takva etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
takva etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Mart 2024 Cuma

Büyük Çamlıca Camii Öğle Namazı Öncesi III. Sohbetimizin Özeti: Değer ölçülerimiz

 

27.03.2024

Değer ölçülerimiz:

Davranışlarımızı belirlerken, tercihlerimizi yaparken, bir nesneyi değerlendirirken illaki bir takım kıstaslara vurur ona göre sonuç elde ederiz. İnsanın boyunu metre ile, ağırlığını kilo ile ölçeriz. İşlerimizi yaparken sonucuna bakarız, hayır mı şer mi?.

Bu ölçemlerin şaşmaz olması lazımdır. Aksi halde sağlıklı sonuç alamayız.

Kitabımız “Lâ reybe fîh =asla kuşku içermeyen özellikte oluşu ile bize şaşmaz, aşkın değerler verir.

Aslında değerden yoksun hiçbir topluluk da yoktur. Söz gelimi cahiliye toplumunda da bir takım değerler vardı ve insanlar bunlara göre davranışlarını ortaya koyarlardı. Bu değerlerin belki de başında asabiyet gelirdi. Yani mensubu olduğu kabileye sorgusuz sualsiz bağlılık esastı. Kabilene mensup olan biri ile kavga ediyorsa senin vazifen hemen onun yanında yer alman ve ona arka çıkman, o kime vuruyorsa senin de ona vurman idi. Niyesi sorulmazdı. Haklı ya da haksız olduğuna bakılmazdı. “Unsur ehâke zâlimen ev mazlûmen” sözü o dönemden kalma bir deyişti. Zalim de olsa mazlum da olsa kardeşine yardım et diyordu. 

İslam işte bu değerleri tersyüz edip gerçek değerleri ikame etmeye çalıştı. Bu sözü Hz. Peygamber (s.a.s.) de söyledi. Ama içeriğini değiştirdi. Zalime yardımın onun zulmüne mani olmak şeklinde olacağını söyledi.

Cahiliye değerleri arasında tekâsür yani çoklukla öğünmek vardı.

Cinsiyet ayırımı vardı ve kadın olmak zordu.

Irk/renk ayırımı vardı.

Arap olan olmayan ayırımı vardı. Arap olmayanların hepsi Acem torbası içine doldurulurdu. Acem dilsiz demekti, hayvanlar için kullanılan bir kelime idi.

İnsanların değeri mal ve erkek evlat çokluğu ile belirlenirdi. Malı ve erkek çocukları olmayan kimseden peygamber mi olurdu?

İslam geldi insanları aşkın değerlerle ölçmenin yolunu açtı.

Ne tezekten terazi ne de boktan dirhem olsun istemedi.

İnsanlığa zait olan İslamiyetin en başta gelen değeri iman idi.

İman elde birdi.

Saygınlığın Allah katındaki ölçemi takva idi. Takva kulluk bilinci demekti ve o birin sağına konulan bir sıfır gibiydi.

Amel-i salih o birin sağına konulan bir sıfır daha demekti.

Ve illaki ahlak olmalıydı.

Ahlak kökleri ve gövdesi olan ağacın meyvesi gibi bir şeydi. Meyve hem tabii sonuç hem de nihaî amaçtı.

Ağaç meyvesini kendisi için vermezdi, başkaları ondan yararlansın diye meyveye dururdu. Öyle ise müslüman da yararı başkalarına yönelik olan erdemlerle bezeli olmalıydı. Zaten İslam’ın kendisinden istediği sağlam inançları, sahih ibadetleri ve niyet/kulluk bilinci ile yapıp ettikleri hepsi bu erdemlerin oluşması içindi.

Hem meyve tohumunu da içermesi sebebiyle bekanın da teminatı idi.

Bütün bu süreçte ilim işe yarardı. İlimsiz olmazdı. Öyle ise o da birin sağında bir sıfır gibi değerlerimize değer katardı. Ama bizatihi kendisi amaç da değildi.

İman, amel-i salih ve takva/ mekarim-i ahlak bir kimsede bulundu mu onun hakkında Rahman sevgi yaratırdı[1], artık o kimse yer ve gök ehli tarafından sevilen biri olurdu.

Dua ile!

