adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
adalet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2020 Perşembe

Benim adaletimi hanımın ihsanı utandırdı!




Sabah yanlış bir telefonla doğru bir zamanda uyandırıldım. Ama benim için çok erkendi. Kahvaltımızın saatine daha iki üç saat vardı.
Çok geçmedi kapı zili çaldı. “Bizim torun galiba, gözüne çöp mü düştü?” diye sokranarak açtım. Kapının eşiğine bir tabak bırakılmıştı.
Aldım onu içeriye, merak ile acaba ne diye.
Oh! Miss gibi kokuyordu. Komşum fırından yeni çıkardığı emek ve zevk mahsulü böreklerinden hem de dört adet bize ikramda bulunmuştu. “Komşudan gelen genelde öğün olmaz o da vaktinde gelmez” derler ya, bu hem vaktinde gelmişti hem de ben ve hanım iki kişiye öğün olacak kadar da çoktu.
Kokusu kokla beni diyordu. Mis gibiydi onu zaten almıştım. Görüntü o biçimdi. İnsanın yemeye kıyamayacağı kadar güzel gözüküyordu. Tabak bile nerdeyse elimi yakacaktı. Sıcacıktı. Kahvaltı sofrası hazır gibiydi. Yanında bir iki zeytin bir de yeşil biber, iyi giderdi. Onlar da masada hazır idi.
Açtım tabağı aldım elime, elimi yaktı, o kadar sıcaktı. Elin ağzın yanarak yiyeceksin ki zaten hamur işlerini. Nasip bu ya Allah gönderiyordu işte.
Dedim dört tane börek (adını bilmiyorum da öylesine diyorum işte). Bende adalet duygusu az çok gelişmiştir. Her şeye hakkını vermeye çalışırım. İmdi bu sıcacık böreklerin de adaletli bir taksimle ikisini ben yerim ikisini de hanıma bırakırım dedim. Ve afiyetle yedim. İştahım hala olmasına rağmen adalet duygumun gereği diğer ikisini yemeyip hanıma bıraktım. Bununla da kendimle biraz gurur duydum.
Komşumun ellerine sağlık. Geçmişlerine rahmet olsun.
Aradan epey bir zaman geçti ve bu arada ben geride bıraktığım sofrayı unuttum haliyle. Karnı tok olanın su canı ister, ben de su içme arzusuyla mutfağa uğradığımda komşudan gelen tabağın hala orada olduğunu ve üzerinin örtülü olduğunu gördüm. Açtığımda böreklerden birisinin yenilmiş birinin de hala orada tabakta bırakılmış olduğunu gördüm. Tabi anladım, hanım ikisini de benim gibi yememiş belli ki birini torununa saklamıştı. Bu bir îsârdı ve ihsandı.
Benim adalet duygum bu durum karşısında hanımın ihsanından utandı.
Adalet önemli idi ve er kişi işi idi. Ama îsâr ve ihsan daha üstün bir erdemdi, boyum erişmedi.
Îsâr, kişi kendisi ihtiyaç içinde iken başkalarını özüne tercih etmek demektir.
İhsan ise mahza iyiliktir; mesela kısas adaletin gereğidir. Kısas uygulama hakkı olan birinin affetmesi ise ihsandır. Borcunuzu ödemek adaletin gereğidir, borcunuzu fazlasıyla ödemeniz ise ihsan olmaktadır. İhsan, sahibini Allah’ın sevdiği bir erdemdir.
İhsan sahiplerinden olmamız duası ile!

11.06.2020
GARİBCE



31 Temmuz 2019 Çarşamba

SİYASET ÜZERİNE




Siyaset üzerine sözü uzatmak niyetinde değilim, sadece bir âyet meali ve içinde geçen dört temel kavramı açıklamak istiyorum. Hepsi o kadar.
“Andolsun biz elçilerimizi beyyinelerle (açık kanıtlarla) gönderdik ve onlarla beraber Kitâb’ı ve mizanı (hak ölçütleri) indirdik ki insanlar adaleti yerine getirsinler. Ve kendisinde büyük bir kuvvet ve insanlara birçok yararlar bulunan demiri indirdik...” (Hadîd 57/25)
 Bu cami (toplayıcı) âyette, dört önemli terim geçmektedir. Bunlar kitap, mizan, kıst ve hadîddir.
“el-Kitâb”, son ve ekmel dinin ilke ve esaslarını içeren Kur'ân-ı Kerîm olmaktadır. Ölçütleri verir. Her şeyin kıstaslığı ondadır.
“el-Mîzân”, doğru tartan, hassas bir terazi olup, adaleti dağıtmada kullanılan yol, yöntem ve araçları sembolize eder.
“el-Kıst” ise, adaletin dağıtılması sonucu ortaya çıkan muvazene halidir. Hayatın her yönü lâyıkı veçhile ele alınır ve hiçbir yönü ihmal edilmeksizin dengeli, ahenkli ve düzenli bir yaşam tarzı ortaya konur. Hiçbir kimse ya da grubun, başka biri ya da grup üzerine tasallut ya da tecavüzde bulunmasına imkân verilmez.
“el-Hadîd” demir demektir ve kuvveti remzeder. Kitabın ilke ve esaslarının hayata geçirilmesi, adalet terazisinin işlevsel kılınması ve toplum içinde her türlü dengelerin kurulması için işte bu gücün desteğine ihtiyaç vardır.
Bunlar ahenkli bir şekilde bir araya gelmişse, orada hikmetli siyaset var demektir.

Dua ile!
31.07.2019
GARİBCE


25 Ağustos 2018 Cumartesi

Adalet ve mahkeme kapılarında sürüm sürüm sürünmek!



Rahmetli Torosların Ehmeti Ahmet Fırat vefatından önce tamamlamış olduğu Yargı Etiği ve Mesleki Kimlik (Türkiye Adalet Akademisi, Ankara 2017) adıyla yayınlanmış. Bu değerli eseri, en verimli çağında elim bir trafik kazasında kaybımızın ardından acımıza bir nebze teselli oldu.
Torosların Ehmeti adlı ödül de kazanmış olan hatıratının ardından baskı ile gün yüzüne çıkmış olan kitabında Ehliyet ve Liyakat başlığı altında Turan Çınar’a da atıfla şöyle diyor:
Hâkim mahkeme kararlarının verilmesi de dâhil tüm yargısal görevlerini etkin bir şekilde, adilane ve makul bir süre içerisinde yerine getirmelidir. Geciken adalet adalet değildir. “Adaletin gecikmesi adaletsizliktir” (Landor). Vatandaşın biri öbürüne kızınca; “Seni mahkeme kapılarında sürüm sürüm süründürürüm” demektedir. Oysa doğrusu, “Seni dava eder, hakkımı söke söke alırım” demek olmalıydı. (s. 137)
Aslında vatandaş teşhisi yapmış. Adalet aramak demek mahkeme kapılarında sürüm sürüm sürünmek demektir.
Hastaneler için de benzer şeyler söylerler: Allah muhtaç etmesin, yokluğunu da vermesin. Derde düşenin derman araması da zor bir süreçtir. Allah dert verip derman aratmasın!
Rahmetli Abdurrahim Karakoç şiirinde geciken adaletten dert yanar[1].
Adalet mülkün temelidir.
Ehliyetli ve liyakatli hâkimler elinde vücut bulur.
Ehliyet ve liyakate bakılmaz, emanetler (kamu yetkileri) ehline verilmezse, kıyamet de orada hazır bekler.
Diyeceksiniz ki neyin kıyameti?
Hakkın ziyanı kıyameti.
O hak ki, özellikle İslam değirmeninin mihveridir. Dönen dünyamız o eksen etrafında döner. O yoksa mihver etrafında dönen bir dünya da yoktur. Orada her şey yerinden kopmuş, mülk yıkılmış, değirmen viran olmuştur.
Sevgili Torosların Ehmeti, eserinin elimize geçmiş olmasına bilsen ne kadar sevindim. Ne ki kardeşine ithafın ve imzan yoktu.
Allah seni sevdikleri ile beraber etsin.
Bu eserin de ahiretine azık olsun.
Dua ile!
25.08.2018
GARİBCE



