iyilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
iyilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2020 Cuma

CORONA GÜNLERİNDE GARİBCE




Corana münasebetiyle halimizi bir daha gözden geçirelim.
Bizim bir inancımız vardı: Hayy’dan gelmek ve Hû’ya gitmek.
Beşikten mezara uzanan hayat çizgisinde tükenmez kalemle yazılmış kaderimiz vardı, onları değiştirmenin imkânı yok. Ne zaman, nerede ve nasıl doğduğumuz gibi ne zaman, nerede ve nasıl öleceğimiz de bunlardandı.
Kimi de elimize verilen yazısız deftere kendi elimizle yazdığımız yazgılardı.
Birinci kısımdan sorumlu değiliz. Değiştirmek için çabalamak sadece bizi yorar.
İkinci kısım ise zaten bizim kendi elimizle karaladıklarımız. Bunların silinmesi, değiştirilmesi mümkün gözüküyor. Telafi imkânları her zaman var.
Umut kapısı hiçbir zaman kapalı değil.
Mesela defterimizde kara bir leke mi gördük, silmek elimizde. Yolu ise: İyilik. Evet, yapacağımız bir iyilik önceden yaptığımız bir kötülüğü silebilmemizin imkânı oluyor.
Helalleşme.
Sıla-yı rahim.
Sadaka.
Öze dönme. “Kad eflehâ men tezekkâ”. Arınma. Gönül aynasını saflaştırma.
Enseyi karartmama!
İmdi şunu bil ki ey dost, hiçbir gece sonsuza kadar sürecek değildir. “Karanlık gecelerin nurlu sabahı” vardır. Daha önceki bütün musibetler gibi, bu musibet de elbet bir gün gider, kıyamet sahnelerini andıran fırtına, tipi, bora, sağanak ardında güneşin yeniden açmadığı bir zaman olmuş mudur hiç?
O halde güneşin yeniden doğacağı o zaman gelmeden, o zaman için şimdiden hazır ol.
Ev de mi kaldın. Bunu fırsata çevir. İç dünyana dön, öz muhasebe yap. Kime ne kötülük ettin hatırla, telafi yolları ara, hak sahipleri ile helalleş.
Eksiklerini gidermenin yollarını ara.
Allah ile olan gönül bağını sağlamlaştır. İbadetlerine daha bir sıkı sarıl.
Uzak yakın üzerinde hakkı olan herkesi ara, hal hatır sor.
Oku! Oku! Gene oku!
İnternetin imkânlarını zorla.
İnternet gibi bir kıyamet alameti (dâbbetü’l-arz!) olan bir evimiz dört duvarla çevrili olsa bile bize zindan olabilir mi?
Hava gelen bir penceren de varsa, nimet olarak yetmez mi?
Bir de evine ekmek getiren birileri varsa.
Bu kadar nimetin şükrünü nasıl eda edersin?!
Unutma, bu fırtına elbet bir zaman sonra dinecek ve her şey eskisi gibi olacak. Ama sen bu geçen zamanı değerlendirmemiş isen, zamanın gerisinde kalacaksın.
Geçen Feys’te paylaştım:
Garibce’nin çalışma odasının beş makamı/ zaviyesi var diye: 18 m2lik bir çalışma odam var. Odam dediysem de hanımın mutfak zamanları dışında hiç çıkmadığı, aileden gelenlerin de eğleştiği bir oda. Çalışma odam demem kendimi avutma içindir. Her neyse işte bu odamda Bilgisayar masam var ve bu benim Garibce olarak da size ve dış dünyaya, bilimsel kendi öz geçmişime ulaştığım pencerem oluyor. Hemen sağ tarafımda Gülistan’dan hatıra kalan bir sandık var, yanında bir yer minderi. Orası benim namazlarımın ardından Kur'an okudum köşem oluyor. Sonra sol tarafında bir puf var, oturanın şeklini alıyor. O da roman okuma köşem. Bir de rahatça bir koltuğum var, her iki tarafında iki sehpa üzerlerinde daha çok usule dair kitaplar var. Bir diğer köşem de divan, uzanmalı düdük öttürme köşesi. Resmini görenler benim ney üflediğimi sanıyorlar. Nerde?! Vaktiyle söğüt dalından düdük kavlatır ve öttürürdüm. Şimdi ise Nuri Hocamdan hatıra olan neyi –o duymasın- gene söğütten düdük gibi öttürüyorum. Bizimkisi devenin terziliği gibi bir şey. Bu arada TRT Belgesel ve TRT2 de televizyon kanallarım. Haberleri oldukça az izliyorum. Mecid Mecidi’nin filimlerini de keşfettim. Ha bu arada söylemeyi unuttum. Garibce’nin 2014’ten sonrası -öncesini üç büyük cilt halinde toplamıştım- yayımlamış olduğu yazıları bir araya getirip yayına hazır hale getirmeye de çalışıyorum ki asıl meşgalemin bu olduğunu söyleyebilirim.
Sizin anlayacağınız ömrüm sözünü ettiğim zaviyeler arasında seyahatle geçiyor!:
Allah’tan daha ne isterim? Zamanım yetmiyor bile!
Şu günler geçsin şöyle şöyle yapacağım diyenler bilsinler ki yarın olunca da kendileri için gene bir mazeret bulacaklardır. Çünkü her yarının getirdiği illa ki bir meşgale, bir musibet olacaktır. Allah, yeminle bizi sınayacağını buyuruyor. Ama şöyle ama böyle. Şimdiye kadar nice bireysel sınavlar vermişizdir. Bugünün farkı şu ki küresel bir sınav ile karşı karşıyayız.
Bu hengâmede bize düşen Corona virüsüne karşı ilaçlar, alternatif efsunlu yollar falan keşfetmek değildir. Onları yapacak erbabı vardır ve onlar zaten büyük bir fedakârlıkla bu yolda uğraşmaktadırlar. Bize düşen onlara yardımcı olmaktır. Nasıl yardımcı olacağımızı da söylüyorlar, “Gölge etmeyin, fazla ihsan istemeyiz!”, yeter ki evde kalın diyorlar.
Biz de evde kalalım gayri.
Bu şekilde insanlığa hayrımız olsun bari.

