ahlakîlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ahlakîlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ekim 2014 Cuma

Hicri yılbaşı



Hicrî takvime göre 1 Muharrem yılbaşı oluyor. 
Eminim ki ben de dahil, özel uyarıcılar olmasa çoğumuzun bundan haberi bile olmuyor.
Peki, bu niye böyle?
Çünkü dünya ölçeğinde baskın olan Batı kültürü ve egemen olan da Batılı değerler.
Bir “seyl-i huruşan” gibi İslam ülkelerini ve tabii ki diğer dünyaları da istila eden Batı Medeniyeti, kendi kültürel değerlerini de empoze ediyor. Kendi medeniyet havzamızda, kendi değerlerimizi koruyamayan bizler de pek çok dünya milletleri gibi bu istiladan nasibimizi alıyoruz ve hatta baktık olmuyor keyfini çıkarmayı düşünenlerimiz bile oluyor.
İslam’ın evrensel olduğu, Hz. Peygamber’in tüm âlemlere rahmet olduğu söylemleri, ağızlarda çiğnenen sakız gibi karın doyurmuyor, gerçeklik dünyasında olması gerektiği gibi makes bulmuyor.
“Evrensel yoktur egemen vardır!” sözü hükmünü icra ediyor.
Sizin peygamberinizin evrenselliği, onu evrene takdim edebildiğiniz kadarla sınırlı oluyor.
İslam’ın ve onun aziz peygamberinin “âlemlere rahmet!” oluşu, gerçek anlamda sizin onu insanlık ufkuna bir örneklik olarak koyabilmenize bağlı oluyor.
Siz güçlü iseniz, sizin değerleriniz de hâkim oluyor. Sizin en hakikatli şiarınız olan “kelime-i tevhid”iniz, kendini Hristiyan bilen birinin boynundaki haçta hem de özgün haliyle kendine yer bulabiliyor ve işte o zaman siz gerçek anlamda dünyada var oluyor, kendinize biçilen rolü hakkıyla eda edebiliyorsunuz. Aksi takdirde ise tam tersi oluyor.
Bu kez Batılı imgeler, semboller, biz Müslümanların boyunlarındaki hilalleri süsleyen ögelere dönüşebiliyor. Dahası haç şeklindeki kolyeleri göğsümüzde taşıyor olmaktan bir havalara giriyoruz.
Vaktiyle Nuri Baba’dan aldığım bir kazağın düğmeleri üzerinde çok sonraları İngiliz arması olduğunu fark etmiştim. Üzerinde Haç da bulunan bu armanın benim kazağımın üzerinde işi neydi? Oraya onu hangi aklı evvel koymuştu? Ve ne anlama gelirdi?
Bunların hiçbir anlamı olması gerekmiyor, kazağımdaki düğmede bile yer alması için o şeyin dünya ölçeğinde baskın bir kültüre ait olması yetiyor.
Şimdi hal böyle olunca ben kime kızayım ve kimi ta’n edip ayıplayayım.
“İhsan”ın adaletten üstte bir mertebe olduğunu söyleyen bir İslam’ın, her vesile ile “itkân”dan söz eden bir  Peygamberin tabileri üzerlerine düşen işlerini doğru dürüst yapmıyor, işin hakkını vermiyor, çalıyor, çırpıyor, yamuk yapıyor, aldatmayı marifet sayıyor… Aldattıkları insanları enayi sanıyor.  O yüzden de şaşkın ördek gibi hep gerisin geriye gidiyor.
Asırlardır böyle olmuş. Esnafın ahlakı bozulmuş. Zenaatkâr demek olan “harîf”, kaba sabalığı temsil eden bir anlam kazanmış ve bizim “herif” olmuş. Hemşehrimiz Seyrani Baba’nın
Rüşvet ile yazar hâkim hücceti
Hüccet ile alır kadı rüşveti
Halk bilmiyor dini, şer’i sünneti
Bozuldu sikkenin tucuna kaldık
dizelerinin de içinde bulunduğu şiirinde ifade ettiği gibi genel bir ahlaki çöküş yaşadık. Bütün bunların sonucunda da her alanda kaybettik.
Bu kayıp yılları birkaç asırdır devam ediyor.
