kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kadın etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Aralık 2017 Cumartesi

Gündüz ardından yetilmiyor /Gece zarından yatılmıyor


Bugün Cuma sonrası sılayı rahim babından yakınlarımı telefonla dolaştım. Ablamla epey bir konuştuk, dertleştik. Biz çocukken babamızın yanında pek duramazdık, bir vesile bulur kaçardık. Konu komşu ve akraba kapısı hep açıktı. Babanın otoritesi iyi ama çocukları uzaklaştırmasa. Köy yerinde belki  o zamanlar bu bir sıkıntı değildi, ama en azından babanın sohbetinde fazla bulunamama gibi bir sonucu intaç ediyordu. Daha pek aklımız ermeden de gurbete düştük, özellikle de yaşlılık dönemlerinde yanlarında bulunamadık. Ablam o yönden şanslıydı çünkü hep onlarla birlikte oluyordu. O yüzden onların kültürünü aktarmada bizden daha iyi durumda idi.
Sıla sohbetimizde babam rahmetlinin annem için söylediği bir sözü aktardı:
Gündüz ardından yetilmiyor
Gece zarından yatılmıyor
Söz bir yakınma olsa da dil bakımından harika. Belli ki o da bunu kendinden öncekilerden duymuş olmalı. Herbilen’e (Google) sordum, bilemedi iyi mi? TDK’da da yok. İyi de bu sözcük ablamın rivayetiyle babamın ağzından vücudunu ispat ediyor.
Diğer taraftan bu deyiş tam da anamı anlatıyor.
İmdi ben bunu yazdım ya. Hasbelkader bunu oğlum okursa muhtemelen o da kendi annesi için bu tespite katılacak.
Şaka bir tarafa insanın nazlanacağı, zarına katlanacağı eşi olması güzel bir şey.
Ablam, halin keyfin nasıl, sağlığın nasıl suali üzerine şunu anlattı:
Rahmetli annem geceler için derdi ki: "Guzun daşını güneye daşıyom, güneyin daşını guza daşıyom." Ne demek isterdi anlamazdım. Şimdi akıl başa düştü gayrı anlıyorum çünkü ben de aynısını yapıyorum.
Guz/ kuz vadinin güneş almayan, gölgede kalan yamacı demektir. (Kuzey’in kuz’u). Güneyin karşı yamacı.
Bir türlü uyku tutmayınca demek boş durmayıp ha bire taş taşırlarmış. O zamanda koyun saymak, olmadı bir daha bir daha saymak yokmuş demek ki.
Ana olmak hele hele on çocuk anası olmak kolay mı? Gurbetin ne olduğunun daha pek bilinmediği bir zamanda çocukları okumaya gitmek üzere ta bilmem nerelere –ancak askere gidenlerin gidebileceği yerlere- gitmesi anne yüreği için öyle kolay mı?
Bunlar bir tarafa yığınla iş var. Anadolu kadının hayatı öyle kolay değildir. Herkesten önce kalkar ve herkesten sonra yatar. Bu arada hiç duru durağı yoktur. Aş pişirilecek, iş görülecek, bütün bunların arasında herifin gönlü edilecek. Hal böyle olunca gündüzün yorgunluğu ile gençlikte uyuya kalan körpe bedenler, yaşlanınca bir türlü uyku tutmaz olur. Ondan sonra başla gayrı: Kuzun taşı güneye, güneyin taşı kuza… Allah’ın taşı bitecek değil ya.
Dertsiz baş ararsın ha, ne mümkün!
Garibce olarak duam odur ki:

Alma Allah'ım feri gözümüzden
Kesme Ya Rab dermanı dizimizden
Özümüzle yüzümüzle akla bizi
Erzel-i ömürden daim sakla bizi!

Dua ile!
09.12.2017

GARİBCE 


21 Kasım 2017 Salı

Açıl susam açıl ve açıldı kapı! Hoş geldin Huriye Martı!


