kutlu doğum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kutlu doğum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Kasım 2017 Çarşamba

Kutlu Doğum Gitti Yaşasın Mevlid-i Nebi!


Garibce nazarımda Diyanetin en hayırlı projesi idi Kutlu Doğum. Ama artık yok.
Yerine Mevlid-i Nebi ikame edildi. Bir adım daha ileri değil aksine geri gidildi. Kanun-ı kadim ya da asr-ı saadet geçmişte yaşanmış zaman dilimleri değil, oradan çıkarılmış ve insanlığın ufkuna konulmuş, geriye götüren değil, geleceğe taşıyan ideallerdir. Güneşi arkana alanda gölgen senin hep önünde olur.
Mevsim bahardı ve Kutlu Doğum tüm milleti sardı. Lakin birileri belli ki Kutlu Doğum’dan rahatsızdı. Konjonktürde çok etkin bir silahla onu vurdu. Çok güçlü idi ölmedi ama yara aldı. Bizim basiretli siyasilerimiz de onun yarasını saracak ve daha sağlıklı hale getirecekken birilerinin kaprislerine kurban verdi. Zaten Kanun-ı kadimimizde böyle bir şey de yok idi deyu sath-ı müdafaadan hatt-ı müdafaaya dönüldü.
Kutlu Doğum ile bir bayram coşkusunu daha kaybettik.
İşte o bayram coşkusu ile millet olarak topyekûn kutladığımız dönemde gene şekvamız vardı. Ve o zamanda Garibce avazımız sessiz çığlık şeklinde gök kubbede gene çınlıyordu ama pek de duyulmuyordu.
Şimdi Mevlid-i Nebi vesilesiyle o avazlardan sadece birini burada tekrar yayınlıyorum.
Bakın hele ne olmuş? Hala yolda mıyız? Eğer öyle ise bu önemli. Peki, yolda yol alabilmiş miyiz? Bu da en az yolda olmak kadar önemli.
Ne yapalım? Ay da bizim, güneş de bizim.
Bedavet de bizim Hadaret de bizim.
Belli ki bedavetten hadarete tarih yazımı sürüp gidecek. Kutlu Doğum galiba sentezdi. Zannımca bize fazla geldi. Yeni bir hadaret için bedavete ihtiyacımız vardı. Yeni bir sıçrama için kaldığımız yerden değil dibe inmemiz gerekti.
Velhasıl Kutlu Doğum gitti yaşasın gayri Mevlid-i Nebi!
Dua ile!
29.11.2017
GARİBCE
Not: Garibce’nin Kutlu Doğum ile ilgili diğer yazılarını da okumanızı arzu ederim. Biz Kutlu bir yol tutmuşuz Hakk’a gideriz. Doğruya doğru, yanlışa yanlış deriz.


Kutlu Doğum Haftası Başladı
Tarih: 14 Nisan 2013 Pazar
Haber7 kutlu doğum haberini şöyle veriyor:
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından "Hz. Peygamber ve İnsan Onuru" temasıyla Ankara Arena Spor Salonu'nda düzenlenen Kutlu Doğum Haftası etkinliğinin açılış törenine, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve eşi Selvi Kılıçdaroğlu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, İçişleri Bakanı Muammer Güler ile Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç katıldı.
Ve etkinlikte Başkan ve ardından bütün liderler birer konuşma yapıyor.
Konu İnsanlık Onuru.
Öncesinde bir çocuk mevlit okuyor, dua ediyor.
Naatlar okunuyor.
Ve hitamında Başkan tarafından katılımcılara gül takdim ediliyor.
Liderler birbirlerine söylemiş oldukları her şeyi unutuyorlar ve hepsi birden birbirinden güzel kelamlar ediyorlar ve Hz. Peygamber’i anıyorlar, onu anlatıyorlar.
Türkiye’nin belki de en büyük manevî projelerinden biri Kutlu Doğum işte bize bu gibi sahneleri görmemizi mümkün hale getirdi. Bizim gençlik yıllarımızın rüyasıydı, gerçek oldu.
Bu bir özlemdi ve vuslat ile özlem bitti.
Şimdi asıl bunu sürdürmek önemli.
Şimdi asıl Hz. Peygamber’i şekilde değil özde örnek almak önemli.
Onu bir Arap şeyhi gibi takdim etmek değil, bütün insanlığın kendinden bildiği bir ideal olarak sunabilmek önemli.
Onun her milletin kendi ufkunda, kendinden biri gibi Seniyyetü’l-vedâ’den Yesrib’e doğması gibi yeniden doğuyor olması önemli.
Onun doğuşunu bütün halkların büyük bir coşkuyla, genç kızların türküler söyleyerek karşılaması önemli.
Onun insanlığın ufku kadar kendi iç dünyamıza doğumu önemli.
Yolunda olmak önemli.
Yolunun çağımıza tekabül eden kısmında olmamız önemli.
Onu asrın idrakine söyletmek önemli.
Çağın nabzını tutmak ve dilini yakalamak ve onu işte öyle anmak ve anlatmak önemli.
Onun yolu öze bir yolculuktu.
Büyük cihad kendimizle yüzleşmek ve ihtiyaçlarımızı ihtiraslarımıza kurban vermemekti.
Yolunda olmak, bizi öldürmeye gelenlerin bizde dirilmesiydi.
Yolunda olmak huzur ve sükuna ermekti.
Özde, fikirde, sözde ve eylemde duruluğa ulaşmaktı.
Yolunda olmak, bir düne ve bir yarına sahip olmak ama hali yaşamaktı; çağın bilincinde olmaktı.
Yolunda olmak, yolunda ölmek değil, onun varmamızı istediği yere varmaktı.
Ama vuslat için gerekirse ölmek, yoluna bin can da olsa feda edebilmekti.
Salat olsun selam olsun!
Kutlu doğum mübarek olsun!
14.04.2013