[1] Gene tehir etme üç ay öteye
Bu dava dedemden kaldı hâkim bey
Otuz yıl da babam düştü ardına
Siz sağolun o da öldü hâkim bey

Kırk yıl önce yani babam ölünce
Kadılıklar hâkimliğe dönünce
Mirasçılar tarla takım bölünce
İrezillik beni buldu hâkim bey

Yaşım yetmiş iki usandım gel git
Bini geçti burda yediğim zılgıt
Eğer diyeceksen bana ne öl git
Oğlumun bir oğlu oldu hâkim bey

Sekiz evlek tarla bir geverlik su
Yüz yılda hüküme bağlanmaz mı bu
Kazanmasam da hu kazansam da hu
Canım ta bunuma geldi hâkim bey

Keşife meşife damgaya harca
Kanımız kurudu harca da harca
Sayenizde avukatlar yıllarca
Fakiri yoldu da yoldu hâkim bey

Mübaşir itekler katip zırvalar
Değişti bizde de güya devirler
Yüz yıl önce adam yiyen gavurlar
Tapucuyu aya saldı hâkim bey

Kabahat sizde mi kanunlarda mı
Şaşırdım billahi yolu yordamı
Kızma sözlerime alam kadanı
Sıkıntıdan içim doldu hâkim bey

Mülkün temeliydi adalet hani
Bizim hak temelde saklı mı yani
Çıkartıp da versen kim olur mani
Yoksa hırsızlar mı çaldı hâkim bey

Hem davacı pişman hem de davalı
Bu yolda tükettik çulu çuvalı
Sabret makamından çalma kavalı
Sürüler ekine daldı hâkim bey

4 Mart 2018 Pazar

Acırsanız acınırsınız!



Acırsanız acınırsınız!

Rahman ve Rahim olan Allah adına/ adıyla!
Geçenlerde bir arkadaş sanki bir kaziyyeyi muhkeme imiş gibi “Acırsanız acınırsınız!” dedi.
Ben de “Sadakallahulazîm!” deyiverdim.
“Yok ya ayet değil!” dedi.
Dedim: Öyle ise “Sadaka rasulullah!”
Dedi: “Hadis de değil.”
Dedim: “Ne o zaman?”
“Bilmem! Bugünlerde herkes söylüyor ben de söylüyorum” dedi.
Garibce olarak bu sözü düşündüm, düşündüm, tarttım, ölçtüm, biçtim. Ne kitapta ne Sünnette yerini bulamadım. Bu söz bana Müslümanca gelmedi.
Bir kere gelenekte adaletten öte ihsan diye bir mertebe var.
Affetme var.
Hoşgörü ve bağışlama var.
Peki, kimi hoş görüp, kimi bağışlayacaksınız?
Elbette size kötülük edenleri bağışlayıp, size iyi davranmayanlara karşı hoş görülü olacaksınız.
Dostlarınıza ve size iyilik edenlere değil herhalde. Onlara karşılığınız olsa olsa teşekkür ve mükâfat olur.
Hem gelenekte şefaat diye bir şey var. “Peki, kime?” denilecek olursa cevabı da hazırdır: “Ümmetimden büyük günah işleyenlere!”[1]
Ya şefaat yok, ya da şefaat iyi bir şey değil!
Eğer var ve iyi bir şey ise yukarıdaki söz Müslümanca değil.
Siz Uhud’da canlarını size siper edenleri bağışlamayacaksınız. Bağışlayacaksanız sizin canınıza kastedenleri, Can Hamzaların karınlarını deşen Vahşileri affedip bağışlayacaksınız. Bağışlayacaksınız ki sizin için erdem olsun, ihsan olsun, davanız izzet bulsun.
Kimse İslam adına suçluyu, suçu miktarınca cezalandırmayın, diyemez. Çünkü bu adalet olur. Cezalandırmaz, kayırır, geciktirir, sümenaltı ederseniz adaletsizlik olur.
Ama bu tecziye, suçun tam teşekküllü olarak işlendiğinin ispatı halindedir. Bu durumda yani suçun kesin olarak ispatı halinde cezalandırma gereklidir ve sınır çizgileri mesabesinde olan Allah’ın hadlerinin uygulanmasında kimsenin acıyacağı da tutmamalıdır. Bu konuda ayırdım yapılmaksızın herkese karşı kesin bir tavır ve kararlılık gösterilmelidir. Muhammed’in kızı Fatıma da olsa hak eden, hak ettiği cezayı hem bilmeli hem de bulmalıdır. Bu Allah’ın bir emridir[2].
Buna mukabil suçun ispatı öncesi Müslümanca tavır olabildiğince örtücü ve şek ile (% 50’lik bir bilgi olması halinde) hadlerin defedilmesi tavrıdır.
Müslümanca tavır: “Affetmede edeceğiniz hatanın, cezalandırmada edeceğiniz hatadan daha hayırlı olduğuna”[3] inanmanız ve gereğini yapmanızdır.
Hem siz yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökteki de size merhamet etsin.[4]
Bu itibarla yukarıdaki sözü her kim telkin ve terviç ediyorsa yanlış yapıyor.
Allah’ın doksan dokuz güzel ismi var; bunlardan kimi cemal kimi celal tecellisi içindir. Ama Müslümanın hayatının her anında ve her davranışında şiarı ona besmele yani Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla/ adına başlamasıdır.
Kuşatıcı olan budur.
“Müntakim” ismini bile Rahman ve Rahîm Olan’ın ismi bilmektir.
Müslümanca olan tavır budur.
Garibce bir avazdır.
Duyan duyar, uyan uyar.
Duyanlara, uyanlara selam olsun!
Dua ile!
04.03.2018
GARİBCE




