azim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
azim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ocak 2017 Çarşamba

Böyle tahsil olası değil!



İlahiyat hocaları olarak icma halinde “Neden bu iş olmuyor?” diye hep aynı soruyu soruyoruz. Lakin cevap muhtelif.
Kimine göre sebep şu kimine göre sebep bu.
Garibce ise “Barut yok!” diyor. Barut olmadıktan kerli başka sebepler olsa ne olur olmasa ne olur?
-Peki, barut nedir?
-Azim diyor, azim!
-Zekâ olması lazım gelmez mi? diyene.
-Doğru lakin bizim öğrencilerimiz için zekâ elde var bir, onlar için ille de azim, diyor. Ve ekliyor:
-Bizim fakülteye bir öğrencinin gelebilmesi için ortanın üzerinde bir zekâya sahip olması lazım. Dolayısıyla onlar için Barut yok yani zekâ yok demek bühtan olur. Hepsi de birbirinden zeki…
-Peki olmayan ne o zaman?
-Hırs, diyor, azim diyor. Arabaya nispet zekâ motorsa hırs yakıt diyor.  İlim ancak matlup olanda bel verir, talep yoksa bu iş olmaz diyor. Eskiler öğrenci demez tâlip derdi, talebe derdi. Israrla, yılmadan, usanmadan ilmin ardına düşen, onu Çin’de bile olsa arayan, bulmaya çalışan anlamında tâlip. Öğretmen, öğretsin bu iş olsun bitsin şeklinde bir anlayış yoktu. Yolu ancak yolcu alırdı. Başkalarının yol almasıyla yol alınmaz, bilmesiyle de bilinmezdi.
-Bak ne diyor:
İlim matlup talibe            Hem erbabını bile
Talep yoksa nafile           Bu iş olası değil
İlmin elde edilmesinin şartı olarak erbabını bulmak, ondan ilmin adresini, yolunu yordamını öğrenmek lazım. Ama ille de talep lazım. Talep yoksa bu iş olası değil. El hak doğrudur, talep yoksa ömrü boşa törpülememek lazım, talebin olacağı, aşkla meşkin yapılacağı başka alanlara tez elden geçmek lazım.
Duydun mu fokur fokur                               Talibim bina okur
Sanırsın kilim dokur                       Saç baş yolası değil
Asırlardır bizim talip bina okur, döner döner gene okur. Şu binayı bir türlü bitiremez. Yahu bitir şu binayı da içinde yaşamanın zevkine er arkadaş. Yok, o ille de gelenek diyor. Geleneği bozamayız. Şimdi bizim oğlanın yanında kızlar da başladılar Bina okumaya.
Eğri büğrü yazanın                         Orda burda tozanın
Dibi delik kazanın                            Heyhat dolası değil
İlim talibinin yumurtalar üzerinde kuluçkaya yatan anaç tavuk (gurk) gibi devamlı onu sıcak tutması lazım. İkide birde oraya buraya koşan tavuk cücük çıkaramaz, üstelik yumurtaları cılk eder. Dibi delik kazan dolmaz. Zihnen yoğunlaşma, kendini verme belleğe öğrendiklerinin kalıcı kılınması mesajını verir ve  o takdirde bilgiler taşa kazınır gibi yazılır, hard diske kaydedilir. Değilse kuma yazar gibi, yazılır, ilk dalga ile silinir gider.
İlim nurdur günahsa perde         Dağlar aşıran azim nerde
Yoksa sende merhem derde       Ağarıp yüz gülesi değil
Hem ilmin Yüce Allah’tan bir nur olduğu ve o nuru günah kirleriyle kirlenmiş kimselerin ihata edemeyeceği öteden beri söylenir, bir mütearife olarak kabul görür. İlim, bir ibadet neşvesi içinde tahsil edilirse amaç gerçekleşmiş olur. Makam, mevki, şöhret elde etmek için ilim tahsil edilirse o ilimde hayır yoktur. Maveraünnehir uleması Bağdat’ta Medreselerin açıldığı haberini duyduklarında “Eyvah ilim öldü, çünkü şimdiye dek Allah rızası için okunurdu, gayrı bir ekmek kapısı olacak, makam mevki için tahsil edilecek, dolayısıyla ilmin bereketi gidecek…” diye ilmin gıyabi cenaze namazını kılmışlar.
İlim Allah için tahsil edilir de ardından makam, mevki, zenginlik gelir… Ona eyvallah. İlmin tabiatında da bu vardır zaten. Ancak sırf dünyalık elde etmek için tahsil edilirse o takdirde başka alanlarda/ yollarda daha çok dünyalık vaad edilmesi durumunda o yolda ilerlemenin hem imkânı hem anlamı olmaz.
Bir de öğrendiğin ilim gayrılara merhem olmayacaksa ne anlamı olur ki?
“Faydasız ilimden…de sana sığınırız” diye bir duamız yok mu?
Dua ile!
25.01.2017

GARİBCE
Levha: https://tr.pinterest.com/pin/498632989970456409/

2 Ocak 2014 Perşembe

Bir sabah erkenden güne başlamak!