GARİBCE


20 Nisan 2013 Cumartesi

Bir Hilfu’l-Fudûl Kursak Gelir Misin?




Hicretten otuz üç yıl (bazı rivayetlerde yirmi sekiz veya on sekiz yıl) önce Mekke’de yapılmış bir bir pakt vardı; adı hilfu’l-fudûl idi. Mekke’de kabileler arasında zaman zaman çekişme ve çatışmalar oluyor, ayrıca dışarıdan hac ve ticaret için şehre gelen zayıf ve güçsüz kimselere haksızlık ve zulüm yapılıyordu. Haram aylardan zilkadede vuku bulan böyle bir olay bu paktın kurulmasına sebep olmuştu. Rivayete göre Zübeyd kabilesinden bir kişi umre için Yemen’den Mekke’ye gelmiş ve bir alıcı ile âdet olduğu üzere yanında getirdiği malların pazarlığını yapmıştı. Fakat alıcı malların parasını yapılan pazarlık üzerinden ödemek istememişti. Alıcı nüfuzlu bir kimse olan Âs b. Vâil es-Sehmî idi. Yemenli tacir hakkını aramak üzere çeşitli teşebbüslerde bulundu ise de muvaffak olamadı. Çaresiz kalmıştı. Bunun üzerine Ebu Kubeys tepesine çıkıp yüksek sesle mağduriyetini dile getiren bir şiir okudu. Bu insanların vicdanlarında rahatsızlık meydana getirdi. Hz. Peygamber’in amcası Zübeyr b. Abdülmuttalib’in öncülüğünü yaptığı teşebbüs şehrin en yaşlı, zengin ve nüfuz sahibi kabile reisi Abdullah b. Cüd’ân et-Teymî’nin bir toplantı yapmasını sağladı. Toplantıda hazır bulunanlar her ne haksızlık olursa ona karşı çıkmayı ve zulmü önlemeyi amaçlayan “hilful-fudûl = erdemliler paktı” adıyla bir ittifak oluşturmayı kararlaştırdılar. Paktın kurucuları arasında o sırada yirmi veya otuz beş yaşlarında bulunan sevgili peygamberimiz de vardı. Yapılan yemin şöyleydi: “Allah’a and olsun ki Mekke şehrinde birine zulüm ve haksızlık yapıldığı zaman hepimiz, o kimse ister iyi ister kötü, ister bizden ister yabancı olsun, kendisine hakkı verilinceye kadar tek bir el gibi hareket edeceğiz; deniz süngeri ıslattığı ve Hira ile Sebir dağları yerlerinde kaldığı sürece bu yemine aykırı davranmayacağız ve birbirimize mali yardımda bulunacağız”. Paktı kuranlar, yaptıkları işe bir kutsiyet atfetmek üzere de ahitleşmenin ardından Hacer-i Esved’i yıkadıkları mukaddes suyu içmişlerdi.
Tarihi kayıtlar, bu paktın kuruluş sebebi olayı halletmenin ardından daha bir çok haksızlık ve zulmü ortadan kaldırdığını göstermektedir. Bu paktın ihtarına muhatap olanların kimliğine baktığımızda, hepsinin de -aldığı malın bedelini ödemeyen Übey b. Halef ve Ebu Cehil, bir hacının kızını kapatan Nübeyh b. Haccâc gibi- nüfuzlu kişiler olduğu ibretle görülmektedir. (Muhammed Hamidullah, “Hilfu’l-fudûl”, DİA, XVIII, 31-32).
Ey sevgili peygamberim, ey bi’setten sonra bu ittifaktan her vesile ile övgüyle bahseden, bu yemini kızıl tüylü bir deve sürüsüyle de olsa asla değişmeyeceğini ve tekrar çağrıldığı takdirde de tereddüt göstermeden derhal icabet edeceğini söyleyen (Ahmed, I, 190, 317) yüce hamiyet sahibi yürekli insan, ne olur gel, sızlayan vicdanımızın çıkmayan sesini, sessiz çığlığımızı duy da gel ve ruhaniyetinle aramıza katıl, bize önder ol. Her tarafı zulüm ve haksızlıklar aldı, adalet hakimlerin vicdanı ile cüzdanı arasına sıkıştı kaldı, her tarafta mafya kol gezer oldu. Nüfuzlu kimseler kanunları örümcek ağını bir çırpıda delen sinekler gibi takmıyor, bir şekilde işin içinden çıkıyor. Takılanlar zavallı kolu kanadı kırık olanlar. Açlıktan ekmek çalana aslan kesilen yargıçlar, deveyi havutu ile yutanlara, büyük hortumculara bir şey yapamıyorlar. Kümesteki tavuklar, tilkiye emanet edilir oldu. Vaktiyle bir baş “Verdimse ben verdim” dedi. O akşam bir yorumcu “derdimi kime şikayet edeyim ki anamı eden kadı” diye bütün millete dert yandı. Ama sonunda kim duydu kim anladı. Herkes üç maymunları oynuyor; duymadık, görmedik, bilmiyoruz.
XIX. asırda Develi’li Seyrani (ö. 1866) şöyle diyordu:
Eyvah fukaranın beli büküldü
Meded ticaretin gücüne kaldık
Eyiler âlemden göçtü gitti
Bizler zemanenin piçine kaldık