29.03.2024

GARİBCE



[1] اِنَّ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ سَيَجْعَلُ لَهُمُ الرَّحْمٰنُ وُداًّ

"İman edip dünya ve âhiret için yararlı işler yapanlara gelince, Rahman onlar için (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır."  (Meryem 19/96)

5 Haziran 2018 Salı

Oruç da tutamadı özümüzü/ Bayram bari sen güldür yüzümüzü



Bir Ramazan daha gitmeye hazırlanıyor. Son günlerindeyiz şunun şurasında.
Bir umutla başlamıştık, “Ey Ramazan Hoş geldin ve ey Oruç biz seni tutamasak da hakkı ile bari sen tut bizi!” dediğimiz olduydu. Belli ya kendimize fazla güvenimiz yoktu, Ramazanda Oruçtan istimdadımız vardı. Belki biz onu tutmaya çabalarken  o tutardı bizi.  Allah Teâlâ gerekçe olarak “Leüalleküm tettekûn” buyurmuştu ya, biz de ona sevdalanıp ey oruç tut bizi derken koru bizi demeye getirmiştik.
Bağışıklık sisteminin bedenimizi koruduğu gibi ey oruç sen de bizi koru diye ona sığınmıştık.
Frenle hırslarımızı, gözümüz doysun. Gönlümüz yüklerinden azade asude olsun!
Ellerimizi tut, haram tutmasın.
Gözlerimizi tut. harama bakmasın!
Dilimizi tut, kem söz söylemesin!
Öfkemizi tut, kimse bizden  incinmesin, kinimizlen paylanmasın.
Fakat ne oldu?
Gene bildiğimizi okuduk.
İhtiraslarımızı gene dizginleyemedik, ihtiyaç kisvesi altında niceleri bizi gulyabani gibi gene çöllere saldı, beklentiler seraba daldı.
Ham fakılar gıybet orucu bozmaz dediler. Oruçluyduk ama gıybetimizi gene ettik, hakikaten de bozulmadı! Öyle bildik.
Bir habbe yediğimizde bozulan orucumuz  bir kubbe hak yedik, gene bozulmadı.
İnsani vazifelerimizdeki ihmallerimiz gene aynı şekilde sürdü. Hem şimdi bahanemiz de vardı. Oruçluyduk.
Sıla gene çoook uzaktı. Devrede toplu mesajlar vardı.
Vermek gene zordu. Maldan alınan candan alınsa ancak bu kadar zor olurdu.
İftarlarımız gene eşe dosta ve ağniyayı kirama oldu.
Fakir fukara sabirindendi, onlar zaten bu işi öğrenmişlerdi. Her kes en iyi bildiği işi yapmak gerekti.
Emekle yemek gene dengelenemedi. İş bölümü yemeği emeğe haram ediyordu; hem emek hem yemek iki iş bir kimseye fazla demekti.
Vesselam belli bizde dişliler yalama olmuş, orucun tutması bizi bağlamadı, işi salama alamadı.
Şimdi yüzümüz bayramda. Ona sesleniyoruz bir umutla:
Oruç da tutamadı özümüzü
Bayram bari sen güldür yüzümüzü!

