gelenek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
gelenek etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2018 Salı

Gelenekte benim de var yerim!



Gelenekte var yerim[1]
İmam ardında derim
Kâh ardında ederim istima
Kâh girerim derin bir insata[2]  
İzin sürerim asırlar boyu
Kâh fatih makamında bulurum kendimi
Bakmayın izim izi üstüne düştü diye
Aklı bana da vermiş Allah hediye
Sus dedim susturamadım
Dur dedim durduramadım
Aldı başını  düştü yola
Kul dediğin saye koyula
Yol ki Hakk’a götüre
Ayine-i kalbe yakin getire
Gördü anda bin bir işaret
Hepsi de Allah’a bir ayet
Kevnde bulundu bir bir karşılığı
Örtü kalktı ortaya çıktı yalınlığı
Sıdk ile hikmete inandı
Mucize işte bu dedi
Secdeye kapandı!

Dua ile!
03.07.2018
GARİBCE


[1] An itibariyle Tevilat’ın son cildini (XVII) tercüme etmekteyim. İmamımız Matüridi’nin Mutezile’ye bir cevabını çevirirken kendimi de sınamış oldum.
[2] İstimâ, can kulağı ile dinlemek, sözü anlamaya çalışmak. İnsât ise, hakikat karşısında sükut kesilmek, sessizliğin sesini duymak.

8 Nisan 2018 Pazar

Gelenek ve patinaj




Biz her bir şeyi birbirine karıştırmada epey bir mahiriz galiba.
Gelenek elbette iyi bir şeydir. Hiçbir şey geleneksiz varlığını sürdüremez.
Lakin biz geleneği patinaj ile karıştırıyoruz.
Bizim oğlan Bina okuyor, dönüp dönüp gene okuyor… ya biz onun ne güzel takdire şayan bir şey yaptığını düşünüyoruz. Oysa ki bizim oğlan resmen ve alenen patinaj yapıyor.
Yolda olmak hayati bir şey. Ama insan yola niye girer? Yolda yol almak için değil mi?
Biz öyle yapmıyoruz, galiba tembellikten mi yoksa aklımızın basmamasından mı, yolda yol almak yerine yola baş koymakla, yola kalıbımızı basmakla iftihar ediyoruz.
Yolda yol almak demek, her an mevcut üzerine yeni bir adım atmak demektir.
Bugün Bina okuyorsan, yarın olunca Bina okumanın dünde kalması demek. Eğer dünün yarınında yani bugün gene Bina okuyorsan bil ki yolda yol almıyor, patinaj yapıyorsun demektir. Bari bunun farkında olsak diyorum.
Patinaj tekerleğin daha da hızlı dönmesi demektir. Yani zaman ve imkan yolda yol alan kadar harcanmakta ve fakat hep kişi yerinde saymaktadır. Bir an evvel bu patinaj şartlarından kurtulmak ve yola koyulmak lazımdır.
Ama tekerleğin mücerred dönüyor olması aklımızı başımızdan almaya yetiyorsa o zaman yapılacak bir şey yok demektir.
Dün deden Bina okuyordu. Bu gün sen okumaktasın. Merak etme bu gidişle yarın da senin oğlun kızın ve bir sonraki gün de torunların aynı şekilde aynı şeyi okumaya devam edeceklerdir.
Benim bildiğim gelenek, hep bidatlerle varlığını ileri taşımıştır.
Düşünün, tarihe bakın.
Vaktiyle bidat sayılan görüşler zamanla geleneğin en vaz geçilmez unsurları oluvermişlerdir.
Şahıslara bakın. Vaktiyle bid’atçı olmakla yargılanan niceleri bugün geleneğin en büyük imamları arasındadır.
Bu gelenek bugün de ileriye gidecekse, patinajdan kurtulması ve yeni adımlar atması gerekmektedir.
“Eski hal muhal, ya yeni hal ya izmihlal!”
Dua ile!
08.04.2018
GARİBCE 




6 Kasım 2014 Perşembe

Gene bağlam: Ayet ve hadislere dönmek!