Rüşvet ile yazar hâkim hücceti
Hüccet ile alır kadı rüşveti
Halk bilmiyor dini, şer’i sünneti
Bozuldu sikkenin tucuna kaldık

Sene bin iki yüz altmış beş tamam (1849 ?)
Okunur ezanlar boş bekler imam
Seyranî bu nutkun sonu vesselâm
İnanın dünyanın ucuna kaldık[1]
Sen çağdaş dünyamızda bu hilfu’l-fudullara ister sivil örgüt de, ister demokratik tepki de… adı her ne olursa olsun, insaniyetimizle ilgili, içimizdeki vicdanımızın sesini duymakla ilgili olarak iyiliklere destek, kötülüklere köstek olmada ortaya çıkmamız ve gerektiğinde öncülük etmemiz, o cesareti kendimizde göremezsek, hiç olmazsa bu tür öncü hareketlere destek olmamız gerekmez mi? İnsani değerlerimiz birer birer elden gidiyor, kıymetlerimiz çiğneniyor, şerefler ayaklar altına alınıyor. İnsanlar değer olarak paradan başka bir şey bilmez hale geldiler. Ona ulaşmak için her yola girdiler, para eden ne varsa pazara sürdüler. Bundan ırzlarımız, namuslarımız da payını aldı. Mutlaklaştırılan ve tapınılır hale getirilen parayı kontrol altına almak için kullanılan güç meşruiyetin de ölçütü oldu. Amerika, İsrail yaptıysa haklı; Irak, Filistin halkı yaptıysa haksız oldu. Ne uluslararası hukuk, ne şu ne bu? İşte böyle bir ortamda, size o hilfu’l-fudulları kurdurtan ruha ne kadar çok ihtiyacımız var ya Rasûllah! Eğer senin kutlu soluğun bu tür oluşumlara can vermezse, bizde o kudret hiç olmayacak Ya Rasûllah!
Ne olur gel, yeniden aramızda ol! Aramızda ol ki hep beraber ant içelim ve diyelim ki her ne zulüm ve haksızlık yapılırsa hepimiz ona karşı çıkacağız, haksızlığa uğrayanın aidiyeti, dini, ırkı, ülkesi, ülküsü ne olursa olsun, kendisine hakkı verilinceye kadar tek bir el gibi hareket edeceğiz; dünya durdukça bu yemine aykırı davranmayacağız ve her konuda birbirimize yardımda bulunacağız, dayanışma içinde olacağız.
Gelin Rabbimizi de buna şahit tutalım. Bize güç ve kudret vermesi, sabır ve metanetimizi artırması için O’na dua edelim.
Rabbimiz, bizi Hak’tan hakikatten ayırma!
Ayağımızı doğru yoldan kaydırma!