Dua ile!
05.06.2018
GARİBCE


8 Haziran 2017 Perşembe

BEDENÎ İBADETLERİMİZ: NAMAZ


Kurtuluşa eren müttekilerin imandan sonra hemen peşinde zikredilen ikinci özellikleri, bedenî ibadetler içerisinde simgesel özellik taşıyan ve aynı zamanda gayba imanın emaresi[1] durumunda olan namazdır.
Bu yazımızda de namaz üzerinde durmak istiyoruz.
“ve namazı ikâme ederler…” Türkçe’de namaz olarak ifade edilen “salât” kelimesi sözlükte asıl itibariyle “dua”[2] anlamındadır. Peygambere salât etmek “rahmet” demektir. Ayrıca bu kelime Kur’an’da “ibâdet”[3], “nâfile”[4], “kırâat”[5] “mabed=kilise”[6] gibi anlamlarda da kullanılmıştır[7]. Ancak burada söz konusu olan salât —başındaki harf-i tarif “ahd” için olması sebebiyle— bilinen salâttır[8] ve bununla Allah’a yaklaşma amacıyla belirli vakitlerde, belirli şartlarla, belirli şekillerde ifa edilen ibadetler kastedilmektedir. Böylece gayba iman ile inanç konusunun ortaya konulmasının hemen ardından “salât = namaz” ile de ibadet esası vazedilmiş olmaktadır. Bu söylem, büyük Türk İslâm âlimi Matürîdî’nin dediği gibi[9] amelin imandan ayrı olduğunun da bir delili olur.
Müttekîlerin bu ikinci özelliğinin kısaca “yusallûn = namaz kılarlar” şeklinde ifade edilmek yerine “ve namazı ikâme ederler…” şeklinde belirtilmesi namazı sadece kılmanın ötesinde başka anlamlar katmak içindir: Selef bunu tadil-i erkâna riayet ederek, vakitlerine, şartlarına özen göstererek… güzelce kılmak şeklinde açıklamışlardır[10]. Ayrıca sadece kendisinin kılmasıyla kalmayıp, eli altındakilere de kıldırmak gibi anlamlar da verilmiştir[11].
“İkâme” dikmek, doğrultmak demektir. Bu ifade “Namaz dinin direğidir…”[12] şeklindeki namazın İslâm binası içindeki önemini belirten hadisi hatırlatmaktadır. İman temeli üzerine kurulan İslâm binasının inşası ve ayakta tutulması, direği olan namazın kılınmasına bağlıdır. Merhum Elmalılı’nın ifadesiyle yapılan bu istiare-i mekniyede İslâm şahikasının mimarı Allah, başkalfası Peygamber, amelesi de ümmettir. Bu binanın temeli kalplerin derinliklerinde atılacak ve ağızlardan taşacak, direği kişisel namazlarla hazırlanacak, düzlenecek, cemaat ile de görünür hale getirilecek, sonra üzerine diğer unsurlar inşa edilecektir[13]. Ayrıca kurulan bu İslâm yapısı canlı bir bünye gibi olduğu için de sürekli yenilenmesi gerekecek, içerisinde de huzur devşirilecektir. Çünkü namaz müdavimlerini “her türlü çirkinliklerden, aklın ve dinin kötü gördüğü şeylerden alıkoyacaktır”[14]. Ancak o, “huşûa erilmedikçe gerçekten çok büyük/ağır bir şeydir”[15], ikamesi o kadar da kolay değildir. Namaz, özden mahrum sadece belirli şekillerden ibaret değildir. Mü’minin miracı olarak namaz, Allah Teâlâ’nın huzuruna yücelmektir, O’nu anmaktır, O’nunla olmaktır. “Allahu Ekber!” parolasıyla metafizik âleme girip, Allah’ın kullarına O’ndan selâm getirerek noktalamaktır. Bu itibarla namazsız bir İslâm, İslâmsız bir iman, her ikisi olmadan da din tasavvuru mümkün değildir. Bunlar bir kâğıdın önü arkası yahut elbisenin astarı yüzü ya da bir şeyin içi dışı (zahrı batnı[16]) gibi aralarında farklılık olsa da birbirinden ayrı gayrı şeyler değildir. Yakîne yani mutlak huzur ve güvene ermenin yolu, ibadetlerdir[17]. Özün oluşması bazen kat kat kabuğu gerekli kılmakta, ruh beden ile kâim olmaktadır. Bu itibarla namaz gibi bu kadar önemli bir ibadeti, kelime anlamına hamlederek onu mücerred dua gibi anlamak yahut onu sıradan bir amel gibi görmek ya da gereği gibi özen göstermemek, üzerimizdeki bir ağırlıktan kurtulmak olarak değerlendirmek ve bunun sonucu içini doldurmadan yatıp kalkmak, duymadan, hissetmeden belirli ifadeleri tekrarlamak tabiî ki o görkemli İslâm sarayının oluşmasını engelleyecektir.
Bu anlattığımız üzere namaz olduğu zaman da her şey bitmiyor, ama en önemli adım atılmış oluyor. Bu olmadan diğerlerinin olması mümkün değildir. Ancak bunun varlığı diğerlerini gereksiz kılmıyor. Bir bütün olarak İslâm binasını hayatımızın her anında, her yerde yapıp ettiklerimizle, ortaya koyacağımız davranışlarımızla tuğla tuğla inşa etmemiz gerekiyor.
Yüce Allah’tan bizi bilinç halinin en üst noktası olan takva haline ulaştırmasını ve namazımızı, niyazımızı, diğer ibadetlerimizi hep o bilinç düzeyinde yapabilmemizi nasip etmesini diliyor, dualarımızla herkesi kucaklıyoruz.
08.06.2017
GARİBCE




[1]              Menâr, I, 128.
[2]              Râgıb, 285; Taberî, I, 242; İbn Kesîr, I, 66.
[3]              bk. Enfâl 8/35.
[4]              Tâhâ 20/132.
[5]              İsrâ 17/110.
[6]              Hacc 22/40.
[7]              bk. Râgıb, 285; Râzî, II, 27; Kurtubî, I, 169.
[8]              Elmalılı, I, 190.
[9]              Tevîlât, I, 38; Medârik, I, 46.
[10]             bk. İbn Kesîr, 65; Kurtubî, I, 164.
[11]             Elmalılı, I, 186.
[12] جامع الأحاديث - (ج 14 / ص 69): الصلاة عماد الدين والجهاد سنام العمل والزكاة تثبت ذلك
[13]             Elmalılı, I, 187.
[14]             Ankebût 29/45. اتْلُ مَا أُوحِيَ إِلَيْكَ مِنَ الْكِتَابِ وَأَقِمِ الصَّلَاةَ إِنَّ الصَّلَاةَ تَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ وَاللَّهُ يَعْلَمُ مَا تَصْنَعُونَ
[15]             Bakara 2/45. وَاسْتَعِينُوا بِالصَّبْرِ وَالصَّلَاةِ وَإِنَّهَا لَكَبِيرَةٌ إِلَّا عَلَى الْخَاشِعِينَ
[16]             Elmalılı, I, 185.
[17]             Hıcr 15/99. وَاعْبُدْ رَبَّكَ حَتَّى يَأْتِيَكَ الْيَقِينُ

