Din İşleri Yüksek Kurulu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Din İşleri Yüksek Kurulu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Temmuz 2014 Perşembe

Ramazanda fakirin fitre ve fidyesi


 

Bismillahirrahmanirrahîm.

Yazımıza besmele ile başlayalım.

Ne demektir herkes bilir: Rahman ismi ile cümle varlığa rahmeden, Rahîm ismiyle de ayrıca inananlarına özel inayet eden esirgeyici, koruyucu Rabb olan Allah’ın adıyla ya da Allah’ın adına… demektir. Yani her ne yapacaksak O’nun adıyla ya da adına olacaktır.

İnananlar açısından böylesi bir başlangıç. Yapıp ettiklerimizde belirleyici olanın yaratılmışlara karşı kucaklayıcı, esirgeyici bir şefkat olması gerektiğini ifade olmalıdır.

Ramazan’dayız. Ha! Ramazan’ın R’si de Rahmet’in R’si imiş. Bir medya vaizemiz öyle buyuruyordu. Öbür harfleri dinleyemedim. Uysa da uymasa da!

İbadetin önemini vurgularken öyle bir dil ve üslup tutturuyoruz ki sonuçta ibadet mi insan için yoksa insan mı ibadet için belli olmuyor. “Vemâ halaktu’l-cinne ve’l-inse illâ liya’budûn” ayetindeki ubudiyeti de geniş anlamda kulluk yerine dar anlamda ibadet olarak aldığımızda sonuç şu oluyor: İbadet için yaşayacaksın.

Namaz kılmak, oruç tutmak… için yaşayacaksın. Sözgelimi oruç tutmak hayatına mal olacak olsa bile gene orucunu tutacaksın çünkü zaten sen oruç için yaşamaktasın… Oruç yoksa hayatının gayesi de  zaten yok.

Garibce orucun faziletine dair çok şey söyledi ve yazdı. Ama gördü ki anlatılanlardan ve yazılanlardan anlaşılan mana, yaşamımızın amacının ibadet olduğu. O yüzden ibadetlerin ifası konusunda oldukça katı davranıyor ve asla müsamahalı yaklaşmıyoruz. Ölümle cebelleşiyor olsak bile namazımızı kılacağız diyoruz, yaşlı biri “Taburede oturarak namazımı kılabilir miyim?” diye gözümüze bakıyor, işaret parmağımızı öyle bir sallıyoruz ki adam çaresizce var gücünü kullanarak vücudunu indirip kaldırmaya çalışıyor. Kuşatıcı rahmetten eser yok.

Oruca gelince, Garibce’nin “Oruç tut, ölün oruçlu olsun!” başlıklı yazısını belki okumuşsunuzdur. Bundan bir önceki “Uzun yaz günlerinde oruç ve şefkat” başlıklı yazı da aynı konudaydı.

Dün köyden bir kadın bana telefon açtırmış, şeker hastası olduğu için orucu tutamadığını söylemiş, arkasından da parasının da olmadığını ifade etmiş.

Anlaşılan o ki orucu tutamayacağını ve bunun kendisi için bir mazeret olacağını biliyor. Ama bu kez hocalar  para vereceksin diye tutturuyorlar. Yahu ne parası?

Tutamadığın orucun parası? Galiba fidye kastediliyor.

Kadın “Param yok!” diyor “Nerden bulayım!”

İmdi madem ki besmele ile başladık ve yapacağımız her işte atacağımız her adımda Allah’ın eşsiz rahmet ve merhametinin belirleyici olduğunu ilke olarak kabul ettik o zaman soralım:

Her hâlükârda Allah’ın kulu olacağız ve sadece O’na ubudiyette (kullukta) bulunacağız ve bunun istisnası yok. Bu kabul. Ama ibadetlerin ifası söz konusu olunca olabildiğince kolaylaştırıcı, ve herkesi kucaklayıcı olmamız gerekmez mi?

Şimdi bu somut örnekte bu kadıncağıza “Madem hastasın, zorlanyorsun, sen de tutmayıver… Allah zaten senin gibilerden ille de oruç tutmalarını istemiyor. Sen de Allah’a seni böylesine esirgediği ve muaf tuttuğu için şükret, zikret, fikret…” desek işte o zaman kuşatıcı ve esirgeyici rahmet ile hareket etmiş oluruz.

Orucun ille de tutulmasını sağalmak gibi bir amacımız var ise bu kez bu kadıncağıza “Yazın bu uzun günlerinde tutamadığın belli, ama kışın kısa ve serin günlerde de tutabilir misin? Eğer buna imkânın olursa sen de öyle yap!” desek, din elden gider mi?

Yok “Onu da yapacak durumda değilsen, fidye ver!” desek, bu kez diyecek ki “O da ne!”

“-O mu? Şey. O, bir fitre miktarı bir para!

Fitreyi Din İşleri Yüksek Kurulu bu yıl için 10 TL olarak belirlemiş. Bu hesaba göre 30x10= 300 TL. vereceksin.”

Garibce fitre konusunda geçen sene de eleştiri yazısı yazmıştı. Kurul, muhtemelen Türkiye ortalama refah düzeyini esas alıyor. Bu hesaba göre dört kişilik bir ailenin ortala sadece mutfak masrafı 1200 TL olmalıdır. Bu rakam ise asgari ücretin ve birçok emekli maaşının üzerinde bir rakamdır. TÜİK’e göre 2014 Şubat ayı açlık sınırı ise 1165 TL idi.

Bu kadıncağızın erinin köyde sekiz yüz lira BAĞKUR emeklilik maaşı aldığını düşünürsek, 10 liralık fitre miktarı onun için çok yüksek bir rakamı ifade etmektedir.

Fitreyi tespit ederken arpa, buğday gibi tahıl ölçülerinden niye vaz geçtik…? Herkesin “ailesine yedirdiğinin ortalaması” esas alınsın ve ona göre belirlensin diye… Oysa Kurul, tek rakam ilan etmekle sadece orta hallilerin haline uygun düşecek bir rakamı ilan etmiş oluyor.

Her neyse, bu kadıncağızın hem oruç tutması hem de Kurul hesabına göre üç yüz lira para fidye vermesi zor.

Kaldı ki mali durumu bu kadınınki gibi olanların fitre alabilmeleri bile mümkün. Yani kendilerinden daha yoksul kimseler yoksa, fitrelerimizi bu halde olan yani açlık sınırının altında bir gelirle hayatta kalmaya çalışan kimselere verebiliriz.