Konya’da yapılan İslam Hukuku Koordinasyon toplantımızda Garibce, genç ve çalışkan ilim adamımız Metin YİĞİT’in sözüne atıfla şöyle bir yorumda bulunmuş:
“Metin kardeşim, “ayet ve hadislere döneceğiz” dedi, oysa ayet ve hadise dönmek demek kaos demektir. Sistemin dışına çıkıyorsun, artık yeni bir arayış içine giriyorsun. Hangi ayet ve hadise gideceğiz? Tabii ki işimize yarayana, ihtiyacımızı görene... Dolayısıyla nasıl ki vaktiyle o sistemlerin ilk kuruluşu döneminde fukaha farklı delillere tutundularsa, -ki o delillerin de büyük ölçüde daha sonraki mevcut görüşlerin geriye doğru temellendirilmesi şeklinde olduğu kanaatindeyim- bugün de eğer bir süreç halinde fıkhımız devam edecekse, hayatta yer bulacaksa, ancak yeni bir inşa biçiminde bunu götürebiliriz. Onların yolunda olmak, onların yaptığının aynısı yapmak değil. Ancak bu şekilde bu ocağı söndürmeden kıyamete kadar tüttürebileceğiz.”
Sonra duydum ki Metin kardeşim benim bu sözümden alınmış ve “ayet ve hadislere dönmenin kaos olacağı” şeklindeki ifademden rahatsız olmuş. Muhtemelen bu konuda yalnız da değildi.
Evet, bu tespit bir dil sürçmesi değil, acizane Garibce’nin gördükleridir.
Üç asır gibi uzun bir zaman içinde ve bir süreç olarak oluşmuş olan fıkıh mezhepleri, elbette kaynağı ilahî olsa da beşerî sistemlerdir ve bunlardan her biri kendi içerisinde tutarlı, usulü, mantığı olan oluşumlardır. İslam dünyasının hukuk ihtiyacını da işte bu sistemler başarılı bir şekilde karşılamışlardır. Bu anlamda İslam dünyasında asırlar boyu “hukuksuzluk” ya da “hukukta kaos” gibi durumlar yaşanmamıştır.
Sonunda bizim dışımızda oluşan bir takım esaslı gelişmeler biz Müslümanların yeni arayışlara girmesine sebep olmuştur.
Kanunlaştırma çabaları böyle bir arayışın sonucudur.
Mezhepler arası istifadeye gitmek, inkıraz bulmuş görüşlerden istimdadda bulunmak ve hatta başka hukuk sistemlerinden iktibaslara gitmek de bu arayışın  bir sonucu olmaktadır.
Özellikle iktisadî ve sair alanlardaki diğer gelişmeler, toplumsal yapıyı ve bunun sonucu olarak da mezhep esasına dayalı sistemleri derinden sarsmış ve mevcut haliyle  belli bir mezhebe olduğu gibi sarılmak, yıkılmak üzere olan bir binada oturma ısrarı gibi bir hal almıştır.
İşte tam da bu anda yeni arayışlar arasında “âyet ve hadislere dönme” çağrısı giderek yükselen bir biçimde duyulur ve etkin olmaya başlamıştır.
Garibce diyor ki bunun tabii sonucu kaos olacaktır.
Neden?
Bir kere ilk başta Kuran ve Sünnet ile şimdi bizim dünyamızdaki âyet ve hadis aynı değildir.
Fıkhın Hz. Peygamber örnekliği üzerinden başlamış olması, ashabın ve arkasından gelen nesillerin katkısıyla gelişmesi, imamların ve onların müntesiplerinin elinde de her birinin bir sistem halini alması hep hayatın içinde ve kesintisiz bir süreç halinde olmuştur.
Yani Hz. Peygamber döneminde söz konusu olan bir âyet, bugün bizim için aynısıyla o âyet değildir.