Dua ile!
27.03.2020
GARİBCE

24 Mart 2020 Salı

Corana içimizdeki iyiliği uyandırır mı?




Babası bir vakitler Haseki'de okurken ev sahibimizdi ve bana "Kiracımız" diye değil, "Hocam!" diye hitap ederdi.
Annesi Hacı annemiz bizim iyilik /koruyucu meleğimizdi. Evde doğan büyük kızımızın ebeliğini de o yapmış, göbeğini kesmişti. Hanımı kızı gibi kollardı.
Her ikisine de rahmet olsun! İyi insanlardı.
Bugün oğulları aradı. Hal hatır sordu. “Hocam bir ihtiyacın var mı?” dedi. Ben de “Sağ ol!” dedim. “Hem daha 65 olmadık, ama yine de bir tedirginlik var. Evden çıkmıyorum!” dedim. Fakülteden de idarî izinliyiz. Sade bir Cuma günü inşallah çıkmam gerekiyor, arabanın muayenesi için!” dedim. “Tamam hocam işte, onu ben yaptırırım!” dedi. “Olmaz”, dedim “sana zahmet olur!”
“Olur mu hocam?! Hem zahmet göreceksem niye aradım ki?” dedi.
Olurdu olmazdı neyse tamam olsun dedim ve anlaştık. Cuma günü inşallah o götürecek.
Böylece sırtımdan bir yük de inmiş oldu. Götürsem mi götürmesem mi diye düşünüp duruyordum.
Doğrusunu isterseniz onun bu tavrına sebep çok duygulandım. Epey bir ağladım. Mutluluktan tabii. Böyle bir jeste de belli ki pek bir ihtiyacım varmış.
Şimdi düşünüyorum da iyilik böyle bir şey.
Hep yapanı mutlu ediyor, hem iyiliği göreni.
Yahu bu corana içimizdeki iyiliğin uyanmasına, katlanarak çoğalmasına katkıda bulunmasın?
Hem neden olmasın?
Kiracılarını arayıp onları rahatlatanları görüyoruz. Borçlarını erteleyenleri. İşsiz kalmış olanlara aş/ ekmek verenleri… Sosyal Medya iyi işlere de yarıyor.
Her şeyde bir hayır vardır.
Hayırla kalın!
Evde kalın!
Bu arada gençler siz de evde kalanların ekmeğini alın!