Bu kadının aslında bir şey vermesi de gerekmez. Hani Hz. Peygamber, oruç kefareti için son çare olarak kendisine getirilen bir sepet hurmayı “Bari al bunu  fakirlere dağıt!” deyince adamın “Bizim ev halkından fakir kimse yok ki!” demesi üzerine  “O halde götür ve kendi ev halkına yedir!” demesi örneği de bu konuda bize ışık tutar. Lakin bir de insan psikolojisi diye bir şey var. İnanan bir kimse oruç tutmak ister. Tutamadı kazasını yapayım bari der. Onu da yapamayacak bir durumda ise bu kez de onun için bir telafi ya da daha doğru bir ifade ile bir ikâme kurumun devreye girmesi ve o kişinin psikolojik olarak rahatlatılması icap eder.

İmdi biz ona kendi durumuna göre sen üç yüz lira değil de mesela fitresi üç lira hesabıyla 90 lira ver desek ya da eski usul ile  tahıl ver desek o kadın açısından daha merhametli ve şefkatli hareket etmiş oluruz. Buna göre şöyle bir hesap yaparız: “Bir fidye eşittir yarım sâ’ buğday” hesabıyla 30x0.5 sâ= 15 sâ eder, dört sâ bir şinik (yaklaşık sekiz kilo buğday alan bir ölçek) hesabıyla 15/4= 3.75 şinik eder. Bunun da parasal değeri buğdayın şiniği yuvarlak hesap 8 lira olsa, toplam da 30  TL eder. O kadın da bu meblağı zorlanmadan öder ve orucumu tutamadım amma hiç olmazsa fidyesini verdim diye teselli bulur.

İnsanlar dinin içinde ancak bu şekilde tutulur. Rahman ve Rahîm olan Allah’ın kullarının hayatında her daim var olması ancak böyle bir anlayışın sonucunda söz konusu olabilir. Aksi halde insanlar dinden koparlar. Eskiden annemiz pancar haşlardı ve onu soyması dikkatimizi çekerdi. Haşlanmış pancarı bütün haliyle iki avucu arasına alıp sıkınca pancar kabuğundan pörtleyip çıkar tümüyle soyulmuş olur, elinde sadece bütün halde kabuğu kalırdı.

Din ve hayat ilişkisi de böyle galiba. Dini hayatın içinde tutacaksak bilmeliyiz ki bu sıkmaya gelmiyor.

Pamuk ipliği ile de olsa insanların din ile olan bağlarını koparmak gibi bir lüksümüz yok. O bağı güçlendirmek için çalışmamız lazım. Güçlendirebilmenin ilk ve temel şartı da kopmasına izin vermemektir.

Bu açıdan bakılınca acaba geçmişte gördüğümüz birtakım hiyel (çare arayışları) uygulamalarının acaba böyle bir anlayışla ilgisi var mıydı diye bir soru sormak da mümkün gözüküyor.

Haydi hayırlısı!

Dua ile!

03.07.2014

GARİBCE

 

9 Temmuz 2013 Salı

Orucun tanımı var mı?


