Ebu Hanife etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ebu Hanife etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Aralık 2015 Cumartesi

Fitne ateşin salar bağnazlık



Ebu Hanife hadis bilmezdi
Bilse de hem işine gelmezdi
Adı anmaya bile değmezdi
İşte böyle yaftalar bağnazlık

Nursuzdur aklı karanlık zifir
Farklı olanlara hazmı sıfır
Damga hazır basar alna kafir
İşte böyle softalar bağnazlık

Allah yaratmış farklı farklı
Kimi düzdür kimi yandan çarklı
Kimi çarıklı olur kimi sarıklı
Bilmez tahammül dalar bağnazlık

Yoktur davası ki çeksin çile
Özde zehri var akıtır dile
Nice canlar masum olsa bile
Fitne ateşin salar bağnazlık

Bilmez ki gözünde at gözlüğü
Kendinde sanır hakkın sözlüğü
Vuslatı Hakka varan düzlüğü
Aşılmaz yokuş kılar bağnazlık

Odun çokmuş hiç korkar mı ateş
Nice harabe üzre doğar güneş
Fitne katilden beter olur mu eş
Toprağı kanla sular bağnazlık

Garibce hak söyler tut sözünü
Gerçekliği gör aç da gözünü
Çevirirsen bil Haktan yüzünü
Din olur kalbe dolar bağnazlık

Dua ile!
12.12.2015

GARİBCE

24 Ağustos 2015 Pazartesi

Ne namaz ama!



Bir kimse nebiz çukuruna düşse, tabaklanmış köpek derisi içerisinde oradan çıksa, niyet etmese, namaza  tekbir yerine  onun Türkçe yahut Hintçe tercümesiyle  başlasa, kıraat yerine  sadece Müdhammetân’ın tercümesini okuyuverse, sonra rükuu terk etse ve tavuk yem toplar gibi  iki kez başını yere koyu koyuverse, aralarında oturma olmasa, teşehhüdü okumasa, sonra namazının sonunda selam verme yerine bile bile yellense… bu namaz olur. Bu kadarlık kısım namazın vacibi (farzı) için yeterlidir. Gerisi ise adab ve sünendir (yani vıttırı vızzık). [el-Menhûl, s. 614]
-Allah! Allah!  Bak sen hele! Bunu kim diyesi imiş?
-Mezhebinin fesadı belli olan Ebu Hanife.
-Deme ya?! Peki, ona bunu kim isnad ediyormuş?
-Ebu Hâmid Muhammed b. Muhammed el-Gazzâlî et-Tûsî (ö. 505)
-Haydi ya!
Boşa dememişler: La yü’hazü mezheb min mezheb:
Bir mezhebin görüşü başka bir mezhepten alınmaz.
Ulema beyninde elbet olur hilaf
Lakin bize düşen illaki el-insaf