Çünkü Hz. Peygamber’e inen âyet, her şeyden önce bir olayın içine iniyor ve inişiyle birlikte bağlamın yaşanılan hayat olması sebebiyle başta Hz. Peygamber olmak üzere herkes tarafından anlaşılıyor ve tam da yerine konulmuş oluyordu. Hadisler de öyle. Hatta şunu söylemek abartı olmayacaktır: İslam’ın bir din olarak vücut bulması, şekillenmesi, kurumlaşması sürekli vahiy tarafından yönlendirilen Peygamber örnekliği üzerinden gerçekleşmiştir. Bu itibarla Peygamber, Kitab’ı dahi önceler haldedir. Nitekim Gazalî de el-Mustasfâ’nın daha başında Kelâm ile diğer İslamî ilimlerin ilişkisini ortaya koyarken, diğer tüm İslam İlimlerini Hz. Peygamber’in kavline (sözüne) irca eder ve Kelam’ın görevinin de bir peygamber olarak Hz. Peygamber’in sözünün sıdkına delil ikame etmek olduğunu bu itibarla Kelam’ın diğer bütün İslamî ilimlere nispetle yegane küllî ilim olduğunu ispat eder ve diğer ilimlerin Hz. Peygamber’in kavlinden hareketle kendilerine iştigal alanları bulduklarını söyler. Kur’an’ın Kur’an oluşunu biz işte Peygamber’in sözü edilen kavline dayandırmak durumundayız. Daha açık bir ifade ile Hz. Peygamber’in “Bu Kur’an” dedikleri Kur’an olmuştur. Hal böyle olunca elbette ki varlık bakımından Peygamber’in öncelenmesi bizim açımızdan zorunlu olmaktadır. Bu böyle olduğu içindir ki  tüm dinler kurucu peygamberlerinin adıyla anılabilmektedir: Musevîlik, İsevîlik… gibi.
Buna göre bizim İslam dininin oluşumunu Hz. Peygamberin sünneti üzerinden takip etmemiz gerekmektedir. Bu haliyle sünnet, Kur’an’ı da içkin olan bir sürecin adı olmaktadır. Biz sünnet denildiği zaman, Kur’an dışında, ona alternatif ya da onun yanında yer alan ve ayrıca müstakil bir varlığı olan bir şeyi kastetmiyoruz. Aksine sünnet ile Kur’an’ı da içkin olan ve ete kemiğe bürünmüş ve yaşanmış bir hayatı kastediyoruz. İşte bu sürecin devam ettirilmesi sonucunda bugün bizim adına  fıkıh mezhepleri dediğimiz olgular ortaya çıkmıştır. Bunların farklılaşması bir kökten çıkan ağacın birden fazla kola ve  sonsuz denebilecek kadar çok dallara ayrılması gibi tabiidir. Tabii olmayan, bu ağaçta ökse otu (güvelek) gibi peydahlanmış parazit varlıkların yer almasıdır. Bunlara din dilinde “bidat” denilmektedir ve ağacın  salahı için bu türden asalak bitkilerin temizlenmesi gerekmektedir. Birlik ve beraberlik gibi söylemlerle bütün insanlık ufkunu tutmuş olan İslam ağacının tüm dallarını kesip de tek bir dal bırakmak gibi çabalar hem yersiz hem de imkansızdır.  Tevhid, gövde ve dalların çokluğunda değil kök birliğinde aranmalıdır.
İmdi, bugüne gelindiğinde “ayet” ve “hadis” ne demektir.
“Ayet”, adına Kur’an dediğimiz mushafın içinde olan ve vaktiyle kelam =söz olan vahiylerin yazıya geçirilmiş şekilleri olmaktadır. “Hadis” de hadis kitaplarında yer alan Hz. Peygamber’in sözleri, fiil ve takrirleri olmaktadır.
Yani bu haliyle ayet ve hadisler, mutlak, yalın, her biri masa üzerindeki bir damla civa gibi her tarafa akabilen özellikte metinlerdir.
Neden öyle?
