanın da kalkması için bir elden tutuş.
“Güler yüz  sadakadır” diyor sevgili peygamberimiz.
“Hayra kılavuzluk eden sanki onu işlemiş gibidir!” buyuruyor.
“Kul, kardeşinin yardımında oldukça Allah da kulunun yardımında olur” buyuruyor.
İşte iyilik, işte amel-i salih.
İnsanların dertleriyle dertlenmek, onlara yardımcı olabilmek için çabalamak en büyük iyilik.
Allah bizi iyilerden ve iyilerle beraber eylesin!
13.02.2014
GARİBCE



[1] لَيْسَ الْبِرَّ أَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلَكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَالْمَلَائِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّائِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ وَأَقَامَ الصَّلَاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُوا وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ [البقرة : 177]
[2] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (2 / 148) 1461- حَدَّثَنَا عَبْدُ اللهِ بْنُ يُوسُفَ ، أَخْبَرَنَا مَالِكٌ ، عَنْ إِسْحَاقَ بْنِ عَبْدِ اللهِ بْنِ أَبِي طَلْحَةَ أَنَّهُ سَمِعَ أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، يَقُولُ كَانَ أَبُو طَلْحَةَ أَكْثَرَ الأَنْصَارِ بِالْمَدِينَةِ مَالاً مِنْ نَخْلٍ ، وَكَانَ أَحَبَّ أَمْوَالِهِ إِلَيْهِ بَيْرُحَاءَ وَكَانَتْ مُسْتَقْبِلَةَ الْمَسْجِدِ ، وَكَانَ رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم يَدْخُلُهَا وَيَشْرَبُ مِنْ مَاءٍ فِيهَا طَيِّبٍ قَالَ أَنَسٌ فَلَمَّا أُنْزِلَتْ هَذِهِ الآيَةُ {لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتَّى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ} قَامَ أَبُو طَلْحَةَ إِلَى رَسُولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ يَا رَسُولَ اللهِ إِنَّ اللَّهَ تَبَارَكَ وَتَعَالَى يَقُولُ {لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتَّى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ} وَإِنَّ أَحَبَّ أَمْوَالِي إِلَيَّ بَيْرُحَاءَ وَإِنَّهَا صَدَقَةٌ لِلَّهِ أَرْجُو بِرَّهَا وَذُخْرَهَا عِنْدَ اللهِ فَضَعْهَا يَا رَسُولَ اللهِ حَيْثُ أَرَاكَ اللَّهُ قَالَ ، فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم بخْ ذَلِكَ مَالٌ رَابِحٌ ذَلِكَ مَالٌ رَابِحٌ وَقَدْ سَمِعْتُ مَا قُلْتَ وَإِنِّي أَرَى أَنْ تَجْعَلَهَا فِي الأَقْرَبِينَ فَقَالَ أَبُو طَلْحَةَ أَفْعَلُ يَا رَسُولَ اللهِ فَقَسَمَهَا أَبُو طَلْحَةَ فِي أَقَارِبِهِ وَبَنِي عَمِّهِ.
[3] صحيح مسلم ـ مشكول وموافق للمطبوع - (8 / 6) 6680 - عَنِ النَّوَّاسِ بْنِ سَمْعَانَ الأَنْصَارِىِّ قَالَ سَأَلْتُ رَسُولَ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- عَنِ الْبِرِّ وَالإِثْمِ فَقَالَ « الْبِرُّ حُسْنُ الْخُلُقِ وَالإِثْمُ مَا حَاكَ فِى صَدْرِكَ وَكَرِهْتَ أَنْ يَطَّلِعَ عَلَيْهِ النَّاسُ ».
[4] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (8 / 30) 6094-عَنْ عَبْدِ اللهِ ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ : إِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إِلَى الْبِرِّ وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إِلَى الْجَنَّةِ وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ حَتَّى يَكُونَ صِدِّيقًا وَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الْفُجُورِ وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارِ وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَكْذِبُ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللهِ كَذَّابًا.
[5] وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ أَنْ تَعْتَدُوا وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ [المائدة : 2]
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...