Dua ile!
24.08.2015

GARİBCE

7 Eylül 2014 Pazar

İmam Azam Ebu Hanife ve Tekfir



Günümüzde tekfirci bir anlayış revaç buluyor gibi. Ellerine nereden geçirdikleri belli olmayan bir damga ile her önlerine gelene Kafir damgası vurmayı bir maharet sanıyorlar.
İslam’ın geniş dairesini, kendi küçücük akıllarının ihatası kadar sananlar, kendince malum sınırları aşanları rahatlıkla tekfirle suçlayabiliyorlar. Muhtemelen her günah da aynı değerde ve etkinlikte değil. Öyle olsaydı başta kendileri de olmak üzere  dairenin içinde zaten kimse kalmazdı. Çünkü insan olup da şöyle ya da böyle günahı olmayanımız da var mı ki?
Mecdelli Meryemlere ilk taşı atabilecek günahsızlarımız var mı?
Her günah içki gibi sarhoşluk verseydi ayık olanımız kalır mıydı ki!
Üstelik tekfir bumerang gibi, eninde sonunda sahibine de dönebilecek bir şey.
İşte tam da böyle bir Harici anlayışın yaygınlaştığı bir ortamda gel de İmam Azam Ebu Hanife’yi rahmet ile anma.
Koca imamın bu konudaki tavrı hala bizler için de ufkumuzu aydınlatacak gibi.
Garibce, sizin için üşenmedi ve onun bir öyküsünü tercüme etti. Buyurun. Birlikte okuyalım ve imamımızı bir kez daha rahmetle analım.
Ebu Yusuf  (ra) anlatıyor:
Havâric’e Ebu Hanife’nin Rabb’in marifetini ispat ettiği (?)  ve günaha sebep hiç kimseyi tekfir etmediği haberi ulaşınca  Şürat = Satı[1] grubundan kırk kişi İmam Ebu Hanife’ye geldiler. Ellerinde sıyrılmış kılıçlar vardı.
“-Ey Ebu Hanife!  Bil ki bugün senin dünya hayatının son günü, ahiret hayatının da ilk günü olacak. Sana iki mesele sormak üzere geldik. Her ikisi de bizim en zor sorularımız. Eğer bu soruların içinden çıkabilirsen ne ala! Yoksa kellen gidecek!” dediler.
Ebu Hanife (ra): “-Bana karşı insaflı olacak mısınız?” dedi.
“-Evet!” dediler.
Ebu Hanife: “-Yahu önce şu kılıçlarınızı kınlarına koyun! Yaldırayışları gözümü alıyor!” dedi.  Onlar:
-“Hiç olur mu?! Onları kınına nasıl sokabiliriz ki?! Biz onları senin kanınla boyamayı umuyoruz.” dediler.
İmam: “-Peki, konuşun!” dedi.
Şöyle sordular:
“Mescidin kapısında iki cenaze var. Bunlar hakkında ne dersin?
Bunlardan birincisi şarap içmiş sarhoş olmuş ve boğazına içki durması yüzünden de ölmüş.
İkincisi ise bir kadın; zina etmiş, gebe kalmış, gebelik belli olmaya başlayınca ilaç içmiş bu yüzden çocuğu düşmüş, kendi de ölmüş.
İmdi sen bu iki cenaze hakkında ne diyorsun?”
İmam Ebu Hanife:
“-Bu sözünü ettiğiniz iki kişi Yahudi dininden mi idiler?” diye sordu:
-“Hayır!” dediler.
“-Hıristiyan mı idiler?”
“-Yok, Hıristiyan da değildiler” diye karşılık verdiler.
“-Öyle ise hangi dinden idiler?” diye sordu. Onlar da:
“Allah’tan başka tanrı olmadığına ve Hz. Muhammed’in onun Rasulü olduğuna şehadet eden Müslümanlardandı!” dediler.
“-Peki, onlar “Allah katından gelen her ne var ise onları kabul ediyorlar mıydı?” dedi.
-“Evet!” dediler.