Kur’an’da oruç ile ilgili bir tanım yok. Niye yok? Çünkü insanlar orucun ne olduğunu bilmektedirler. O yüzden de ilk geçtiği yerde “es-sıyâm” şeklinde marife (belirgin)  olarak geçmekte ve ayetle bilinen bir duruma atıfta bulunulmuş olmaktadır. Zaten örnek olarak da başlarında Hz. Peygamber vardır. O yüzden tanıma ihtiyaç da yoktur. Bunun sonucu  hadislerde de bir tanım olduğunu bilmiyoruz.
Tanımlar bizim fıkıh kitaplarının işidir. Tabii olan da budur. Kavramlar, tanımlar elbette ki bir anda oluşmamış, birkaç asır süren bir teşekkül dönemi içinde her şey yerli yerine oturmuş ve belirginlik kazanmıştır.
İmdi bizim fıkıh kitaplarına baktığımızda şöyle bir tanım görmekteyiz:
“Sıyâm” ya da “savm” kelimesi sözlükte mutlak anlamda “tutmak” demektir. Şerî savm ise “özellikli bir tutma şekli”dir.
Özellikli tutma şeklinin açılımı da şöyledir:
“Tutma”, orucu bozucu üç şeyden olacaktır. Bunlar, yeme, içme ve cinsel ilişkidir.
Orucu tutan, bunu ibadet kastıyla yapmış olacaktır. Niyetsiz uzun süre aç ve susuz kalma oruç olmaz. Keza niyetin sahih olabilmesi için Müslüman olması da gerekmektedir.
Tutma işi özel bir zamanda yapılmış olacaktır. Bu da tan yerinin ağarmaya başlaması anından güneşin batışı anına kadar süren bir zamandır.
Tutan kişi özel bir vasıfta olacaktır. Bundan maksat kadınların hayız ve nifas (loğusalık) halinde olmaması demektir.
En yaygın furu kitaplarımızdan el-İhtiyar’ın (I, 131 vd.) tarifi ve açılımı böyledir.
İş burada kalsa mesele yok. Fakat tanım üzerine tefrî yani değişik sorulara cevap verme aşamasına gelindiğinde başka bir ifade ile neyin orucu bozup neyin bozmayacağı sorusunun cevabı farklı durumlar itibariyle irdelenmeye başlanınca tarifteki bu sadelik ve açıklık aynısıyla sürdürülmemekte ve “sadece, yeme, içme ve cinsel ilişki” orucu bozar, bunun dışındaki fiiller bozmaz denilmemekte mesela şöyle çıkarsamalar yapılmaktadır.
Hukne (şırınga ile) makattan vücuda bir şey verme, buruna ilaç çekme, kulağa ilaç/yağ damlatma, vücuttaki ya da baştaki bir yaraya ilaç koyma durumlarında da oruç bozulur. Çünkü “dâhil = iç” sayılan yere orucu bozucu özellik taşıyan şey girmiş olmaktadır. Bu giren şeyde ister gıda olsun ister ilaç vücudun yararına olma durumu vardır. (I, 141) Delilimiz de şudur: Hz. Peygamber buyuruyor ki: “Orucu, giren şey bozar”.
Ama kulağa su damlatılsa bozulmaz. Çünkü hem suret hem de mana olarak kulağa damlatılan suyun oruç bozucu özelliği yoktur. Yağ ya da ilaç ise mana itibariyle bozucu özelliktedir. Çünkü bunda dimağı (beyni) sağaltıcı özellik vardır.
Ebu Yusuf vücuttaki ve kafadaki yaraya konulan ilacın orucu bozucu olmayacağını çünkü girmenin doğal menfezlerden olmadığını söylemiş.
Örnekleme devam ediyor. Demir (misket gibi bir şey) yutsa oruç bozulur, çünkü sureta bir şey yutmuş oluyor ama kefaret gerekmez çünkü yenilir bir şey değil deniyor. Olur ya adamın boğazına sinek kaçsa, Allah’tan bu durumda oruç bozulmaz diyorlar. Çünkü kaçınmak mümkün değilmiş.
Böyle devam edip gidiyor.
İmdi burada Hz. Peygamber’e nispet edilen ve “Orucu giren şey bozar” şeklindeki söz, gerçekten sabit mi ve sabitse mutlak mı? Yani sözün bir bağlamı mı var.
Hadis kitaplarına baktığımızda bir kere bu sözün hadis değil İbn Abbas’a mevkûf olduğu görülüyor. Bağlamı ise şöyle:
İbn Abbas’a birinde yemekten dolayı abdest almanın gerekip gerekmeyeceği ve bir defasında da hacamat olmadan dolayı orucun bozulup bozulmayacağı soruluyor. O da “Abdest, girenden değil çıkandan, oruç da çıkandan değil girenden bozulur!” diyor.[1]
Buharî’deki gene mevkuf rivayeti de dikkate aldığımızda İbn Abbâs, kusma ve hacamat olma gibi durumlarda vücuttan çıkan şeyler sebebiyle oruca bir şey olmayacağını, orucun bozulması için yemek içmek gibi vücuda bir şey girmesi gerektiğini, abdestin de bunun aksine vücuttan çıkan şey sebebiyle bozulacağını ifade etmiş oluyor.
Bu “giren bozar” anlayışı o kadar ileri götürülüyor ki ok temreni, mermi çekirdeği gibi vücuda giren şeylerin bile orucu bozacağı iddialarına rastlanıyor. (Bilmen, Büyük İslam İlmihali, s. 293)
Hal böyle olunca iğne ile vücuda ilaç zerkedilmesi hayda hayda orucu bozucu olacaktır.
İmameyn, hiç olmazsa bu anlayışı doğal yollardan içeriye gitmedikçe bozulmaz şeklinde yumuşatmış bulunuyorlar. Buna göre merhum Ömer Nasuhi Bilmen Hoca “iğne ile orucun bozulmaması lazım gelir diyor” ve vaktiyle Fetvahane-i Âlî tarafından da bu yolda fetva verildiğini söylüyor ama yine de ihtiyata riayet edilmesinin evla olduğunu söylemeden de geri duramıyor.
Biz, orucun, bir tür irade eğitimi olduğunu ve bizi yeme, içme ve cinsel ilişki gibi günlük itiyatlarımızdan (alışkanlıklarımızdan) iradî olarak alıkoyduğunu söylüyoruz. Bu itibarla gerçek anlamda yeme, içme ve cinsel ilişki sayılmayan fiillerin orucu bozucu özelik taşıdığını alelacele söylemenin yersiz olduğunu kabul ediyoruz. Ama gerçek anlamda yeme içme olmasa bile, orucun tam da amaçladığı sonucu yok etme sonucunu gerektirici sigara, nargile, uyuşturucu kullanımı gibi şeylerin orucu kesinlikle bozacağını da ifade ediyoruz.
Türkiye’de belki ilk kez Din İşleri Yüksek Kurulu 2005 yılında önemli bir adım atmış ve  önce  “fecr-i sâdıktan güneşin batmasına kadar yemekten, içmekten ve cinsî münasebetten uzak durarak ifa edilen bir ibadettir”  şeklinde orucun tanımını yaparak, arkasından da bu tanımı dikkate alarak daha önce oruç bozucu olarak bilinen ya da söylenen  astım hastalarının ilaçlarının kullanımı, göz, kulak ve buruna ilaç damlatılması, dil altı ilaçları, iğne vurulması gibi bir çok konuda insanlarımıza önemli bir rahatlatma getirmiştir.
Dinî kurumlarımızın vazifesi de bu olmalı, dini kolaylaştırıcı ve sevdirici  bir üslupla yorumlayarak insanlara sunmalıdır.
Dinin hayatta kalabilmesinin asgari koşulu budur. Katı bir dindarlık anlayışı insanları dinden sadece uzaklaştırır.
Dua ile!
09.07.2013
GARİBCE

Orucu Bozan ve Bozmayan Muayene ve Tedavi Yöntemleri

Tarih: 9/22/2005
Din İşleri Yüksek Kurulu, 22/09/2005 tarihinde Kurul Başkanı Vekili Prof. Dr. M. Saim YEPREM'in başkanlığında toplandı.

Dini Soruları Cevaplandırma Komisyonunca hazırlanan "Orucu Bozan ve Bozmayan Muayene ve Tedavi Yöntemleri" konusu görüşüldü. Yapılan müzakereler sonucunda;

Birçok kişi, çeşitli sağlık problemleri nedeniyle tedavi görmektedir. Günümüzde Hz. Peygamber döneminde bulunmayan pek çok muayene ve tedavi yöntemleri ortaya çıkmıştır. Tedavi gören hastalardan bir kısmı, tedavi görürken oruç tutmayı da arzulamaktadırlar. Ancak, bu tedavi ve muyane yöntemlerinin oruçlarına zarar verip vermeyeceği konusunda tereddüde düşmekte ve bu konuda Başkanlığımızdan bilgi istemektedirler.
İslâm'ın beş temel esasından biri olan oruç, ayet ve hadislerdeki tanımına göre, fecr-i sâdıktan güneşin batmasına kadar yemekten, içmekten ve cinsî münasebetten uzak durarak ifa edilen bir ibadettir. Kur'an-ı Kerim'de, "Oruç gecesinde kadınlarınızla birleşmek size helâl kılındı (...) Sabahın beyaz ipliği (aydınlığı), siyah ipliğinden (karanlığından) ayırt edilinceye kadar yeyin, için, sonra akşama kadar orucu tamamlayın." buyurulmaktadır (Bakara 2/187). Hz. Peygamber de; "İnsanın oruç dışındaki bütün ameli on mislinden yediyüz misline kadar mükafatlandırılır. Ancak oruç konusunda Yüce Allah, `Oruç benim içindir, mükafâtını da ben vereceğim. Kulum benim için yemesini, içmesini ve cinsel arzularını terk etmiştir.' buyurur" demiştir (Müslim, Sıyam, 30, H.No: 1151).
 