4 Haziran 2017 Pazar

Salla başı al maaşı! Kıl beşi bitir işi!



Bektaşiye demişler (Bizim Gayseri ağzıyla):
“Namaz gılan mı?”
“Gılan tabii gılman mı!” demiş, namazı soranın üstüne atmış, kendi üstüne bile alınmamış.
Bir de zikr-i daim muhabbeti var ya… Oh ne ala! Hem de gaymaklısından.
Yaygın dindarlık anlayışımıza gelince bunu en iyi anlatan öz deyişimiz:
Salla başı al maaşı! sözüdür.
Sen niye varsın? Seni ne için istihdam ederler? Ne yapman lazım? Nasıl yapman lazım? Nasıl bir çözüm üretmen lazım…? Bunların hiç önemi yok: Otur gösterilen yere, ne derlerse he de, salla başını, ay dolsun al maaşını… Oh ne ala!
Dünya işi böyle olanın ahiret işi farklı olacak değil ya!
Namazı kıldın mı?
-Kıldım!
-Orucu tuttun mu?
-Tuttum!
-Hacca umreye gittin mi?
-Gittim, hem de kaç defa!
-Fitremi bile verdim.
Neden kıldın, neden tuttun? Niye gittin?
Nasıl kıldın, nasıl tuttun? Nasıl gittin?
Dünyaya çalışan aynı kafamız ahiret için farklılaşacak değil ya! Hem onlar bozar bizi.
Bizimkisi: Kıl beşi bitir işi!
Müslüman olmak insan olmaklıktan geçer. İnsan olmayanın İslamlıkla ne işi olur?
Müslümanlık dünya ve ahiret ayrımı yapmaz. Hatta ahiret için özel bir arayış içine girmez. Çünkü dünya için çalışmasının eşzamanlı olarak ahret inşası olduğunu bilir. İslam’ın şartlarını İslam ile özdeş görmez, şartların bulunması meşrutun bulunmasını zaruri kılmaz. Ama şartlar olmadan da meşrut bulunmaz. Bu itibarla Müslümanın dünyasında şartlar olarak ibadetler de vardır, ama onun dünyası bunlarla sınırlı değildir. O Müslümanlığının inançlarını, onlardan kaynaklan bütün davranış ve eylemlerini ve bunların semeresi mahiyetindeki erdemlerini kuşattığını bilir. O yüzden salih amel denilince insanlığa yararlı  katkısız hizmet amaçlı  yapılmış her türlü faaliyeti anlar. Kaçırdığı ya da sildirdiği vergilere mukabil bir kuş yuvası gibi bir mescit yapmakla işin içinden çıkabileceğini asla düşünmez. Diktiği bir ağacın meyvesinden, gölgesinden, manzarasından, reçinesinden… istifade edildiği müddetçe kendisine sevap yazılacağını bilir. Ama bir ağacı keserken baskın bir maslahata sebep değilse vicdanı asla elvermez. Bir canlıya kıymaz, kıyamaz. Bir nesneyi yeri nere ise orada kullanmayı hikmet bilir ve asla israf etmez.
Hak hukuk onun bütün dünyasının mihverini oluşturur. Hakk’ın huzuruna onun bunun hakkı ile gelmeyi asla istemez.
Allah zengindir, O’nun ihtiyacı mı vardır, diye düşünmez. O’nun benden istediklerine benim ihtiyacım vardır, nazarıyla bakar.
Nasıl olsa devlet zengindir, diye vergi kaçıranla, Allah zengindir diye Allah haklarından olan zekatı kaçırmanın doğası itibariyle hiçbir farkı yoktur. Zekatın Allah hakkı olması kamu hakkı olması anlamındadır. Vergi de öyle. Devlet malını çalma halinde hırsızlık cezasını uygulamayanlar ve buna da çünkü onun da devletin malında hakkı vardır şeklinde bir anlayışı dillendirenler bilerek bilmeyerek tüyü bitmemiş yetimin hakkı da olan devlet mallarını yağmalamaya, zimmete, irtikâba kapı aralamış olurlar. Arka planında böyle bir anlayışla beslenen “Benim memurum da işini bilmez mi?!” O da bilir elbet. Haliyle çalar, çırpar, tırtıklar… Bal tutmakta olan parmağını yalar…