Nedeni basit. Çünkü hayatın içine inen bir âyet değil bunlar, kitapta yazılı olan metinlerdir.
Hadisler de keza öyle.
İnanç gereği de mutlaklaştırılan ve her zaman ve mekanda her ihtiyaca cevap vereceğine inanılan bir “ayet”, hangi derde derman olmaz ki?
Kaderci iseniz sizi onaylar, kader inkarcısıysanız da sizi onaylar.
Tarikatçı iseniz tarikatın cevazına “vesile” bulursunuz. Tarikat inkârcısı iseniz şirk ayetlerini okursunuz.
Hz. Ali, daha o günlerde Kur’an ayetlerinin “hammaletü’l-vücûh” olduğunu yani birden fazla anlama çekilebileceğini görüyor ve İbn Abbâs’a Haricîlerle tartışmaya giderken ona “Sakın ayetlerden delil getirme, senin getirdiğin aynı delili onlar aleyhine çevirebilirler sen onlara Hz. Peygamber’in uygulamalarından (somut örneklerden) delil getir!” diye tembihte bulunuyordu.
Bağlam o kadar önemli bir şeydir ki, manayı ancak o belirler.
Alın size iki tane “Oha!”
Bu öyle aynı yazılan bir “Oha!”dır ki birinde kağnıyı durdurur, öbüründe zelve kırdırır.
Oysa yazı aynı yazı.
Ama bunu kağnıyı süren adamın ağzından duyan öküze göre anlamı başka.
Şimdi IŞİD diye bir şey çıktı ve herkes “nereden çıktı bunlar?!” diye hayretle soruyor. Nereden çıkacak, kitabın tam ortasından yani ayet ve hadislerden çıktı! Adamların bayrağında Tevhidimiz var hem de Hz. Peygamberimizin mühründeki şekliyle istif edilmiş. Okudukları hep ayet ve hadis. Yanlış mı okuyorlar, hayır. Okuduklarının hepsi ayetlerde ve hadislerde var. O zaman bunların kabahati ne? Üstelik de İslam Devleti kurduklarını iddia ediyorlar ve hilafet çağrısında bulunuyorlar.
İşte ayet ve hadislerin götürdüğü bir yer.
Garibce’nin “ayet ve hadise dönüldüğünde kaos doğar” derken kastettiği işte budur.
Herkes kendince bir İslam inşa eder.
Herkes kendince bir yol tutturur ve sadece o yolun Hak yol olduğunu ve başkalarının “yolda olmayanlar” ya da “yoldan çıkmışlar” olduğunu iddia ederler ve kendilerine karşı çıkanları da Allah için tekbirlerle boğazlarlar. Siz Allah için tekbirle Kurban keserken kendinizi hiç merhametsiz hissettiniz mi ki tekbirlerle kâfirleri kurşuna dizenlerden farklı bir duygu bekleyesiniz.
Bizim en büyük yanılgımız şudur: Biz İslam’ın tarihini tek bir örneklikle sınırlıyoruz. Hz. Peygamberimizin örnekliğinde yaşanmış yirmi üç yıllık bir tarihimiz var ve ardından da fetihlerle sürekli güçlenen ve genişleyen bir var oluşum söz konusu. Dinimiz tamamlanmış ve artık her şey yerli yerine oturmuştur. Bize düşen bu haliyle mevcut yapıyı sürdürmektir. Bu anlayıştan hareketle Medine döneminde fiilî savaş sebebiyle inen ve Müşrik Arapları hedeflemiş bulunan ve birçoğu ültimatom anlamı taşıyan “Nerede görülürlerse öldürülmelerini” âmir ayetler gibi bütün ayetleri bağlamından ve maksadından koparıp bütün insanlara teşmil ettik ve bugün dahi nerede ve nasıl olunursa olsun kâfirlerin her görüldüğü yerde öldürülmeleri gerektiği hükmünü çıkardık. “Seyf (kılıç)  âyeti”nin onlarca affı, hoş görüyü, barışı, adaletten öte ihsanı, görmezden gelmeyi, herkesin kendi yoluna gitmesi anlayışını, dinde zorlama olmadığı… ilkesini vaz eden ayetlerin tümünü mensuh kıldığını kabul ettik.  