Buna göre oruç, ibadet niyetiyle yemekten, içmekten ve cinsî münasebetten uzak durmaktan ibarettir ve bunlardan birinin yapılmasıyla oruç bozulur. Bu konuda bütün İslâm bilginleri görüş birliği içindedir. Yemek, içmek ve cinsî münasebet dışındaki konular ise, bunlara kıyaslanarak veya "sıyam" kelimesindeki imsak anlamından hareketle müçtehitler tarafından hükme bağlandığı için, bu konularda görüş ayrılığına düşmüşlerdir; birçok İslâm bilgini, orucu bozan şeyleri genişletirken, bir kısmı da, sadece ayet ve hadisteki orucun anlamından hareketle, bunları dar tutmuştur.

Yemek, içmek ve cinsî münasebete ek olarak, kendi fiiliyle ağız dolusu kusmak ve hacamat yapmak/yaptırmak dışında orucu bozan herhangi bir şey hadislerde bulunmamaktadır (bk. İbn Mâce, Sıyam, 18; Ebû Dâvûd, Sıyam, 28; Tirmizî, Savm, 25). Buna karşılık, yıkanmak, ağza su almak (mazmaza), diş fırçalamak (misvak kullanmak), sürme çekmek, eşini öpmek, yağlanmak, koku sürünmek gibi pek çok şeyin orucu bozmayacağı hadislerde yer almaktadır (bk. Buhârî, Savm, 24, 27; Müslim, Sıyam, 12; Tirmîzî, Savm, 29, 31, 76; İbn Mâce, Sıyam, 17; ?).

Oruç, nasıl ifa edileceği, bu ibadeti nelerin bozup bozmayacağı bütün Müslümanlarca bilinmesi gereken bir ibadettir. Bu nedenle Hz. Peygamber'in, diğer ibadetlerde olduğu gibi, orucu bozan başka şeyler olsaydı, bunları da detaylı olarak açıkça belirtmesi, sahabenin de bunu kendilerinden sonraki nesle aktarmaları gerekirdi. Halbuki, yukarıda zikredilenlerin dışında orucu bozan şeyler hakkında, ne sahih, ne zayıf, ne müsnet, ne de mürsel bir hadis rivayet edilmiştir.

Fıkıh kaynaklarımızda orucu bozan şeyler arasında yer alan âmmeye (baştaki derin yaraya) ve câifeye (karındaki derin yaraya) ilaç konulması, hukne yaptırılması gibi bazı hususlar, Hz. Peygamber döneminde de meydana gelmesine ve bütün Müslümanların bununla karşı karşıya kalma ihtimali bulunmasına rağmen, Peygamberimiz'den bunların orucu bozduğuna dair bir rivayet gelmemiştir. Oysa, bütün Müslümanların maruz kalabileceği konularda Peygamber'in açıklamada bulunması, tebliğin gereğidir. Bu itibarla orucu, yalınız Kur'an'ın ve sahih sünnetin açık beyan ettiği yemek, içmek ve cinsî münasebet bozar. Bu da dinimizin oruçtan kastettiği, nefsanî arzulardan ve bedenî alışkanlıklardan uzak durmakla örtüşmektedir.
Yukarıdaki açıklamalar ışığında, orucu bozup bozmayacağı bakımından muayene ve tedavi yöntemleri aşağıdaki şekilde değerlendirilebilir:

a) Astım hastalarının kullandığı sprey

Akciğer hastalarının kullandıkları spreyden, bir kullanımda 1/20 ml. gibi çok az bir miktar ağıza sıkılmaktadır. Bunun da önemli bir kısmı ağız ve nefes boruları cidarında emilerek yok olmaktadır. Bundan geriye bir miktarın kalıp tükrük ile mideye ulaştığı konusunda kesin bir bilgi de yoktur. Abdest alırken ağızda kalan su ile kıyaslandığında, bu miktarın çok az olduğu görülmektedir. Halbuki oruçlu, abdest alırken ağzına verdiği sudan geri kalan miktarın mideye ulaşması halinde orucun bozulmayacağı konusunda hadis (Dârimî, Savm, 21) ve İslâm bilginlerinin icmaı vardır. Ayrıca, misvaktan bazı kırıntıların ve kimyevi maddelerin mideye ulaşması kaçınılmaz olduğu halde, Hz. Peygamber'in oruçlu iken misvak kullandığı, sahih hadis kaynaklarında yer almaktadır (Buharî, Savm, 27; Tirmîzî, Savm, 29). Diğer taraftan, "kesin olarak bilinen, şüphe ile bozulmaz" kaidesi gereğince, mideye ulaşıp ulaşmadığı konusunda şüphe bulunan bu şeyle oruç bozulmaz.

Bu itibarla astımlı hastaların, sağlığı oruç tutmalarına uygun olup başka bir hastalıkları da yoksa, rahat nefes almalarını sağlamak amacıyla ağza püskürtülen oksijenli ilaç orucu bozmaz.

b) Göz damlası

Uzman göz doktorlarından alınan bilgilere göre, göze damlatılan ilaç miktar olarak çok az (1 mililitrenin 1/20'si olan 50 mikrolitre) olup bunun bir kısmı gözün kırpılmasıyla dışarıya atılmakta, bir kısmı gözde, göz ile burun boşluğunu birleştiren kanallarda ve mukozasında mesamat yolu ile emilerek vücuda alınmaktadır. Damlanın yok denilebilecek kadar çok az bir kısmının, sindirim kanalına ulaşma ihtimali bulunmaktadır. Bu bilgiler, yukarıdaki bilgilerle birlikte değerlendirildiğinde, göz damlası orucu bozmaz.
 

c) Burun damlası

Tedavî amacıyla burna damlatılan ilacın bir damlası, yaklaşık 0,06 cm3 tür. Bunun bir kısmı da burun çeperleri tarafından emilmekte, çok az bir kısmı mideye ulaşmaktadır. Bu da, mazmazada olduğu gibi ma'fuv kapsamında değerlendirilebilir.
 