Bu sabah, dönemin son dersini vermek üzere işte fakültedeyim.
Trafik kaygısı ile saat yediden önce evden ayrıldım. Daha iki saat vardı dersin vaktine.
Kendi kendime “Gözüne çöp mü düştü! Derdin ne sabahın bu saatinde?” dedim.
Sonra yola vurdum kendimi. Bir an evvel huzur köşeme ulaşayım istedim.
Henüz karanlıktı, ortalık aydınlanmamıştı.
Sabah namazının “isfâr” saati. Alaca karanlık.
Aaa bir de baktım sırtlarında çantaları, bir sürü küçücük çocuk, bayıra doğru dizilmişler, kendilerini yola vurmuşlar, okula gidiyorlar. Kiminin yanında ebeveyni, kimi birlik olmuş, kimi yalnız.
“Allah! Allah!” dedim. Biz kendimizi sözde erkenci sayıyorduk, bu körpe yavrular  bak çoktan yola koyulmuşlar bile.
Sonra yolda  güzargah boyu otobüs durakları bekleyen insanlarla dolu dolu idi.
Kısıklıya geldiğimde bu saatte köprü yolu tenhadır diye o istikamete yöneldim.  Orada çoktan bildik köprü trafik manzarası başlamıştı. Geri de çıkamadım. Biran evvel varmak için çıkmıştım, ama belli ki insanın nasibi şartların elverdiği kadardı.
Hayat zor mu ne!
Bir koşuşturmacadır gidiyor.
Sıcacık yataklarımızda kurduğumuz uçuk hayaller bizi mutluluk cennetlerine götürmüyor.
Mutluluk için başarmak, önümüzdeki engelleri aşmak gerekiyor.
Bunun için de o engellerden çok daha güçlü bir azim ve irade gerekiyor.
“Dağ yüksekmiş, umurumda mı? Yol onun üzerinden aşar gider” diyecek çelik iradeler gerekiyor.
Gayret gerekiyor.
Rahmet için zahmet gerekiyor.
Ve ne kadar zahmet o kadar rahmet deniyor.
Rahmetiniz bol olsun efendim!
Dünya hayatıdır, yalancıdır, aldırma, boş ver diyemeyiz.
Bizim gerçekliğimiz kadar, bu hayat da gerçektir.
Hayat olduğu için biz varız.
Ve bu hayat nihayetinde bizim hayatımız.
Şekavet de saadet de işte bu hayata bağlıdır.
Size saadetler dilerim.
02.01.2014
GARİBCE


22 Mart 2013 Cuma

Bahane, bahaneye benzese bari!