Oysa bir dinin evrenselliği ancak bu kabilden ilkeler ile mümkündü. Medine dönemi, ancak belirli şartların oluşmasıyla iman ve ahlak alt yapısının tamamlanmasıyla gerçekleşmiş, çok daha özel bir durumla ilgiliydi. İnsanlığın genelini ilgilendiren asıl ilkeler Mekke dönemi mücadelesi esnasında atılmıştı.
Bugün hem birey olarak hem de toplumsal olarak İslamlaşma süreçlerinin herkes ve her toplum için yeniden ve sıfırdan başlayabileceği gerçeğini göremedik. Bir kimse Müslümanlığı seçmişse, ona söyleyeceğimiz ilk şey, yirmi üç senelik sürecin en sonunda getirilmiş hükümler oldu; Riba dedik, örtü dedik. Namaza alıştırmadan kılmayanı cezalandırmaya kalkıştık.
Görüldü ki geleneği göz ardı ederek âyet ve hadise başvurmak çıkar yol değil.
Gelenek, bunların bağlamını içinde saklı tutuyordu. Asırlar boyu süzülüp gelen bir tecrübeyi içinde barındırıyordu. Bu kadar önemli bir kazancın yok sayılarak devrimci bir ruh haletiyle “ayet ve hadise başvurma” çağrısı inşa etmez, daha çok kaos oluşturur.
Başarılı inkılaplar devrimci değil, mevcudun içinden ve onu koruyarak gerçekleştirilen istikrarlı dönüşümlerdir.
Söz gelimi bilgisayar alanında bir işletim sistemi olan Windows her yeni sürümünü eskisini içinde taşıyacak şekilde gerçekleştiriyor. Bu haliyle de sürekli gelişiyor ve büyüyor. En ibtidaî sürümü ile yapılmış çalışmaları bile bugünün gelişmiş sürümleriyle güncellememiz  mümkün oluyor.
Bugün bize düşen devrimci, köktenci çabalar değil, geleneği kendi içinden dönüştürücü çabalar olmalıdır.
İmam Şatıbî meşhur makâsıd nazariyesini ortaya koyarken, yeni bir sistem inşasını değil, mevcudun anlaşılmasını amaçlamıştır.
Bugün biz de benzer çabalarla mevcudun kesintiye uğratılmadan yürütülebilmesi için çabalamak zorundayız. Makasıd nazariyesi bu anlamda bizim çok işimize yarayacaktır. Her şeyden önce bir din olarak İslam’ın umdelerini, ilke ve esaslarını, maksatlarını tespit edip, mevcut geleneği bunlara vurarak nelerin teyit edilmesi, nelerin de terkedilmesi ve yerine yenilerinin ikamesi gerektiği konusunda önemli çalışmalar yapmalı ve İslam’ı hayatın içinde tutabilmek için gerekli cehd ve çabayı (ictihad ve cihad) göstermeliyiz.
Bu işin ilk başta yola koyulması uzun soluklu bir çaba ile başarıldı ve bu zaman olarak asırları aldı. Bizim yolda olmamız ve yolda yol almamız da aynı şekilde uzun soluklu çabalar sonucu olacaktır ve  unutulmamalı ki bu bir süreç halinde kesintisiz devam ettiğinde ancak belki onlarca sene sonra her şeyin yeniden yerli yerinde olduğu dönemler yaşanacaktır.
Yedisinde ne ise yetmişinde de o olan bir dinimiz ve İslamlığımız olacak elbet. Ama biz yetmişinde iken yedisinde yediğimizi yedirmeye, giydiğimizi de giydirmeye kimse kalkışmamalı.
Dua ile!
06.11.2014