 Dün derste çaktırmadan bir anket yaptım.
Malum sınıflarımızın kız erkek oranı kızların lehine üçte ikiye düştü. Son yıllarda erkeklerin sayısı artmaya başladı da bu hale geldi. Yoksa bir ara kızların oranı yüzde seksenleri aşmıştı.
Diyanet İşleri Başkan Yardımcılığına ilk kez bir Hanım atanmıştı. Sınıfın tepkisi neydi. Nabız tuttum.
Altmış kişilik sınıftan iki erkek belli ki olumsuz bakıyordu. Kızların çoğu ise bu durumu olumlu buluyordu.
Ama bir üçüncü şık daha vardı: Hele bir bakalım, kararı ona göre verelim gibisinden. Öyle ya nice erkek gelmişti o makama, ama hepsi doldurmuş muydu bilinmez. Şimdi de bir kadın gelmiş, dolduracak mıydı, o da bilinmez. İcraatına, yapıp ettiklerine bakmak lazım idi.
Sonra bu şıkkı seslendirdiğimde sınıfın kahir ekseriyeti bu şıkka kaymıştı.
Korkunun ecele faydası yok. Sırf kadın olduğu için kıyameti bekleyenler de alışacaklar.
Garibce nazarımda bu sonuç bekleniyordu ve hatta geç bile kalmıştı.
Epey oldu Balıkesir’de katıldığım bir Kutlu Doğum etkinliğinde –ki bu hayırlı bir işti ve topluma da mal olmuştu, birilerinin kaprisine kurban edilmemeli idi- ben de tebliğci idim. Salona baktığımda birinci sıranın şimdiki benim yaşımda çoğu saçı sakalı ağarmış kimselerden olduğunu, ikinci sıranın yarısının gene erkeklere ait gibi durduğunu ama geri kalan salonun tamamen kadınlarla dolu olduğunu görmüştüm ve bir şekilde de bunu ifade etmiştim. İmdi bir iki on sene içinde –ki onun biri geçti- bu ön sırayı dolduran yaşı geçmişlerin işi de bitecek, onların yerini ikinci sıradakiler dolduracak ve bu manzaraya göre yarı yarıya olacaklar ve geri kalan alanın ise mutlak hakimi kadınlar olacak.
Özellikle ilahiyat fakültelerinde de durum benzer vaziyette.
Hal böyle iken an itibariyle makamların hala büyük oranda erkeklerin elinde oluşu bunun hep böyle gideceği anlamına gelmiyor. Hani otobanda belli bir hızla giden modeli eski arabalar olur da gazı kessen bile belli bir süre gider ya öyle… Bu erkeklerin bir kere arkadan dolu dizgin gelen hanımlardan haberleri yok. Dikiz aynasında gördüklerinde gaza bassalar bile artık kader oyununu çoktan oynamış ve arkadan gelenler kendilerini fersah fersah geçmiş olacaklar.
Ondan sonra kendilerini geçenleri yakalamak için gaza yüklenseler bile o köhnemiş mekanizmalarıyla asla da erişemeyeceklerdir.
Alışın! Alışın!
Temel arabanın arkasına yazmış: “Beni asla geçemeyeceksin!”
Arkadan gelen bakmış “Allah Allah!” demiş “niye geçemeyecekmişim.” Basmış gazı tabi geçmiş. Sonra müstehzi bir tarzla da dönmüş bakmış. Temel arabanın önüne de bir yazı asmış: “Geçtin de ne oldu?!”
Asırlarca kavvamlık edebiyatı yaptık. Ayetin La takrabu’s-salât (Namaza yanaşmayın) kısmını okuyup da “Sarhoş iken” kısmını işine gelmediği için paranteze alan Bektaşi’nin yaptığı gibi biz de Kavvamlığın bedeli ile ilgili kısmı okumadık ve kavvamlığın sadece erkeklikle ilgili olduğunu sandık. Erkekliğin tek başına bir erdem olduğu ve bizi erdemli yapmaya yeterli olduğu algımız genetiğimizde o kadar yer etmişti ki onu bihakkın hak etmek için yapmamız gereken bedeli ödemeye hiç yanaşmadık, esasen böyle bir çabanın altına girmeyi de hiç haz etmedik.
Kadınlar, bizim onlardan beklentimizi dikkate aldılar, süslendiler, süslü oldular, evlerimizde oturdular, orada bizi beklediler ve bu bizim beklentimizdi çok da hoşumuza gitmişti. Ama onlar bu kez bizim beklentimiz doğrultusunda değil, erkeklerde gayrı göremez oldukları meziyetlerin peşine düştüler ve onları birer birer erkeklerin ellerinden aldılar. Hiç hazırlıklı değildik, ne ve nasıl cevap verebileceğimizi bilemedik. Şaşırdık. Ayet okuduk; siz bu gidişle kavvamlığa soyunuyorsunuz, çizgiyi aşıyorsunuz, oturun oturduğunuz yerde diye ayetler okuyarak onları kavvamlığın gereği diye sayıkladığımız darb ile uslandırmaya çalıştık. Ama hepsi boşuna idi. Cin bir kere şişeden çıkmıştı.
Evet alışın! Zira ki başka çareniz yok.
Artık yüzyıllarca uyuduğunuz uykudan uyanmanın zamanı.
Uyanın. Uyanın!
Ha uyanmanız da yetmez. Bilincinizi de zamana ayarlayın. Ashab-ı Kehf’in durumuna düşmeyin. Hani onlar üç asır sonra uyanmışlardı ya. Ama bilinçleri üç yüz yıl öncesine aitti. Ellerindeki paranın hala geçer akça olduğu düşüncesiyle karınlarını doyurmak için alış verişe kalkışmışlardı. Ama geçen asırlar onların geçer akçalarını geçmez kılmıştı ne hazin ki onların bundan haberi yoktu. Bu durumda yapacakları  iki şey vardı: Ya bilinçlerini de yenileyecek ve saatlerini içinde bulundukları zamana göre ayarlayacaklardı. Ya da eski uykularına kaldıkları yerden devam edeceklerdi.
Birincisi zordu. Zira arada üç yüz yıllık kapatılması gereken bir mesafe vardı. O yüzden onlar kolay olanı tercih ettiler.
Ey erkekler vaziyet bu: Hal böyle iken tamam mı devam mı? İyi düşünün!
