fıtrat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
fıtrat etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Eylül 2017 Cumartesi

Her şey Kur’an’da var diyorsunuz ya benim adım da var mı?


Makâsıd dersimizde Iraklı bir doktora öğrencisi Cuma suresi ile ilgili bir ayet hakkında bir olmuş fıkra (!) anlattı. İngiliz işgali sırasında bir subay, âlim ve fazıl bir zata, “Siz her şeyin Kur'ân’da olduğunu söylüyorsunuz. Madem öyle, benim adım da var mı? Eğer varsa söyle Müslüman olacağım!” demiş. O zat da “Senin adın ne?” demiş. “Kûk” deyince, şöyle bir  düşünmüş ve “Elbette var!” demiş ve hemen Cuma suresindeki “ve terekûke kâimen…” ayetini okumuş. “Bak, tere  “kûk” diyor” demiş. İngiliz de Müslüman olmuş(!)Ꙫ.
Biz de az değildik hani. Arapça bilmesek de aradığımızı Kur'ân’da bulmada az mahir değildik. Hele isimler konusunda epey iyi sayılırdık. Oğuz’umuzu Eûzü’den bulmuştuk. Yeni tanıştığım bir Lena’mız yanında bir sürü Aleynâ’mız vardı. Tükezzibân’dan Keziban’ı bulmamış mıydık. Cennette küp gibi kavunlarımız vardı. “Ve kübkibû fîhâ hüm ve’l-gâvûn” ayeti de delilimizdi. Daha neler neler! Hepsi de Kur'ân’da vardı.
Az önce çok sevip saydığım bir hocam aradı ve “Yahu, bir yazı yazıyorum. Yalan hakkında Kur'ân’dan bir ayet aradım, bulamadım. Senin aklında var mı!” dedi.
Ben de: “Allah! Allah!” dedim kendi kendime, “yalanın haramlığının ayeti mi olurmuş. Yalan yalandır ve yalan haramdır. Ayet olsa da haramdır, olmasa da.” Sonra düşündüm, benim de hatırıma bir şey gelmedi. “Hocam bir bakayım da size döneyim” dedim. K Z B maddesini yazdım, 220 yerde geçiyor. Hepsine teker teker baktım, hiçbiri yalan söylemekle ilgili değil, hepsi Allah’a yalan atmakla ve  peygamberlerin getirdiği mutlak gerçekliği tekzip etmekle/ yalanlamakla ilgili. “Olmadı. Ne yapacağım ben şimdi!? Bir de Z V R köküne bakayım!” dedim. Baktım dört yerde geçiyor ve bir ayetin sonu وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ     diye bitiyor. “Oh be!” dedim. Buldum. Uysa da buldum uymasa da buldum. Bağlamına bakmaya da gerek yok. Elmalı’nın “tezvir sözden kaçının."[1] diye tercüme ettiği ayeti Diyanet Vakfı meali de “yalan sözden sakının” diye çevirmiş ya, daha ne isterim. Bulmuştum işte. Hemen hocama döndüm ve haberi verdim. O da belli ki sevindi. İşi görülmüştü.
Koskoca İmam Şâfiî hiç beklemediği İcma’ın Kur'ân’dan delili sorusuna cevap bulabilmek için tam üç gün uğraşmıştı. Benimkisi üç dakika bile sürmemişti. Kendimle iftihar ettim!
Garibce nazarımda burada önemli olan şey, her şeyi Kur'ân’da arama çabamızdır. Oysa yapmamız gereken Kur'ân’ın bize getirdiği ilkelerden hareketle problem çözme çabası içinde olmamız olmalıydı. Eğer Kur'ân’da aramak yerine –ki bulduruna şükür- Kur'ân’dan hareketle yola çıkacak olsaydık, diyecektik ki Kur'ân’a göre “Din fıtrattır. İnsanlığın fıtratında ise yalan söylemek kötüdür. O yüzden inançlı inançsız bütün insanlar yalanı kötü görürler, onu bir fazilet değil, rezilet bilirler. Fıtratta öylesine kötü yeri olan bir reziletin,  ona ışık tutan Kitabımızda ayeti olsa ne olur, olmasa ne olur?!
Ama yok her şey kitapta aranacak ve bulunacaksa Karadenizli ustanın, kapıyı söveye tutturmak için ille de kullebi diyen müşterisine, daha kolayına geldiği için “Hayır, ben sana  menteşe takacağım, hem o Kur'ân’da da geçiyor!” deyip de “Tü’ti’l-mülke men teşâ” (3/26) ayetini okuyarak amacına ulaşmaya çalışması gibi, her şeyin cevabını biz de buluruz evvel Allah!
Ha benzer bir öykü de Abduh için anlatılır: Bir gayri müslim demiş ki “Yaş kuru her şey Kur'ân’da varsa söyle bakalım bir çuval undan kaç ekmek çıkar?” O da, “Elbette var!” dedikten sonra hemen bir fırıncıya soruyu iletir ve aldığı cevabı soruyu sorana verir. “Olmadı, cevap hani Kur'ân’dan olacaktı?” deyince de “Tabii ki Kur'ân’dan. Kur'ân bize “İşi, bilmiyorsanız ehline sorun!” diyor. Ben de bilmediğim bir konu olduğu için ehline sorum ve aldığım cevabı sana ilettim. Ben bu halimle cevabı Kur'ân’dan hareketle vermiş oldum…!” der.
İki tavır. Biri her şeyi Kur'ân’da arıyor.
İkincisi, her şeyi Kur'ân’dan hareketle tekvin (el-Halk)  ve teşri (el-Emr) birlikteliğinde arıyor.  
Bir Kur'ân’ımız var. 6666 ayet içeriyor. Bu ayetleri bir ışık olarak kullanıp da kevnde/ evrende ne ayetler var, onlara hiç bakmıyoruz.
Kur'ân “Ben ışığım!” diyor.
Biz, “Sana aşığız!” diyoruz. Işığın ışıttığı yere bakacağımız yerde kelebek gibi kendimizi ışığa atıyoruz. Aşkımız gözümüzü kör ediyor. Evrende ne var ne yok hiçbir şeyi artık göremiyoruz. “Kurtuluş iman ve amel-i salihte!” diyen Kur'ân’a, “Sana olan aşkımız bize yeter!” mukabelesinde bulunuyoruz.
Vakıa ışığı alan gözlerimiz başka şeyi de görmüyor zaten.
İşte böyle!