“Komşu! İpinizi verir misin?”
“Olmaz, ipe un serdim!”
Vermeye gönlün olmadı mı, un da serersin, her bir bahaneyi de ileri sürersin.
“İbriki şerifi alıp leğeni şerifede bir abdesti şerif alalım” demiş sofi.
Namaza yüzü olmayan Bektaşi meşrebe demişler: “Erenler, sen namaz kılmayacak mısın?”
Demiş: “Benim parmağı şerifim ağrıyor.”
“Parmaktan da şerif mi olurmuş.” Demişler.
“Sizin ibrik leğen bil cümle levazım şerif oluyor da neden benim parmağım şerif olmasın!” diye cevabı yetiştirmiş.
İnsan bahane bulmada, mazeret üretmede çok mahirdir. Hem başarıyı ister, ama onu gerçekleştirmenin önündeki engelleri aşmak için gerekli çabayı göstermek yerine bin bir türlü bahane üretir.
Aslında kendisi de bilir kaç kırat olduğunu ya da ürettiği mazeretlerin ne denli yersiz ve bahanelerinin geçersiz olduğunu.
Kıyamet gününde bile insan mazeretler serdedecekmiş. Ama herkes, kendisinin ne hal üzere olduğunu da bilecekmiş. Yani üretilen mazeretlerin hilaf-ı hakikat olması halinde şapka düşecek kel görünecekmiş: “Beli’l-insânu basîre velev elkâ meâzîreh”[1] Evet o gün kişi her şeyi görecek, bahanelerin, ileri sürdüğü mazeretlerin hiçbir şeye yaramadığını anlayacak!
O gün çok dehşetli olacak.
O gün kimi yüzler ağaracak kimi yüzler kararacak.
Dünya hayatı değil ki. Her şey gün gibi ayan beyan olacak.
Dünyada olsaydınız insanları aldatabilirdiniz. Hatta Allah’ı ve  peygamberini bile aldattığınızı ve atlattığınızı düşünebilirdiniz.
Tebük seferi için hazırlıklar yapılmaktadır. Çok uzak ve zor olacak bir seferdir. O yüzden diğer gazvelerde nereye karşı gidileceği taktik gereği gizli tutulurken Tebük açıkça ilan edilmiş ve ona göre sıkı bir tedarik görülmesi istenmişti. Sıcak bir yaz mevsimiydi. Bir taraftan hasat mevsimi yakındı.
Çok zor ve sıkıntılı olduğu için bu gazveye “gazvetü’l-usre” denilmişti.
İslam artık çevre güçlerle de yüzleşmek durumundaydı. Bizans (Doğu Roma) İslam’ı daha beşiğinde iken boğmak isterdi. Yaşamak için güçlü olmak gerekiyordu. Güçlü olmak için çok çalışmak, fedakarlık yapmak, her şeyi sunmak, bu yola baş koymak lazımdı.
Eften püften bahanenin yeri ve zamanı değildi. Tek yumruk halinde hareket etmek lazımdı. İşte böyle bir ortamda hazırlıkların yapıldığı sırada Hz. Peygamber Cedd b. Kays’a “Ey Cedd! Şu sarışın Romalılara karşı koymaya ne dersin?!” diye sormuştu. “Sem’an ve taaten!” diyeceği yerde Cedd: “Ben kadınlara düşkün biriyim.  Ne zaman bu sarışın Romalı kadınları görsem kendimi tutamam, onların fettanlığı karşısında kendime hakim olamam, iyisi mi sen  bana izin ver, ben oralara hiç gitmeyeyim. Beni bu kadınların fitnesinden korumuş ol!!”  dedi.  Bunun üzerine şu âyet geldi:
“Onlardan ‘Bana izin ver, beni fitneye sevk etme’ diyen de vardır. Bilesiniz ki onlar (böyle diyerek) fitnenin ta içine düştüler. Şüphesiz ki cehennem, kâfirleri elbette kuşatacaktır.” (et-Tevbe 9/49)[2].
İnsanın özünde olmayınca, olmuyor. İman, kalpte yer edecek, davranışlar oradan neşet edecek. İnançlar ve eylemler erdemleri geliştirecek ve olgunlaştıracak. Özümüzde meknuz ve mündemiç bulunan cevherler işte böylece ortaya çıkacak ve daha iyi bir insan olmanın bilkuvve (potansiyel) imkanı, bilfiil hale dönüşecek.
İşte bu niyet ve azim olmayınca insan Hz. Peygamber asrında da yaşamış olsa, bizzat onu gören gözlere, onu işiten kulaklara da sahip olsa, kalbi ve gönlü ona  yeterince bağlı değilse, böylesine saçma bahaneler ile bile yanına gidip sureta haktan gözüküp saçmalayabilmektedir.
Hz. Peygamber’i sözde aldatabileceğini düşünenler, olmadık bahaneler ileri sürenler acaba gerçekten Allah’ı ve peygamberini aldatabileceklerini mi sanırlar. Hatta ve hatta kişi kendi özünü bile ikna edebilir mi?
Başarmak erdemdir.
Başarılı olmak için çok çalışmak daha büyük bir erdemdir.
Başarının önüne çıkan bin bir türlü engelleri aşmak için gerekli olan niyet, azim ve kararlılığı göstermek ve bu uğurda daim bir bezl-i mechûd içinde olmak çok daha büyük bir erdem olmaktadır.
Kimse bahane üretmesin! Hele insanlıktan dem vuranlar!
Çünkü gitmiyor.
İnsanlık ve İslamlık pazarında bu sahte paralar revaç bulmuyor.
Sudan bahaneleriniz sadece sizin ayarınızı ortaya koyuyor. Çavdar ekmeğine bahane bulmaya değil, kişi kendi özüne, niyetine ve azmine bakmalı.
Onları yenilemeli!
Dua ile!
22.03.2013
GARİBCE