d) Dil altı

Bazı kalp rahatsızlıklarında dil altına konulan ilaç, doğrudan ağız dokusu tarafından emilip kana karışarak kalp krizini önlemektedir. Söz konusu ilaç ağız içinde emilip yok olduğundan mideye bir şey ulaşmamaktadır. Bu itibarla, dil altı kullanmak orucu bozmaz.

e) Endoskopi, kolonoskopi yaptırmak, makat veya ferçten ultrason çektirmek

Midedeki hastalığı tespit amacıyla mideyi görüntülemek veya mideden parça almak için yaptırılan endoskopide, ağız yoluyla mideye tıbbî bir cihaz sarkıtılmakta ve işlem bittikten sonra çıkarılmaktadır. Kolonlardaki hastalığı teşhis etmek amacıyla, bağırsak içini görüntülemek veya parça almak için yapılan kolonoskopide, makattan bağırsaklara cihaz gönderilmekte ve işlem bittikten sonra çıkarılmaktadır. Kolonoskopide, hemen daima, endoskopide de genellikle, incelenecek alanın temizliğini sağlamak amacıyla cihaz içinden su verilmektedir.

Endoskopi veya kolonoskopi yaptırmak; makat veya ferçten ultrason çektirmek; yeme, içme anlamına gelmemekle birlikte, çoğunlukla cihaz içinden su verildiği için oruç bozulur. Ancak söz konusu işlemlerde cihazların kullanımı sırasında sindirim sistemine su, yağ ve benzeri gıda özelliği taşıyan bir madde girmemesi durumunda endoskopi, kolonoskopi yaptırmak, makat veya ferçten ultrason çektirmek orucu bozmaz.

f) İdrar kanalının görüntülenmesi, kanala ilaç akıtılması

İdrar kanallarına giren cihazlar veya akıtılan ilaçlar orucu bozmaz.
 

g) Anestezi

Acı ileten sinir yolları üzerinde iletimin değişik seviyelerde engellenmesi anestezi oluşturmaktadır. Lokal, bölgesel ve genel anestezi olmak üzere, üç türlü anestezi vardır. Küçük ameliyatlarda ameliyat bölgesinin yakın çevresine iletimi engelleyen ilaçların verilmesi ile oluşan anesteziye lokal anestezi denir. Vücudun daha geniş bölgeleri, örneğin belden aşağısı veya bir yarısı iletimin omurilik düzeyinde engellenmesi için omuriliğe veya omuriliğe varmadan geniş bir sinir grubunun oluşturduğu bağlantı yerleri üzerine ilaç verilerek oluşturulan anesteziye bölgesel anestezi denir. Hastanın uyutulup ağrının duyulması beyin düzeyinde engellenirse bu tür anesteziye genel anestezi denir.

Anestezi, nefes yolu veya iğne ile vücuda ilaç verilerek oluşturulmaktadır. Nefes yolu veya iğne ile yapılan anestezi, mideye ulaşmadığı gibi, yeme-içme anlamı da taşımamaktadır. Ancak bölgesel ve genel anestezide, acil durumlarda ilaç ve sıvı vermek amacıyla damar yolu açılarak, bu açıklık işlem süresince serum vermek suretiyle sağlanmaktadır. Bu itibarla, lokal anestezi, orucun sıhhatine engel değildir. Bölgesel ve genel anestezide serum verildiği için oruç bozulur.

h) Kulak damlası ve kulağın yıkattırılması

Kulak ile boğaz arasında da bir kanal bulunmaktadır. Ancak kulak zarı bu kanalı tıkadığından, su veya ilaç boğaza ulaşmaz. Bu nedenle kulağa damlatılan ilaç veya kulağın yıkattırılması orucu bozmaz.
 
Kulak zarında delik bulunsa bile, kulağa damlatılan ilaç, kulak içerisinde emileceği için, ilaç ya hiç mideye ulaşmayacak ya da çok azı ulaşacaktır. Daha önce de belirtildiği gibi, bu miktar oruçta affedilmiştir. Ancak kulak zarının delik olması durumunda, kulak yıkattırılırken suyun mideye ulaşması mümkündür. Bu itibarla, orucu bozacak kadar suyun mideye ulaşması halinde oruç bozulur.

i) Fitil kullanmak, lavman yaptırmak

Ağrı kesici, ateş düşürücü olarak veya diğer bazı amaçlarla makattan; mantar ve bazı kadın hastalıklarının tedavisinde ferçten fitil kullanılmaktadır. Lavman, tıbbî operasyon öncesi veya kabızlıkta kalın bağırsak da bulunan dışkının, anüsten içeriye, sıvı verilerek dışarı çıkarılmasıdır.

Sindirim sistemi, ağızla başlayıp anüsle sona eren, sindirim borusu ile sindirim bezlerinden oluşur. Sindirim borusu ise, ağızla başlar. Ağzın gerisinde yutak bulunur. Sonra yemek borusu, mide, ince bağırsak, kalın bağırsak, rektum ve anüs gelir. Sindirim ince bağırsaklarda tamamlanmaktadır. Kalın bağırsaklarda ise, sadece su, glikoz ve bazı tuzlar emilmektedir. Kadının ferci ile sindirim sistemleri arasında ise bir bağlantı bulunmamaktadır.

Bu itibarla kadınların fercinden kullanılan fitiller, orucu bozmaz. Makattan kullanılan fitiller ise, her ne kadar sindirim sistemine dahil olmakta ise de, sindirim ince bağırsaklarda tamamlandığı, fitillerde gıda verme özelliği bulunmadığı ve makattan fitil almak yemek ve içmek anlamına gelmediği için, orucu bozmaz.