GARİBCE

7 Kasım 2013 Perşembe

Tarih sifonu gene çekecek!


Sınıfta bazen öğrencilerin tepkisini aldığımız oluyor. O yaşlarda biz de oldukça katı idik. İnandığımız ya da öğrendiğimiz şeylerin mutlak gerçeklikler olduğuna imanımız vardı. O yüzden de onlara aykırı gelebilecek sözler duymaya pek tahammülümüz olmazdı.
Belki yapı ile de ilgilidir. Herkes aynı olmayabilir. Kimi aynı olay karşısında diğerlerinden fazla aşırı sayılabilecek tepkiler verebilir.
Şimdi sıra tabii ki gençlerde. Onların idealleri var, gelecek hayalleri var. O dünyanın sembol kahramanları var. Muhtemelen bir sürü de tabu var.
Güçlü bir iman ile sarılınan gelenek ve muhafazakârlık varlığımızı temellendirme ve anlamlandırma açısından son derece güzel ve gerekli bir şeydir. Fakat aynı  şey, yeni bir gelecek inşasının önüne set de çekebilir. Koruyucu olan gelenek bu kez de yeniliklere ve yeni açılımlara karşı engelleyici rol oynar.
Geçmişte geleneğe karşı başkaldırdığı savı ile yargılanan, cezalandırılan, hatta öldürülen nice ismin, asırlar sonra aynı geleneğin birer umdesi halini almaları şaşılacak bir şey olmamalı. Çünkü hayatiyet denilen şey ancak böyle sürdürülebiliyor. Vücuttaki eskiyen hücreler ölmeden yerini yenisi almıyor. Güneşin patlamalarıdır ki onu her daim parlak halde tutuyor.
Bu heyecan dolu sevgili gençlerimize Garibce olarak benim öğüdüm şudur: Korkmayın, endişe etmeyin! Bir kere dine hiçbir şey olmaz. Din Allah’ın. Siz Ebrehe’nin yanına ille de çıkacaksanız, kendi develerinizin akıbeti için çıkın. Kabe’nin derdi size mi düşmüş. Nasıl olsa onun bir sahibi var.
İkincisi de üstesinden gelemediğiniz, anlayamadığınız şeyleri zamana bırakın. Zaman şimdiye dek her şeyin üstesinden gelmiştir. Bekleyin görün. Vakti saati gelince bir de bakmışsınız ki zaman bütün kazuratın üzerine sifonu çekmiş, ne kadar cürufat varsa hepsini tarihin fosseptik çukuruna doldurmuş. Ama gerçek maden olanlar tarihe direnmiş ve tarihin unutulmaz sayfalarında yer almış.
Bu durum dün için böyleydi. Bugün için de böyledir. Yarın için de öyle olacaktır. O yüzden heyecanınıza yenik düşmeyin. Hele başkalarının dolduruşuna hiç gelmeyin. Sözü her ne olursa olsun dinleyin, anlayın ve tabii ki en güzeline uyun.
Ama dinlemeden, anlamadan asla hareket etmeyin.
Söze karşı kulak tıkamak, sırt dönmek gibi bir tavır içinde de asla olmayın.
Geleceğe umutla bakın.
Zaman sadece bizim üzerimizden geçmiyor. Her şeyi aynı şekilde törpülüyor. Nice uç fikirler zamanın törpüsü sonucunda herkesin kabulüne mazhar olabiliyor.
Üzerimizdeki yılların izi çok şeyler söylüyor.
Halden, dilden anlamak lazım.
Dua ile!
07.11.2013
GARİBCE


