Fahrettin Atar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Fahrettin Atar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Şubat 2014 Cumartesi

Fahrettin Atar Hocama Selam Olsun!


31.01.2014
Bugün Ocak ayının son günü ve Cuma.
Mübarek bir gün.
Hocalarımızdan yemek esnasında bugün itibariyle Fahrettin Hocam’ın emekli olacağını ve bu vesile ile Temel İslam Bilimleri Bölüm başkanı sıfatıyla bir toplantı düzenlemiş olduğunu öğrendim. Doğrusu bana  bir mesaj ya da e-mail gelmemişti. Yemekhanede olmasaydım haberim bile olmayacaktı.
Buna sebep bugün bir anlamda benim için buruk bir gündü.
Gerçi hocamız gene aramızda olacaktı ama yine de resmen emekliye ayrılmış olması bana onu hep arayacağımız hissini verdi.
Yılların hizmetlisi olmak ve emekliye ayrılmak belki bir onurdu ama yine de  bir gelin kızın yeni bir yuva kurmak için evden ayrılması gibi değildi herhal. Hele bir de eve çekilme ve içeri kapanma gibi bir durum olacaksa, düşünmesi bile ürküntü veriyor.
Doğrusu ben kendi hesabıma böyle bir sondan endişe ediyorum. Bizim yegane çevremiz ilmî mahfiller. Oradan bir uzak düşersek, sudan çıkmış balığa döneriz alimallah. Kadınlarımız da bizim sohbetimize doyamazlar (!). O yüzden endişemde  haklı gibiyim.
Ömrü uzun ve huzurlu olsun Hocanın benim üzerimde hakkı büyüktü. Fakülteye intisabımda bir anlamda elimden tutan kimse  hocam olmuştu.
Haseki’de okurken Yüksek Lisansa da başlamıştık ve o zaman 17 kişi olduğunu sandığım arkadaşlarımızın tümünün danışmanı Atar hocamız idi. O zamanlar, henüz Enstitü’den Fakülteye yeni dönüşüm yapmış olan okulumuzda doktorasını yapmış hoca henüz birkaç kişiden ibaretti. Erzurum’dan idareci iken gelmiş ve burada da hep idareci olmuş bir hoca olarak Atar hocamız, akademik unvanların ve kadroların alınmasında pek çoğumuzun üzerinde emeği olan ve bu anlamda herkes tarafından da hayır ile anılan bir hocamızdır.
Ama benim üzerindeki hakkı daha farklı idi.
Haseki’yi bitirdiğimizde benim Haseki’de kalmam istenmişti ama şart olarak da doktora yapmamak kaydı düşülmüştü. Ben ise ille de doktora yapmak için kendimi hazırlamıştım. Sonunda bana Hereke vaizliğini vermişlerdi hani İstanbul’a gidip gelmem kolay olsun diye. Rahmetli Gebze müftüsü Ali Çergel’de, il dışından gelip gitmek olmaz olmaz diye benim evimi apar topar  İstanbul’dan taşıttırmış ve lütuf olarak da beni Hereke yerine  Darıca’da görevlendirmişti. Gebze istasyon mahallesinden bir ev tutmuştum, banliyö treniyle gelip gidiyordum ve böylece başlamış olduğum Yüksek Lisans programını sürdürüyordum.
Danışmanım Atar hocamdı. “Ayna taalluk eden haklar” konulu bir tez almıştım. O zamanlar İslam Hukuku alanında Eşya hukukuna dair yazılmış herhangi bir çalışma henüz yoktu. Hocamın odasında oturuyorken bir konuda anlaşamadık ve tartışma başlattık. Ben bir şey diyordum hoca ise hayır öyle değil diyordu. Ne olduğunu şu anda hatırlamıyorum ama, ben o sıralar epey bir cahildim galiba ve onun verdiği cesaretle bildiğimi düşündüğüm konuda ısrarımı sürdürdüm, hoca baktı benim halime, az inat değilim. “Tamam! Tamam!” dedi. Daha önce hoca beni tanımıyordu. Belli ya o tartışma, hoca üzerinde benim hakkımda olumlu bir intiba uyandırmış. Aradan bir süre zaman geçti ve ben hocayı ziyaret için kapısını çaldım. Beni görür görmez hemen elimden tuttu ve doğru dekan Salih Tuğ beye götürdü ve “Hocam, açılan Arapça Okutmanlık imtihanına bu da katılsın!” dedi. Salih Hoca da hiç ikilemeden: “Saim beye git kaydını alsın!” dedi. Gittim, Saim Bey sonradan öğrendiğim adeti üzere çok yardımcı oldu (!) ve “Başvuru süresi geçti!” dedi ve beni başından savmak istedi. Ben “Dekan bey gönderdi!” dedim. Hemen yanımda dekan beyi aradı. Kendisine hep minnet duyduğum Salih Hoca beni doğruladı ve hocanın bu direktifi ile benim kaydımı aldı. Ben de böylece  açıldığından hiç haberim bile olmayan bu imtihana girmiş oldum. İki kişi alacaklarmış, birinci sırada kazanmışım. Ve tam on üç sene Arapça okutmanlığı yaparak hem ailemi geçindirdim ve hem de Üniversite ortamında olmanın avantajlarını kullanarak doktoramı tamamladım (1989). En başarılı tercüme ve telif çalışmalarımı o dönemde yaptım. Sonra 1995 yılında doçent oldum.