“-O zaman söyleyin bana bu ikrar (kabul)  küfür müdür yoksa iman mı?”
“-İman!” dediler.
“-Peki,  bana söyleyin bu imanın ne kadarı; yarısı mı, üçte biri mi, dörtte biri mi?”
“İman imandır, imanın yarısı, üçte biri, dörtte biri olmaz ki!” dediler.
“-Yani tümü mü o zaman?” dedi.
“Elbette tümü!” diye karşılık verdiler. Diyalog bu noktaya gelince İmam:
“-İmdi, buna göre bana sorduğunuz cenazelerin mümin olduklarını bizzat siz kendiniz söylemiş oldunuz!” dedi.
İçlerinden biri: “-Bunları bırak da sen bize söyle hele! Onlar cehennem ehlinden midir yoksa cennet ehlinden mi?”
Ebu Hanife bu soru üzerine onlara şöyle cevap verdi:
“Ben o iki cenaze hakkında Hz. Nuh’un  bu kişilerden çok daha ağır günah içinde olan kavmine söylediğini söylerim. O şöyle demişti:
Nûh, şöyle dedi: “Onların yaptıklarına dair benim ne bilgim olabilir?”
Onların hesaplarını görmek ancak Rabbime aittir. Bir anlayabilseniz!”  (Şuara 26/112-113)
{ قال وما علمي بِما كانوا يعملون، إنْ حسابُهم إلا على ربي لو تشعرون }
Hz. İbrahim’in onlardan çok daha büyük günah içinde bulunan kavmi için dediğini derim. O şöyle demişti:
“Rabbim! Çünkü o putlar insanlardan birçoğunu saptırdılar. Artık kim bana uyarsa, o bendendir. Kim de bana karşı gelirse, şüphesiz sen çok bağışlayan, çok merhamet edensin.” (İbrahim 14/36)
{ فمن تبعني فإنه مني ومن عصاني فإنك غفور رحيم }
Gene onlar hakkında onlardan daha büyük günah içinde bulunan kavmi için Hz. İsa b. Meryem’in söylediğini söylerim. O şöyle demişti:
“Eğer onlara azap edersen, şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan, yine şüphe yok ki sen mutlak güç sahibisin, hüküm ve hikmet sahibisin.” (Maide 5/118)
{ إن تعذبْهم فإنّهم عبادك وإن تغفر لهم فإنك أنت العزيز الحكيم }
Ve nihayet onlar hakkında Hz. Peygamber efendimize indirilmiş olan şu ayetler doğrultusunda söyleyeceğimi söylerdim.
“Size ben, “Allah’ın hazineleri yanımdadır”, demiyorum; gaybı da bilmem. “Ben bir meleğim” de demiyorum. Sizin hor gördüğünüz kimseler için, “Allah, onlara asla hiçbir hayır vermez” de diyemem. Allah, onların içlerindekini daha iyi bilir. Böyle bir şey söylersem, o zaman ben gerçekten zâlimlerden olurum.” (Hûd 11/31)
{ ولا أقول(5) لكم عندي خزائن الله، ولا أعلم الغيب، ولا أقول إني ملك، ولا أقول للذين تزدري أعينُكم لن يؤتيهم الله خيرا، الله أعلم بِما في أنفسهم، إني إذاً لمن الظالمين }
Bunun üzerine o eli yalın silahlı adamlar insaf ile hareket edip:
“-Ey Ebu Hanife! Sen bizi aydınlattın ve içinde bulunduğumuz çıkmazdan çıkardın! Allah da seni sıkıntılardan korusun!  Biz, içinde bulunduğumuz her bir yanlış durumdan dolayı Allah’a tevbe ediyoruz ve O’nun bizi bağışlamasını diliyoruz.!” dediler ve  sonra da İmam’ın halkasına katılıp, onunla birlik oldular. [2]
İşte böyle!
Yoruma ihtiyaç yok!
Ama akla, izana ve insafa ihtiyaç çok.
Büyük İmama rahmet olsun!
Dua ile!
07.09.2014
GARİBCE