Yahu yalasın yalasın hoş da bari ballı parmağını yalasın, kovanı yağmalamasın.
Salla başını al maaşını!
Kıl beşini bitir işini!
Bana aynı kafanın benzer iki sürümü gibi geliyor.
Müslümanlık tevhidi emreder, ne itikatta ne de davranış dünyamızda başka ortaklara alan ayırmamızı asla kabul etmez. Müslümanın özeli Allah’a, geneli genele ait değildir. Müslümanın özeldeki ilke, esas ve ölçütleri genelindeki ilke, esas ve ölçütlerden ayrı gayrı değildir. Allah âlemlerin Rabbidir. Din gününün maliki olduğu gibi orayı kazanacağımız bugünün de Rabbidir.
Doğru olun, verdiğiniz sözlere vefa gösterin… diyorsa bu başkalarıyla yaptığınız muamelelerde de aynısıyla geçerlidir. İnsanları aldatmayın diyorsa bu aynısıyla her alanı ve herkesi şamildir. “Ümmîlerin bizim üzerimizde ne hak ve hukuku olurmuş ki!” diyen müşrik zihniyeti ile hep kendi çıkarlarımıza olacak şekilde davranıp, yaptığımız işlerde, sözleşmelerde insanları kandırmayı, aldatmayı bir zeka eseri görüp her daim bunu yapıyor ve yapmaya devam ediyorsak bu münafıkların Allah’ı ve peygamberi aldattıklarını düşünmeleri gibi değil midir? O tavırdan farkı nedir?
Herkese hakkını verin! Hatta Sezar’ın hakkını bile verin. Fakat Sezar’ın hakkını Sezar’ın kendisi belirlemeye kalkışmasın. Hak hukukun evrensel, aşkın, fıtrat yasalarına uygun ölçütleri vardır. Kimin ne hakkı olduğunu işte bu ölçütler belirlesin.
Ne ahiretten ayrı bir dünya, ne dünyasız bir ahiret vardır.
Hak hukuk herkese karşı ve her alanda hürmetlidir, saygıyı ve riayeti gerektirir. Ne Allah ne de devlet bahane edilerek Hak hukuka kimse riayetsizlik edemez, böyle bir hakkı kendinde göremez.
Eski öğrencilerimizden Katılım Bankacılığı alanında uzmanlaşmış Abdullah Durmuş Hocamız geçen Feys’de bir yazı paylaşmıştı:
Hanefi mezhebinin en önde gelen müçtehid âlimlerinden ve İmam Ebu Hanife’nin öğrencisi İmam Muhammed’den meşhur şöyle bir anı nakledilir:
Hayatının son evrelerinde İmam Muhammed’e, şimdiye kadar hep fıkıh kitapları yazdığı belirtilerek, kendisinden, biraz da insanları zühd ve takvaya götürecek bir şeyler kaleme alması talep edilir.
İmam Muhammed (rh.a.) ise onlara, “Alış verişlerle ilgili fıkıh hükümlerini içeren kitabı yazdım ya yetmez mi?!” şeklindeki mânidâr cevabı verir.
İşte bu!
Alış verişiniz ve diğer tüm muameleleriniz insanlığa zaid olması gereken İslam ahkâmına uyuyorsa siz gerçek anlamda dindar, zahid ve takva sahibisiniz, isterse eliniz deste deste para saymakta olsun.
Yeter ki işinizdeyken gözünüz hep oynaşta olsun.
Dua ile!
04.06.2017