Eski bir yazı idi. Kutlu Doğum vesilesiyle paylaşmak istedik.
Dua ile!
20.04.2013
GARİBCE



[1]     H. Avni Yüksel, Âşık Seyranî, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1987, s. 79.

18 Nisan 2013 Perşembe

Kutlu Doğum ve İnsan Onuru Üzerine



…..
“Gelinen bu noktada cevabı aranması gereken temel soru şudur: Onur ve şeref gerçek manasıyla hangi adrestedir? Öyle görünüyor ki, “insanoğlu peşinen eşref-i mahlûkattır” diye düşünenler, şeref ve onuru akıl sahibi olma, konuşma gibi istidat ve kabiliyetlere hamlediyor; hâlbuki Kur’an onur ve şeref hususunda iman ve salih amelin altını çiziyor. Kur’an’dan hareketle konuştuğumuzda şeref ve onurun asıl adresi Allah’a iman ve teslimiyettir. Kuşkusuz insan son derece gelişmiş istidatlara sahip bir varlıktır; ancak başlangıçta ahlâkî potansiyelinden dolayı insan olmaya adaydır. Erasmus’a izafe edilen, “İnsan doğulmaz, insan olunur” sözü doğru bir sözdür. İnsanın doğuştan kemal ufkuna yükselme istidadı vardır; ancak bu istidat bütün bir hayat boyunca kuvveden fiile çıkmayabilir. Bu takdirde insan olma durumundan söz edilemeyeceği gibi, insanlık onurundan da söz edilemez. Evet, Hz. Peygamber’in buyurduğu üzere her insan Allah’a teslimiyet fıtratıyla dünyaya gelir. Rûm 30/30. ayette de “ed-dîn” (tevhid inancı) Allah’ın insanları yarattığı fıtratla özdeş olarak zikredilir. Ancak fıtrat üzere dünyaya geliş, en fazla hakkı kabule yatkınlığı ifade eder. Kaldı ki insan fıtrat itibariyle Allah’a karşı sorumluluğunu idrake yatkın olduğu gibi, Şems 91/8. ayette belirtildiği üzere fısk ve fücura da yatkın bir varlıktır. Bu itibarla, insan olarak doğulmaz; aksine insan olma adayı olarak doğulur; bilahare iradî ve ihtiyari olarak ya insan olunur ya da olunmaz.
Burada bir kez daha altını çizelim ki Allah’ın sayısız lütuf ve ikramına nail olmamız bizi peşinen onurlu ve şerefli yapmaz. Aksine bizi Allah’a karşı çok daha fazla sorumlu kılar….”[1]

Bu satırlar değerli kardeşim Mustafa Öztürk’e aittir.
Zevkle okuduğum ve gerçekten de farklı bir pencereden bakış olması sebebiyle istifade ettiğim bir metin.
Fakat metnin öyküsü de ilginç: Bizzat kendisi şöyle bir not düşmüş:
Not: Bu yazı, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın “Hz. Peygamber ve İnsan Onuru” konulu Kutlu Doğum programları çerçevesinde hazırlamayı planladığı kitapla ilgili talebi üzerine kaleme alınmış ve fakat muhtevası "İnsan peşinen onurludur" şeklindeki Diyanet ön kabulüyle bağdaşmadığı, dolayısıyla "Hocam, Kur'an’ı bizim bu konudaki beklentimize uygun konuştur" ricasını dikkate almadığı için, talep sahipleri tarafından kabule mazhar olmamış ve nihayet matbuata girmeden kamu malı olarak ümmetin idrakine sunulmuştur.