[1]  شفاعتِي لأهلِ الكبائرِ من أمتي
[2] اَلزَّانِيَةُ وَالزَّان۪ي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍۖ وَلَا تَأْخُذْكُمْ بِهِمَا رَأْفَةٌ ف۪ي د۪ينِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۚ وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَٓائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ
"Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun. Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dinini uygulama hususunda o ikisine karşı merhamet duygusuna kapılmayın."  (Nûr; 2)
[3]  ادرؤوا الحدودَ عن المسلمين ما استطعتم ، فإن كان له مخرجٌ فخلوا سبيلَه ، فإن الإمامَ إن يُخْطِئْ في العفوِ خيرٌ من أن يخطئَ في العقوبةِ
[4] من لا يَرْحَمْ مَن في الأرضِ لا يَرْحَمُهُ مَن في السماءِ




[1]  شفاعتِي لأهلِ الكبائرِ من أمتي
[2] اَلزَّانِيَةُ وَالزَّان۪ي فَاجْلِدُوا كُلَّ وَاحِدٍ مِنْهُمَا مِائَةَ جَلْدَةٍۖ وَلَا تَأْخُذْكُمْ بِهِمَا رَأْفَةٌ ف۪ي د۪ينِ اللّٰهِ اِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللّٰهِ وَالْيَوْمِ الْاٰخِرِۚ وَلْيَشْهَدْ عَذَابَهُمَا طَٓائِفَةٌ مِنَ الْمُؤْمِن۪ينَ
"Zina eden kadın ile zina eden erkeğin her birine yüz sopa vurun. Allah’a ve âhiret gününe inanıyorsanız, Allah’ın dinini uygulama hususunda o ikisine karşı merhamet duygusuna kapılmayın."  (Nûr; 2)
[3]  ادرؤوا الحدودَ عن المسلمين ما استطعتم ، فإن كان له مخرجٌ فخلوا سبيلَه ، فإن الإمامَ إن يُخْطِئْ في العفوِ خيرٌ من أن يخطئَ في العقوبةِ

21 Haziran 2017 Çarşamba

Adaletin neye ihtiyacı var?!


Bugün sabaha bir vatandaşın avazı ile uyandım. Sosyal medyada adalet arayan bir vatandaş, bağırıyor, yalvarıyor, rica ediyor adalet istiyorum, beni yargılayın diye vaveyla koparıyor.
Uzunca da bir video idi izledim.
Devletin ayıbı, adaletin ayıbı, Müslümanlığın ayıbı… diye başlıyor.
Dert söyletir fehvasınca da konuştukça konuşuyor.
Üzüldüm.
Yorum olarak da altına “Adalet mülkün temeli. Mahkeme kadıya mülk değil” diye yazdım.
İmdi adaleti bayrak edinen bir iktidarımız var. Oy verdiğimiz, yıllarca destek verdiğimiz, birçoğu da arkadaşımız siyasi bir parti yıllardır iktidarda.
Adaleti en çok da bizim istememiz ve dağıtmamız gerek.
Yer gök adalet üzere durur, deriz. Adalet mülkün temeli, deriz. Mahkeme kadıya mülk değil, deriz. Zulümle abat olunmaz, deriz.
İslam ile Hak özdeştir, deriz.
Adalet, her hakkı sahibine vermektir, deriz.
Allah adaleti emreder, bir kavme olan kininiz sizi adaletten ayırmasın buyurur deriz… Deriz de deriz.
Sonra muhteşem adalet sarayları yaptırırız.
Muhtaç olduğumuz şey budur sanırız.
Fakat çarkı bir şekilde tam da istenildiği gibi bir türlü döndüremeyiz. Herkese ne eksik ne fazla sadece
hakkını ve hak ettiğini veren bir adalet çarkıdır bize lazım olan.
Hz. Peygamber (s.a.s.) efendimizin adalet dağıtmak için bir postu bile yoktu. Ama kızı Fatıma da olsa hırsızlık yaptığında elini kesecek kadar bir azmi, adaletin yerine ulaşmasında öylesine bir kararlılığı vardı. Şefaatçileri en sevdiği insan Üsame de olsa bir celallenmesi vardı.
Hz. Ömer’in keza öyle. Adı adaletle özdeşleşmiş o koca Ömer’in  elinde bir kılıç bile yoktu. Sade bir kamçısı vardı. Onu şöyle bir salladı mı herkes hizaya gelir, haksız oğluna arka çıkan Arap dâhisi Mısır valisi soluğu merkezde alırdı.
Bize lazım olan nedir?
Adalet için bize lazım olan şu dört şeydir[1]:
1.       Kitap: Yani ufkunda aşkın değerler olan hukuk. Her şey hukuka uygun olmalı.
2.       Terazi: Herkesin hakkını ölçmede kullanacağımız hassas bir terazimiz olmalı.
3.       Kıst: Herkesin hakkını/ katkısını belirleyen istihkak listesi olmalı. Biz bu listeye bakarak hukukta belirlendiği şekilde kime ne kadar verileceğini adalet terazisi ile gerçekleştirmeliyiz.
4.       Kılıç. Adaletin tevzii sırasında yola gelmeyenleri, mahkemeye gelmeye direnen nüfuz sahiplerini, mahkemenin verdiği kararlara uymayan güç sahiplerini dize getirecek siyasi irade.
İhtilaf konuları ve nizaların hall ü faslı ancak bu şekilde olur ve sonunda vicdanlar sükun bulur, şeriatın kestiği parmak da acımaz.
Hall çözmek fasl da ayırmak demektir. Zalimlere, haksızlara karşı adaletin kılıcı öyle bir inecek ki meseleyi çözecek ve anlaşmazlığı bitirecektir. Bu kararlılık ve işlevsellik tarafları evvelemirde tarafların husumetini ortadan kaldırırken diğer taraftan da işlenen haksızlıklar sebebiyle kanayan toplum vicdanını dindirecek, öte yandan suç ve haksızlığa heveslenen zorbaları da gemleyecektir.
Bizim ihtiyacımız işte bunadır.
Bu şartları bir araya getirdiğinizde muhteşem adalet sarayları olmadan da adaleti yerine getirebilirsiniz.
Ey insanlar ve özellikle de yöneticiler! Adil olun. Emanetlerin dağıtımında liyakati esas alın. Buna en çok sizin ihtiyacınız vardır. Aksi takdirde etrafınızı kuşatan ve sizi sarmala alan sözde korumalar, yardakçılar, menfaatçiler, ihaleciler, liyakatsiz ve kifayetsiz muhterisler sizi asıl gücünüzü aldığınız halktan koparırlar.  Siz Allah’ın yeryüzündeki gölgesi değilsiniz. Siz gücünüzü bu halkın verdiği yetkiden almaktasınız. Siz kifayetsiz muhterislerin kuşatması altında kalır ve adil olamazsanız zamanla halk da sizden kopar. Seksen milyonunun ürettiği rantı herkese katkısınca ve sosyal devlet olmanın gereği olarak da muhtaçlara ihtiyacınca dağıtmazsanız öyle bir an gelir ki seksen milyonu çağırırsınız ama bu kez kimse çağrınıza icabet etmez.
Etrafınızı kuşatan kifayetsiz muhterisler mi? Emin olun çıkarları sona erdiğinde gemiyi ilk terk edenler onlar olacaktır.
Biz sizin başarınız için dua ediyoruz. Başarmaya mecbur olduğunuzu bilmenizi diliyoruz.
Garibce benzer bir duygu ile gene bir ramazan gününde aşağıda linkte bulunan (Ikdu'l-Ferid'den naklen) hikayeyi yazmış.