En iyisi mi “Tamam!” deyin de kurtulun.
Yok “Devam!” diyecekseniz bilin ki işiniz gerçekten zor.
Hem de ne zor!
Ha bu arada ev kocalığı gibi –bu isim belki biraz kaba- hanımlarımızın bize biçecekleri yeni elbiselere de yavaş yavaş alışmaya çalışalım.
Garibce öyle diyo!
Not: Başkan Yardımcımızı tebrik ediyor başarılar diliyorum.
Dua ile!
21.11.2017


Bu resimde de yazının bağlamına uygun bir mesaj var gibi gibi.😉

25 Kasım 2016 Cuma

ADALET VE KADIN



el-Adl, Allah’ın esmasından biri. Esma-yı Hüsna’yı ihsâ edenler cennete giriyordu ya. O er-Rahman er-Rahîm, el-Adl diye saymak değil, halife olarak onların gereklerini yeryüzüne indirmek, Rahmanlığı, Rahimliği, Settarlığı, Gaffarlığı ve el-Adli insanlık dünyamızda kendi üzerimizden gerçekleştirmek demek.
Bir ideal olarak adaletin gerçekleşebilmesi için her şeyin başında fıtratı esas almak gerek. Fıtratta kaos yok, tam bir denge vardır. Adalet (dağıtıcı) her şeyi kendi yerine koymaktır. Adalet (denkleştirici) her şeye hakkını, hak ettiğini ve değerini vermektir.
Söz konusu kadın olunca adalet, kadına kendi doğasına uygun yol tutmasının imkânını vermektir. Kadını erkekleştirmek, kadını erkeklerle anlamsız bir rekabete sokmak adalet değildir.
Allah, kadınlarla ilgili en genel ilke veren ayette “Ve lehünne mislü’llezî aleyhinne bi’l-maruf= Kadınların maruf ölçüde ne kadar yükleri varsa o kadar da yetkileri vardır” buyururken, kadını gene kendisi ile karşılaştırır ve adaleti, boynundaki yük kadar yetkisinin olmasında arar. Oysa biz kadın haklarını erkeklerle eşitlenmelerinde aradık. Bu yol çıkmaz sokak.
Bir kadının en iyi eş, en iyi anne ve en iyi iş kadını olması onun altından kalkamayacağı bir yüke koşulması demektir. Bize düşen kadına “en iyi kadın nasıl olunur?”un imkânlarını hazırlamak olmalıdır.
Kadın, annelerimizdir, halalarımızdır, teyzelerimizdir, bacılarımızdır ve can ciğer kızlarımızdır. el-Bakıyâtu’s-sâlihât onların bize hediyesidir. Neslin bekası onların rahmetten türetilmiş rahimlerine, şefkat dolu kucaklarına, hünerli eğitici ellerine ve bir ömür boyu onların kaderlerine bağlı yüreklerine emanet edilmiştir.
Çağımızın en önemli olumsuz gelişmelerinden biri üreme ile cinselliğin ayrılması olmuş ve kadın cinsellik alanında metalaştırılmıştır. Cinsel bir obje olarak görülmemesi ve dolayısıyla bakarken bile gözlerin kısılması emredilirken, alabildiğince teşhir edilerek salyaları akan şehvetin elinde kurban hale getirilmiştir. Her gün binlerce masum yavru bu doymak bilmez sektörün elinde fıtratına yabancılaştırılmış, sömürü aracı haline getirilmiştir. Ne yazık ki bütün bunlar özgürlük ve kadın hakları bağlamında kotarılmaktadır ve çoğu kadınlarımız da bu gelişmeye alkış tutmaktadır.
İnsan olarak elbette özgürüz ve buna sebep de emanet bizim boynumuza binmiştir. Ama bu özgürlüğümüz balıkların sudaki özgürlüğü gibidir, sudan çıkınca hayatı kararmaktadır. İnsan da kaderi içinde özgürdür. Kaderin en belirleyici özelliği de insan olarak fıtratımızdır. Kadınlığımız, erkekliğimiz fıtrat olarak bizim kaderimizdir. Bunun içinde kaldığımız sürece özgürüz, özgürlük adına da olsa dışarı çıkmaya zorladığımızda olanın adı artık felaketimiz olur.
Kadınlar aynı zamanda en iyi iş kadını olacaklar diye diye kadını iflah olmaz bir yarış içine soktuk. Bu alanda rakipleri de erkeklerdi. Fıtratında kadınınki gibi şefkat ve merhamet baskın olmayan, buna mukabil Allah’ın daha çok celal sıfatının tezahürleri olan özelliklere sahip acımasız erkeklerle yarışa zorladık. Çoğu kez erkek, kadını istismar edebilecekse yanında yer verdi, aksi takdirde ezdi, horladı, istiskal eyledi. Anneliğe kodlanmış kadının fıtratı bu saldırı karşısında bocaladı, en büyük donanımı bu türden saldırılar karşısında işe yaramadı, o da benzer davranışlar geliştirmeye başladı. Ancak güçlü olursa ezilmeyeceğini gördü. Güçlü olmak da para ile, makam ile, kariyer ile idi. Onların da ödenmesi halinde iflah olunmaz bir bedeli vardı.
Ve sonunda kimi kadın kariyer yaptı ama ödediği bedeller yüzünden anne olabilecek çağı geçti, fıtratına yabancılaştı. Ünsiyeti sahip olamadığı yuvasında ve çocuklarında değil, başka şeylerde aradı.
Diğer yandan kariyer yapamayan kadınlar da, kariyer yapmış olanlara karşı hep eziklik hissetti, kendi ayakları üzerinde duramıyor oluşunu (ne demekse!) bir eksiklik hissetti. O da aradığı huzuru bulamaz oldu.
Vesselam, yanlış yaptık.
Biz kadını kadınla değil erkekle yarıştırdık.
Kadının fıtratını dikkate almadık. Her şeyi yerine koyamadık ve adaletten saptık. Oysa her şey kendi tabii mecrasında sühuletle menzili maksuduna akar giderdi.
Biz Sakarya’nın köpükten gövdesine kurşundan bir yük yükledik, yokuşa sürdük.
Yazık oldu. Hem erkeklerimize hem kadınlarımıza.
Dua ile!
25.11.2016