Bu yılki kutlu Doğum kutlamalarının konusu Hz. Peygamber ve İnsan Onuru. Sloganı da davetiye ve broşürlerde “O NURLA ONURLANADIK!” olmuş.
Ne demek: O yani Hz. Peygamber bir nurdur ve biz onurumuzu işte o nurdan aldık.
Mustafa hocanın yazısı da işte tam da onu demek istiyor. Yani biz insanlık onurumuzu, insan olarak yaratılmış ve bin bir nimetle donatılmış olmamızın bir sonucu değil aksine bizzat kendi kazanımımız sonucu sahip olduğumuz iman ve yapıp ettiğimiz amel-i salih ile elde ettik.
Biz o nurla onurlandık demek laf ile olmaz. Gerçekten o nurdan yararlanır ve onun aydınlığı ile aydınlanırsak onurlanmış oluruz.
O nurla derken biz onun bir insan olarak etini kemiğini kast etmiyoruz, bir peygamber olarak, bir ufuk insan olarak, bir üsve-i hasene olarak insanlık dünyamıza getirmiş olduğu değerlerin onunla özdeşleşmiş olduğunu ve dolayısıyla ondan yararlanmanın etinden kemiğinden istimdat değil, o değerlerin hayatımıza yön vermesini, tercihlerimizi o değerlerin belirlemesini kast ediyoruz. O nurla onurlanmamız ancak o zaman mümkün olabilir.
Şu anda elimde bir davetiye var: Bir sayın müftülüğümüz göndermiş. Üzerinde 2013 O NURLA ONURLANDIK! PEYGAMBERİMİZ İNSAN ONURU yazıyor. Zarf ve içindeki davetiye kuşe kağıdından ve 22x22 cm. ebadında.
Masamdaki ölçmüş olduğum normal bir zarfın ebadı ise 12x17. Tam iki katı büyüklükte ve üstelik de gramaj itibarıyla ağırlığı üç dört katı.
İnsanın gözleri yaşarıyor.
Ey sevgili Nebi! Biz senin yolunda ölürüz. Malımızın değeri mi olur.
Kıytırık bir davetiye için binleri harcayan biz, senin kutlu doğumun için kesemizi sonuna kadar açmazsak bunun tadı mı olur? Her geçen sene bu kutlamalar biraz daha şaşaalı ve ihtişamlı olmazsa keyfi mi kalır? Hem sen buyurmuyor muydun “İki günü müsavi olan aldanmıştır!” diye. Bak her geçen sene davetiyelerimiz biraz daha büyüyor ve nice ümmetinden pervane gibi dönenlere büyük işler çıkıyor.
En büyük davetiye, en kuşesinden izlencesi senin davetiyen olmalı.
Biz işte seni ancak o zaman herkesin üzerinde bir makama çıkarmış oluruz.
Bre! Bre! Bre!
Hz. Peygamber’i et ve kemik olmaktan çıkarıp bütün insanlığı aydınlatan bir nur haline getirişi onun hayata ikameye çalıştığı değerleri değil miydi?
Yahu ne anlayıştır bu? Biz peygamber deyince istikamet diyoruz, siz ey cümbür cemaat kamet anlıyor boy ölçmeye, boy ölçüşmeye kalkıyorsunuz.
Biz peygamber deyince îsâr diyorduk, siz peygamber ne kadar para eder diye anlıyorsunuz.
Biz peygamber derken tevazu diyorduk, siz imaj anlıyorsunuz.
Biz peygamber deyince tüm insanlığa rahmet diyoruz, siz insanlara nasıl olur zahmete getiriyorsunuz. . 
Biz peygamber deyince veren el diyoruz siz dökülen dil anlıyorsunuz.
Biz peygamber deyince düşeni kaldıran, yetimin başını okşayan bir el diyoruz, siz tarlada biten gül anlıyorsunuz. Ve bu sembolizmde de öyle bir yere doğru gidiyorsunuz ki sizi görenler “Son zamanlarda Müslümanların yeni bir kutsalı daha ortaya çıktı!” derlerse hiç şaşırmayın. Unutmayın putataparlar da taptıkları şeylere kendinden değerli varlıklar olarak tapmıyorlardı; onlara hak etmedikleri halde yükledikleri değerler itibariyle tapıyorlardı. Bu itibarla Hz. Peygamber adına bir nesneye yükleyeceğiniz sembolik değer de gene onun peygamberliği ve insanlığı ile kayıtlı ve ölçülü olmalıdır. Ölçüsüz takdis yüzünden yarın bir gülü yiyen bir ineği görenin “Aaa, küstah inek peygamberimizi yiyor!” diye tepki göstermesine hiç şaşırmayın. Hatta ben bile geçen gün dağıtılan güllerin çöp kutusuna atılmış ve bir kısmının da tepelenmiş olduğunu görünce az daha irkilecektim. Sonra iyi dedim rahatladım.