Lavman yaptırmak konusunda ise, iki durum söz konusudur; kalın bağırsaklarda su, glikoz ve bazı tuzlar emildiği için, gıda içeren sıvının bağırsaklara verilmesi veya orucu bozacak kadar su emilecek şekilde verilen suyun bağırsakta kalması durumunda oruç bozulur. Ancak, suyun bağırsaklara verilmesinden sonra bekletilmeyip bağırsakların hemen temizlenmesi durumunda, verilen su ile birlikte bağırsaklarda bulunan dışkının dışarıya çıkarıldığı ve bu esnada emilen su da, çok az olduğu için oruç bozulmaz.

j) İğne yaptırmak, hastaya serum ve kan vermek

İğnenin orucu bozup bozmayacağı, kullanılış amacına göre değerlendirilebilir. Ağrıyı dindirmek, tedavi etmek, vücudun direncini artırmak, gıda vermek gibi amaçlarla enjeksiyon yapılmaktadır. Gıda ve keyif verici olmayan enjeksiyonlar, yemek ve içmek anlamına gelmediklerinden orucu bozmazlar. Ancak gıda ve/veya keyif verici enjeksiyonlar orucu bozar. Hastaya serum veya kan verilmesi de, aynı hükme tabidir.

k) Diyaliz

Böbrek yetmezliği hastalarına uygulanan diyaliz, periton diyalizi, hemodiyaliz olmak üzere iki çeşittir.
Periton diyalizi, karın boşluğuna verilen özel bir solüsyon aracılığı ile, hastanın kendi karın zarı kullanılarak kanın zararlı maddelerden arındırılması ve sıvı dengesinin sağlanması işlemidir. Hemodiyaliz ise, kanın vücut dışında bir makina yardımı ile temizlenip vücuda geri verilmesi işlemidir. Kan bir iğne aracılığı ile hastanın kolundan alınır. Hemodiyaliz makinası, diyalizör denen bir filtreden kanı sürekli geçirerek zararlı maddeleri ve fazla suyu filtre eder. Filtre edilen temiz kan ikinci bir iğne ile hastanın damarına geri verilir. Bu işlem yapılırken bazen, gıda içerikli sıvı verilmesi gerekmektedir.
Buna göre hastaya herhangi bir sıvı maddesi verilmeden gerçekleştirilen hemodiyalizde oruç bozulmaz. Diğer diyaliz çeşitlerinde ise, vücuda gıda içerikli sıvı verildiği için oruç bozulur.
 

l) Anjiyo yaptırmak

Halk arasında anjiyo olarak bilinen operasyon, teşhise yönelik (anjiyografi) ve tedaviye yönelik olarak uygulanmaktadır. Anjiyografi vücut damarlarının görüntülenmesi demektir. Damar içine damarların görünür hale gelmesini sağlayan ve kontrast madde olarak tanımlanan ilaç verilerek, anjiyogram adı verilen filmler elde edilir. Anjiyografi sayesinde organları besleyen damarlar görüntülenerek damar hastalıkları veya bu damarlardan beslenen organlara ait tanı koydurucu bilgiler edinilir. Tedaviye yönelik olarak uygulanan anjiyonun klasik yöntemi anjiyoplastidir. Bu ise, dar veya tam tıkalı damarların balon ya da stent denilen özel araçlarla tekrar açılması için yapılır.
 
Bu bilgiler ışığında gerek anjiyografi, gerekse anjiyoplasti operasyonlarında yemek ve içmek anlamı bulunmadığından, oruç bozulmaz.
 

m) Biyopsi yaptırmak

Tahlil amacıyla vücudun herhangi bir organından parça alınması (biyopsi), orucu bozmaz.

n) Kan vermek

Kan vermenin orucu bozup bozmayacağı konusunda, Hz. Peygamber'den rivayet edilen "Hacamat yapanın ve yaptıranın orucu bozulur." (Ebû Davûd, Sıyam, 28) hadisinden hareketle bazı İslâm bilginleri kan vermekle orucun bozulacağını söylemişlerdir. Din bilginlerinin çoğunluğu ise, Hz. Peygamber'in oruçlu iken hacamat olduğuna dair rivayeti (Buhârî, Savm, 32; Ebû Dâvûd, Sıyam, 29) esas alarak kan vermenin orucu bozmayacağını söylemişlerdir.
 
Bu iki hadis ve diğer rivayetler birlikte değerlendirildiğinde, "Hacamat yapanın ve yaptıranın orucu bozulur." hadisinin "hacamat yapanın ve yaptıranın orucu bozulma tehlikesiyle karşı karşıyadır." şeklinde anlaşılmalıdır. Zira hacamat yapan kişi emerek kanı aldığı için boğazına kan kaçma ihtimali, hacamat yaptıranın ise zayıf düşeceğinden yeme içme zorunda kalma ihtimali bulunmaktadır. Nitekim Enes b. Malik de, hacamat yaptırmanın oruçluyu zayıf düşüreceğinden dolayı hoş karşılanmadığını söylemiştir (Buhârî, Savm, 32).
Bu itibarla, oruçlu iken kan vermek orucu bozmaz.

o) Merhem ve ilaçlı bant

Deri üzerindeki gözenekler ve deri altındaki kılcal damarlar yoluyla vücuda sürülen yağ, merhem ve benzeri şeyler emilerek kana karışmaktadır. Ancak cildin bu emişi, çok az ve yavaş olmaktadır. Diğer taraftan bu yeme içme anlamına da gelmemektedir. Bu itibarla, deri üzerine sürülen merhem, yapıştırılan ilaçlı bantlar orucu bozmaz.
Sonuç olarak;

a)Dinimiz, hasta olan ve tedavi sürecinde bulunan kişilerin oruç tutmamalarına ruhsat vermektedir. Bu nedenle, tedavisi devam eden kişiler, sağlıklarına kavuşup, tedavileri tamamlanıncaya kadar oruçlarını erteleyebilirler. Bununla birlikte, Ramazan ayında herkesle birlikte oruca devam etmeyi arzu ediyorlar ve oruç tutmalarına başka bir engelleri de bulunmuyorsa, muayene ve tedavilerini iftardan sonra yaptırmalarının önerilmesinin uygun olduğuna,
 

b) Astım hastalarının kullandığı spreyin; göz, kulak ve burun damlasının; kulak zarında delik bulunmayanların kulak yıkatmasının; dil altı kullanmanın; idrar kanalını görüntülemenin, idrar kanalına ilaç akıtmanın; su, yağ ve benzeri gıda özelliği taşıyan başka bir maddenin vücuda girmemesi kaydıyla endoskopi, kolonoskopi yaptırmanın; makat veya ferçten ultrason çektirmenin; lokal anestezi uygulamanın; makattan ve ferçten fitil kullanmanın; suyun bağırsaklara verilmesinden sonra bekletilmeyip bağırsakların hemen temizlenmesi kaydıyla lavman yaptırmanın; hastaya herhangi bir sıvı maddesi verilmeden hemodiyaliz yaptırmanın; gıda ve keyif verici olmayan enjeksiyon yaptırmanın; anjiyo, biyopsi yaptırmanın, kan vermenin, merhem sürmenin, vücuda ilaçlı bant yapıştırmanın orucu bozmayacağına,

c) Gıda ve keyif verici enjeksiyon yaptırmanın; gıda içerikli sıvıların bağırsaklara verilmesinin veya orucu bozacak kadar su emilecek şekilde lavman yaptırmanın; su, yağ ve benzeri gıda özelliği taşıyan başka bir maddenin vücuda girmesi durumunda endoskopi, kolonoskopi yaptırmanın; bölgesel ve genel anestezinin; kulak zarı delik olup, orucu bozacak kadar su mideye ulaşacak şekilde kulak yıkatmanın, periton diyaliz ve damara serum verilerek yapılan hemodiyalizin orucu bozacağına,

Karar verildi.