GARİBCE 


1 Haziran 2017 Perşembe

MÜTTEKÎLERİN ÖZELLİKLERİ: GAYBA İNANMA



الَّذِينَ يُؤْمِنُونَ بِالْغَيْبِ وَيُقِيمُونَ الصَّلَاةَ وَمِمَّا رَزَقْنَاهُمْ يُنْفِقُونَ [البقرة/3]
“2/3. Ki onlar gayba inanırlar, namazı ikâme ederler, kendilerine rızık olarak verdiğimizden infakta bulunurlar”.
Yüce Allah, bu âyette kurtuluşa eren müttekîlerin temel özelliklerinden bahsetmektedir: İnanç, ibadet ve infak. Bunlar sırasıyla iç dünyamıza, bir bütün olarak bedenimize ve sahip olduğumuz mal varlığımıza yönelik yerine getirmekle yükümlü olduğumuz görevlerimizdir. Bu yazımızda gayba inanma konusunu ele alacağız.
Çoğunluk tefsir âlimlerine göre “gayb” iman edilen şey anlamındadır ve genel kabul gören şekliyle duyular ile algılanamayan, akıl ile de zorunlu olarak idrak edilemeyen ancak vahiy yoluyla hakkında bilgi sahibi olunabilen şeyler demektir[1]. Bir başka ifade ile insanın kavrayış alanının ötesinde bulunan, onu aşan hakikatin tüm safhaları olan, bilimsel gözlemlerle isbatı veya reddi söz konusu olmayan şeylerdir[2]. Buna göre gaybın konusunu Allah’ın varlığı, sıfatları, melekler, cin, şeytan, kabir hayatı, âhiret hayatı, hesap, sırat, cennet, cehennem… gibi şeyler oluşturacaktır.
İmana gelince, “eman vermek, güvenilir kılmak” ya da “emin olmak, tam bir güven duymak, inanmak” anlamlarına gelmektedir[3].
Dinî anlamda imân, sözlük anlamındaki imandan iki noktada farklılık arzeder: Birincisi kendisine inanılması gereken şeyler bizzat dinin belirlemiş olduğu şeyler olacaktır ve bunların tümü Kelime-i Tevhîd ile Allah’a ve Peygambere iman şeklinde toplu olarak ifade edilir. “Âmentü billâhi ve melâiketihî… ” ile de ayrı ayrı ortaya konulur ve Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe ve kadere inanmak şeklinde sayılır. Ayrıca Kelam ilminde de bunlar detayları ile anlatılır, temellendirilir ve savunması yapılır.
İkincisi imanın bizatihî mahiyeti açısından da yani imanın ne olduğu noktasında da farklılık arzeder ve bu konuda İslâm mezhepleri çok farklı görüşlere sahiptir[4]. Tercih edilen izaha göre “iman; kalp ile tasdik, dil ile ikrar”dır. Birincisi aslî rükün, ikincisi ise zâid rükündür. Dolayısıyla tehdit gibi bir zaruret sonucu ikincisi yani dil ile ikrar olmasa da iman bulunur. Ancak her halükârda kalp ile tasdik rüknü, iman için olmazsa olmaz koşuldur. Ayrıca imanın bir asıl hali, bir de kemal hali vardır. İmanın aslında herkes eşittir ve bu halin zıddı küfürdür, kemâl halinin zıddı ise fısktır ve bu konuda insanlar farklı farklıdırlar. İmanın yetmiş şu kadar şubesi[5] işte bu kemal halini oluşturur, bu itibarla onlardan birinin bulunmaması insanı kâfir kılmaz, fâsık yani günahkâr yapar.
Merhum Elmalılı, ağaç benzetmesiyle imanı köklere, amelleri de bu imandan fışkıran sürgünlere benzetir. Meselâ kışın toprak üstünde dalların kuruyup dökülmüş olması, köklerin yokluğuna delâlet etmez. O köklerden ortam müsait olduğunda yeni sürgünler fışkırabilir. Bu itibarla amel, imandan bir cüz değildir[6].
Meşhur Cibrîl hadisinde[7] üç esas konulmuştur: İman, İslâm ve İhsan. Bu üç terim, inanç, ibadet ve günlük yaşantı, ahlâk olmak üzere dinin üç boyutunu ortaya koyar. Bunların birbirine nispeti ağacın kökü, gövde ve dalları, meyvesi gibidir. Meyvenin olabilmesi için, mutlaka gövde ve dalların, gövde ve dalların ayakta durabilmesi, canlılığını sürdürebilmesi için de sağlam köklerinin olması zorunludur. Ancak tersi aynı şekilde bir zorunluluk değildir. Yani köklerin varlığı zorunlu olarak gövdeyi, gövdenin varlığı da zorunlu olarak meyveyi gerekli kılmaz. Ne var ki işin doğasında mülazemet ilkesi gereği bunlar hep birlikte olur. Kökler sürgün verebilmek için, sürgünler de meyveye durmak içindir. Kalpte yer eden ancak eyleme dönüşmeyen bir iman düşünülemez. Keza bir semeresi olmayan eylemin de anlamı yoktur. Sonuçta asıl amaç semereyi elde edebilmektir. Zaten din olarak İslâm’ın amacı da “güzel ahlâkın tamamlanması”[8] değil midir?
Böylece müttekîlerin birinci vasfı kısaca şu oluyor: Gayba yani Allah’a ve O’nun buyurduklarına, Peygambere ve onun duyurduklarına iman etmek; bu inancı kalp ile tasdik edip, bir zaruret olmadıkça dil ile de ifade etmek.
Bu iman ve inanç ile yaşantımızı sürdürmek dileğiyle…
Dua ile!
01.06.2017
GARİBCE