Tekrar tekrar belirtelim ki biz eti kemiği değil, giydiği hırkası, na’li, sakalı, asası, kılıcı ve bilumum kullanmış olduğu eşya hiç değil, onunla özdeşleşmiş olan, onda tecessüd ve temessül eden değer diyoruz. Siz ille de ne eder demeye getiriyorsunuz.
Ömrünü adalet, hak ve nasfet için harcamış peygamberin adalet anlayışı ile ilgili iki çift laf etmez iken Na’l-i Şerîfi’ne Daire-i Meârifî Kübrâ’da iki sayfa yer ayırıyorsunuz.
Biz nerede sîreti dedik, siz sureti yok diye hayıflanıyorsunuz.
Huyu ile huylanmak, ahlakını başınıza taç etmek zor gelir, ama bastığı toprakları gözünüze sürme edersiniz. Uhud’da okçular tepesi teberrük için alınan topraklar yüzünden bir hayli küçülmüş diyorlar.
Onun engin hoşgörüsü, affı size dar gelir, ibadetleri bizi kesmez dersiniz. Beşinize beş katar, iş işe gelince tembel tembel yatarsınız, her bir ihmale  bin bir bahane bulursunuz.
Ey ümmet-i merhume! Artık insanları kendinden değerli ya da değersiz görmekten vazgeçelim, illa da imanına ve salih ameline bakalım.
Toptancı iyi insan ya da kötü insan yok: Şu şu iyilikleri yapan, şu şu kötülükleri irtikap eden insan vardır. Yaptığı iyi ise övgüyü ve ödülü, kötü ise yergiyi ve cezayı hak eder.
Yargılamak da hoş bize ait değildir.
Biz kimin nasıl bir inancı olduğunu bilemeyiz. Ama biz kimin bize ne iyilik ya da ne kötülük yaptığını biliriz. Bizi ilgilendiren bilmediğimiz, vakıf olamayacağımız iman ve inkar konusu değildir, biz ancak insanların yapıp ettiklerine bakarız: Salih amelini esas alırız. Başka türlüsü zaten elimizden gelmez.
“İyi çocuklar!” dememiz, onların yaptıklarını tebrie etmez. İyi çocuklar da yaramazlık yapabilirler.
Ve kimse yapıp ettiklerinden sarfı nazarla diğerlerinden daha iyi ya da daha kötü değildir.
Evet, yaratılış itibariyle hepimiz yatkınızdır, ama yetkinlik için çoook ekmek yememiz lazımdır.
Kutlu doğum işte bizim bu süreçte daha ileri bir merhaleye ulaşabilmemiz için katkı sağlayacaktır ve sağlamalıdır. Sağlayacaksa kutlu olacaktır ve  biz de o zaman daha mutlu olacağız.
Ben şahsen Kutlu Doğum projesinin en hayırlı hizmetlerden biri olduğunu hep söyledim, anlattım ve yazdım. Daha ilk açılış merasimi arkasından hemen sıcağı sıcağına duygu ve beklentilerimi sizlerle paylaştım.
Ama bütün iyi ve güzel projeler gibi, bu projemiz de imkanların israfına sebep olmasın. Bu imkan her zaman ele geçmiyor. En verimli bir biçimde kullanmak gerekiyor. İnsanlar bilgi yanında duygu açlığı çekiyorlar. Bu hafta bu dengeyi kurabilmenin imkanlarını da vermeli. Hayalî bir peygamber tasavvuru yahut yukarılarda bir yerde bir peygamber imajı istemiyoruz; hayatımızın içinde yer alabilecek, hayatımızı aydınlatacak, hayatımızda örnek alınabilir ve yaşanabilir olacak bir peygamber tasavvuru istiyoruz.
Çok şey mi istiyoruz?
Salat olsun selam olsun!
Huyunu huy edinenlere, yolunu yol edenlere esenlik olsun.
Yolunda ölmeye değil, yolunda yol almaya geldik. Lakin bu yolda olmak ölmeyi gerektirirse bin canımız olsa binini de verirdik. Ama lütfen hiç kimse benim hayat rehberimi, benim hayatımın sona erdirilmesi, hayatımın karartılması için alet etmesin.
Dua ile!
18.04.2013
GARİBCE