Dua ile!
24.03.2020
GARİBCE



13 Şubat 2014 Perşembe

İnsanlık ve İyilik



İnsan ortada bir varlık, bir elini melek tutmuş, diğerini şeytan.
Melek tamam, ona eyvallah, ama şu şeytan denilen melûn olmasaydı olmaz mıydı?
Olmazdı. Olsaydı olurdu zaten.
İnsan gerçekten muamma bir varlık.
Bir bakıyorsun şeytanın pabucunu dama atmış. Öyle numaralar var ki şeytan bunları görünce Allah’a serzenişte bulunmuş ve “Ben bir şeytanım, elimden ancak bu kadarı geliyor. Bundan ötesini Âdemoğlu bilir!” diyormuş.
Hikâyeye göre Şeytan bir âbidi baştan çıkarmak için çok uğraşmış. Bir türlü baş edememiş. Umudunu kaybedecekken bir taşeron bulabilir miyim diye akıl etmiş. Bir kundura karşılığında onu baştan çıkarmak üzere bir kadınla anlaşmış. Şeytan kadına kundurayı üç günahtan sadece birini yaptırması karşılığında vermeyi taahhüt etmiş. Kadın altından girmiş üstünden çıkmış değil birini üçünü de işletmiş. Şeytan sözünü tutup kundurayı vermek istemiş. Fakat onları öyle eliyle uzatmak yerine up uzun bir sırığın ucuna koymuş ve kadına öyle uzatmış. Neme lazım, beni de çarpar diye kendisini güvene almak istemiş.
Genelde bu türden hikâyeler hep kadınlar üzerinden anlatılıyor. Herhalde bu da şeytanın erkeklerle kadınların arasını açmak için kullandığı bir kışkırtma biçimi olmalı. Yoksa öyle erkekler var ki nice Lilit’in kızları tipindeki dişilere taş çıkarır.
Öbür taraftan insanın hamuru iyilikle de yoğrulmuş gibidir. Ne kadar kötü de olsa ya da kötü işlerde yapsa içinde hep iyilik duygusu olagelmiştir.
Gene kadınlar üzerinden anlatılan hikayeler arasında bir fahişenin susuzluktan toprak yalayan bir köpeği görünce, inerek ancak içebildiği kuyuya tekrar inip, çizmelerine su doldurup ağzıyla çıkardığı ve hayvanı suladığı belirtilir ve o kadının cennetle müjdelendiği söylenir. Bu demektir ki kadının kötü işlere boyunca batmış olması, onun içindeki iyilik duygularını yok edememiş.
Tabi bizim fahişe dediğimiz kadınlar, bedenlerini satan kimseler. Herkes onları kınıyor, ama bunun yanında ruhlarını satanlarımız var ve az çok hepimiz de bu illetle muallel bulunuyoruz, onlar şerefsiz ama biz şerefli oluyoruz.
Bu gibi bataklıkta yüzenlerin keyif içinde olduklarını sanıyoruz. Neye sebep oraya düştükleri ve ne gibi ıstırap çekebiliyor olmaları bizi hiç ilgilendirmiyor.
“İyilik nedir?” diye bir soru sorduğumuz zaman doğrusu buna cevap olarak net bir şey söylemenin zorluğunu da biliyoruz.