Artık bu gidişe karşı kendimize gelmemiz ve kendi öz değerlerimizi yeniden ihya ve tervice  çabalamamız gerekiyor.
Hicret çok önemli bir olgu. Varoluşa açılan kapı. Bu anlamda ilk Müslümanlar için neredeyse bir iman şartıydı. Hadarî (şehirli)  olanlar, eğer iman edeceklerse hicreti de göze almalıydılar.
Bu hicret siyaseti oldukça başarılıydı ve bunun sonucunda Yesrib, Medinetü’n-nebî’ye döndü, İslam’ın kendi öz devleti oldu ve bu, hilafet şeklinde Hz. Peygamber’in ardından devam etti. İslam bütün ufuklara buradan yayıldı,
Hicret siyaseti Fetih’e kadar sürdürüldü.
“Fetih’ten sonra artık hicret yok!” denildi.
Bundan sonra artık  verilen ahidlerde “İslamlık ve cihad!” olacaktı.
İnananlar İslamlıklarını ortaya koyacaklar, herkese güven verecekler ve herkes onların ellerinden ve dillerinden emin olacaktı. Allah’ın sevdiği “Muhsinlerden” olacaklardı.
Ve de cihad edeceklerdi.
Mallarını ve hatta gerekirse canlarını Hak yolda fedaya hazır olacaklardı.
En büyük cihad ise Kur’an ile olacaktı.
Tebliğde yöntem olarak hikmet, mevize-i hasene ve en uygun/ güzel biçimde mücadele yolu tutulacaktı.
İtkanı, ihsanı aldatmaca şeklinde anladığımız gibi cihadı da kelle kesmek olarak anladık. Önümüze gelene, saldırganlığına bakmaksızın haklı haksız kâfir damgası vurup, kelle almayı en büyük cihat bildik.
İnanmayanların küfrünü büyüttük, kalbinde azıcık da olsa İslam’a bir sempatisi olanları ürküttük.
Bugün şu kadar İslam ülkesi var. Bunların bir kısmının bayrağında alem olarak, ilk inen ayetlerdeki kalem yerine kılıç bulunmaktadır.
Bakın şu hale ki bugün itibariyle şu kadar İslam ülkesinin genel dünya barışına katkısı yok gibidir. Cadı kazanı gibi kaynayan yerler de genelde İslam ülkeleridir. Bunun yegane sebebi elbette Müslümanların kendileri değildir. Ne var ki Müslümanlar zaafları ve zayıflıkları yüzünden başkalarının düzenine gelebilmekte ve  kendilerine empoze edilen rolleri oynamakta mahir gözükmektedirler.
Bunun sonucunda Müslümanlardan hareketle İslam karalanmakta, yaftalanmaktadır.
Müslümanların yaşantısından hareketle, aziz peygamberleri olumsuz bir biçimde karikatürize edilebilmektedir.
Bu türden karalama hareketlerine karşı verilen tepkilerin çoğu da anlamsızdır, kin ve öfkenin dışa vurulması biçimindedir.
Bu tepkisel fevrî hareketler yüzünden işler daha iyiye gitmemektedir. Miladî yılbaşı kutlamalarına tepki olarak Mekke’nin Fethini kutlamak gibi tepkiselliklerle işlerimiz yoluna girmeyecektir. Çünkü bizi zaafa düşüren asıl sebepler, kutlamalarımızın eksikliği ile değil, erdemsizliğimizle ilgilidir. Onlar sağlıklı bir biçimde tespit edilip, giderilmediği, İslam’ın nihaî maksadı olan ahlakilik ilkesi fert ve toplum olarak Müslümanlar arasında hâkim olmadığı sürece de bu olumsuz tablo düzelecek gibi değildir.
Bu yazıyı yazmaya başladığımda böylesine karamsar bir tablo çizeceğim hiç aklıma bile gelmemişti. Güzel şeyler yazacağımı umut ederek makinenin başına oturmuştum. Neyleyim ki aynaya bakınca bunlar göründü ve satırlara da haliyle onlar yansıdı.
Ne yani susuz yüreklere seraptan su mu serpeydim. Olmadı işte.
Allah bizi iyi etsin.
Dua ile.
24.10.2014