14 Nisan 2013 Pazar

Kutlu Doğum Haftası Başladı




Haber7 kutlu doğum haberini şöyle veriyor:
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından "Hz. Peygamber ve İnsan Onuru" temasıyla Ankara Arena Spor Salonu'nda düzenlenen Kutlu Doğum Haftası etkinliğinin açılış törenine, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve eşi Emine Erdoğan, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu ve eşi Selvi Kılıçdaroğlu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Başbakan Yardımcısı Bekir Bozdağ, İçişleri Bakanı Muammer Güler ile Anayasa Mahkemesi Başkanı Haşim Kılıç katıldı.
Ve etkinlikte Başkan ve ardından bütün liderler birer konuşma yapıyor.
Konu İnsanlık Onuru.
Öncesinde bir çocuk mevlit okuyor, dua ediyor.
Naatlar okunuyor.
Ve hitamında Başkan tarafından katılımcılara gül takdim ediliyor.
Liderler birbirlerine söylemiş oldukları her şeyi unutuyorlar ve hepsi birden birbirinden güzel kelamlar ediyorlar ve Hz. Peygamber’i anıyorlar, onu anlatıyorlar.
Türkiye’nin belki de en büyük manevî projelerinden biri Kutlu Doğum işte bize bu gibi sahneleri görmemizi mümkün hale getirdi. Bizim gençlik yıllarımızın rüyasıydı, gerçek oldu.
Bu bir özlemdi ve vuslat ile özlem bitti.
Şimdi asıl bunu sürdürmek önemli.
Şimdi asıl Hz. Peygamber’i şekilde değil özde örnek almak önemli.
Onu bir Arap şeyhi gibi takdim etmek değil, bütün insanlığın kendinden bildiği bir ideal olarak sunabilmek önemli.
Onun her milletin kendi ufkunda, kendinden biri gibi Seniyyetü’l-vedâ’den Yesrib’e doğması gibi yeniden doğuyor olması önemli.
Onun doğuşunu bütün halkların büyük bir coşkuyla, genç kızların türküler söyleyerek karşılaması önemli.
Onun insanlığın ufku kadar kendi iç dünyamıza doğumu önemli.
Yolunda olmak önemli.
Yolunun çağımıza tekabül eden kısmında olmamız önemli.
Onu asrın idrakine söyletmek önemli.
Çağın nabzını tutmak ve dilini yakalamak ve onu işte öyle anmak ve anlatmak önemli.
Onun yolu öze bir yolculuktu.
Büyük cihad kendimizle yüzleşmek ve ihtiyaçlarımızı ihtiraslarımıza kurban vermemekti.
Yolunda olmak, bizi öldürmeye gelenlerin bizde dirilmesiydi.
Yolunda olmak huzur ve sükuna ermekti.
Özde, fikirde, sözde ve eylemde duruluğa ulaşmaktı.
Yolunda olmak, bir düne ve bir yarına sahip olmak ama hali yaşamaktı; çağın bilincinde olmaktı.
Yolunda olmak, yolunda ölmek değil, onun varmamızı istediği yere varmaktı.
Ama vuslat için gerekirse ölmek, yoluna bin can da olsa feda edebilmekti.
Salat olsun selam olsun!
Kutlu doğum mübarek olsun!
14.04.2013
GARİBCE