“İyilik” diyor Kur’an, “yüzünüzü doğuya ya da batıya dönmeniz değil, mutlak bir imandır, tutkunu olduğunuz malı verebilmektir, namazı hakkıyla kılabilmektir, zekatı verebilmektir, verilen ahde sadakat gösterebilmektir, zorluk, sıkıntı ve şiddet  anlarında sabır ve tahammül göstermektir…” ve onu örnekler üzerinden bize açıklıyor[1].
Buna göre iyilik şekilsel değil özsel bir şeydir. Bu şekillerin önemsizliği anlamına da gelmemelidir. Çünkü cevizin kabuğu ve özü ilişkisinde olduğu gibi, çoğu kez özsel varoluş, ancak bir form ile mümkün olabilmektedir. Namazı oluşturan fiillerin içinin de doldurulması halinde ancak namaz bir iyilik olacaktır.
Zekat da öyle, hac da öyle, oruç da öyle.
Başa kakılan bir iyilik iyilik değil, eza olmaktadır.
İyilik, tutkulu olduğun şeyi verebilmektir. “Sevdiğiniz şeylerden vermedikçe iyiliğe erişemezsiniz!” ayeti indiği zaman Ebu Talha Hz. Peygamberimize geliyor ve “Ya Rasûlallah! Allah böyle böyle buyuruyor. Benim en çok sevdiğim malım Beyruhâ adlı bahçemdir. O, Allah yoluna sadakadır!” diyor[2].
Niceleri, zekatı ve içinde yaşamakta olduğu ülkenin sunduğu hizmetlere mukabil toplanmak istenilen vergiyi angarya sayar. Elinden geldiğince vermemeye, kaçırmaya çalışır. Oysa iyilik verebilmektir.
İyilik, toplumun basma kalıp davranış biçimleri de değildir. İyilik, takva sahibi olabilmektir. Korku ve umudu dengeleyebilmektir.
İyilik, iç aydınlığıdır, gönül huzurudur, neşe ve sevinçtir.
İyilik, akşam yattığımız ve özümüzü Hakk’a tuttuğumuz zaman yüzümüzü aydın eden şeydir.
İyilik, amel-i salihtir.
İyilik Mutlak İyi (el-Berr) olan Allah’ın bu isminin kullarında tecelli etmesidir.
İyilik, güzel ahlaktır. Her bir şeyde ahlakîliği yaşam tarzı olarak benimsemek ve asla ondan ödün vermemektir[3].
İyilik, sadakatin, doğruluğun ve bir hayat boyu istikamet sahibi olabilmenin bir hasılasıdır[4].
İyilik, hukuka riayettir. Eşitler arasında ayrımcılık yapmamaktır.
İyilik, ebeveyn hukukunu gözetmek ve onlara hep müteşekkir olmaktır.
İyilik baba (aile)  dostlarının dostluklarını sürdürebilmektir.
İyilik, düşmana bile duyulan kin ve nefretin, adaletsizliğe imkan vermemesidir.[5]
Bunları çoğaltmak mümkündür. Bu saydıklarımız özel olarak âyet ve hadislerde değinilen hususlardır.
İyi olmak ve iyi kalabilmek zordur. O yüzden  “sâdıklarla beraber olmak” ve “iyilik ve güzellikte yardımlaşma ve dayanışma içinde olmak” lazımdır.