[1] بَلِ الْإِنْسَانُ عَلَى نَفْسِهِ بَصِيرَةٌ (14) وَلَوْ أَلْقَى مَعَاذِيرَهُ (15) [القيامة]
[2] المعجم الكبير للطبراني - (10 / 269) عَنِ ابْنِ عَبَّاسٍ , قَالَ:لَمَّا أَرَادَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ أَنْ يَخْرُجَ إِلَى غَزْوَةِ تَبُوكَ , قَالَ لِلْجَدِّ ابْنِ قَيْسٍ:يَا جِدُّ ابْنَ قَيْسٍ مَا تَقُولُ فِي مُجَاهَدَةِ بني الأَصْفَرِ؟قَالَ: يَا رَسُولَ اللَّهِ , إِنِّي امْرُؤٌ صَاحِبُ نِسَاءٍ , وَمَتَى أَرَى نِسَاءَ بني الأَصْفَرِ أُفْتَتَنُ فَائْذَنْ لِي فِي الْجُلُوسِ , وَلا تَفْتِنِّي , فَأَنْزَلَ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ: "وَمِنْهُمْ مَنْ يَقُولُ ائْذَنْ لِي وَلا تَفْتِنِّي أَلا فِي الْفِتْنَةِ سَقَطُوا"[التوبة آية 49]

16 Şubat 2013 Cumartesi

“Çaresizseniz çare sizsiniz!”




İnsan bu, sevdiği insana bile bazen gücenir, incinir. Ama küsmek ve terk etmek hoş değildir. Seni küsüp terk eden, ötekine de aynı şekilde yapabilir. O zaman küsüp terk etmek yol değildir.
Sorunu çözmek katlanmak, azmedip aşmak ile olur, sorunun içinden kaçarak değil.
İki tane kurbağa bir süt kazanının içine düşmüşler. Biraz debelenmişler, çırpınmışlar. Yorulmuşlar. İçlerinden biri bakmış çıkışa imkan yok pes etmiş, bırakmış kendisini ve boğulmuş ölmüş. Öbürü ise pes etmemiş. Zor olmasına ve yorulmasına rağmen çabalamayı sürdürmüş. Takatinin kesildiğini hissettiği anda yaşama sevinciyle, geleceğe olan inancıyla yeniden canlanmış ve çabasını sürdürmüş. Aaa! O da ne? Bir de bakmış sütün üzerinde kocaman bir topak oluşmuş. Hemen onun üzerine çıkmış ve böylece kurtulmuş. Meğer bizim bu azimli kurbağa hayatta kalma mücadelesi verme uğrunda çabaladıkça süt de yayık gibi yayılmaya başlamış ve sonunda üzerinde kocaman topak bir tere yağı kütlesi oluşmuş.
Hayat işte böyle bir şey. Kaçarak değil, göğüsleyerek, korkarak değil yüzleşerek ancak idame ettirilebiliyor.
“Dağ ne kadar yüksek olursa olsun yol onun üzerinden aşar gider!” diyor atalarımız.
Hayat ne kadar zor da olsa, meşakkatli de olsa, sıkıntılı da olsa insan azmi ve gayreti ile inancı ile yaşam sevinciyle, geleceğe olan umuduyla bu zorlukları aşar gider.
Yeter ki inancını kaybetmesin, azmi dumura uğramasın, umut ışığı sönmesin.
Bunun için de insanın sığınabileceği sağlam bir inancı, tutunabileceği kopmaz kulpları olması gerekir. İnanç işte o yüzden çok önemlidir. Sırf dünya hayatı için bile inancın insanı hayatta tutan, onu başarıya taşıyan, umut ışığını söndürmeyen pek çok yararı vardır.
Hal böyle iken “Çaresizseniz çare sizsiniz” şeklindeki bir anlayışı ben doğru bulmuyorum. Evet, bu insana bir özgüven aşılayabilir, hayatla mücadelesinde ona güç ve kuvvet verebilir. Ama bu inanç, mücadelenin başarısız olması ve mevcut imkanların tüketilmesi halinde, umut ışığının tümden sönmesi gibi sonuçları da intaç eder. Elinden gelen her şeyi yapıp da artık yapabileceği bir şeyin kalmadığına inanan bir insanın gerçekten yapabileceği bir şey kalmamıştır. Ama her an sesini duyan, her an yardım elini uzatabilen ve kendisini felaket uçurumundan, içine düştüğü bataklıktan çekip kurtaran bir yüce kudretin varlığına olan inanç o umut ışığını cılız da olsa söndürmez, bekleyiş halini sürdürür.
Ve bakarsın gün doğmadan neler doğar.
Umutsuzluk yok.
İnancı kaybetmek yok!
Bil ki sen O’nu unutmuş olsan bile O seni unutmadı.
Yaratıp da başıboş bırakmadı.
Sen O’nu duymadın belki ama  O hep seni duydu.
Çünkü hep yanındaydı.
Hatta kalbinin ta derinliklerinde idi.
İstersen yum gözünü ve dinle içini.
Duyarsın sen de belki sesini!
Dua ile!
16.02.2013
GARİBCE
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...