GARİBCE




24 Kasım 2013 Pazar

Din dilinde kadın sorunsalı!

Kadın dedi Garibce adını andı
Köz oldu bak gene dili yandı

Kadın konusu yemek gibi değil, hani yiyince doyarsın, yemek de biter.
Galiba daha çok sakız gibi; çiğne babam çiğne. Ne bittiği var ne de biteceği. Kazandırdığı şey ne? Bir hiç. Çenemizin yorulmasından gayrı bir fayda sağladığı yok. Bunu bile bile gene de sakız çiğneriz. Ondan tuhaf bir haz alırız. Arada bir de şişirip patlattın mı, oh be! Keyfine diyecek olmaz.
Garibce bunun kitabını yazdı. (Tesettür Meselesinden Turban Sorununa, İz Yayıncılık, İstanbul 2007)
Garibce çeşitli vesilelerle pek çok yazı da yazdı.
Ve Garibce hâlâ yazıyor ve yazacağa da benziyor. Galiba Garibce de sakız çiğnemeyi seviyor.
Efendim, bugünlerde Buharî ve Müslim’in üzerinde ittifak etmiş oldukları hadisleri bir araya getirmiş olan ve zengin dipnotlarıyla da açıklamalı olan Muhammed Fuâd Abdulbâkî’nin el-Lü’lü ve’l-mercân (Beyrut 1986) adlı üç ciltlik kitabını kendime vird edindim onu okuyorum. Üç ciltlik bu kitabı bitirmek üzereyim. “Amellerin en hayırlısı az da olsa devamlı olandır” deniyor ya. Gerçekten de bu tür okumalar, az az ama sürekli yağan yağmur gibi verimli de oluyor.
Diyeceksiniz ki “Garibce bu kitabı daha yeni mi okuyor”? doğrusu biraz öyle. Daha önce de ondan istifade etmişliği oldu, ama satır satır, notlar alarak okuması yeni oluyor.
Aldığım notlar arasında tabii ki kadın konusu da var.
Az önce okurken bir hadis geldi. Kadının uğursuzluğunda bahsediyordu. Buharî’ye baktım. Orada arka arkaya şu hadisler var:
“Uğursuzluk ancak şu üç şeydedir: Kadın, at ve ev!”
Ama bir sonraki hadis ise şöyle: “Eğer bir şeyde uğursuzluk var ise kadın, at ve evde olmalı![1]
el-Lü’lü ve’l-mercân sadece bu ikincisini almış.
Ben, bu iki hadis arasında sıhhat analizi yapmayacağım.
Hadisler söz konusu olunca şunu bilmekte yarar vardır: Aynı konuda benzer ama farklı hadisler ile karşılaştığımızda bunun sebebini şöyle izah edebiliriz. Olay benzer şekilde tekrarlanmıştır ve dolayısıyla Hz. Peygamber birinci olayda söylediği sözün bir benzerini ikinci olayda ama farklı bir şekilde söylemiştir.
Ya da aynı olaya tanık olan raviler, daha sonra olayı kendilerinden sonra gelenlere aktarırken kendi anladıklarını ve hata bazen kendi yorumlarını katarak da nakletmişlerdir.
Bu ikinci ihtimal daha yaygın ve güçlüdür.
Bir kere hiçbir hadisin “Hz. Peygamber’in ağzından çıktığı gibi” aktarılmış olduğunun garantisi yoktur. O yüzden gelenekte bir âyet okunduğu zaman “Sadakallahu’l-azîm fîmâ kâl” denirken, Hz. Peygamber’e ait bir hadis anıldığı zaman arkasından –eminim ki şimdiye kadar hutbelerde buna tanık olmuşsunuzdur- “sadaka Rasûlullah fîmâ kâl ev kemâ kâl” denilmektedir. Yani Kur’an ile ilgili “Allah hak buyurdu!” denirken  hadis söz konusu olduğu zaman “Rasûlullah bu sözünde ya da benzeri ifadesinde hak buyurmuştur!” denir.
İşte bu yüzden de Hadisler’le sahih bile olsalar dilde istişhadda bulunulmaz. Yani bir kelimenin anlamı ve kullanımı konusunda Arap şiirinden, Kur’an’dan, darb-ı mesellerden kanıt getirilir, ama hadislerden getirilmez. Sözünü ettiğimiz yani tırnak içinde hadis diye nakledilen sözün bizzat Hz. Peygamber‘in ağzından çıkmış olduğunun garantisi olmadığı gerçekliği yüzünden, kendisi “Arapların en fasihi” ya da “Dât harfiyle konuşan kavmin en fasihi” olmasına rağmen, onun sözleri dilde kanıt olarak kullanılmaz.
Meşhur hadislerin zaman içinde özellikle de rıhleler (ilim/ hadis yolculukları) sonucu lafzında bir benzeşmeye gittiği ve bir süreç dahilinde standartlaştığı erbabının malumudur.
Sahih hadislerin ilmî değeri “zan” ifade etmektir. Bu da yüzde ellinin üzerinde ama yüzde yüz olmayan bir bilgi demektir. Bu kadarı amel için yeterlidir, ancak yüzde yüzlük kesin bilgi gerektiren inanç tesisi ve furu-ı fıkhın da genel esaslarını, ilke ve umdelerini belirlemek için yeterli değildir. Bu alanda mütevatir ve istikra yöntemi (tümevarım) ile elde edilen katî esaslara ihtiyaç vardır.
“Gene Garibce yoldan çıktı aldı başını gidiyor” dediğinizi duyar gibiyim.
Sadede gelelim.
Şimdi bu iki hadis aynı şeyi mi söylüyor, yoksa farklılık mı arz ediyor.
Birinci hadis, kesin bir biçimde kadın, at ve evde uğursuzluk olduğunu söylüyor.
Ancak hemen şunu belirtmeli ki -velev ki böyle anlaşılsa bile- uğursuzluğun bunların bizatihi kendilerinde değil, sebep oldukları neticeler itibariyle öyle olduklarının ifade edildiği şarihler tarafından da yorumlanıyor: Yani “kadın doğurmuyor ve bir eş olarak kendinden beklenileni vermiyorsa, at cihad ve benzeri hayır hizmetlerinde kullanılmıyor ise ve ev de dar olması, çürük olması, komşularının kötü olması gibi içinde yaşayan kimseye saadet getirmiyorsa ko gitsin!” anlamında yorumlamak gerekiyor.
İkinci hadis ise çok daha farklı bir anlam içeriyor. Bir kere uğursuzluk telakkisinin olmadığını, eğer olsaydı o takdirde bu sayılanlarda olacağını ifade ediyor.
Nitekim Hz. Aişe, Ebu Hüreyre’nin de benzer şekilde rivayette bulunduğu kendisine söylenince pek kızmış, onu yanlış anlamakla itham etmiş ve Hz. Peygamber’in sözünde “Cahiliye döneminde olan bir olgudan bahsettiğini” ifade etmiştir.[2]
Bu durumda, ikinci anlayış İslam’ın uğursuzluk inancı karşısındaki genel telakkisine daha uygun düşüyor.
Garbce’nin kanaati odur ki bu ikinci anlamı beyan için söylenmiş bu söz, birinci hadisin ravisi tarafından bir vakıa olarak toplumda var olan kültürel bir gerçeklik penceresinden süzülerek  o zatın kulaklarına, oradan zihninde mevut olan algı doğrultusunda belleğinde yer etmiş ve zamanı gelince de  gene aynı pencereden süzülerek dilinden dökülmüş ve başkalarıyla paylaşılmıştır.
Yoksa Hz. Peygamber kadın, at ve evi özü itibariyle neden uğursuzluk kaynağı saysın ki!
Mutluluğun bunlarsız pek olmayacağını herkes bilir de Hz. Peygamber mi bilmez!
Kaldı ki Hz. Peygamber’in insanın mutluluğunda bunların ne denli paylarının olduğuna dair pek çok beyanları vardır: “Bütün dünya bir yana saliha bir kadın bir yana!”[3] anlamına gelecek sözlerini burada hatırlatmak yeterlidir.
İmdi bu örnek de gösteriyor ki, bizdeki kadın sorunsalı çok derindir, mudıldır. Kaynaklarda başlamaktadır. Bir de buna yorumlar binince vay anam vay, vay  ki ne vay! Çık bakalım içinden artık nasıl çıkacaksan.
Çıkamasak bile bulunduğumuz yerle ilgili farkındalık da bir artı durumdur. En azından, çöplükte köpeklerle sarmaş dolaş olan sarhoşun kendini cennette huri gılman ile birlikte sanması gibi olmaktan iyidir.
Çözüm mü dediniz?
Ha, ben de “zaman” dediniz sanmıştım.
Hem her şeyi Garibce çözecek değil ya!
Sarkıntılık yaptığı kadına mesaj vermek amacıyla öpüp durduğu ve neden dendiğinde de “adı Muhammed de ondan!” dediği çocuğu yerine, sokaktan tutulup getirilen eli yüzü kirli, sümüklü çocuğu öpmesi istenen adam “Muhammed ümmeti yalnız ben miyim, onu da mübaşir öpsün!” demiş ya hani.
Garibce de onu söylüyor.
Dua ile!
24.11.2013
GARİBCE




[1] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (4 / 35) 2858- حَدَّثَنَا أَبُو الْيَمَانِ ، أَخْبَرَنَا شُعَيْبٌ ، عَنِ الزُّهْرِيِّ ، قَالَ : أَخْبَرَنِي سَالِمُ بْنُ عَبْدِ اللهِ أَنَّ عَبْدَ اللهِ بْنَ عُمَرَ ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : سَمِعْتُ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ إِنَّمَا الشُّؤْمُ فِي ثَلاَثَةٍ فِي الْفَرَسِ وَالْمَرْأَةِ وَالدَّار.
2859- حَدَّثَنَا عَبْدُ اللهِ بْنُ مَسْلَمَةَ ، عَنْ مَالِكٍ ، عَنْ أَبِي حَازِمِ بْنِ دِينَارٍ عَنْ سَهْلِ بْنِ سَعْدٍ السَّاعِدِيِّ ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، أَنَّ رَسُولَ اللهِ صلى الله عليه وسلم قَالَ : إِنْ كَانَ فِي شَيْءٍ فَفِي الْمَرْأَةِ وَالْفَرَسِ وَالْمَسْكَنِ. 
[2] وَقَدْ أَنْكَرَتْهُ أُمُّ الْمُؤْمِنِينَ عَائِشَةُ - رَضِيَ اللَّهُ عَنْهَا - عِنْدَمَا سَمِعَتْهُ وَاعْتَبَرَتْهُ مِنْ أَوْهَامِ رَاوِيهِ ، وَأَنَّهُ قَدْ أَخْطَأَ فِي رِوَايَتِهِ . فَقَدْ رَوَى أَحْمَدُ أَنَّ رَجُلَيْنِ مِنْ بَنِي عَامِرٍ دَخَلا عَلَى عَائِشَةَ فَقَالا : إِنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ قَالَ : " الطِّيَرَةُ فِي الْفَرَسِ وَالْمَرْأَةِ وَالدَّارِ " فَغَضِبَتْ غَضَبًا شَدِيدًا وَقَالَتْ : " مَا قَالَهُ " . وَإِنَّمَا قَالَ : < إِنَّ أَهْلَ الْجَاهِلِيَّةِ كَانُوا يَتَطَيَّرُونَ مِنْ ذَلِكَ > .الموسوعة الفقهية: 25/331
[3] صحيح مسلم ـ مشكول وموافق للمطبوع - (4 / 178) 3716 - عَنْ عَبْدِ اللَّهِ بْنِ عَمْرٍو أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- قَالَ « الدُّنْيَا مَتَاعٌ وَخَيْرُ مَتَاعِ الدُّنْيَا الْمَرْأَةُ الصَّالِحَةُ ».