GARİBCE  

29 Kasım 2013 Cuma

Huzur yuvada, boşuna başka yerde arama!


Bir Cuma namazını daha eda ettik. Allah kabul etsin, günahlarımıza kefaret kılsın.
Kazdal camiinde sohbet edecektim. Hutbe konusunu öğrenememiştim. Kürsüyü çıkarken öğrendim. Boşanma konusu imiş. Kendi kendime, “bu bize uyarmış ama..” dedim.  Hz. Peygamber’imizin âlemlere rahmet oluşundan bahsedecektim. Gene de  bir bağlandı kurup “pireye gelince” diye konuyu kendi alanına çeken pire profesörü gibi ben de ahlakla ilişkilendirerek evlilik ve boşanma konularına da girdim.
Huzurun adresi yuvadır, başka yerde aramayın! dedim.
Nasrettin Hocanın iğneyi evde yitirip de kolayına geldiği için dışarıda ışıklı yerlerde araması gibi yapmayın. Hoca aslında öyle yaparak bizimle dalgasını geçiyor. Ancak yuvanızda bulabileceğinizin huzur ve mutluğunuzu başka yerlerde aramayın, bulamazsınız, dedim,
Allah, eşlerimizin varlığını varlığının kanıtı sayıyor dedim. Evlenip eşini bulmanın amacını huzuru yakalamak olarak ifade buyuruyor, ancak bunun sonuna kadar sürdürülebilmesi için iki şarta dikkat çekiyor, dedim.
Biri meveddet yani sevgi, diğeri rahmet yani şefkat ve esirgeyicilik.
Sevgi olmadan beraberlikler yürümez. Şiddet ile bu iş olmaz. İllaki sevgi olacak. Ama her güzel şey gibi sevgi de sürekli değildir, onun da sürekli olabilmesi için mutlaka devamlı bir biçimde beslenmesi lazımdır. Sevgiyi besleyen şey ise şefkattir, esirgeyiciliktir ve saygıdır. Saygısız sevgi bir yere kadar devam eder, sonra yavaş yavaş sönmeye yüz tutar ve sonunda biter.
Sevgisiz beraberlikleri sürdüremezsiniz.
Saygısız sevgiyi bir ömür boyu yaşatamazsınız.
Sevgisiz çocukları evinizde tutamazsınız. Onlara saygı göstermeden de sevgilerini sonsuz kılamazsınız. Avucunuzdan kayar giderler. Eşleriniz, arkasını döner gider.
Ocağınız söner, yıkılan yuvanın enkazı altında çoğu kez masum yavrular kalır ve onlar da heder olur gider. Buna siz sebep olduysanız vebalini kaldıramazsınız, hesabını veremezsiniz.
Boşanma oranı hızla artıyor.
Boşanan çiftler her zaman karşılarındakileri suçlayana kadar biraz da kendi kendilerine baksınlar, acaba ne yaptım ki böyle bir sonuç doğdu desinler. Yeterince sevgim var mıydı, karşıdakine saygı da kusur etmiş miydim diye özeleştiri yapsınlar. Tabi asıl olan bunları yuva yıkılmadan yapabilmektir.
Peygamberimiz bize ahlaklı olmayı buyurdu. Kendisi yüce bir ahlak üzereydi ve Allah onu biz insanlığın ufkuna nümunei imtisal (rol model) olmak üzere koymuştu:
O “Allah de! Sonra dosdoğru ol!” buyuruyordu.
Evet, bütün hücrelerinle Allah deyip sonunda dosdoğru olabilmek işte Müslümanlık buydu. Özünde doğru olmak, niyetinde halis olmak, inançlarında doğru olmak, düşüncelerinde doğru olmak, duygularında doğru olmak, sözü doğru söylemek, yaptığın her bir şeyi doğru yapmak, elini doğru şeylere uzatmak, ayağını doğru istikamette atmak… Özünü doğru konuşlandırmak…”
İşte Müslümanlık buydu.
Her zaman anlatmaya çalıştığım benzer ahlakî esasları bir kez daha heyecanla anlatmaya, tekrar etmeye çalıştım. Nihayetinde vaaz ediyorduk. Ders anlatmıyorduk. İnsanlara bilmedikleri şeyleri öğretmek gibi bir kaygımız yoktu, vazifemiz hatırlatmaktı. Olur ya belki insanlar öğüt alırlar, etkilenirlerdi.
Allah tesirini halk etsin. Eskiler böyle dua eder ve konuşmacıyı tebrik ederlerdi.
Namazın bitiminde bir adam yanıma yanaştı ve “Hocam, kırk beş yaşındayım, ilk kez ahlaktan bahseden bir hoca gördüm!” dedi. Bir şey demedim.
Sevine miydim, çünkü anlattıklarımdan etkilendiğini söylemiş oluyordu.
Üzüle miydim, çünkü  bu yaşa gelmiş ilk kez ahlaktan bahseden bir hoca ile karşılaşmış. Bu gerçekten doğru ise çok üzücü olmalı dedim. Sonra kendi kendime “Bu doğru olamaz, ancak belli ki bizim konuştuklarımız, muhatap kitlesine yeterince ulaşmıyor, onların dilini yakalamak ve nabızlarını tutmak şeklinde Garibce’nin formüle ettiği şartları yerine getiremiyoruz. Yani anlattıklarımız ya cemaatin dilini yakalayamadığımız için anlaşılmaz bir şeyler oluyor, ya da nabızlarını tutamadığımız için onların dikkatlerini çekemiyoruz.
Onları heyecanlandırmadan, nabız atışlarını değiştirecek şekilde onların anlayabileceği bir dil ile ve dünyalarına nüfuz edecek bir biçimde konuşamadığımız sürece de bu etki oluşmuyor. “Kellim kellim la yenfa” der Araplar. Yani “Konuş konuş ama bir faydası yok!” Gene Araplar “Nesma ca’caa velâ nerâ tıhnen” derler. Yani “değirmenin sesi geliyor, anlaşılan taş dönüyor ama ortada un yok! Belli ki taş boşa dönüyor.
İşte böyle.
Bir cumayı daha arkada bıraktık.
Rabbim, üzerimizden tevfikını eksik etmesin. Esirgeyiciliği ile bizi korusun. Ahlakımızı güzelleştirsin.
Allah diyelim ve başka bir şey demeyelim. Ama Allah demenin hakkı her ne ise onun da gereğini yerine getirelim.
Dua ile!
29.11.2013