[1] Bunlara Şürât deniliyor. Şârin kelimesinin çoğuludur. Bunlar “Bakara 2/207’de ifade edilen “İnsanlardan öyleleri de vardır ki kendilerini Allah rızası için satarlar” ayetinden mülhem olarak kendilerine bu ismi almışlardı. Güya zalim yöneticilerden ayrılıp, kendilerini cennet karşılığı satıya çıkarmışlar.
{وَمِنَ النَّاسِ مَنْ يَشْرِي نَفْسَهُ ابْتِغَاءَ مَرْضَاتِ اللَّهِ وَاللَّهُ رَءُوفٌ بِالْعِبَادِ} [البقرة: 207]
Şürat’ın Türkçedeki karşılığı Satılar ya da Satılmışlar olmalıdır. Nitekim bizdeki bu şekildeki isimlerin de arka planında böyle bir anlayış vardır. Ayrıca bk. Tevbe 9/111.
[2] Sa’ıd en-Nisaburi, el-İ’tikad, s. 115-116.

26 Ekim 2013 Cumartesi

Hamdım, taşladılar dibime düştüm!



Ebu Yusuf’tum ilim meclisinde
Hamdım, taşladılar dibime düştüm!

Öykü şöyle:
Ebu Yusuf şiddetli bir hastalığa yakalanmıştı. Ebu Hanife onu tekrar tekrar ziyaret etmişti. Son gelişinde durumunun çok ağırlaştığını görmüş ve umudunu yitirmiş bir halde “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn!” demiş ve arkasından da baygın yatmakta olan Ebu Yusuf’a hitaben tahassürünü şöyle dile getirmişti:
“Ben senin arkamdan yerimi alacağını ve insanlara hizmet edeceğini umut etmekteydim. Eğer emr-i hak vaki olursa bu insanlar için büyük bir kayıp olacak  ve seninle birlikte büyük bir ilim de gitmiş olacak!”
Ama korkulan olmadı. Günler sonra Ebu Yusuf iyileşti. Kendisine  Ebu Hanife’nin başında dile getirdiği tahassürlerini söylediler. Bu söz üzerine bir anda Ebu Yusuf değişti, kendisini bir şey zannetmeye başladı. İnsanlar da ona meylettiler. İş, kendisi için ayrı bir fıkıh halkası oluşturmaya kadar gitti. Artık büyük imam Ebu Hanife’nin ilim halkasına katılmak ihtiyacı duymuyordu. Ne de olsa kendisi de artık olmuştu. İmamın ve insanların iltifatı da bunu doğruluyordu. İyileştiğini duyan ama kendisini göremeyen Ebu Hanife bir gün onu sordu. Onun hasta başında iken kendisi hakkında söylemiş olduğu sözünü duymuş olduğunu ve bunun üzerine kendine ait bir ilim halkası oluşturduğunu söylediler.
Bunun üzerine Ebu Hanife, ona henüz halkadan ayrılışının erken olduğunu göstermek ve bir ders vermek istedi. Adamlarından birini çağırdı ve ona: “Git, Ebu Yusuf’a şu olayı anlat ve arkasından da soruyu sor: Bir adam çamaşır ağartıcısına (Kassâr) bir dirhem ücret karşılığında bir elbise veriyor ve birkaç gün sonra elbisesini almak üzere çamaşırcının dükkânına varıyor, çamaşırcı adama: ‘Senin bende elbisen yok ki!’ diye inkâr ediyor ve elbiseyi vermiyor ama daha sonra elbiseyi ağartılmış olarak adama gönderiyor.
İmdi böyle bir olayda çamaşırcı kararlaştırılmış olan ücreti hak eder mi etmez mi? Ebu Yusuf bu soruya “Ücreti hak eder” derse, ona “Yanıldın!” de. “Hak etmez” derse gene yanıldın de.
Adam gider ve kendisine Ebu Hanife’nin öğrettiği gibi Ebu Yusuf’a sorar. O da “Ücreti hak eder” der. Adam “Yanıldın!” der. Ebu Yusuf bir müddet düşünür ve “Hayır hak etmez” der. Adam gene “Yanıldın” deyince Ebu Yusuf vaziyeti anlar ve yerinden kalkarak doğru Ebu Hanife’nin meclisine koşar. Aralarında şöyle bir konuşma geçer:
Ebu Hanife: Sanırım seni bize şu çamaşırcı meselesi getirdi.
Ebu Yusuf: Evet!
Ebu Hanife: Sübhanallah! Adam kalkıyor ve fetva vermeye koyuluyor, kendine has bir ilim halkası oluşturuyor, Allah’ın dini konusunda hükümler veriyor, öbür taraftan basit bir icare meselesine cevap bulamıyor.
Ebu Yusuf: Tamam, ben hatamı anladım. Sen bana bunun cevabını öğret.
Ebu Hanife: Mesele şöyle: Eğer çamaşırcı ağartma işlemini elbiseyi inkârdan (gasb) sonra yapmış idiyse, bu işi kendi adına yapmış olacağından ücreti hak edemez. Yok, inkârdan (gasb) önce yapmış idiyse adamın adına yapmış olacağından ücreti hak eder.
(Hatîb Bağdâdî, Ebu Bekir Ahmed b. Ali b. Sâbit, (ö. 463) Kitâbu el-Fakîh ve’l-mütefakkıh, (I-II) Beyrut, II. Baskı 1980, s. II, 41)
Büyük imam Mâlik b. Enes şöyle demiştir: “Benim bu işe liyakatli olduğuma dair yetmiş (âlim) tanıklık etmedikçe ben fetva verme işine girişmedim” (II, 154).
Cehl-i mürekkep ile olur olmaz her konuda konuşan, ahkam kesen, fetva veren başta medya vaizlerimiz olarak bilumum yazar çizerlere ithaf olunur.
Dua ile!


26.10.2013
GARİBCE

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...