Dua ile!
21.06.2017
GARİBCE



https://www.minervacounseling.nl/index.php/coaching/lifecoaching

[1] Hadîd Sûresi  25. ayetinden mülhem:
لَقَدْ اَرْسَلْنَا رُسُلَنَا بِالْبَيِّنَاتِ وَاَنْزَلْنَا مَعَهُمُ الْكِتَابَ وَالْم۪يزَانَ لِيَقُومَ النَّاسُ بِالْقِسْطِۚ وَاَنْزَلْنَا الْحَد۪يدَ ف۪يهِ بَأْسٌ  شَد۪يدٌ  وَمَنَافِعُ  لِلنَّاسِ وَلِيَعْلَمَ اللّٰهُ  مَنْ  يَنْصُرُهُ وَرُسُلَهُ بِالْغَيْبِۜ اِنَّ اللّٰهَ قَوِيٌّ عَز۪يزٌ۟ ﴿٢٥﴾ 
“Andolsun biz peygamberlerimizi açık kanıtlarla gönderdik, beraberlerinde kitap ve adalet terazisini de indirdik ki insanlar hakkaniyete uygun davransınlar. Bir de demiri indirdik ki onda büyük bir güç ve insanlar için yararlar vardır. Böylece Allah, görmeden iman ederek kendisine ve peygamberlerine yardım edecekleri ortaya çıkaracaktır. Şüphesiz Allah güçlüdür, üstündür.”

29 Kasım 2016 Salı

Ömer b. Abdulaziz ve adaleti


Irak valisi Adiy b. Arta’e, beşinci Râşid Halife sayılan ve adaleti ile meşhur olan Ömer b. Abdulaziz’e  mektup yazar ve gayrimüslim olduğu için askerlik hizmetinden muaf olma karşılığı cizye vergisi yükümlüsü olan  zimmilerin  bölük bölük Müslüman olduklarını, buna sebep cizye vergisinin düşmekte olduğunu  ve bu gidişle haraç gelirlerinin iyice azalacağını endişe ile yazmıştı. Adil Halife’nin verdiği cevap şöyle olmuştur:
“Allah peygamberimiz Muhammedi hidayetçi olarak göndermiştir, vergi tahsildarı değil! Allah’a yemin ederim ki keşke bütün insanlar Müslüman olsalar da  bunun sonucunda  ben de sen de çiftçilik yapsak ve elimizin emeği ile geçinsek, bunu ne kadar isterdim, bilemezsin.[1]”
Halifenin kaygısı Halefi olduğu peygamberin gittiği yolu tutmak olmalıdır. Allah onu insanlığa doğru yola hidayet etmek, sırat-ı müstakim demek olan doğru yaşantı biçimine örneklik etmek, iyilikleri ve iyileri terviç etmek, kötülükleri ve kötüleri önlemek (beşîr ve nezîr), insanların yolunu aydınlatmak için göndermiştir. Buna rağmen arkasından devlet de –amaç olmamakla birlikte- gelmişti.
Önemli olan insanların doğruya ve mutlak gerçekliğe ermelerini sağlamaktı. Devletin hazinesini doldurmak ve devletlülere her türlü imkân sunmak peygamber ve onun halefleri için asla amaç olamazdı. Bu itibarla o, Müslüman olmalarına rağmen kendilerinden hala alınmakta olan cizye vergilerinin alımını durdurmuş ve kısacık halifelik döneminde birçok ıslahata girişmişti. Bunun sonucunda da haklı olarak “adil” lakabını almıştır.
O, adaletiyle maruftu.
Toplumları ayakta tutan ise son tahlilde vergi değil adaletti.
Allah adaleti emrediyordu. Hatta bir adım daha ötesi ihsanı teşvik ediyordu.
Adaletin zıddı zulümdü ve ortası da yoktu.
Zulüm ile asla âbâd olunmazdı.
Dua ile!
29.11.2016
GARİBCE







[1] إن الله بعث محمداً هادياً ، ولم يبعثه جابياً، والله لوددت أن الناس كلهم يسلمون حتى نكون أنا وأنت حرَّاثَين نأكل من كسب أيدينا

Akıl ve Resul


"Şüphesiz ki Allah Teâlâ iki yol gösterici (hâdî) göndermiştir: Akıl ve Resul. Akıl, Resulden önceliklidir. Çünkü Resul’un bilinmesi- tanınması akıl ile olur". (er-Râgıb el-Isfahanî (ö. 502), Tefsîr, er-Riyâd 2001; V, 416[1])
İslam akıllıların dinidir. Akıl sizi Peygambere götürür. Peygamber de Allah’a.
Aklı öyle hor görerek, ona gerektiği değeri vermeyerek, onu emanete vererek ve eskimesin diye hep sıfır kilometrede tutarak hak ve hakikate eremeyiz.
Aynı şekilde peygamberi (sünneti) atlayarak da Kitaba ulaşamayız. Zira Kitab’ın Allah’ın kelamı olduğunu bize bildiren Resul olmaktadır.
Bu itibarla her şeyi kendi yerine koymak ve değerini tam vermek gerekir. Hakikate erişmede aksi hal muhaldir.
Akıl, terazidir; ölçer tartar. Resul getirdikleriyle ona ışık tutar. Ölçütler getirir. İstihkak listesini belirler.
Bunların hepsi birlikte devreye sokulduğu zaman Hak ve adalet tecelli eder.
Ne salt akıl, ne salt vahiy.
Vahyin aydınlığında akıl.
Dua ile!
29.11.2016
GARİBCE




[1] أن الله تعالى أرسل هاديين العقل والرسول، والعقل متقَدِّم على الرسول من حيث أنه بالعقل يهتدي إلى معرفة الرسول.