5 Nisan 2013 Cuma

İnsanlık Onur ve Haysiyeti



Sevgili imam Süleyman Yıldız’ın talebi üzere bu gün Cuma namazı öncesinde Kazdal Camiimizde bir sohbet (vaaz) yapmamız mukadder oldu.
Kutlu doğum haftası da yaklaştı. Bu itibarla hem Cuma hutbesinin konusu hem de bizim vaazın konusu aynı idi.
Kazdal Camii daha öncede yazdığımız üzere tam bir teknoloji donatımı harikası. Kapalı devre televizyon yayını ile mihrap, minber ve kürsü etkinlikleri değişik mekanlara yerleştirilmiş olan ekranlar vasıtasıyla naklediliyor.
Vaaz  konusu ve vaizin kim olduğu önceden ilan edilmiş oluyor. Yani çıkarım kürsüye Allah ne verdiyse devrini bu camimizde kapatmışlar; daha programlı ve daha nizamlı gidiyor işler.
Gerçi hoca gene kendi bildiğini okusa da en azından  bir çerçeve konu ile kürsüye çıkmış olması olumlu bir gelişme sayılabilir.
Malum bu yıl kutlu doğumun konusu Hz. Peygamber ve İnsanlık Onur ve Haysiyeti’dir.
Biz de bu sohbetimizde ilan edilmiş olan  konudan bahsetmiş olduk.
Giriş olarak on dakika süre ile aşağıdaki plan üzerinden özet bin sunum yaptık.
Geri kalan zamanı ise Bakara 2/30-33 âyetlerinin tefsiri doldurduk.
Özetle insanın halife olduğunu, halifelik için gerekli donanıma sahip olduğunu, bu donanımın esmayı bilmek sembolü ile anlatıldığını, esmayı bilmeden maksadın  çanak, çömlek, iğne iplik gibi her bir nesnenin adının kendisine mücerret öğretilmesi olmadığını aksine insanın her bir şeyin mahiyetini, neliğini kavrayabildiği ve ona uygun bir isim verebilme gücünün bulunduğu, dolayısıyla insanın kavram üretebilen ve mevcut verilerden hareketle yeni yeni bilgiler elde edebilen, terkip ve tahlil sonucu değişik çıkarsamalar yapabilen  bir özelliğe sahip olmak olduğunu, oysa meleklerin böyle bir özelliklerinin olmadığını veya esmayı öğretmekten maksadın bizzat Yüce Allah’a ait esmânın yani Esma-ı Hüsnânın insana açılması ve bu isimlerin insanda tecelli edebilme imkanının sadece ona bahşedilmiş olması olabileceğini bunun bir sonucu olarak da Rahman isminin tecellisi ile bütün varlıklara karşı şefkat ve merhamet duymak durumunda olduğumuzu, rahîm isminin tecellisi olarak da  bütün insanları kendimize eş bilmekle birlikte  Rahîm ismi tecellisi gereği ayrıca inananları kendimize kardeş bilip onlarla aramızda daha özel bir hukuk oluşturmamız gerektiğini, Settâr isminin tecellisi ile bizim de insanlara ait günahları örtücü olmamız lazım geldiğini, istihdam oluşturup işsiz insanları iş sahibi yapan ve böylece onlara evlerine ekmek götürebilme fırsatı sunmuş olan işverenlerin Allah’ın rezzâk isminin birer tecelligahları olduğunu ve onların ellerinin öpülesi olduğunu…. anlatmaya çalıştım.
Cami cemaati ilgi ile dinledi.
Ben de kendimi vererek anlatmaya çalıştım.
Dualarla, şehadet ve salavatla bitirdik.
Eskiler Allah tesirini halk eylesin derlerdi. Bu dua bizimde duamız olsun.
Cumamız mübarek olsun!
Daha nice cumalara ulaşmak dileğiyle.
05.04.2013
GARİBCE

Not: Kutlu doğum haftası münasebetiyle konuşma yapacaklar için belki bir katkı olabilir mülahazasıyla konuşma planını paylaşıyorum.

İNSANLIK ONUR VE HAYSİYETİ

I.Yaratılışı Bakımından
Saygın yaratıldı
Temel hak ve özgürlükleri oldu
Dokunulmaz oldu (Canı, kanı, malı, ırzı, ölüsü, dirisi, saçı, tırnağı)
Eşit yaratıldı
Yatkın yaratıldı: Kendini geliştirebilme ve gerçekleştirebilme özelliği
            İhtiyaçları karşılandı: Yaşam için ne lazımsa koşullar oluşturuldu
II.Mevkii Bakımından
            Halifelik payesi ile yetkili ve sorumlu oluşu
İrade edebiliyor ve yapabiliyor oluşu
Emaneti üstlenişi
III.Akıbeti bakımından
Yeniden diriltilmesi
Hesabını vermesi
Cennet- cehennem (Ödüle ve cezaya çarptırılması)
Ebedîliğe mazhar olması




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...