Doktora yaptığım alanda kadro bulmak o günler için çok zordu daha doğrusu adamına göre değişiyordu. İşte o zor dönemlerde ben ufkun zifiri karanlık olması sebebiyle bunalıp Rize’ye, Azerbaycan’a falan gitmek gibi niyetlere bile kapıldım. Allah’tan benden daha sabırlı ve ileri görüşlü eşim vardı da beni İstanbul’da tuttu.
İşte o zor zamanlarda doçentlik kadrosunu da benim için ayarlayan gene Atar hocam olmuştu. Bizim yüzümüze bir şey söylemiyordu ama belli ki bizi arkamızdan destekliyor ve kolluyordu. Gerçek anlamda insanlık, büyüklük, yardımseverlik ve dostluk da zaten böyle olmalıydı.
1997’den başlayarak İslam Hukuku kürsüsündeki görevimize bugünlere gelinceye dek devam ettik. Bu süre içinde hocamızın mütevazi ve sevecen gölgesini ve şefkatini hep üzerimde hissettim ve işimle ilgili hiç kaygı çekmedim. Onun benimle ilgili her ne karar verirse yerinde olacağına olan inancım hiçbir zaman zail olmadı. Ve de hep öyle oldu. Diğer arkadaşlarımın da aynı kanaatte olduklarını gözlemledim.
Hocamız, hep idareciydi ama öylesine idareten idare edenlerden değildi. Onu makamında bulamadıysak ya bir toplantıdaydı ya da illa ki bir sebebi vardı.
Telefonu ilk çalışında kaldırmamışsa, bu demekti ki Hoca odasında değil.
Ben masası o kadar karışık ve fakat her şeyin yerli yerinde olduğu bir ikinci kişi herhalde tanımadım. Benim masam da genelde karışık olur ama, hocanın masasının yanında düzgün bile sayılır. Bir farkla ki ben aradığımı bulamam, hoca ise hep az önce koymuş gibi bulur.
Bu masada hoca, bu kadar işin arasında  -Hacak’ın da ifadesiyle- tek parmağı ile bilgisayarda değerli kitaplar da yazdı. İdarecilik içinde kendisini tümden kaybedip, yitirmedi. Gerek ansiklopedi için ve gerekse kendi müstakil çalışmaları için zaman içinde zaman da bulabildi.
Vakfımız için hazırlanan İlmihal içine  müellif olarak beni de alması bir lütuftu.
Hocanın güzel huyu gibi fizik siması da maşallah hiç değişmedi. 1983 yılında gördüğümüzdeki siması ne ise Emeklilik merasimindeki resmi de öyle maşallah.
Hocanın müthiş bir hafızası var.
Onun çalışma azmi ve enerjisi ile bundan böyle idarecilik gailesinden boşalan vakti ile inşallah daha verimli çalışmalar yapmasını ve kalıcı eserler vermesini diliyorum.
Hoca, bizim sahanın kıdemlilerinden olması hasebiyle katıldığı toplantılarda yaptığı başkanlıklar, eminim herkesin tatlı bir anı olarak hafızasında şöyle ya da böyle yer etmiştir.
O bizi aileden gördü, biz de onu ailenin büyüğü. Yengem bazen hocaya kızarmış, “Sen koca koca adamlarla niye öyle konuşuyorsun?” diye. Hani senli benli. Hoca içinden geldiği gibi konuşuyor, adıyla söylüyor, çocuklar diyor.
Özel olarak da benim için hocayı uyarmış. Benim duygusal olduğumu biliyor olmalı ki takılmalarının beni üzebileceğini düşünmüş. Kendisine saygılarımı sunuyorum.
Zaman zaman özellikle de bazı düşüncelerime sebep hocanın bana takılmaları oldu. Bunlardan hep haz almışımdır. Zira bu takılmaların bana verdiği değerin bir sonucu olduğunu hissetmişimdir.
Yıllar yılları kovalamış.  Ve bugün işte YÖK’ün belirlediği bir sınıra gelmişiz. Bizde bir söz vardır:
Cahilin kocası kocadıkça hiç olur,
Âlimin kocası kocadıkça koç olur.
İmdi, hele de hocam gibi gençler için altmış yedi yaşının bir mecburiyet olarak erken olduğunu düşünüyorum. Hani bizim gibi saçı sakalı ağarmışlar için neyse de.
Değerli hocama, yengem hanımefendi başta olmak üzere çocukları ve torunları ile mutluluklar diliyorum.
Hakkınızı helal edin, değerli hocam.
Ellerinizden öperim.
Dualarınızı beklerim.
31.01.2014

GARİBCE








Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...