28 Nisan 2013 Pazar

İSLAM’IN GENEL İLKE VE ESASLARI




Bir taraftan güncel yazılarımızı sürdürürken diğer taraftan da eskiden yazılmış ve çoğu yayınlanmamış yazılarımızı sizlerle paylaşmak istiyoruz.
Bu metin bir grup yabancı öğrenciler için hazırlanmıştı. Ama bence önemli bir metindir. İslam hakkında genel bir bakış ve değerlendirme mahiyetindedir.
Çok çok özet bir metindir. Koskoca bir kitap olmaya gebedir. Ama onu öylesi bir yetkinliğe evirebilmek için emek lazımdır.
Ya nasip. Neden olmasın!
Kolay gelsin!
Dua ile!
28.04.2013
GARİBCE

İSLAM’IN GENEL İLKE VE ESASLARI (ÖZET)
Prof. Dr. Mehmet ERDOĞAN
M.Ü. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi

1. Uluhiyet anlayışımız. Allah’ı, âlemlerin rabbi bilir, “halk ve emr”i ona özgüleriz. O’nu aşkın ve içkin biliriz; Müteâl (pek yüce) olduğuna inandığımız gibi, özümüze bizden daha yakın olduğuna da inanırız.
2. Kulluk ve insanlık anlayışımız: İnsan, doğanın bir ürünü ve parçası değildir. O, sahip olduğu saygınlığı ile buraya “halife” olarak indirilmiştir. Geçici olarak ikamesine tahsis edilen bu “yer”, ebedî hayatını kazanabileceği bir “ekenek” tir. Onun buradaki varlığı, mâlik değil, nâib vasfı iledir. Bu itibarla mutlak iktidar ve yönetim sahibi değildir. Tasarruflarının meşruiyeti, kendisine tanınan yetki ve sorumluluk çerçevesiyle sınırlıdır.
Biz, ne kendimizin ne de içinde yaşadığımız yer küre ve özel çevremizin mâliki değiliz. Bedenimiz üzerindeki yetkimiz, kamuya ait bir araç üzerindeki şoförün yetkisi gibidir. Amacına uygun olarak kullanım yetkisi ötesinde, istismar etmek, tüketmek, yok etmek gibi bir yetkiye sahip değiliz. Bu itibarla kişinin kendi kendisini öldürmesi, ruh ve beden sağlığına karşı bakım gibi vazifelerini ihmali sorumluluğunu gerektiren eylemler arasındadır.
3. İnsanlara ve çevreye bakışımız: Müslüman, bütün insanları kendisine yaratılışta eş, ama mü’minleri ayrıca kardeş görür. Her işin başında çekilen Besmele, bir anlamda bunun ifadesidir. Bütün canlıları kuşatan Rahman ve özellikle mü’minlere yönelik inayeti ifade eden Rahîm sıfatlarının müminde tecellisi bunu gerektirir.
4. Sosyal çevre: İnsanın beden ve ruh sağlığına sahip olabilmesi, burada kendisine biçilen vazife için gereklidir. Bunun için de en sağlıklı sosyal çevre, aile ortamıdır. Her insanın bir ailesi olmalı ve ailenin korunmasına aşırı bir özen gösterilmeli, bu konuda hak hukuk belirlenmeli ve herkesin uyması sağlanmalıdır. Ailenin yapısını bozacak her türlü olumsuzluğa karşı önlem alınmalı, doğal cinsellik ihtiyacı aile içinde giderilmeli, her türlü fuhuş olabildiğince önlenmeye çalışılmalı, “şuyuu vukuundan beter” olan ahlaksızlıkların neşrine imkan verilmemelidir.
Cinsel özgürlüğün, bir sapma olduğu ve çok saygın olan insanın hürmetine yakışmadığı bilinmelidir.