Bir iyilik hikayesi
“Öğretmenim!” dedi ve bir şey diyecekti yutkundu, diyemedi.
“Neyin var?” dedi öğretmen. Gözlerine bakarak onu cesaretlendirdi.
“Şey!” dedi. “Artık ben okuyamayacağım!”
“O da ne demek! Niye ki?”
Okulun en iyi öğrencilerindendi. Üstelik öğretmeninin güvenini de kazanmıştı. Kendisine daha bir yakın hissediyordu. Ne güzel her şey yolundaydı. Gelecek vadeden bir öğrenciydi.
Öğretmen merak etti.
“Hele bir anlat!” dedi.
“Öğretmenim ben artık okuyamayacağım. Çünkü…”
“Çünkü ne?”
“Siz bilmiyorsunuz. Benim babam geçenlerde bir suç işlemiş, hapse  düşmüştü. O şimdi mahpus. Geçimimizi abim sağlıyordu. Onu da şimdi askere alıyorlar. O askere gidince bize kim bakacak. O yüzden beni okuldan alacaklar. Artık okula gelemeyeceğim ve sizi de göremeyeceğim.”
Öğrenci bunları derken öğretmen, öğrencinin bu söylediklerinin ne anlama geldiğini pek kavrayamadığını düşündü.
Bu ne demekti acaba biliyor muydu?
Onun okuldan ayrılması geleceğe ait tüm hayallerinin heba olup gitmesiydi.
Günümüzde artık geleceğin kapıları hep tahsille açılıyordu. Hem de iyi bir tahsil gerekiyordu. Bu can öğrenci şimdi okulunu bırakmak mecburiyetinde kalacak hayat değirmeni kim bilir onu ne hale getirecekti. Ham meyveyi dalından koparmak gibi miydi, daha mı kötüydü. Elbette daha kötüydü. İnsanın yetişmesi ve hayata hazır hale gelmesi ne kadar da zor bir şeydi. Her şey yolunda iken bir anda gidişat alt üst oluyor ve düzen bozuluyordu. Bu körpe yavrunun bu olup bitenlerde en küçük dahli yoktu. Gidişatta hiçbir sorumluluğu  bulunmuyordu ama  belli ki fatura ona kesilecek gibi görünüyordu.
Öğretmen, öğrencinin derdini kendisine açmasını sevmişti velakin çaresizliğin pençesinde olduğunu da hissetti. Ne yapabilirdi ki? Onu teselli etmeye çalıştı. Ve ayrıldılar.
Öğretmenin içine keder sanki çöreklenmişti. Çok üzülmüştü. Öğrencinin neden başkasına değil de kendisine açıldığını da hesaba kattı, düşündü düşündü, boşa koyuyor dolmuyordu, doluya koyuyor almıyordu.
Zihnine çöreklenen bu derdini bir dostu ile paylaştı, ne kadar üzüldüğünü ve çaresizliğini ona dert yandı. Ne yapılabiliri konuştular.
Öğretmen, sonunda bir şeyler yapabileceğini en azından teşebbüste bulunabileceğini düşündü ve çocuğun ailesinin bulunduğu ilçenin kaymakamına bir e-mail attı ve durumu anlattı. Bir beklentisi yoktu ama en azından içini kemiren duyguları kısmen de olsa hafifletmiş olurdu.
Anında o ilçenin kaymakamı bizzat öğretmene döndü. Öğretmen şaşırmıştı, heyecanından ne yapacağını bilemiyordu. Karşısındakinin kaymakam olduğuna bir türlü inanamıyordu. Kaymakam olayla ilgileneceklerini bildirdi ve kendisinden gerekli malumatı istedi. Öğretmen, çocukla ve ailesiyle ilgili bilgileri öğrendi ve gönderdi. Sonunda o öğrenciye Kaymakamlık sahip çıktı, burs bağladı ve aileye de yardım elini uzattı.
Şimdi o çocuğumuz okumaya devam ediyor.
Gene eskisi gibi gelecek hayalleri var. Geleceğe olan umudu dipdiri  yaşamaya devam ediyor. Bizim de onunla ilgili umutlarımız var.
Aile, başlarına gelen bu musibet sebebiyle yalnızlığa itilmediklerini görüyor ve devletin desteğini arkasında görmenin mutluluğunu yaşıyor.
En büyük pay da şüphesiz öğretmenimizin oluyor. Gözündeki  ışıltı, sevinç göz yaşlarına dönüyor.  Gerçek anlamda mutluluğun ne demek olduğunun bir örneğini yaşıyor.
İşte bu öykü, bir iyiliğin hikayesi.
Birebir yaşanmış bir olayın anlatısı.
Bizi mutlu edecek olan şey, büyük anlatılar değil, tam da böylesi küçük hikayeler.
Bir elden tutuş.
Düşeceğini gördüğün birinin henüz düşmeden elinden, eteğinden  tutuş.
Düşmüş olanın da kalkması için bir elden tutuş.
“Güler yüz  sadakadır” diyor sevgili peygamberimiz.
“Hayra kılavuzluk eden sanki onu işlemiş gibidir!” buyuruyor.
“Kul, kardeşinin yardımında oldukça Allah da kulunun yardımında olur” buyuruyor.
İşte iyilik, işte amel-i salih.
İnsanların dertleriyle dertlenmek, onlara yardımcı olabilmek için çabalamak en büyük iyilik.
Allah bizi iyilerden ve iyilerle beraber eylesin!
13.02.2014
GARİBCE