17 Mart 2013 Pazar

Diyanet ve Din ile modernite arasında sıkışmışlık



İnananlar çaresiz. Diyanet daha bir çaresiz. Hem her vesile ile evrensel olduğuna inanılan temel metinler (naslar) var, diğer taraftan da modern hayatın tartışma kabul etmeyen paradigmaları.
Bunlar içinde kadınlarla ilgili konular her zaman için en önde ve en nazik konular oluyor.
AA’nın haberine göre mesela birileri (AK Parti Kırıkkale İl Başkanı Mehmet Demir) çıkıp, ''Çaresiz kalındığı noktada kadınların hafifçe dövülebileceği'' beyanında bulunuyor. Haliyle çağın kutsalına tosladığı için anında kıyametler kopuyor ve iş Diyanet İşleri Başkanına sorulmaya kadar uzanıyor: Tabi bu “Kadınlarınızı hafif dövün” sözü başkanı haklı olarak çileden çıkarıyor ve hiç kimsenin, Hz. Peygamber'in hayatının bütünlüğü içerisinden herhangi bir cümleyi alıp, oradan hükümler çıkaramayacağını belirtiyor ve metinleri doğru anlamanın gereğine işaret ediyor.
İnsan kaynaklı şiddetin, sadece kadına ve çocuğa yönelik değil, bütün tabiata ve kainata yöneldiğini kaydeden Görmez, bununla birlikte sorunun bir cinsiyet boyutu olduğunu da söylüyor.
Başkan Görmez, Demir’in, bu sözleri Diyanet İşleri Başkanlığı'nın sitesinde de yer alan Veda Hutbesi'nden aldığını açıkladığı, dolayısıyla bu konudaki düşüncesinin ne olduğu sorulduğunda  “İslam'ın evrensel metinlerini anlama ve yorumlama konusunda sorunlar olduğunu” ifade ediyor ve devamla   ''Hiç kimse Hz. Peygamber'in hayatının bütünlüğü içerisinden herhangi bir cümleyi alıp, oradan hükümler çıkaramaz. Bütün erkeklerin Hz. Peygamber'in insanlara öğrettiği, kadına karşı davranış, zarafet ve güç ahlakı eğitiminden geçmesi gerekiyor. O metinleri doğru anlamak lazım'' ifadelerini kullanıyor.
İyi güzel de insanlar durmuyor ki, artık herkes her bilgiye ulaşabiliyor.
Sizin devamlı okunmasını istediğiniz kaynaklar artık Türkçe’ye çevrilmiş ve belli bir zümrenin tekelinde olmaktan çıkmış bulunuyor. Çevirmenler de Modernitenin dalkavuğu değil ya metinde ne varsa onu çevirmişler. Herkes 28 Şubat sürecinde birilerinin yaptığı gibi  çağın amentüsüne uymayan bir ayetin ilgili kısmını  Mealden çıkarma gibi  bir hüneri gösteremez ki. Neyse o! Bilgisinin yetersizliğinden yanlış ya da eksik yapabilir. Ama bir Kur’an ya da Hadis veya Sîret kitabının bile bile çağa uydurma kaygısıyla değiştirilmesi tahrifin daniskası olur. Şimdiye kadar da bizden böyleleri çıkmadı şükür.
Bu ortamda insanlar Kur’an’da ve Sünnette çağdaş değerlere rağmen mevcut olan bilgilere ulaşabiliyor ve onların evrensel genel geçerliliğine olan imanı sebebiyle de onlara bağlanıyor, farklı düşünen ve davrananlara kafa bile tutabiliyor.  Hal böyle olunca yukarıdaki haberle ilgili bakın okuyucular nasıl yorumlar yapıyor:
“Hükümetin hatalı icraatlarına kılıf uydurmak için, diyanet teşkilatı alet edilmemelidir. AB normları biz müslümanları hiç enterese etmemelidir.”
__oOo__
“Trafik kazası geçirenlerin bazıları şoka girer, birisi bir tokat atınca adam şoku atlatır. Kadınların bazıları da sinirden şoka girer, yuva yıkacak hale gelir, bir tokat atılınca şoku atlatır ve yuvasını yıkmaz. Zaten Hz. Ebubekir, Efendimiz (AS)'in huzurunda kızı Aişe annemize tokat atmıştır. Bunu nereye oturtacağız. Hz. Ebubekir'in yaptığı ölçü alınamaz mı diyeceğiz. Üstelik Efendimizin huzurunda yapmışken! Kur’an’da ''vadribühünne'' ifadesi varsa vardır, onun hikmetlerini araştırmak yerine zorlama yorumlar yapmanın ne anlamı var? Batı karşısındaki komplekslerimizi yenmeyi Allah bizlere nasip etsin!”
__oOo__
“Kur'an-ı Kerim’de ''vadribühünne'' ifadesi var “eğer serkeşliğinden korktuğunuz bir eşiniz varsa ona önce nasihat edin, hala aynı yoldaysa yataklarınızı ayırın ve hala aynı yolda devam ediyorsa onu dövün” diyor! Veda Hutbesi’ne gitmeye ne gerek var, Allah (c.c.) de en son noktada bıçak kemiğe dayanırsa dövün diyor adam yanlış söylememiş ki ne diye eleştiriyorsunuz adamı anlayamadım!”
__oOo__
İşte böyle!
Haydi sen Başkan ol da zorlanma.
Bir tarafta Allah buyruğu ve Peygamber duyruğu.
Bir yanda deve yerine Mercedes’e binmede zorlanmayan, ancak söz konusu sosyal meseleler olduğu zaman, değişimden ben anlamam; bildiğim bildik, çaldığım düdük diyen  insanların garip tavırları.
Öbür tarafta çağın idraki ve zamanın ruhu.
Birini diğerine feda etmeden her ikisini de bir arada tutabilmenin zorluğu.
Yok öyle bir şey demeye kalkışsan sana anında bir sürü kaynaktan cevap yetiştirmeye çalışan ve bunu en büyük cihad aşkıyla yapan çok bilmişler.
Hem rakımı içerim hem de namazımı kılarım kime ne diyenler.
Vergilendirdiği için kutsal bildiği kazancıyla aslında gayrimeşru işler yapan birinin cami yaptırmak gibi sembol sevapların peşinden koşabilenler.
Erzurumlu Hoca efendinin kürsüde camiye halı seren (genelevde çalışan) Firtik bacının hayrının kabulü için dua etmesi…
Bunlar  gerçekten izahta zorlanabildiğimiz ama artık her gün biraz daha iç içe olduğumuz gerçekler olmaktadır.
Diyanet siyaset olarak genelde hep muhafazakârlığı seçmiştir. Değişimi vaktinde ve yerinde tespit ederek  onu yönlendirme yerine genelde karşı durmayı yeğlemiştir. Kaynaklara yönelik  değişimi izah edebilecek bir değerlendirme yapmak yerine, bu türden çabaları genelde tarihselcilik, modernistlik vb. gibi yaftalarla mahkum edip, koyu bir muhafazakârlık ruhla Kitap ve Sünnet’e bağlılık vurgusu yapmıştır. Bu tavır muhafazakâr halkın da çok hoşuna gitmiş ve dolayısıyla dindarlar gittikçe daha çok dine kapanırken, dinle ilgisi gevşek ya da uzak olanlar ise her gün biraz daha dinden soğumuş ve uzaklaşmışlardır.
Oysa başarı ne o ifratta ne de bu tefritte idi.
Başarı bu ikisi arasındaki dengeyi kurabilmekti. Diyanet bu gibi konularda öncü olsaydı, Kur’an’da  ve Sünnet’te yer alan “darb = dövme” gibi müeyyideleri, kurum ve kuruluşları İslâm’ın kendi öz müeyyide ya da kurumları olarak görmek yerine, bunların  o günkü toplumlarda mevcut bulunan olgunun bir türlü resmini çekmek gibi  temel metinlerde yer aldığını hani bilimsel bir dille söylemek gerekirse kayd-ı ihtirazî değil kayd-ı ittifâkî kabilinden olduklarını ortaya koysa idi bu kadar zorlanmazdı.
Kur’an’da savaş için tank, top, tüfek, füze hazırlayın demiyor; atlar besleyin diyor. At besleme bizzat Kur’an’da yer alıyor olmasına rağmen bugün insanlar yeni ve çağdaş araçların peşinden koşuyorsa ve bu bir aracın daha etkili başka bir araca dönüştürülmesi gibi telakki ediliyorsa, aynı şey pekâlâ “darb” konusunda da söylenebilirdi. Bugün aile terapistleri biz “iletişim” diye yeni bir araç geliştirdik ve aile içi sorunları şiddete başvurmadan çözebiliyoruz diyorlarsa, eski araçlar yerine daha etkin araçları kabule açık olması gereken bizlerin en azından denemek üzere ve elde edilen neticeye göre de benimsemek üzere daha farklı bir tavır geliştirmemiz gerekirdi.
Diyanetin genelde muhafazakar tavrı bu türden açılımlara imkan vermedi. Giderek de daha çok içine kapanıyor intibaı vermektedir.
Bu bir Garibce gözlemdir. Hatalı olabilir; doğruya ihtimali vardır.
Allah Müslümanlara sadece iman vermesin, biraz akıl da versin.
Aklı olmayanın dini de yoktur.
Ya Rabbi! Ayağımızı kaydırma!
Bizi doğruya yönelt!
İşimizi kolay eyle!