5. Fizik çevre, gerçek mülk sahibinin, bizim istifademize sunduğu nimetlerdir. Bu itibarla çevrenin kirletilmesi, hele hele tüketilmesi caiz değildir. Mülkiyet anlayışı mutlak değil, daha çok insanların sahip oldukları şeylerden öncelikle kendilerinin yararlanmaları imkanını ifade eder. Bu itibarla, mülkiyet hakkı üzerinde bir dizi kayıt vardır.
6. Fazilet anlayışımız, ahlakî meziyetlerledir. Bu alanda belirleyici üç temel kavram vardır: İman, salih amel ve takva (Velilik için iman ve takva şartı yeterli görülür. Yunus 10/62). Güzel ahlak, kişide mevcut bulunan şehevî güçlerin itidal noktalarında tutulmasının sonucu insanda hasıl olan bir halettir ki bunları hikmet, şecaat, iffet ve adalet olarak nitelemek mümkündür. İnsanın, ahlaken yücelebilmesi “Allah’ın ahlakı ile ahlaklanması” ile olur ve bu da Allah’ın güzel isimlerinin, insanlar üzerinde tecelli etmesi yoluyla gerçekleşir. Hiçbir ayrım yapmadan bütün canlılara merhametle yaklaşan kimse, Rahmân isminin, müminlere karşı özel sevgiyle yaklaşan kişi, Rahîm isminin, başkalarının kusurlarını bağışlayan, görmezlikten gelen kişi Allah’ın Settâr, Gaffâr… isimlerinin tecellisine mazhar olmuş demektir. Kişinin, Allah’a yakınlığının yegane yolu da budur.
7. Sorumluluk anlayışımız: Beraet-i zimmet asıldır, hiç kimse doğuştan borçlu, suçlu ve günahkâr doğmaz. Herkesin günahı kendinedir. Hiçbir kimse bir başkasının yükünü çekmez. Sanık, suçu ispat edilinceye kadar suçsuzdur. İspat külfeti, müddeîye aittir.
8. Din anlayışımız: İnsan aklının aydınlanabilmesi için vahye ihtiyacı vardır. Medeniyetimizin bilgi kaynakları arasında Kitap en başta bulunur. Kitabın, içeriğini, ilaca nispetle prospektüs gibi görürüz. Bu itibarla önemli olanın hayat ve dinin hayata bir cevap olduğunu düşünürüz. Tekvin ve teşriin, aynı Kudret tarafından ve bir bütün oluşturmak üzere hazırlandığını kabul ederiz. Hayata göz kapayarak sadece din ile yetinmek, ilacı göz ardı ederek prospektüsü okuyarak iyileşmeye çabalamak gibi anlamsız bir tavırdır.
9. Gelenek anlayışımız: Dinî hayat, Hz. Peygamber’den görülerek alınmış ve nesilden nesile bize kadar gelmiştir. Peygambersiz bir dinin olamayacağını, Kur'ân’ı peygambersiz anlamaya kalkışanların kendilerini peygamber yerine koymak zorunda olacaklarını düşünürüz. Bu itibarla geleneği önemli görürüz. Ancak, geleneğin devamı için, kendi içinde yeniliklere açık olunması ve zamanla bu yeniliklerin eskilerin yerini alması ve bu şekilde geleneğin sürdürülmesinin mümkün olacağına inanırız. Güneşin sürekli patlamalarla hep parlak kalabilmesi gibi, istikrar ve bekanın ancak gelenek içinde kalınarak ama sürekli bir değişim içinde mümkün olabileceğini düşünürüz. Bu itibarla, şeriat, sünnet gibi kavramların kapalı sistemleri ifade etmeden çok, dinin, hayatla koşut olarak ona anlam kazandırması, yerine göre yönlendirmesi, çekip çevirmesi anlamında dinamizmini ifade eden süreçler olması gerektiğini kabul ederiz.

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...