Dua ile!
30.09.2017
GARİBCE






[1] { ذَلِكَ وَمَنْ يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللَّهِ فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ عِنْدَ رَبِّهِ وَأُحِلَّتْ لَكُمُ الْأَنْعَامُ إِلَّا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْأَوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ}
"Emir budur, her kim de Allah’ın hurmetlerine tazîm ederse bu kendisi için Rabb’i indinde mutlak hayırdır, size ise karşınızda tilâvet olunup duranlar müstesna olmak üzere bütün en'am helâl kılındı, o halde o evsandan, o pislikten kaçının ve tezvir sözden kaçının."  (Hac 22/30).
“Durum böyle. Her kim, Allah'ın emir ve yasaklarına saygı gösterirse, bu, Rabbinin katında kendisi için daha hayırlıdır. (Haram olduğu) size okunanların dışında kalan hayvanlar size helâl kılındı. O halde, pislikten, putlardan sakının; yalan sözden sakının.” (Hac 22/30).

6 Temmuz 2017 Perşembe

Din Dediğin ne ki Hak’tan gayrı!



Garibce nazarımda din, yaratılışa içkin olan bir şey.
İnsanlığın omzuna yüklenen ve “emanet” denilen şey.
Âdem babadan beri var olan ve tevarüs edilen bir şey.
İnsanlığın ikinci atası Nuh ile ahitleşilen şey.
İnsanlığa mal edilen Kitaplarda yeri olan şey.
Din Allah’ın Nuh’a,  İbrahim’e, Musa’ya, İsa’ya ve son toka halkası Muhammed’e vasiyet ettiği, onlarla ahitleştiği şey[1].
Zaman değişir, ahkâm değişir ama bir şey değişmez. O insanlıkla birlikte hep vardır ve var olacaktır. O da insanlığın fıtratıdır, doğasıdır, safiyetidir. “Gerçek din” işte bu fıtrattır[2]. Din namına söylenen her şey işte bu fıtratın ortaya çıkarılması, safiyetinin korunması ve özdeki cevherin işlenmiş mücevherlere dönüştürülmesi gibi bir amacı gerçekleştirmeye yönelik olmalıdır. İnsan özde mükerremdir ama bu yatkınlık anlamındadır, yetkin hale gelmesi için beklemesi ve bir takım basamaklardan, tecrübelerden geçmesi gerekir. Mekârim-i ahlak kutlu İslam ağacının meyvesidir; onu hasad etmek için önceleyen bir dizi emeğe ihtiyaç vardır.
Âdemden, Nuh’tan başlayarak insanlığa mal edilmiş bütün eski ve temel metinlerde hep adaletten bahsedilir. Adalet her şeye hakkını vermektir. Adalet, Rabbi Rab kulu kul bilmektir. Şirk dahi adaletsizliğin bir sonucudur. Çünkü şirk, bir takım içi boş uyduruk isimlere[3] asla kendinde olmayan değerler yükleyip, onları yüceltmek hatta onları yaratıcıya eş tutmaktır.
Tâ Nuh kanunlarından beri gelen esasların özünü: Âdil hukuk düzeni oluşturma, puta tapmama, Tanrı’ya küfretmeme, cinsel ahlaksızlıktan sakınma, adam öldürmeme, hırsızlık yapmama, canlı hayvandan et koparıp yememe gibi hususlar oluşturur. (Eldar Hasanov, Nûh Kanunları ve Nûhîlik, İSAM y. Ankara 2015, s. 63)