17.03.2013
GARİBCE

16 Mart 2013 Cumartesi

Anadolu Kadını ve Tesettür




Garibce, bugün size bir bilmece soracak.
Aşağıda size bir metin sunacak ve kime ait olabileceğini soracak. Aslında bir konuşma bu.
Tarih: 21.03.1923.
Yer: Konya.
Muhatap: Kadınlar.
Dil ve muhtevaya bakınca akla birçok ihtimal geliyor. Ulemadan birine ait olabilir. Ne bileyim o günlerin ileri gelen ulemasından mesela Elmalılı Hamdi Efendi olabilir, Said Nursi olabilir.
Belki de siyasî biridir.
Konuşma metni belki de bakarsınız bir ip ucu verir.
Sabırla okuyun.
Hem o zamanki dil ile ilgili bir fikir de edinir, belki kelime dağarcığınıza bir iki kelime de ekleyebilirsiniz.
Haydi, kolay gelsin!
16.03.2013
GARİBCE
__oOo__
Dünyanın hiçbir yerinde, hiçbir milletinde Anadolu köylü kadınının fevkinde kadın mesaisi zikretmek imkânı yoktur ve dünyada hiçbir milletin kadını “Ben Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi halâsa ve zafere götürmekte Anadolu kadınından daha fazla çalıştım, milletimi halâsa ve zafere götürmekte ve Anadolu kadını kadar himmet gösterim” diyemez.
Türk kadının ruhunu bilmeyen sathi nazarlar kadınlarımıza bazı isnatta bulunmaktadırlar. Kadınlarımızın hayatta âtılâne yaşadıklarını, ilim ile irfan ile münasebetleri bulunmadığını, hayatı medeniye ve hayatı ictimaiye ile alakadar olmadıklarını, kadınlarımızın her şeyden mahrum kaldıklarını, onların Türk erkekleri tarafından, hayattan, dünyadan, ihsanlıktan, kâr u iktisabdan uzak utulduğunu söyleyenler vardır. Fakat hakikati hal böyle midir? Şüphesiz ki Türk kadınını bu surette görmek, Türk kadınını görmemektir. Ecnebilerin ve bizi düşman nazarıyla görenlerin tarif ve tasvir ettikleri kadınlar, bu vatanın asıl kadını, Anadolu’nun asıl Türk kadını değildir.
Muhterem Hanımlar, düşmanlarımızı aldatan bu manzarai hariciye bilhassa kadınlarımızın şeklinden, tarz-ı telebbüsünden (giyinme) ve sureti tesettüründen neşet ediyor. Onların aldanmalarına saik olan diğer bir nokta da ecnebilerle temas edebilecek mevkide bulunan kadınlarımızın etvâr (tavırlar) ve harekâtının millî etvâr ve harekâtımızı timsali olmayıp, belki Avrupa etvâr ve harekâtının mukallidi olarak görülmesidir. Filhakika memleketimizin bazı yerlerinde, en ziyade büyük şehirlerinde, tarzı telebbüsümüz, kıyafetimiz bizim olmaktan çıkmıştır. Şehirlerdeki kadınlarımızın tarzı telebbüs ve tesettüründe iki şekil tecelli ediyor; ya ifrat ya tefrit görülüyor. Yani ya ne olduğu bilinmeyen, çok kapalı, çok karanlık bir şekli harici gösteren bir kıyafet veyahut Avrupa’nın en serbest balolarında bile kıyafeti hariciye olarak arz edilemeyecek kadar açık bir telebbüs. Bunun her ikisi de şeriatın tavsiyesi, dinin emri haricindedir. Bizim dinimiz kadını o tefritten de bu ifrattan da tenzih eder.
O şekiller dinimizin muktezası değil, muhalifidir. Dinimizin tavsiye ettiği tesettür, hem hayata hem fazilete uygundur. Kadınlarımız şeriatın tavsiyesi, dinin emri mucibince tesettür etselerdi ne o kadar kapanacaklar, ne o kadar açılacaklardı. Tesettür-i şerî, kadınlar için mucibi müşkilat olmayacak, kadınların hayatı ictimaiyede, hayatı iktisadiyede, hayatı maişette ve hayatı ilimde erkeklerle teşriki faaliyet etmesine mani bulunmayacak bir şekli basittedir. Bu şekli basit heyeti ictimaiyemizin ahlâk ve adabına mugayir değildir.
Tarzı telebbüsümüzü ifrata vardıranlar, kıyafetlerinde aynen Avrupa kadınını taklit edenler düşünmelidir ki, her milletin kendine göre millî hususiyetleri vardır. Hiçbir millet aynen diğer bir milletin mukallidi olmamalıdır. Çünkü böyle bir milet ne taklit ettiği milletin aynı olabilir, ne kendi milliyeti dahilinde kalabilir. Bunun neticesi şüphesiz ki hüsrandır.
Bizim tesettür meselesinde nazarı itibara alacağımız şey, bir yandan milletin ruhunu, diğer yandan hayatın icabatını düşünmektir.
Bizim kadın hayatımızda, kadının tarzı telebbüsünde teceddüt yapmak meselsi mevzubahis değildir. Milletimize bu hususta yeni şeyler bellettirmek mecburiyeti karşısında değiliz. Belki ancak dinimizde, milliyetimizde ve tarihimizde zaten mevcut olan âdâtı mergubeye intizamı cereyan vermek mevzubahis olabilir.
….
Bazı milletlerin zevk âlemlerini memleketimizde tatbike kalkmak bittabi hatadır. Bu yol hayatı ictimaiyemizi feyz ve fazilete îsâl etmez.
Daha selametle, daha dürüst olarak yürüyeceğimiz yol vardır. Büyük Türk kadınını mesaimizde müşterek kılmak, hayatımızı onunla birlikte yürütmek, Türk kadının ilmî, ahlakî, ictimaî, iktisadî hayatta erkek şeriki, refiki, muavin ve muzahiri yapmak yoludur. Eğer kadınlarımız şer’in tavsiye, dinin emrettiği bir kıyafetle, faziletin icabettirdiği tavrı hareketle içimizde bulunur, milletin ilim, sanat, ictimaiyat hareketlerine iştirak ederse bu hali, emin olunuz milletin en mutaassıbı dahi takdirden meni nefs edemez.