[1] السنن الكبرى للبيهقي وفي ذيله الجوهر النقي - (4 / 261)
8512- أَخْبَرَنَا أَبُو طَاهِرٍ الْفَقِيهُ أَخْبَرَنَا أَبُو بَكْرٍ : مُحَمَّدُ بْنُ عُمَرَ بْنِ حَفْصٍ الزَّاهِدُ حَدَّثَنَا إِبْرَاهِيمُ بْنُ عَبْدِ اللَّهِ أَخْبَرَنَا وَكِيعٌ عَنِ الأَعْمَشِ عَنْ أَبِى ظَبْيَانَ عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ : أَنَّهُ ذُكِرَ عِنْدَهُ الْوُضُوءُ مِنَ الطَّعَامِ قَالَ الأَعْمَشُ مَرَّةً وَالْحِجَامَةُ لِلصَّائِمِ فَقَالَ : إِنَّمَا الْوُضُوءُ مِمَّا يَخْرُجُ وَلَيْسَ مِمَّا يَدْخُلُ ، وَإِنَّمَا الْفِطْرُ مِمَّا دَخَلَ وَلَيْسَ مِمَّا خَرَجَ. {ت} وَرُوِّينَا عَنِ النَّبِىِّ -صلى الله عليه وسلم- أَنَّهُ قَالَ لِلَقِيطِ بْنِ صَبِرَةَ :« وَبَالِغْ فِى الاِسْتِنَشْاقِ إِلاَّ أَنْ تَكُونَ صَائِمًا ».

1 Mart 2013 Cuma

Süt Bankası: Tekmile




Garibce’nin “Süt Bankası” başlıklı yazısı, esas itibariyle bir furu-ı fıkıh yazısı değildi. O yüzden de nihaî hüküm ve delillere dair bilgi verilmemişti.
Bu yüzden de bazı okuyucu dostların istifsarı ve ilave açıklamayı gerektirici merakları söz konusu olmuştur.
Mesala: herdogan38@: “Konunun gereği tamam, lakin çekinceler ve tedbirler konusundaki mülahazalarda görüş serdetmemişsiniz.” şeklinde bir tespitte bulunmuştur.

EldHas Historian ise “Acaba o zaman bankadan alınan sütten sıhriyet doğmuyor mu? Bakıcı annelik kaydından dolayı.” diye soruyor ve  bir fakih için gerekli olan anlayışın aslında –dinler tarihi alanına geçse de- kendisinde bihakkın mevcudiyetini ortaya koyuyor.
Nurullah Aydeniz kardeşimiz ise şöyle bir yorum ekliyor:
“Hocam! Anne sütünün çocuk üzerinde bir etkisi yok mu? Süt kardeşlerin evliliğinin haramlığı sadece süt emziren anneye, o aileye ve orada birlikte geçirilen zamana saygıya mı bağlıdır? Şayet ikincisi kabul edilirse (bir önceki yazınız) evde kalmış kızın derdini çeken abiye, amca oğlu yanında ikinci bir seçenek daha sunulmuş olmuyor mu? Ve aynı zamanda "süt kardeş" ifadesini de literatürden kaldırıyor. Yazılarınızı ilgiyle okumaya çalışıyorum ve gerçekten çok istifade ediyorum. Saygılarımla.”
Belli ki konunun biraz daha irdelenmeye ihtiyacı var:
Bir kere “süt kardeş” kavramı niye kalksın ki? Emzirme yoluyla sütanneliği sabit olan kadının çocukları, emenin de emme dolayısıyla kardeşleri olur. Bu konuda bir farklılık zaten yoktur.
“Anne sütünün çocuk üzerinde bir etkisi yok mu?” deniliyor. Olmaz mı? Erkeklerin sütü de olurmuş ve o süt haramlığı doğurmazmış. Kitaplar öyle yazıyor. Süt olarak bir gıdadır ve elbette onun da çocuk üzerinde etkisi vardır.
Eğer mücerret vücut üzerindeki etki haramlık hükmünün gerekçesi (illet) olsaydı, o takdirde kan naklinin böyle bir sonucu gerektirmesi evleviyet arz ederdi.
Bilindiği üzere kan naklinin imkan dahiline girmesiyle birlikte bir insandan başka birisine sütten çok daha hayati önem arz eden insan vücudunun üretmiş olduğu bir ürün aktarılabilmektedir. Bu işlem sonucu alıcı ve verici insanlar arasında ne bir kan kardeşliği ne de evlenme haramlığı söz konusu değildir. Çünkü haramlar, kıyas yoluyla çoğaltılamazlar ve sınırları içinde kalırlar.
Bir kere süt emme sebebiyle haramlık hükmünü getiren naslar gerek Kur’an’da ve gerekse sünnette hep emmek fiili ile ifade edilmektedir[1].
Süt emmeden doğan haramlık arızî ve istisnâî bir durumdur. Dolayısıyla mevridine masrufu esas olmalıdır. Yani nasda ne deniyorsa, alanı genişletilmeden olduğu gibi alınması esas olmalıdır.
Fıkıh kitaplarımızda aynı inekten süt içmiş olmakla süt akrabalığı oluşmayacağına dair bilgiler vardır.  Çünkü bu gibi durumlar çocuk için bir gıda olmaktan öteye bir anlam taşımamaktadır. Buna mukabil sütannelik ancak onu emmiş olmakla gerçekleşebilecek bir şeydir. Anne sütünün emzirme işi olmadan bir kapta biriktirilip onun bir bebeğe verilmesi, ona bir çeşit gıda vermek  demektir.
Nitekim gene fıkıh kitaplarımızda “Sütün peynir vb. yapılıp çocuğa yedirilmesi halinde haramlık hükmünün doğmayacağı belirtilir. Burada Kâsânî’nin hükmü izah sadedinde çünkü bu fiile “radâ’ yani emme” denmeyeceğini ifade etmesi bizim için de aydınlatıcı olur[2].
Elbette aranması halinde delil olarak karşı görüşler de serdedilebilir.
Burada niyet ve maksat çok önemlidir. Eğer niyet, bir ihtiyaca binaen atılan böylesi bir adımı daha baştan bazı mülahazalarla –ki bu muhalefet etme güdüsü olabilir, ölçüsüz dindarlık anlayışı olabilir, cehalet ve bağnazlık olabilir…- akamete uğratmak olursa, helal gıda tartışmalarında olduğu gibi tüm insanları sıkboğaz etme pahasına yersiz yorumlar, izahlar ve sınırlı olması gereken haramlık dairesini olabildiğince genişletmeye kalkışılma gibi tavırlar gözlemlenebilmektedir.
Burada da durum aynıdır. Yapılan muhalefet ve karşı çıkışlarda, yazı ve beyanatlarda ne ölçü ne de insaf bulunmaktadır.
Bu anlattıklarımız bu konuda bir imkâna açılan bir penceredir. Haydi diyelim ki gören göz yok. O zaman hiç olmazsa nasıl ederiz ve hangi tedbirler alırız ki söz konusu olabilecek sakıncalar en aza insin diye tavır koymak gerekmez mi?
Şu iyi bilinmelidir ki dünya hayatında mefsedetsiz/ zararsız hiçbir maslahat/ yarar olmadığı gibi, maslahatsız hiçbir mefsedet de yoktur. Her bir şeyin yarar ve zarar dengesi kurulur, hangi taraf ağır basıyorsa o tarafa itibar edilir.
Mevhum gerekçelerle, sahici bir ihtiyacı karşılayacak adımlar engellenemez.
Kaldı ki muhafazakarlığı müsellem Din İşleri Yüksek Kurulu bile aleyhte koparılan yaygaralara göre oldukça olumlu sayılabilecek bir mütalaa serdetmiş ve bazı tavsiyelerle süt bankası kurulmasının cevazına kapı aralamıştır.[3]
Hayırlı olsun!
Allah, her yeni doğana kendi öz annesini doya doya emmeyi nasip etsin!
01.03.2013
GARİBCE