25 Kasım 2016 Cuma

ADALET VE KADIN



el-Adl, Allah’ın esmasından biri. Esma-yı Hüsna’yı ihsâ edenler cennete giriyordu ya. O er-Rahman er-Rahîm, el-Adl diye saymak değil, halife olarak onların gereklerini yeryüzüne indirmek, Rahmanlığı, Rahimliği, Settarlığı, Gaffarlığı ve el-Adli insanlık dünyamızda kendi üzerimizden gerçekleştirmek demek.
Bir ideal olarak adaletin gerçekleşebilmesi için her şeyin başında fıtratı esas almak gerek. Fıtratta kaos yok, tam bir denge vardır. Adalet (dağıtıcı) her şeyi kendi yerine koymaktır. Adalet (denkleştirici) her şeye hakkını, hak ettiğini ve değerini vermektir.
Söz konusu kadın olunca adalet, kadına kendi doğasına uygun yol tutmasının imkânını vermektir. Kadını erkekleştirmek, kadını erkeklerle anlamsız bir rekabete sokmak adalet değildir.
Allah, kadınlarla ilgili en genel ilke veren ayette “Ve lehünne mislü’llezî aleyhinne bi’l-maruf= Kadınların maruf ölçüde ne kadar yükleri varsa o kadar da yetkileri vardır” buyururken, kadını gene kendisi ile karşılaştırır ve adaleti, boynundaki yük kadar yetkisinin olmasında arar. Oysa biz kadın haklarını erkeklerle eşitlenmelerinde aradık. Bu yol çıkmaz sokak.
Bir kadının en iyi eş, en iyi anne ve en iyi iş kadını olması onun altından kalkamayacağı bir yüke koşulması demektir. Bize düşen kadına “en iyi kadın nasıl olunur?”un imkânlarını hazırlamak olmalıdır.
Kadın, annelerimizdir, halalarımızdır, teyzelerimizdir, bacılarımızdır ve can ciğer kızlarımızdır. el-Bakıyâtu’s-sâlihât onların bize hediyesidir. Neslin bekası onların rahmetten türetilmiş rahimlerine, şefkat dolu kucaklarına, hünerli eğitici ellerine ve bir ömür boyu onların kaderlerine bağlı yüreklerine emanet edilmiştir.
Çağımızın en önemli olumsuz gelişmelerinden biri üreme ile cinselliğin ayrılması olmuş ve kadın cinsellik alanında metalaştırılmıştır. Cinsel bir obje olarak görülmemesi ve dolayısıyla bakarken bile gözlerin kısılması emredilirken, alabildiğince teşhir edilerek salyaları akan şehvetin elinde kurban hale getirilmiştir. Her gün binlerce masum yavru bu doymak bilmez sektörün elinde fıtratına yabancılaştırılmış, sömürü aracı haline getirilmiştir. Ne yazık ki bütün bunlar özgürlük ve kadın hakları bağlamında kotarılmaktadır ve çoğu kadınlarımız da bu gelişmeye alkış tutmaktadır.
İnsan olarak elbette özgürüz ve buna sebep de emanet bizim boynumuza binmiştir. Ama bu özgürlüğümüz balıkların sudaki özgürlüğü gibidir, sudan çıkınca hayatı kararmaktadır. İnsan da kaderi içinde özgürdür. Kaderin en belirleyici özelliği de insan olarak fıtratımızdır. Kadınlığımız, erkekliğimiz fıtrat olarak bizim kaderimizdir. Bunun içinde kaldığımız sürece özgürüz, özgürlük adına da olsa dışarı çıkmaya zorladığımızda olanın adı artık felaketimiz olur.
Kadınlar aynı zamanda en iyi iş kadını olacaklar diye diye kadını iflah olmaz bir yarış içine soktuk. Bu alanda rakipleri de erkeklerdi. Fıtratında kadınınki gibi şefkat ve merhamet baskın olmayan, buna mukabil Allah’ın daha çok celal sıfatının tezahürleri olan özelliklere sahip acımasız erkeklerle yarışa zorladık. Çoğu kez erkek, kadını istismar edebilecekse yanında yer verdi, aksi takdirde ezdi, horladı, istiskal eyledi. Anneliğe kodlanmış kadının fıtratı bu saldırı karşısında bocaladı, en büyük donanımı bu türden saldırılar karşısında işe yaramadı, o da benzer davranışlar geliştirmeye başladı. Ancak güçlü olursa ezilmeyeceğini gördü. Güçlü olmak da para ile, makam ile, kariyer ile idi. Onların da ödenmesi halinde iflah olunmaz bir bedeli vardı.
Ve sonunda kimi kadın kariyer yaptı ama ödediği bedeller yüzünden anne olabilecek çağı geçti, fıtratına yabancılaştı. Ünsiyeti sahip olamadığı yuvasında ve çocuklarında değil, başka şeylerde aradı.
Diğer yandan kariyer yapamayan kadınlar da, kariyer yapmış olanlara karşı hep eziklik hissetti, kendi ayakları üzerinde duramıyor oluşunu (ne demekse!) bir eksiklik hissetti. O da aradığı huzuru bulamaz oldu.
Vesselam, yanlış yaptık.
Biz kadını kadınla değil erkekle yarıştırdık.
Kadının fıtratını dikkate almadık. Her şeyi yerine koyamadık ve adaletten saptık. Oysa her şey kendi tabii mecrasında sühuletle menzili maksuduna akar giderdi.
Biz Sakarya’nın köpükten gövdesine kurşundan bir yük yükledik, yokuşa sürdük.
Yazık oldu. Hem erkeklerimize hem kadınlarımıza.
Dua ile!
25.11.2016

GARİBCE




22 Temmuz 2016 Cuma

Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu! ...


Kenâr-ı Dicle'de bir kurt aşırsa bir koyunu

Gelir de adl-i İlâhî sorar Ömer'den onu! ...


Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla!
Garibce, darbe gecesinin ertesi günü “Korku ile sınandık!” başlıklı bir yazı yazmıştı.
O gece gerçekten ölmüş ölmüş dirilmiştik. Ancak buna rağmen olup bitenin bir kalkışma, çılgınca bir intihar saldırısı gibi bir şey olduğu kanaati bende vardı. Olup bitenlerin haberleri geldikçe, özellikle görsel ve sanal medyada paylaşımlar arttıkça gerçekten tam anlamıyla bir darbe girişiminin atlatılmış olduğunu hem de iliklerimize kadar hissettik. Korkumuz bir daha arttı. Ancak atlatmış olduğumuza da pek sevinemedik ve hala da sevinemiyoruz. Çünkü tam anlamıyla güven duygusu bizi henüz sarmış durumda değil.
Bu arada darbe ortamında bir de yatağa düştük ve altı gün boyunca yattık, yanımız yöremiz ağrıdı.
Geriye doğru ne olup bitmişti. Özetleyecek olursak: Bir taife-i bâğiye meşru iktidara karşı isyan bayrağı açmış ve iktidarı devirmek ve yönetimi ele geçirmek için harekete geçmişti.
Amacına ulaşmak için uçak, helikopter ve tank gibi zırhlı araçları devreye sokmuş, kritik noktaları tutmuş, stratejik yerleri ele geçirmek için harekete geçmiş ve silah kullanmaktan kaçınmamış, nice masum canları almıştı. Oysa haksız yere bir kimseyi öldüren bütün insanlığı öldürmüş gibi ne azim bir günahtı.
Seçilmiş cumhurbaşkanı cep telefonu aracılığı ile halka seslenmiş ve mukavemet için sokağa dökülmelerini, karşı koymalarını istemiş, kendisinin de halkla birlikte olacağı mesajını vermişti.
Halkın bilgilendirilmesinde ve yönlendirilmesinde medya kuruluşlarının katkısı oldukça büyük ve önemli olmuştu.
Belli ki ordunun tümü darbe teşebbüsü içinde değildi ve hükumet, polis, MİT ve ordu duruma vaziyet etmişti.
Sabaha doğru köprüyü tutan askerlerin de teslim olmasıyla bu işin artık bitmiş olduğu inancı belirmeye başlamıştı.
Ve nihayetinde de çok şükür bu kâbus bitti.
İşte o günün sabahında benim zihnime çakan ayet “korkuyla da sınanılacağımıza” kasemle dikkat çeken ayetler olmuştu.
Üzerinden bir hafta geçtikten ve darbe açısından artık endişemizin oldukça zayıflamış olduktan sonra bu kez de zihnime aşağıdaki ayetler çaktı ve özellikle kamu yetkisini kullanan herkesin bu ayetler üzerinde daha bir dikkatli düşünmeleri ve bizzat kendilerine hitap ediyormuş gibi algılamalarını hatırlatmayı Garibce olarak gerekli gördüm.
Halkımızın gerçekten çok sevdiği ve hali hayatında çocuklarımıza ismini verdiğimiz cumhurun/kamunun reisi sevgili saygılı Erdoğan, bu zor dönemde gerçekten takdire şayan liderlik etmiş ve sükunun sağlanmasında en büyük etki sahibi olan halk desteğini yanına almayı başarmış, onların duygu dünyalarını hep diri tutmuştur.
Bu muazzam başarısının yanında bundan sonraki süreçte bizim asıl ondan beklediğimiz Devletin başı olarak Hz. Ömer’in adaletini sağlamak, hem de bu zor zamanda. Kime karşı: Kendi canına kastedenler de dahil herkese karşı. Özellikle de kendi ifadesiyle “Alt katı ibadet, orta katı ticaret ve üst katı ihanet” dediği yapının alt katında olanlara, onlara sempati duyanlara karşı.
Şu anda birikmiş bir öfke ve kin var. Öfke ile karar vermek İslam ahlakından değildir. Yüce Allah düşmanımıza bile adaletle davranmamızı bize emrediyor. Adaleti emrederken hemen arkasından “İhsan”dan bahsediyor. Affetmek sizin İhsan’ınıza kalmış bir şey, ama adalet Allah’ın olmazsa olmaz emri ve herkes için geçerli.
İşlenmiş bir cinayetin/suçun dengi bir müeyyide ile cezalandırılması adalettir.
Suça bilfiil iştirak edenlerin hepsi o suçtan sorumludur. Nitekim dört kişi komplo kurarak bir kimseyi öldürmüşlerdi. Hz. Ömer kısas uygulayarak hepsini öldürmüş ve “Eğer onu Sana halkı elbirliği ile öldürmüş olsalardı, onların hepsini öldürürdüm!” demiştir[1].
Millet, sizin yardım çağrınıza bihakkın icabet etti. Bu onların göreviydi (fıkıh tabiri ile vacibdi). Onlar vazifelerini tamamladı. Asıl bundan sonrası tamamen siz kamu yetkililerinin omzundadır. Bir okulda müdür olabilirsiniz ya da en başta Cumhurun reisi. Kamu yetkililerinin görevi ülkede bulunan suçlular dahil herkesin genel güvenliğini, huzur ve sükununu sağlamaktır. O yüzdendir ki suçlular halk tarafından linç edilmesin diye polis kalkan olur.
Suçlu bir kişiyi hata edip cezalandırmasanız bunda sizin bir kaybınız olmaz, ama masum bir kimseyi hata ile cezalandırır ve hele hele suça iştirak etmediği halde onu işinden eder, rızkı ile oynarsanız bunun vebali altında kalırsınız. Bu puslu ortamda binlerce asılsız ihbarın olabileceğini kamu yetkilileri akıllarından çıkarmamalılar. En küçük bir ihmalden dolayı masum birinin burnu kanasa bunun hesabı döner dolaşır en tepedeki sorumlu Ömer'i bulur.
Darbeyi bastırmış olabiliriz. Ama milletin huzuru ve bekası topyekûn huzurlu olmaları ile ancak mümkündür. Kamu otoritesinin maksadı, genel güvenliği ve huzuru sağlamaktır. Bu sağlanıncaya kadar şiddet kullanmak meşrudur. Çünkü bunda zaruret vardır. Ancak zaruretler miktarınca takdir olunur.
Ve sabırlı olmak, gene sabırlı olmak, her daim teenni ile hareket etmek lazımdır. Asıl sabır ise musibetin ilk geldiği anda gösterilendir.
İslam’ı tek bir kelime ile ifade etmek gerekirse o HAK’tır  ve adalet Hakk’ı ayakta tutmaktır.
Bu uzunca girişten sonra bu süreçte zihnimde beliren aşağıdaki ayetleri arz ediyorum:

{وَالَّذِينَ إِذَا أَصَابَهُمُ الْبَغْيُ هُمْ يَنْتَصِرُونَ (39) وَجَزَاءُ سَيِّئَةٍ سَيِّئَةٌ مِثْلُهَا فَمَنْ عَفَا وَأَصْلَحَ فَأَجْرُهُ عَلَى اللَّهِ إِنَّهُ لَا يُحِبُّ الظَّالِمِينَ (40) وَلَمَنِ انْتَصَرَ بَعْدَ ظُلْمِهِ فَأُولَئِكَ مَا عَلَيْهِمْ مِنْ سَبِيلٍ (41) إِنَّمَا السَّبِيلُ عَلَى الَّذِينَ يَظْلِمُونَ النَّاسَ وَيَبْغُونَ فِي الْأَرْضِ بِغَيْرِ الْحَقِّ أُولَئِكَ لَهُمْ عَذَابٌ أَلِيمٌ (42) وَلَمَنْ صَبَرَ وَغَفَرَ إِنَّ ذَلِكَ لَمِنْ عَزْمِ الْأُمُورِ (43)} [الشورى]
39. (Bu mükâfat) bir saldırıya uğradıkları zaman, aralarında yardımlaşanlar içindir.
40.Bir kötülüğün karşılığı, onun gibi bir kötülüktür (ona denk bir cezadır). Ama kim affeder ve arayı düzeltirse, onun mükâfatı Allah’a aittir. Şüphesiz O, zâlimleri sevmez.
41.Zulme uğradıktan sonra, kendini savunup hakkını alan kimseye (ceza vermek için) bir yol yoktur.
42. Ceza yolu ancak insanlara zulmedenler ve yeryüzünde haksız yere taşkınlık edenler içindir. İşte onlar için elem dolu bir azap vardır.
43. Her kim de sabreder ve bağışlarsa, işte bu elbette azmedilecek işlerdendir.

{يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ لِلَّهِ شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَى أَلَّا تَعْدِلُوا اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ (8)} [المائدة]
8.Ey iman edenler! Allah için hakkı titizlikle ayakta tutan, adalet ile şahitlik eden kimseler olun. Bir topluma olan kininiz, sakın ha sizi adaletsizliğe itmesin. Âdil olun. Bu, Allah’a karşı gelmekten sakınmaya daha yakındır. Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah, yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.

{ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ أَنْ تَعْتَدُوا وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ (2) } [المائدة]
2.Sizi Mescid-i Haram’dan alıkoydular diye birtakımlarına beslediğiniz kin, sakın ha sizi, haddi aşmaya sürüklemesin. İyilik ve takva (Allah’a karşı gelmekten sakınma) üzere yardımlaşın. Ama günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın. Allah'a karşı gelmekten sakının. Çünkü Allah’ın cezası çok şiddetlidir.
{ يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ (6)
وَإِنْ طَائِفَتَانِ مِنَ الْمُؤْمِنِينَ اقْتَتَلُوا فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا فَإِنْ بَغَتْ إِحْدَاهُمَا عَلَى الْأُخْرَى فَقَاتِلُوا الَّتِي تَبْغِي حَتَّى تَفِيءَ إِلَى أَمْرِ اللَّهِ فَإِنْ فَاءَتْ فَأَصْلِحُوا بَيْنَهُمَا بِالْعَدْلِ وَأَقْسِطُوا إِنَّ اللَّهَ يُحِبُّ الْمُقْسِطِينَ (9) إِنَّمَا الْمُؤْمِنُونَ إِخْوَةٌ فَأَصْلِحُوا بَيْنَ أَخَوَيْكُمْ وَاتَّقُوا اللَّهَ لَعَلَّكُمْ تُرْحَمُونَ (10) } [الحجرات]
6. Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın.
9.Eğer inananlardan iki grup birbirleriyle savaşırlarsa aralarını düzeltin. Eğer biri ötekine karşı haddi aşarsa, Allah’ın buyruğuna dönünceye kadar haddi aşan tarafa karşı savaşın. Eğer (Allah’ın emrine) dönerse, artık aralarını adaletle düzeltin ve (onlara) adaletli davranın. Çünkü Allah, adaletli davrananları sever.
10.Mü’minler ancak kardeştirler. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin. Allah’a karşı gelmekten sakının ki size merhamet edilsin.
{ إِنَّ اللَّهَ يَأْمُرُكُمْ أَنْ تُؤَدُّوا الْأَمَانَاتِ إِلَى أَهْلِهَا وَإِذَا حَكَمْتُمْ بَيْنَ النَّاسِ أَنْ تَحْكُمُوا بِالْعَدْلِ إِنَّ اللَّهَ نِعِمَّا يَعِظُكُمْ بِهِ إِنَّ اللَّهَ كَانَ سَمِيعًا بَصِيرًا (58) يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ وَأُولِي الْأَمْرِ مِنْكُمْ فَإِنْ تَنَازَعْتُمْ فِي شَيْءٍ فَرُدُّوهُ إِلَى اللَّهِ وَالرَّسُولِ إِنْ كُنْتُمْ تُؤْمِنُونَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ ذَلِكَ خَيْرٌ وَأَحْسَنُ تَأْوِيلًا (59)} [النساء]
58.Allah, size, emanetleri mutlaka ehline vermenizi ve insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emrediyor. Doğrusu Allah, bununla size ne güzel öğüt veriyor! Şüphesiz ki Allah, hakkıyla işitendir, hakkıyla görendir.
59. Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e itaat edin ve sizden olan ulu’l-emre (idarecilere) de. Herhangi bir hususta anlaşmazlığa düştüğünüz takdirde, Allah’a ve ahiret gününe gerçekten inanıyorsanız, onu Allah ve Resûlüne arz edin.  Bu, daha iyidir, sonuç bakımından da daha güzeldir.

Dua ile!
22.07.2016
GARİBCE




[1] صحيح البخاري (9/ 8) 6896 - عَنْ ابْنِ عُمَرَ رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا، أَنَّ غُلاَمًا قُتِلَ غِيلَةً، فَقَالَ عُمَرُ: «لَوِ اشْتَرَكَ فِيهَا أَهْلُ صَنْعَاءَ لَقَتَلْتُهُمْ» وَقَالَ مُغِيرَةُ بْنُ حَكِيمٍ، عَنْ أَبِيهِ: «إِنَّ أَرْبَعَةً قَتَلُوا صَبِيًّا»، فَقَالَ عُمَرُ: مِثْلَهُ

10 Eylül 2015 Perşembe

Fevrîlikte nedamet Teennide selamet!


Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla!
Evet, Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Rahmete, şefkate, sevgi ve saygıya, hak ve hukuka riayete  ne kadar çok ihtiyacımız var.
Allah insanları yaşasın diye yarattı. Yaşamak, var olmamızın bir gereği. Bu itibarla insanlar ölmek için yaşamazlar. Ne var ki ölüm mukadderdir ve herkes erinde geçinde ölür. Ölmek hiçbir zaman amaç değildir; sonuçtur.  Şehadet de olsa ölüm istenilen, beklenilen, özlenen şey olmamalı. Çünkü var oluşumuzla yaşamak aynı şeydir. Varlığımızın amacı da sonsuz bir hayata evrilmeyi sağlamaktır; cennetiyle cehennemiyle.
Bize yurt olarak tayin edilen işte burada yaşarken, yaşantımıza engeller çıkarma, hayatımıza kastetme gibi saldırılar olabilir. Herkesin huzur içinde yaşantısını sürdürmesi ve asıl amacı gerçekleştirmek doğrultusunda çaba sarf etmesi asıl olmakla birlikte bu yolda saldırılara maruz kalmak her zaman için söz konusu olabilmektedir. İşte bu türden saldırıları defetme ve ortak yaşam için bir huzur iklimi oluşturma tüm insanlığın aynı zamanda vazifesidir. Can ve mal güvenliği, din ve vicdan özgürlüğü, insanlık onur ve haysiyeti, neslin bekası, insanın varlık amacı doğrultusunda kendisini gerçekleştirebilmesinin imkanları vb. gibi insan yaşantısı için olmazsa olmaz kabilinden insanlık ufkunda yer alan bir takım değerlerin her bir şahıs için aynı derecede var edilmesi ve korunması gerekir. Bütün bunlar insanca yaşamak içindir. Lakin yeri ve zamanı geldiğinde bu değerler için yaşamın bizzat kendisi de feda edilmeyi gerektirebilmektedir.
Uğrunda feda edebileceğimiz yüce değerler yoksa ve yaşantımız insanca bir yaşantı değilse  yaşamın da ne anlamı olabilir ki? İşte şehadet bu fedayı cana denir ve ancak hiçbir zaman amaç değildir. Şehadeti insanlık için bir amaç gibi takdim etmek yanlıştır ve yanlış sonuçlar doğurmaktadır. Haydin ben ölmeye gidiyorum, demek başka, ben yaşamın önüne çıkarılan engelleri kaldırmaya gidiyorum, gerekirse bu uğurda ölürüm ve bu ölüm benim için yanlış gidişata müdahil olduğumun tanıklığı olur, demek başkadır. Bu inançla mücadele edip ölmem halinde kaybedeceğim bir şey de yoktur. Zira ölüm yeni bir hayatın eşiğidir. Varlığım insanlığın varlığına, insanlık değerlerinin ikamesine adanmıştır. Bu itibarla zararda ziyanda da değilim. Naçiz varlığım insanlığın değerler dünyasında yaşamaya devam edecek, ufukta parlayan meşaleler gibi insanlık dünyasını aydınlatacaktır. Bu itibarla bu sonuç övülen, takdir edilen ve ödüllendirilen bir sonuçtur. Allah yolunda öldürülenler “ölüler” değillerdir. Onlar, insanlık tarihi boyunca hep diri olarak varlıklarını sürdürecekler ve insanlık dünyasının parlayan yıldızları olarak ufkumuzu aydınlatacaklardır. Onlara selam olsun!
Çok zor bir süreçten geçiyoruz.
Bizi bu hale sürükleyen sebepler nelerdi? Şimdi bunları irdelemenin ve suçlu aramanın çok bir anlamı da yoktur. Şu anda çok tehlikeli bir yuvarlanma hali var gibi gözüküyor. Heyelan bölgelerinde tek bir taşın yuvarlanması büyük felaketlerin oluşması için yeterlidir. Sathı mailde yuvarlayacağınız bir kar topunun çığa dönüşmesi ve ardından korkunç yıkımları getirmesi  hiç de uzak bir ihtimal değildir.
Şimdilerde korkunç bir kin ve hınç dalgasının giderek büyüyen bir şekilde toplumu sardığı ve istikrarı kökünden sarstığı gözükmektedir.
Böylesi bir ortamda herkese etkin bir rol düşmektedir. İnsan olarak amacımız yaşamak ve yaşatmak olmalıdır. Ortak değerlere sahip çıkıp onların egemen olacağı huzur ve sükun ortamının oluşması için hepimizin çaba göstermesi lazımdır.
İnsan olarak hepimiz birbirimizin eşi olmaktayız. Ama Müslümanlar olarak ayrıca kardeş bulunuyoruz. Dolayısıyla insan olan herkese karşı yerine getirmemiz gereken bir hukukumuz olduğu gibi, ayrıca Müslüman olan kardeşlerimize karşı daha da özel bir hukukumuz olmaktadır.
Adil olmak zorundayız ve “bir kavme olan hıncımız, kin ve öfkemiz bizi adaletten ayırmamalı”dır. Adalet herkese hak ettiğini vermektir. Ne eksik ne fazla. Dolayısıyla bir kimse bir suç işlemişse onun işlediği suça denk bir ceza ile cezalandırılması adaletin gereğidir. Ancak iyi semereler verecekse  cezalandırma yerine affetme yoluna da gidilebilmelidir ve buna “ihsan” denilmektedir. Karşısındakini bende edecek bir erdemdir.
Suç ve cezada şahsilik ilkesi esastır. Benim işlediğim bir cinayet yüzünden hiç ilgisi olmayan, tamamen masum bulunan bir yakınımın cezalandırılması adaletle bağdaşmaz. Bu tutum, kin ve intikam yumağının giderek büyümesi ve toplumu tümüyle sarmalına alması gibi sonuçlar doğurur.
Genel huzurun bozulduğu ortamlarda suçluların affedilmesi, kayırılıyor gözükmesi toplumda infiallere sebep olabilir. Bu itibarla mekanizmaların gecikmeden devreye girerek adaleti tesis etmesi bir zorunluluk olarak arz eder. Ateşin düştüğü yerde anında söndürülmemesi, giderek büyümesine ve sonuçta kontrolden çıkan yangınlara döner. Toplum adaletin yerine getirilmesi için yardımcı olmalıdır. Ancak kendiliğinden ihkakı hakka kalkışması, linç girişimlerine ve sonuç itibariyle işin tamamen çığırından çıkmasına sebep olur.
Her konuda teenni ile hareket etmek, aceleci davranmamak önemli bir erdemdir. Ancak fitnelerin körüklendiği ortamlarda fevri hareketlerde bulunmak ve şüyuu vukuundan beter olan haberlere inanarak, tahkik etmeden eylemlere kalkışmak, hiçbir zaman telafisi mümkün olmayan zarar ve mefsedetlere sebebiyet verir.
Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Medine’sinde bile münafıkların en zor ve kritik dönemlerde toplumun maneviyatını nasıl sarstığı malumdur. Dolayısıyla bu hastalıklı tipler ve provokatörler her zaman ve toplumda var olurlar ve bunların en çok sevdiği ortamlar da muhataralı ortamlardır, puslu havalardır. Bunlara prim vermemek, onlara verilecek en güzel cevaptır. Yangın yerine dönmüş ortamlara odun taşımak, yangını büyütmekten başka bir işe yaramaz.  Bir de ateşe körükle gitmeye ne demeli?
Bir de ulu orta insan cesetlerinin teşhir edilmesi vicdanları çok acıtıyor. Düşmanınız dahi olsa, savaş hukuku gereği öldürdüğünüz bir düşman askeri dahi olsa, onların cesetleri  Allah’ın birer emanetleridir. “Bir çukur hafriyle ilâ cehenneme zümera” da olsa onlara karşı saygılı olmak insanlık gereğidir. Kabil’in kin ve öfkesi Habil’i öldürttü ama onu sırtında taşımasına ve nihayetinde gömmesine de engel olmadı.
Dua ile!
10.09.2015
GARİBCE

15 Şubat 2015 Pazar

Adalet tecelli etmez üçü birden olmayınca

 

Adalet gökten inmez yerden de bitmez
Adalet olmayan yerde ocaklar tütmez

Evvela suça iten ortam edilmeli izale
Önlenmesi için sonra aranmalı çare

Fırın yaran aç köpeğin karnını deşmek
Hiç adalet olur mu kıtlık yılı el kesmek

Medyanın tecavüze hınç bileyen sayfası
Öbür sayfada teşvikin her türlü alası

Evvela ortam suça bahane üretmemeli
Suç da ceza da  her şey önceden olmalı belli

Kayırma yok Fatıma da olsa suçu işleyen
İşlemeden vazgeçmeli cinayeti düşleyen

Adalet adalet olur mu asıp kesmeyle
Hele haklı haksız acele karar vermeyle

Değerlendirme lazım teenni ve ibretle
Bil ki en az üç taraf olur bir cinayette

Üçünü de gözetmek lazım gelir elbette
Önce suçun mağduru gelir bidayette

Özüne ateş düşmüştür zira yanar içten
Söndürmek lazım ilk iş bu ateşi baştan

Yoksa etraf döner yangın yerine bir anda
Adalet gecikip de vaziyet etmezse anında

Etrafı yakıp yıkan nerde çıkmış bir yangın
Hepsinin aslı bir kıvılcım  ibretle bakın

Adalet geçip harekete vaziyet etmeli
Özde tutuşan ateşi cabucak söndürmeli

Öte yandan elbet caniye de lazım adalet
Onu da kuşatmalı sonsuz ilahi rahmet

Cezası ne ise çekmeli o zaman yanmaz
Bilir Şeriatın kestiği parmak acımaz

Ama parmak yerine kesilirse kinle eli
Acır o zaman öfke duyar kesilir deli

Ceza suça denk olmalı hukukta her daim
Adalet işte ancak o zaman olur kâim

Ve bir de toplum var kanar vicdanı yaralı
Onun da kanayan yarasın hemen sarmalı

Gecikmemeli adalet ha oluşmadan hınç
Yoksa kamu galeyana gelir de eder linç

Oh demeli kamu suçlu cevazını bulmalı
Cümle âlem için bu bir ibret dersi olmalı

İşte bu üç taraf alınınca hikmetle göze
Adalet ancak o zaman tecelli eder bize

Hukuk araçtır Garibce yok kendinde bir değer
Amaç hükmün alır adalete hadimse eğer

Dua ile!
15.02.2015

GARİBCE 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...