Bizim kadınlarımız bazı yerlerde, Avrupa kadınlarını bile gıptaya sevkedeck kadar ilerlemişlerdir ve eğer kadınlarımız yalnız bu ciheti düşünür ve yalnız şıklıkta, zarafette Avrupa kadınlarını bile geçmeği hedef ittihaz ederlerse kadınlık hayatında, dolayısıyla bütün milletin hayatında varmak istediğimiz mesut inkılaba vasıl olmakta sühulete mazhar olamayız. Şekli tesettür meselesinde suhuletle, emniyetle yürüyebilmek dinin, eski ananeyi milliyenin akıl ve mantığın ahlak ve faziletin emrettiği şekli tabii ve şekli basiti kabul etmektedir. Şeri mübinimizin tarif ettiği şekilden istifade ve onu hayatımıza tatbik etmek maksada vusul için kafidir.
Kadınlarımızın her millette olduğu gibi bizim milletimiz için de ne kadar yüksek ehemmiyeti olduğunu söylemeye lüzum yoktur.
Kadınlarımızın vezaifi umumiyede uhdelerine düşen hisselerden başka kendileri için en ehemmiyetli, en hayırlı, en faziletkâr bir vazifeleri de iyi valde (anne) olmaktır.
Binaenaleyh kadınlarımız hatta erkeklerden daha çok münevver, daha çok feyizli, daha fazla bilgili olmaya mecburdurlar. Eğer hakikaten milletin anası olmak istiyorlarsa böyle olmalıdırlar.
Şunu ilave edeyim ki kadınlık meselesinde şekil ve kıyafeti zahiriye ikinci derecededir. Asıl mücadele sahası, kadınlarımız için şekilde ve kıyafette muvaffakiyetten ziyade asıl muzaffer olunması lazım gelen saha nur ile, irfan ile, fazileti hakikiye ile tezeyyün ve tecehhüz etmektir.
Sözlerime hitam vermeden evvel sözlerini dikkatle dinlediğim hemşerimiz Hanımefendinin benim ve refikam Latife’nin hakkında kardeşçe ibraz buyurdukları tebriklerden dolayı kendilerine ayrıca teşekkür eder, Konya hanımlarına pişvalık (öncülük) eden sizlerin huzurunda bize mesut dakikalar geçirttiğiniz için cümlenize teşekkürler ederim.

(Selçuk Kantarcıoğlu, Türkiye Cumhuriyeti Hükûmet Programlarında Kültür, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları: 730, İstanbul 1998, s.105-111)

8 Mart 2013 Cuma

Kazdal Camii ve teknoloji



Bugün Cuma idi. Aynı zamanda Dünya Kadınlar Günüydü.
Kazdal Camii imamı sevgili hemşehrim Süleyman Yıldız beni vaaz etmem için davette bulunmuştu. Biraz erken çıktım ve Bekir Topaloğlu hoca’yı bir ziyaret edeyim, elini öpüp duasını alayım dedim.
Hoca’ya Garibce’nin adresini verdim. Ama kendisinin bilgisayarla işi olmadığını söyledi. Teknoloji ile benim de aram pek yok dedi. Vaktiyle Divan Yolu’nda Firuzağa camiinde imam iken dedi ve bir hatırasını nakletti. Birinde rahmetli Nurettin Topçu ile karşılaşmıştık. Sıkıntılıydı ve “Kızlar buzdolabı istiyorlar!” dedi. Kendisinin çocuğu yokmuş, kız kardeşlerini kastediyormuş. Buzdolabı almayı bir tür sıkıntı sebebi olarak görüyormuş. Teknolojiye karşı duruyormuş. Oysa “Biz olsak diyor hoca, evimizde buzdolabı olmasını istemez miyiz”. Bu aletin henüz daha nadir olduğu dönemler demek ki.
Neyse oradan beni karşılayan Süleyman hoca ile Kazdal camiine geçtim. Küçük ve çok şirin bir cami. Daha önce de gittiğimde etkilenmiş ve girişte özürlüler için asansör olması sebebiyle Garibce olarak o camiimizi bir yazı konusu yapmıştım. (bk. Kazdal Camiinde Bir Hizmet) O zaman da asansör çalışıyor mu diye denemiştim. Gene denedik. Süleyman “Çocuk arabalarıyla gelen anneler de bu asansörü kullanıyorlar” diye ekledi.
Sonra ayakkabılarımızı koyduk ve içeri girdik. Bekir Hocamın aksine bu camiimiz de tam bir teknoloji harikası. Her tarafta büyük monitörler var, yayın kumandası ile mihrap, minber ya da kürsü canlı olarak aktarılabiliyor, konuşmacının sözlerinden seçkiler yapılıp, verilebiliyor, istenirse de Mekke ile Mescid-i Haram’a canlı bağlantı kuruluyor ve orası gösteriliyor.
Her şey sade, düzenli ve tertemiz.
Gene çok hoşuma gitti.
Kazdal ailesi ilgileniyormuş. Müteşekkiriz.
Konumuz İslam ve Müslümanın Şahsiyeti idi. Günün aynı zamanda Dünya Kadınlar Günü olması sebebiyle oradan başladım ve gene oradan da sözü bağladım.
Çıkışta birisi “Hocam, dedi. Kadınlar diyerek başladınız ve kadınlar diye bitirdiniz. Genelde vaaz hocaları bir yerden başlarlar ama sözü nereye götürecekleri, nereden çıkacakları hiç belli olmaz” diye de beni övdü ama genel bir eleştiri yapmayı da ihmal etmedi.
Bu da güzeldi.
Veda edip ayrıldık ve Bekir Topaloğlu Hocanın bizim fakültedeki programına katıldık.
Bereketli bir gün oldu.
Cumalarımız bayram olsun, günahlarımıza kefaret olsun.
Dua ile!
08.03.2013
GARİBCE