[1] لَيْسَ الْبِرَّ أَنْ تُوَلُّوا وُجُوهَكُمْ قِبَلَ الْمَشْرِقِ وَالْمَغْرِبِ وَلَكِنَّ الْبِرَّ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَالْمَلَائِكَةِ وَالْكِتَابِ وَالنَّبِيِّينَ وَآتَى الْمَالَ عَلَى حُبِّهِ ذَوِي الْقُرْبَى وَالْيَتَامَى وَالْمَسَاكِينَ وَابْنَ السَّبِيلِ وَالسَّائِلِينَ وَفِي الرِّقَابِ وَأَقَامَ الصَّلَاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَالْمُوفُونَ بِعَهْدِهِمْ إِذَا عَاهَدُوا وَالصَّابِرِينَ فِي الْبَأْسَاءِ وَالضَّرَّاءِ وَحِينَ الْبَأْسِ أُولَئِكَ الَّذِينَ صَدَقُوا وَأُولَئِكَ هُمُ الْمُتَّقُونَ [البقرة : 177]
[2] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (2 / 148) 1461- حَدَّثَنَا عَبْدُ اللهِ بْنُ يُوسُفَ ، أَخْبَرَنَا مَالِكٌ ، عَنْ إِسْحَاقَ بْنِ عَبْدِ اللهِ بْنِ أَبِي طَلْحَةَ أَنَّهُ سَمِعَ أَنَسَ بْنَ مَالِكٍ ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، يَقُولُ كَانَ أَبُو طَلْحَةَ أَكْثَرَ الأَنْصَارِ بِالْمَدِينَةِ مَالاً مِنْ نَخْلٍ ، وَكَانَ أَحَبَّ أَمْوَالِهِ إِلَيْهِ بَيْرُحَاءَ وَكَانَتْ مُسْتَقْبِلَةَ الْمَسْجِدِ ، وَكَانَ رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم يَدْخُلُهَا وَيَشْرَبُ مِنْ مَاءٍ فِيهَا طَيِّبٍ قَالَ أَنَسٌ فَلَمَّا أُنْزِلَتْ هَذِهِ الآيَةُ {لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتَّى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ} قَامَ أَبُو طَلْحَةَ إِلَى رَسُولِ اللهِ صلى الله عليه وسلم فَقَالَ يَا رَسُولَ اللهِ إِنَّ اللَّهَ تَبَارَكَ وَتَعَالَى يَقُولُ {لَنْ تَنَالُوا الْبِرَّ حَتَّى تُنْفِقُوا مِمَّا تُحِبُّونَ} وَإِنَّ أَحَبَّ أَمْوَالِي إِلَيَّ بَيْرُحَاءَ وَإِنَّهَا صَدَقَةٌ لِلَّهِ أَرْجُو بِرَّهَا وَذُخْرَهَا عِنْدَ اللهِ فَضَعْهَا يَا رَسُولَ اللهِ حَيْثُ أَرَاكَ اللَّهُ قَالَ ، فَقَالَ رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم بخْ ذَلِكَ مَالٌ رَابِحٌ ذَلِكَ مَالٌ رَابِحٌ وَقَدْ سَمِعْتُ مَا قُلْتَ وَإِنِّي أَرَى أَنْ تَجْعَلَهَا فِي الأَقْرَبِينَ فَقَالَ أَبُو طَلْحَةَ أَفْعَلُ يَا رَسُولَ اللهِ فَقَسَمَهَا أَبُو طَلْحَةَ فِي أَقَارِبِهِ وَبَنِي عَمِّهِ.
[3] صحيح مسلم ـ مشكول وموافق للمطبوع - (8 / 6) 6680 - عَنِ النَّوَّاسِ بْنِ سَمْعَانَ الأَنْصَارِىِّ قَالَ سَأَلْتُ رَسُولَ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- عَنِ الْبِرِّ وَالإِثْمِ فَقَالَ « الْبِرُّ حُسْنُ الْخُلُقِ وَالإِثْمُ مَا حَاكَ فِى صَدْرِكَ وَكَرِهْتَ أَنْ يَطَّلِعَ عَلَيْهِ النَّاسُ ».
[4] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (8 / 30) 6094-عَنْ عَبْدِ اللهِ ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، عَنِ النَّبِيِّ صلى الله عليه وسلم قَالَ : إِنَّ الصِّدْقَ يَهْدِي إِلَى الْبِرِّ وَإِنَّ الْبِرَّ يَهْدِي إِلَى الْجَنَّةِ وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَصْدُقُ حَتَّى يَكُونَ صِدِّيقًا وَإِنَّ الْكَذِبَ يَهْدِي إِلَى الْفُجُورِ وَإِنَّ الْفُجُورَ يَهْدِي إِلَى النَّارِ وَإِنَّ الرَّجُلَ لَيَكْذِبُ حَتَّى يُكْتَبَ عِنْدَ اللهِ كَذَّابًا.
[5] وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ أَنْ صَدُّوكُمْ عَنِ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ أَنْ تَعْتَدُوا وَتَعَاوَنُوا عَلَى الْبِرِّ وَالتَّقْوَى وَلَا تَعَاوَنُوا عَلَى الْإِثْمِ وَالْعُدْوَانِ وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ شَدِيدُ الْعِقَابِ [المائدة : 2]