[1]              bk. Râzî, II, 26; İlyas Çelebi, “Gayb”, DİA., XIII, 404.
[2]              Esed, I, 4.
[3]              Râzî, II, 23; Elmalılı, 177.
[4]              bk. Râzî, II, 23.
[5]              bk. Buharî, Îmân, 3; Müslim, Îmân, 58; Ebû Davûd, Sünne, 14.
[6]              bk. Elmalılı, I, 173-185.
[7]              Buharî, Îmân, 37; Müslim, Îmân, 57.
[8]              Muvatta, Husnü’l-huluk, 8.

30 Mayıs 2017 Salı

TAKVA: Cemal Tutkusu Celal Korkusu


Dinimizde temel kavramlardan biri “takva”dır. Dinî yaşantımızda yol alabilmemiz, inancımızı ve müslümanlığımızı sağlam bir zemine oturtabilmemiz, dinî kaynaklardan yararlanabilmemiz bizzat Kur’an’ın ifadesiyle mütteki yani takva sahibi olmamıza bağlıdır. Bu itibarla bu yazımızda kısaca takva kavramı üzerinde durmak istiyoruz.
Bu kelime “vikâye” kökündendir, sakınmak, korunmak anlamındadır. Tırnağı incelmiş hayvanın yürürken ayağını taştan sakınması anlamında kullanılmaktadır[1]. Daha sonra bu kelime Kur’an terminolojisi içinde, kök ile irtibatı sürdürülmekle birlikte yeni anlam kazanmış ve saf, temiz dindarlık[2], dini bütünlük, her an huzurda olma düşüncesinin kazandırdığı ilahî sorumluluk bilinci[3] anlamına gelir olmuştur.
Hz. Ömer, Übeyy’e “Takva nedir?” diye sorar. Übeyy: “Sen hiç dikenli yolda yürüdün mü?” der. O da: “Evet!” cevabını verir. “Peki, ne yapardın?” diye sorar. “Eteğimi çemrer ve dikkat ede ede yürürdüm” cevabını alınca, “İşte takvâ budur” der[4] ve bu benzetme ile takva terimini açıklamak ister.
Kur’an’da takva üç anlamda kullanılmıştır[5]: Birincisi ebedî azaptan korunmak için şirkten kaçınma[6], ikincisi büyük günahları işlemekten ve küçük günahlarda ısrarlı olmaktan sakınma[7] ve üçüncüsü de “İttekûllâhe Hakk’a tükâtihî”[8] âyetinde olduğu gibi kalbi meşgul edici her şeyden uzak durarak, kalbi tamamen Allah’a teslim etme, orada O’ndan başkasına yer vermeme.
Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere takvânın iki boyutu vardır:
Birincisi, Allah’ın emirlerini mümkün mertebe yaparak onun rızasını kaybetmekten sakınmak, ikincisi de O’nun yasaklarından mutlak anlamda kaçınarak O’nun gazabına uğramaktan sakınmak[9].
Buna göre takvâ bir yönüyle cemal tutkusu, öbür yönüyle de celâl korkusudur. Bu itibarla, takvânın her ne kadar bazı âyetlerde “haşyetullah” yani Allah (c.c) korkusu anlamında tefsir edildiği[10] olmuşsa da, onu sırf korku boyutu ile ele almak ve sevgi boyutunu göz ardı etmek eksik bir tanımlama olur.
Nitekim bu iki boyut müttekîler için sonuç olarak belirtilen “felâh yani kurtuluş” kavramı için de aynısıyla geçerlidir; hem umulana nail, hem de korkulandan emin olma söz konusu olmadıkça gerçek anlamda “felâh” olmaz. Takvanın cemal boyutunda, her türlü güzellik işlenerek umulanlara erme; celâl boyutunda ise her türlü kötülüklerden uzak durularak korkulanlardan emin olma tecelli etmelidir. İşte o zaman gerçek anlamda kurtuluş ve saadet olacaktır.
Bu, iki kanatlı kuşun uçabilmesine benzer; tek kanatlı kuş uçamaz. Dolayısıyla sadece korku boyutu ile ya da sadece sevgi boyutu ile ilahî sorumluluk bilincine erişilemez, dengeli biçimde ikisi bir arada olmalıdır. Nefsin her türlü çirkefliklerden arındırılması sağlanırken, ruhun her türlü güzelliklerle bezenmesine çalışılmalıdır.
“Tırnağımıza taş değmesin” anlamında ilahî azabdan korunma olarak aldığımızda takvâ, nihaî amaç olmayıp, kurtuluş ve saadetimize vesile olur[11]. Bu vesileyi elde edebilme hem ahiret hem de dünya için bir dizi önlem almayı gerektirir.
Ahiret için ele aldığımızda takva, tevhid üzerine kurulu bir inanca sahip olma, imanı koruyucu ve derinleştirici ibadetler ve salih amellerde bulunma ve her türlü güzel ahlâkla bezenmeye çalışma gibi fiil şeklinde; şirkten, küfürden, her türlü ahlâksızlıklardan uzak durma gibi terk biçiminde bir hayat çizgisini sürdürmeyi gerektirir.
Takvânın yani kulluk bilincinin bir de davranışlarımızın dünyevî sonuçlarına dönük bir yönü vardır. Bu önemli kavramın bir veçhesini de ilahî dünya azabından sakınma çabası oluşturmaktadır.
Böyle bir sonuçtan kurtulma, her şeyden önce doğal ve sosyal nizamda geçerli olan ilahî yasaları (sünnetullah) tespit etmeyi, kurulu dengelerin bozulmaması için gerekli önlemleri almayı zorunlu kılar. Bu ise bütünüyle ihtisas ilimlerinin en üst düzeyde tahsil edilmesini, çevre, sağlık, güvenlik gibi her alanda yeterli bilinç ve donanıma ulaşmayı gerekli kılar. İşte o zaman insanlar topyekûn ilahî dünyevî azaptan korunmuş ve sonuçta da kurtulmuş olurlar[12]. Aksi takdirde ozon tabakasının delinmesi, dünyanın giderek ısınması, buzulların eriyip suların yükselmesi, ağaçlardan yoksun kalmış münbit toprakları yel süpürüp sel alması, dünyanın her gün biraz daha çölleşmesi gibi çevre, bulaşıcı, tedavisi imkânsız hastalıklar gibi sağlık, uyuşturucu bağımlılığı, terör, bir yanda açlık ve yetersiz beslenme, öbür tarafta aşırı tıkınma ve şişmanlık gibi insanlık adına utanç verici manzaralar, sosyal yaralar, renk, ırk, dil, coğrafya vb. gibi ayırımlar, masum insanları yok eden dünya savaşları, milletleri sömürüp yok eden emperyalizm… ve daha nice belâlar dünyevî anlamda takvâsızlığımızın sonucu olmaktadır.
Şu halde takvâ, dünya ve âhiret saadetinin, gerçek kurtuluşun (felâh) zorunlu şartı olmakta ve en üst bilinç düzeyi olarak biz müminlerden istenmektedir.
Hepimizin takva üzere olması temennilerimle…
Dua ile!
30.05.2017
GARİBCE