Dünya Kadınlar Günü’nün olması, kadınların üstünlüğüne alamet mi?



Vaktiyle bir aklı evvel kadınların erkeklerden üstünlüğüne Kur’an’da en-Nisâ (Kadınlar) isimli bir surenin bulunuşunu, buna mukabil ricâl (erkekler) diye bir surenin bulunmayışını delil getirmiş. Bu mantığa göre Birleşmiş Milletlerin 8 Mart’ı Dünya Kadınlar Günü olarak ilan etmesi, kadınların erkeklerden üstünlüğüne işaret sayılmalıymış.
Gel gör ki bu mantıkla Kur’an’da kadın suresinin mevcudiyetinin üstünlük olduğu ölçütü esas alındığında İneklerin kadınlardan daha üstün ve de önde olması gibi bir sonuç lazım geliyor. Çünkü İnek (el-Bakara) suresi  en-Nisâ suresinden hem önce geliyor hem de çok daha uzun oluyor.
Akl-ı evvellik başa bela oluyor.
Şöyle bir mantık yürütmeye de şahit olduk:
Bizim eski kurucu dekan Salih Hoca, odaları gezerken hocanın masasını karışık buluyorsa, “Bu masada çalışılıyor” diyordu.
Buradan hareketle mantıksal çıkarsamalar devam etti:
Masanın düzgünlüğü (bizim İhsan hocanın masası gibi), o masanın sahibinin de kafasındaki fikirlerin düzgünlüğü anlamına geliyordu.
Eğer masa karma karışık ise (benim masa gibi) o masanın sahibinin kafasının da karışık olduğu sonucu çıkıyordu.
Buna göre bir kimsenin masası da boşsa o kişinin kafasında da hiçbir şey olmadığı sonucu lazım geliyordu.
Bu itibarla Kadınlar Gününün olmasından kadınların erkeklerden üstünlüğü sonucunu çıkarmak için hakikaten bir hayli akl-ı evvel olmak gerekiyor.
Hele Nisâ suresinin bulunuşunu kadınların erkeklere üstünlüğüne delalet gören Hazret, bu surede “er-Ricâlu kavvâmûne ale’n-nisâ…”[1] diye bir ayet olduğunu da biliyor muydu acaba?
Şaka bir tarafa bu günlerin içinin doldurulması asıl önemli olan.
Bugün cumaydı ve ben Kazdal camimizde vaaz etmiştim. Kadın Hakları diyerek başladım ve kadın hakları diye de bitirdim. Ama içini tümüyle ahlakiyat ile doldurdum. Ahlak olmadan ne kadına huzur ve rahat var, ne erkeğe, ne de çocuklara.
İllâ ki ahlak.
İllâ ki hak bilirlik, adalet ve insaf.
Bizim bunlara ihtiyacımız var. Herkese hakkını verebilirsek, kimsenin kimseye ne üstünlüğü ne de rüçhaniyeti kalır. Ne de bilmem ne yarışına dönen rekabetçi telakkiler hayat bulur.
Yer ve gök ve her şey hassas bir denge üzerinde duruyor. Sadece insanoğludur ki yeryüzünde bozgunculuk yapabiliyor ve dengeleri bozabiliyor.
Zulüm edip, eziyor.
İstismar edip, sömürüyor.
Bunlardan da en çok zayıf olanlar zarar görüyor.
Dünyada açlıktan ölenlerin yüzde altmışını kadınlar oluşturuyor.
Her yerde çocuklar ve kadınlar istismar ediliyor.
İnsanlığın mücadelesi bu haksızlıklarla, sömürü düzenleriyle olmalıdır. Ama bunu yaparken mutlaka elinde aşkın değerler ve ölçütler olmalıdır.
Güçlünün ideolojisinin, dünya görüşünün hukuk sistemi halini alabildiği bir dünya sadece kadınlar için değil, tüm dünya sakinleri için, tüm dünya halkaları için acı ve ıstırap üretmeye devam edecek, böylesi bir hukukun üstünlüğü ilkesi de zulüm ve haksızlıkların sürdürülmesine çanak tutacaktır.
“Unsur ehâke zâlimen ev mazlûmen.”
“Kardeşine yardım et. Zulme uğramışsa yanında dur. Zalimlik yapıyorsa elini tut!” Ama hiçbir şekilde bigane kalma.
Bu yardım, şefkat ve merhametlerine  hep muhtaç olduğumuz annelerimize, huzur ve sükuneti kendileriyle bulduğumuz eşlerimize ve göz aydınlığımız kızlarımıza evvel emirde olmayacaksa, kime ve ne zaman olacak?!
Bilcümlesine selam olsun!
08.03.2013
GARİBCE



[1] الرِّجَالُ قَوَّامُونَ عَلَى النِّسَاءِ بِمَا فَضَّلَ اللَّهُ بَعْضَهُمْ عَلَى بَعْضٍ وَبِمَا أَنْفَقُوا مِنْ أَمْوَالِهِمْ فَالصَّالِحَاتُ قَانِتَاتٌ حَافِظَاتٌ لِلْغَيْبِ بِمَا حَفِظَ اللَّهُ وَاللَّاتِي تَخَافُونَ نُشُوزَهُنَّ فَعِظُوهُنَّ وَاهْجُرُوهُنَّ فِي الْمَضَاجِعِ وَاضْرِبُوهُنَّ فَإِنْ أَطَعْنَكُمْ فَلَا تَبْغُوا عَلَيْهِنَّ سَبِيلًا إِنَّ اللَّهَ كَانَ عَلِيًّا كَبِيرًا  [النساء : 34]
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...