11 Şubat 2014 Salı

İnsanlık ve sorumluluk


İmdi öyle ayetler var ki sorumluluğun bireysel olduğunu ve hiçbir kimsenin başkasına ait bir yükü taşımayacağını ifade ediyor. (bk. El-En’âm 6/164; el-İsrâ 17/15; en-Necm 53/38)
“Herkes, kendi yapıp ettiği karşılığında tutsaktır” buyruluyor (bk. el-Müddessir 74/38)[1]
Buna mukabil topyekun insanlık ailesinin de bir şahs-ı manevi olarak muhatap alındığı ve dolayısıyla içlerinden bazılarının işledikleri yüzünden sorumluluğa topluca dahil olduklarını ve hatta bu yüzden başa gelen musibet ve belaların ayrım yapmaksızın hereksin başına benzer şekilde geleceğini ifade eden ayetlerimiz de bulunmaktadır.
Karada ve denizde meydana gelen bozgunun, insanların kendi yapıp ettiklerinin bir sonucu olduğunu ve başa gelecek azaba da topyekun muhatap olacaklarını belirten ayet mesela böyledir. (el-Kehf 18/58)
Günümüzde çevre felaketleriyle yüz yüze olduğumuz söyleniyor.
Ve yine bir çok ayet-i kerime insanların belayı hak etmelerine rağmen Allah’ın eşsiz rahmetinin ve Gafûr oluşunun bir sonucu olarak azabın geciktirildiği ve gelen azabın da –şayet gelmişse- üstelik bir hayli indirimli olarak geldiği ifade buyruluyor. (bk. el-Kehf 18/58) eş-Şûrâ 42/30, 34)[2]
Sünnetullah olarak şöyle bir sosyal yasadan bahsediliyor:
Allah bir kavmi helak etmek istediği zaman ora halkının mütreflerine (kodamanlarına, ileri gelenlerine) emreder, onlar da fıska, lüks ve sefahate dalar, yoldan çıkarlar, Allah da onların başına belayı sarar[3]. Haliyle gelen bela da ayrım yapmadan, içlerindeki masumlarla birlikte hepsini yok eder, etkiler.
Hz. Peygamberimizin gemi benzetmesini hatırlayalım. Hepimiz aynı gemide yolculuk yapmaktayız. İçimizdeki bazılarının yanlışları yüzünden bunlar iyi niyetli bile olsalar gemi su almaya başladığı zaman hep birlikte batarız ve de öyle oluyor.
Alkollü bir sürücü trafiğe çıkıyor, nice mala ve cana zarar verebiliyor. Hiç dahli olmayan nice masum insanlar onun bu hatalı davranış yüzünden zarar görüyor.
Bir sigara müptelası izmariti rastgele atıyor ve bunun sonucunda sebebiyet verdiği yangın yüzünden tam bir çevre felaketi yaşanabiliyor ve yerde sürünen karıncalara varıncaya kadar nice canlı varlıklar bundan zarar görüyor.
İşlenen her cinayetin, nice masum mağdurları oluyor. Her birine sebep toplumun vicdanı kanıyor.
Bir baba suç işliyor. Tüten ocakları sönmeye mahkum oluyor. Bu ocağı tüttürmek henüz ortaokula giden bir çocuğun omzuna bir yük olarak biniyor. Annesini ve küçük kardeşlerini geçindirebilmek için o çocuğun okuldan alınması gibi bir durum söz konusu oluyor. Bir anda o çocuğun bütün gelecek umutları suya düşüyor ve hayatı kararıyor.
Sonra kim bilir o çocuk omzuna binen bu ağır yükün altında eziliyor, ekmek parası kazanamadığı için ekmeğini çalmaya başlıyor. Kolay para kazanmak için yollar arıyor ve belki mafyanın eline düşüyor. İş ekmek parası kazanmaktan çıkıyor ucu cinayetlere varan korkunç bir şebekenin bir parçası olma noktasına ve oradan da kim bilir hangi mecralara doğru gidiyor.
Beyşehir gölünün kuzey tarafında adını yeni öğrendiğim Anamas dağları varmış. Rivayete göre isim “Anamı as!”dan geliyormuş. Rivayet bu ya, bir adam çok suç işlemiş, sonra o dağları mekan tutmuş, sonunda yakalanmış ve asılmasına karar verilmiş. İdam mahkumu “Beni değil anamı as, çünkü beni bu hale o sürükledi!” falan diyesiymiş. İsim oradan geliyormuş. Bu hikayeyi duyduğum zaman bizim ilk okulda oynadığımız bir piyes aklıma geldi. Bir adam idama mahkum olmuş, son arzusunu soruyorlar. O da “Anamın dilini öpmek istiyorum!”  diyor. Anasını getirtiyor hakim ve son arzusunu yerine getirmesini istiyor. Annesi dilini uzatınca oğlu hart diye anasının dilini ısırıyor ve kadının dilini koparıyor. “Niye böyle yaptın insafsız ve de hayırsız evlat!” dediklerinde: “Ben ilk kez yumurta çaldığımda Anam bana yanlış yaptığım söylemedi, bana aferin, dedi ve yaptığıma sevindi. Ben de annemi memnun etmek için bu kez tavuk çaldım. Annem gene bana aferin dedi ve arkamı sıvazladı. Sonra koyun çaldım. Derken iş bu noktaya geldi!”. demiş.