Sina’da İsrailoğullarından alınan ahidde on emir önceki ahitleri teyit etmiştir.
İsa’nın dağ vaazında ve nihayet Bizim Kitab’ımızda ba husus İsra suresinde (17/23 ve devamı) aynı esaslar kimi tekraren, kimi daha açık biçimde vurgulanmıştır.
Bunların hepsi eline beline diline sahip olmak diye formüle edilse sezadır.
İslam’ı temsil edecek yegâne kelime HAK’tır.
Ne sevgi, ne saygı ne de nefret Hak olmadıkça anlamsızdır ve yersizdir.
İsa’ya olan sevginiz sizi adaletten/ Hak’tan saptırır.
Ali’ye olan sevginiz sizi Hak’tan saptırır.
Şeyhinize olan sevginiz sizi Hak’tan saptırır.
Düşmanınıza olan kininiz Hak olmadıkça sizi adaletten ayırır.
Ama adil olur ve her şeye hakkını verirseniz, İsa’yı, Ali’yi bir kul olarak severseniz sevginiz Hak olur, adalet yerini bulur. Şeyhinizi severken onun da bir kul olduğunu bilerek severseniz hak yerini bulur. Ama öyle değil de şeyhinize ancak Allah’a ait olan bir takım kutsallıklar izafe ederek severseniz, bu sevgi sizi ancak ateşe götürür.
Hak! Hakikat, işte budur.
Ey Allah’ın kulları! Hakk’ı ayakta tutun, âdil olun. Her şeye hakkını verin. Bir takım kerameti kendinden menkul aciz varlıklara ancak Tanrı’ya ait olacak bir takım özellikler isnat etmeyin. Kendi putunuzu kendiniz yapıp sonra da dönüp ona tapınmayın.
İnsan olun. Ama sadece insan olun. Bunun için fıtrata dönün. Siz insan olunca öteki bütün değerler arkasından zaten gelir.
Varlık amacınız gerçekleşir.
Allah meleklerine “İşte bakın! Siz bilemezsiniz, Ben bilirim!” der.
Sizinle övünür.
Olur mu, olur!

Dua ile!
06./7.2017
GARİBCE




[1]  شَرَعَ لَكُمْ مِنَ الدِّينِ مَا وَصَّى بِهِ نُوحًا وَالَّذِي أَوْحَيْنَا إِلَيْكَ وَمَا وَصَّيْنَا بِهِ إِبْرَاهِيمَ وَمُوسَى وَعِيسَى أَنْ أَقِيمُوا الدِّينَ وَلَا تَتَفَرَّقُوا فِيهِ كَبُرَ عَلَى الْمُشْرِكِينَ مَا تَدْعُوهُمْ إِلَيْهِ اللَّهُ يَجْتَبِي إِلَيْهِ مَنْ يَشَاءُ وَيَهْدِي إِلَيْهِ مَنْ يُنِيبُ [الشورى: 13]
[2] فَأَقِمْ وَجْهَكَ لِلدِّينِ حَنِيفًا فِطْرَتَ اللَّهِ الَّتِي فَطَرَ النَّاسَ عَلَيْهَا لَا تَبْدِيلَ لِخَلْقِ اللَّهِ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ  [الروم: 30]
[3] مَا تَعْبُدُونَ مِنْ دُونِهِ إِلَّا أَسْمَاءً سَمَّيْتُمُوهَا أَنْتُمْ وَآبَاؤُكُمْ مَا أَنْزَلَ اللَّهُ بِهَا مِنْ سُلْطَانٍ إِنِ الْحُكْمُ إِلَّا لِلَّهِ أَمَرَ أَلَّا تَعْبُدُوا إِلَّا إِيَّاهُ ذَلِكَ الدِّينُ الْقَيِّمُ وَلَكِنَّ أَكْثَرَ النَّاسِ لَا يَعْلَمُونَ [يوسف: 40]

15 Kasım 2014 Cumartesi

“Ey iman edenler! Verdiğiniz sözleri yerine getirin...!” Sahi verdiğiniz söz neydi?!