[1]              Keşşâf, I, 20.
[2]              Ateş, I, 99.
[3]              Esed, I, 4.
[4]              Kurtubî, I, 161.
[5]              Elmalılı, I, 169; Ateş, I, 99.
[6]              bk. Fetih 48/26.
إِذْ جَعَلَ الَّذِينَ كَفَرُوا فِي قُلُوبِهِمُ الْحَمِيَّةَ حَمِيَّةَ الْجَاهِلِيَّةِ فَأَنْزَلَ اللَّهُ سَكِينَتَهُ عَلَى رَسُولِهِ وَعَلَى الْمُؤْمِنِينَ وَأَلْزَمَهُمْ كَلِمَةَ التَّقْوَى وَكَانُوا أَحَقَّ بِهَا وَأَهْلَهَا وَكَانَ اللَّهُ بِكُلِّ شَيْءٍ عَلِيمًا [الفتح/26]
[7]              bk. A‘râf 7/96.
وَلَوْ أَنَّ أَهْلَ الْقُرَى آَمَنُوا وَاتَّقَوْا لَفَتَحْنَا عَلَيْهِمْ بَرَكَاتٍ مِنَ السَّمَاءِ وَالْأَرْضِ وَلَكِنْ كَذَّبُوا فَأَخَذْنَاهُمْ بِمَا كَانُوا يَكْسِبُونَ [الأعراف/96]
[8]              Âl-İ İmrân 3/102.
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آَمَنُوا اتَّقُوا اللَّهَ حَقَّ تُقَاتِهِ وَلَا تَمُوتُنَّ إِلَّا وَأَنْتُمْ مُسْلِمُونَ [آل عمران/102]
[9]              bk. Taberî, I, 232; İbn Kesîr, I, 61; Elmalılı, I, 169.
[10]             bk. Râzî, II, 20.
[11]             Elmalılı, I, 170.
[12]             Menâr, I, 125.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...