GARİBCE

3 Nisan 2013 Çarşamba

Ah bir önceliklerimizi belirleyebilsek!




Ubade b es-Sâmit anlatıyor:
Ben Birinci Akabe Beyatı’nda bulunanlardandım. On iki adam idik. Rasûlullah’a (sav) “kadın beyatı” yaptık. Bu olay henüz savaş farz kılınmadan önceydi.
Beyatımız şu şartlar üzere yapılmıştı:
1. Allah’a hiçbir şey ortak koşmayacağız.
2. Hırsızlık yapmayacağız.
3. Zina etmeyeceğiz.
4. Çocuklarımızı öldürmeyeceğiz.
5. Ellerimiz ve ayaklarımız arasından uydurmak suretiyle iftira yapmayacağız.
6. Marûf olan (yani ortak akla ve insanlığın genel vicdanına ters düşmeyen, güzel karşılanan) konularda ona isyan etmeyeceğiz.
Hz. Peygamber bizim verdiğimiz bu ahde mukabil şöyle buyurdu: “Eğer bu ahdinize riayet eder ve verdiğiniz sözü tutarsanız size cennet vardır. Yok sözünüzü tutmayıp bunlardan bir kısmını işleyecek olursanız durumunuz Allah’a aittir; diler sizi affeder ve dilerse de azap eder.”[1]
Bu beyata “Bey’atu’n-nisâ = Kadın beyatı” denmesinin sebebi Mümtehine suresinde kadınlar tarafından yapılan beyat ile aynı içeriğe sahip olmasıdır.[2] Bilindiği gibi Hicret öncesinde henüz cihad farz kılınmamıştı. Zaten Müslümanlar kendi canlarının derdindeydiler. Savaş bir tarafa canlarını kurtaramıyorlardı ve birçoğu öncesinde Habeşistan’a ve şimdi de topluca Yesrib’e (Medine) göç etmenin yollarını arıyorlardı.
Allah dinine elbette yardım edecekti.
Yesrib’li Evs ve Hazrec adlı iki kardeş kabile yıllarca birbirlerini yemişler ve adeta tükenmişlerdi. Kendilerini bir araya getirecek ve yeniden sulh ve sükunu sağlayacak bir otoriteye ihtiyaçları vardı. Onların bu ihtiyaçları ile Hz. Peygamber’in kendisine ve müminlerine yeni bir yurt arayışı içine girmiş olması buluşmuş ve yapılan beyatlar sonucu Yesrib’e göç edilmesi kararlaştırılmıştı.
Hicret ile birlikte Yesrib, Hz. Peygamber’in şehri anlamında el-Medine adını alacak ve İslam’ın nuru işte bu yeni merkezden yayılacaktı.
Peki, İslam’ı ve Müslümanları güçlü kılan neydi?
Kanaatimce o gücü bu beyat metninde de görmek mümkündür.
Can derdine düşmüş ilk Müslümanların ve onların aziz peygamberinin bu yeni kavmin Müslüman olması sırasında ileri sürmüş olduğu şartlar bu gücün ipuçlarını veriyordu.
Tevhid elbette her şeyin başıydı. İman başlı başına bir güçtü.