[1] حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ أُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالَاتُكُمْ وَبَنَاتُ الْأَخِ وَبَنَاتُ الْأُخْتِ وَأُمَّهَاتُكُمُ اللَّاتِي أَرْضَعْنَكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ مِنَ الرَّضَاعَةِ [النساء : 23]
صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (3 / 222)  يَحْرُمُ مِنَ الرَّضَاعِ مَا يَحْرُمُ مِنَ النَّسَبِ
[2] بدائع الصنائع في ترتيب الشرائع - (8 / 120) وَلَوْ جُعِلَ اللَّبَنُ مَخِيضًا أَوْ رَائِبًا أَوْ شِيرَازًا أَوْ جُبْنًا أَوْ أَقِطًا أَوْ مَصْلًا فَتَنَاوَلَهُ الصَّبِيُّ لَا يَثْبُتُ بِهِ الْحُرْمَةُ ؛ لِأَنَّ اسْمَ الرَّضَاعِ لَا يَقَعُ عَلَيْهِ
[3] Haber şöyle:

Diyanet süt kardeş fetvasını verdi

Sağlık Bakanlığı, anne sütü bankası projesi için ilahiyatçıların dillendirdiği "süt kardeş" kaygısını giderecek formülü buldu.

Çocuk kızsa süt kardeşi de kız olacak.
 Sağlık Bakanlığı'nın bebek ölümlerini azaltmak için üzerinde çalıştığı anne sütü bankası projesine Diyanet'ten vize çıktı. Dini açıdan sakıncalı olduğu konusunda tartışmalara neden olan proje için formül bulundu. Buna göre doğum yapan annenin en fazla 1 tane süt çocuğu olacak, ayrıca çocuk kızsa süt kardeşi de kız olacak.
AİLE RIZASI ARANACAK
Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, projenin her anlamda detaylı bir şekilde araştırılıp hayata geçirileceğini belirtti. Müezzinoğlu, “Proje ile ilgili Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan görüş aldık. Fayda durumu ile ilgili hayırlı olduğunu ilettiler. Ayrıca Yahudi ve Hıristiyan cemaatlerle de görüştük, inceleyeceklerini söylediler” dedi.
Aile rızasının kesinlikle alınacağını belirten Müezzinoğlu ilk etapta süt çocuğu projesinin işleniş aşamalarını ve şartlarını şöyle anlattı: “Bu tedbirler kapsamında bir annenin kendi çocuğuyla aynı cinsiyette sadece bir süt çocuğu olacak. Sağlık açısından tüm tetkikler yapılacak. Süt kardeşliği nüfus kütüğüne işlenecek. her iki tarafın kardeşleri de bilgilendirilecek. 5’er yıllık periyotlarla bilgilendirme yapılacak. Farklı dinlerden kişilerin de başvurusu kabul edilebilecek.”
Diyanet’ten 7 maddelik uyarı
Diyanet İşleri Başkanlığı “Anne Sütü Bankası” konusunda yazılı bir açıklama yaptı. Din İşleri Yüksek Kurulu’nun konuya ilişkin 2012’de yaptığı müzakerede konunun dini açıdan sakınca doğurmaması için dikkat edilmesi gereken hususları değerlendirdiği bildirildi. Kurulun bu konudaki kararları şöyle sıralandı:
*Süt verecek kadının kendi çocuğunu sütten mahrum bırakmaması.
*Başka kadının sütünü içen çocuklar arasında oluşacak mahremlik dairesini olabildiğince daraltmak için pratik bir tedbir olarak bir kadından alınan sütün sadece erkek veya sadece kız çocuklara verilmesi.
*Süt veren kadınla süt verilen çocuğun kimliklerinin kayıt altına alınması ve bu bilginin her iki tarafa da verilmesi.
*Bu hususun yasal düzenlemeyle güvence altına alınması.
*Evliliğe engel teşkil eden süt akrabalığı dairesinin daha da genişlememesi için birden fazla anneye ait sütlerin karıştırılmaması.
*Süt veren anneye masrafları dışında bir ücret verilmemesi, alınan sütlerin para karşılığı satılmaması.
*Annesinin sütüyle beslenme imkanı bulunanların bu sistemden yararlandırılmaması.
LÜTFİ ERDOĞAN - BUGÜN GAZETESİ

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...