Kur’an tertibine göre beşinci suremizin ilk ayeti şöyle başlıyor:

يا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَوْفُوا بِالْعُقُودِ …

“Ey iman edenler! Verdiğiniz sözleri yerine getirin...!”
(Mâide 5/1)
“Verilen sözler” diye çevirdiğimiz “ukûd” kelimesi “akd”in çoğuludur.
Sözcük anlamı “düğüm” demektir.
Düğüm nasıl atılır?
İki ipin/ ipliğin uçları bir araya getirilir ve yapılan maharetli bir işlemle bunların birbirine bağlanması sağlanır.
Türkçemizde akit kelimesi sözleşme anlamında kullanılır.
Bir sözleşme ya da akit için iki tarafın olması ve bunların iradelerini özgür bir biçimde aynı şey üzerinde ortaya koymaları gerekir.
Ayetteki العقد atılan düğüm gibi pekiştirilmiş olarak verilen söz, vaat ve ahit demektir.
Zemahşerî’ye göre burada sözü edilen ahitlerden maksat, Allah Teala’nın kulları üzerine yüklediği ve gereği ile onları sorumlu tuttuğu yükümlülüklerdir.
Bu ahitlerden maksadın insanların kendi aralarında yapmış oldukları güven esasına dayalı karşılıklı teminatlar içeren sözleşmeler olduğu da belirtilir.
Ayetin genel bir ifade ile sevkinden her iki anlamın da kastedilmiş olması mümkündür.
İnsanlar arasında yapılan sözleşmelerin düğüm temsili üzerinden ifadesi açıktır. İki insan bir araya gelir ve almak ya da vermek istediği şey ile ilgili iradesini ortaya koyar –ki buna icap denir-, karşı taraf da ona uygun bir şekilde iradesini ortaya koyarsa –ki buna da kabul denir- düğüm atılmış dolayısıyla akit yapılmış olur. Artık her iki tarafa da düşen bu akdin, sözleşmenin gereğini yerine getirmektir.
Peki, Allah’a verilen söz, ahit anlamında bu düğüm işi nasıl gerçekleşmiş olur.
Bunun izahını esasen emanet ayetinde[1] bulmamız mümkün. Hani Allah, emaneti göklere, yere ve dağlara arz etmişti de onlar kaçınmışlardı, onu insan yüklenmişti.!!
Koca koca göklerin, yerin ve dağların kaçınıp da minnacık varlığı ile insanın yüklenmesi “yatkınlık” anlamındadır.
Yani emanet öyle bir şeydi ki onu yüklenmeye ne gökler, ne de yer ve ne de başka bir cesim varlık yatkın değildi. Ona yatkın olan yegâne varlık insandı. O yüzden de İnsan onu üstlendi, daha doğru ifade ile emanet onun üzerinde kaldı.
Yüce Allah varlık âlemini var etmeyi, insanlık âlemini de halife kılmayı irade buyurunca hilafetin gereği olan sorumluluğu kime tevdi etmeliydi. Ey insan dedi, bak seni öyle bir donanımla yaratacağım ki, bu işe liyakatli olan yegane varlık sen olacaksın. Bu itibarla bundan kerli emanet denilen şey yani yeryüzünde Allah’a hilafet etme, O’nun her bir esmasının tecellilerini gerçekleştirme yetki ve sorumluluğu senin boynuna binecek, istesen de istemesen de… Çünkü varlık alemine çıkarken ki donanımın (fıtratın) bunu iktiza edecek. İnsan da fıtrat diliyle “Evet!” dedi böylece ahit tamamlanmış oldu.
Ve şimdi sen ey insan! Vaktiyle fıtrat diliyle vermiş olduğun ahdin, yapılan sözleşmenin gereğini yerine getir.
Unutma ki sadece sana öğretilen esmâ’nın tecellileri sende ve seninle olacaktır.
O büyük ahde vefasızlıkla kafir olma. Kafirlik, mutlak gerçekliğin üzerini örtme çabasıdır.
Büyük ahdin gereğini yerine getirdiğin gibi, kendi aranızda gerçekleştirmiş olduğunuz ahitlerin, sözleşmelerin gereğini de yerine getir.
İslam’ın gerçek ederi işte bu ahlakilik ilkeleri iledir.
Namaz, oruç, hac, zekat gibi şeyler ise İslam’ın sadece şartlarıdır. Yani bunların varlığı İslamlık için gereklidir lakin varlıkları İslamlığın kendisi değildir; asıl İslamlık için verilen sözlere vefa gibi ilke ve esaslara ihtiyacımız vardır.
Dua ile!
15.11.2014

GARİBCE


[1] {إِنَّا عَرَضْنَا الْأَمَانَةَ عَلَى السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَالْجِبَالِ فَأَبَيْنَ أَنْ يَحْمِلْنَهَا وَأَشْفَقْنَ مِنْهَا وَحَمَلَهَا الْإِنْسَانُ إِنَّهُ كَانَ ظَلُومًا جَهُولًا } [الأحزاب: 72]
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...