Bunun yanında iman etmiş biri olarak Müslüman asla hırsızlık etmeyecek, zina yapmayacak, açlık vb. korkular yüzünden çocukları öldürmeyecek, iftira atmayacak, herkes onun elinden, dilinden ve belinden emin olacaktı.
Çocukların öldürülmesinden maksat, cinsiyet ayrımcılığının sonucu kız çocuklarının öldürülmesi olabileceği gibi, (el-Enâm 6/151; el-İsrâ 17/31) ayetlerinde de atıfta bulunulduğu gibi açlık korkusu yüzünden çocukları özellikle de “kaşık düşmanı” kız çocuklarını öldürmeyi murat olabilir.
Hz. Peygamber diğer yandan itaati “mutlak, sorgusuz sualsiz bir itaat” değil, marûfa itaat şeklinde de kayıtlamıştı.
İşte bu ahlâkîlik, işte bu ilkeliliktir ki Müslümanları ve İslam’ı güçlü yapmıştı.
Bu ruhtan uzaklaştıkça, ahlaken değer kaybettikçe Müslümanlar zelil olmuşlardır.
Onları bir arada tutan en güçlü bağ işte bu ortak ahlakîlik esaslarıydı.
Her şeyi kaybetsek de bunları kaybetmememiz gerekirdi.
Çünkü Müslümanlığın asgarî koşulları bunlar demekti.
Sağlam ve sahih bir inanç düzlemi üzerine bina edilen ibadetlerimiz bile işte bu ahlakîliği sağlamak ve sürdürmek içindi.
Dua ile!

03.04.2013
GARİBCE




[1] البداية والنهاية - (ج 3 / ص 184) عن عبادة - وهو ابن الصامت - قال: كنت ممن حضر العقبة الاولى، وكنا اثني عشر رجلا. فبايعنا رسول الله صلى الله عليه وسلم على بيعة النساء، وذلك قبل أن يفترض الحرب، على أن لانشرك بالله شيئا، ولا نسرق، ولا نزني، ولا نقتل أولادنا ولا نأتي ببهتان نفتريه بين أيدينا وأرجلنا، ولا نعصيه في معروف. فإن وفيتم فلكم الجنة، وإن غشيتم من ذلك شيئا فأمركم إلى الله، إن شاء عذب وإن شاء غفر.
يَا أَيُّهَا النَّبِيُّ إِذَا جَاءَكَ الْمُؤْمِنَاتُ يُبَايِعْنَكَ عَلَى أَنْ لَا يُشْرِكْنَ بِاللَّهِ شَيْئًا وَلَا يَسْرِقْنَ وَلَا يَزْنِينَ وَلَا يَقْتُلْنَ أَوْلَادَهُنَّ وَلَا يَأْتِينَ بِبُهْتَانٍ يَفْتَرِينَهُ بَيْنَ أَيْدِيهِنَّ وَأَرْجُلِهِنَّ وَلَا يَعْصِينَكَ فِي مَعْرُوفٍ فَبَايِعْهُنَّ وَاسْتَغْفِرْ لَهُنَّ اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ غَفُورٌ رَحِيمٌ (12)
“Ey Peygamber! Mü’min kadınlar, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, elleriyle ayakları arasında bir iftira uydurup getirmemek,[2] hiçbir iyi işte sana karşı gelmemek konusunda sana biat etmek üzere geldikleri zaman, biatlarını kabul et ve onlar için Allah’tan bağışlama dile. Şüphesiz Allah, çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (el-Mümtehine 60/12)
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...