İmdi insanların başına bir şey geldiği zaman biz insanlık olarak onun sebebini illa ki kendimizde aramak durumundayız. Kader diye Allah’a yüklemeye çalışmak çok hoşumuza gidiyor ve böylece sorumluluktan da kurtulmuş oluyoruz (Daha doğrusu öyle sanıyoruz. Sonra da o sorumluluk katlanarak önümüze fatura olarak bir şekilde konuyor!)
İmdi  okulu terk etmek durumunda olan bu çocuğun ne suçu var? Belli ki kader diyebiliriz.
Peki, o çocuğun okulu terk etmesine sebep olan hadise nedir, tabi onu bilmiyoruz. O çocuğun babasını suça iten sebep ne? Acaba insanlık olarak suç işleyen insanların suça itilmesinde şöyle ya da böyle bir katkımız yok mudur?
Olur ya insan olması hasebiyle ayağı kaymış ve lağım çukuruna düşmüş bir insanla karşılaşsak, acaba kaçımız elimizi uzatır ve o insanın oradan çıkması için çare arar, yardım ederiz. Kahir ekseriyetimiz burnumuzu tutarak oradan kaçarız. O çukura düşen kişi de çaresizlik içinde bocalarken, oradan kurtulması halinde içine itildiği öfke haliyle her tarafı pislik eder ve ondan sonra da hep birlikte ah eder sızlanırız. Her tarafımıza pisliğin bulaşmasını kader diye gene Allah’a yıkarız.
Hapishaneye düşen insanlara hep kader mahkumu diyorlar. Bu kader ne menem bir şey ise, insanları seçiyor ve bir kısmını hapishanelere tıkıyor, bir kısmını batakhanelere düşürüyor ve bir kısmını da gönenmeleri için dünya cennetlerine koyuyor.
Madem ki kader, öyle ise hiç kimsenin hiç kimseye de bir diyeceği olmamalı.
Bilemiyorum. Ama bu anlayış bana yanlış gibi geliyor.
Evet, bazen her türlü tedbire rağmen gerçekten hiç ilgisi olmayan insanlar mağdur oluyor, canları yanıyor. Trafik bunun en açıklayıcı örneklerinden biri.
Adam park ederken, öteden takla atarak gelen bir aracın altında kalıyor, can veriyor veya sakat kalıyor. Eh ne yapalım kader. Doğrudur o adamın yapabileceği bir şey yoktur. Yapması gerektiği halde yapmadığı bir tedbiri yoktur, herhangi bir ihmali bulunmamaktadır. Kendisi tamamen kurbandır. Ne kurbanı? Belli ki insanlık kurbanı.
İnsanlık da bir şahs-ı manevi olarak yapıp ettiklerinden dolayı mükafat görüyor ya da cezalandırılıyor. Eğer insanlık o takla atarak gelen aracın varlığına izin vermeseydi, bu kaza olur muydu?
İnsanlık top yekun bir beden gibi hareket etseydi ve bir uzvun rahatsızlığının bütün bedeni huzursuz ve uykusuz etmesi gibi, bireylerin yanlış ve hatalı davranışlarından huzursuz olsaydı, buna sebep sorumluluk alsaydı, tüm olup bitenlerden evvelemirde ve bizzat insanlığın sorumlu olduğuna inansaydı, her biri elini taşın altına koysaydı, insanlığın genel huzur ve mutluluğu için lazım olan her bir irtifakın (ihtiyacın) karşılanması için gerekli olan kurumları oluştursaydı ve bu kurumların işlemesi sorumluluğunu üstüne alsaydı adına kader dediğimiz musibetlerin pek çoğu olmazdı.
Ehliyet, ancak ehil olana verilseydi, can yakanların canlarının yanacağı ve hiçbir kimseye yaptığının yanına kâr kalmayacağı toplum içinde  bir inanca dönüştürülseydi, trafik kuralları yerinde olsaydı, denetim tam olsaydı, hata yapanlara asla müsamaha gösterilmeseydi, bazı adamlar kayırılmasaydı, imtiyazlı kimse olmasaydı… daha huzurlu bir toplum olurdu ve bireyler de o genel huzurdan daha çok mutluluk devşirirlerdi.
Mutlu ve huzurlu insan niye suç işlesindi. Babası evlerine ekmek getiriyorken orta okul çocuğu okulunu neden terk etmek zorunda kalsındı.
Bütün yanlışlar için benzer sebepler halkasını söz konusu etmek mümkündür. O yüzden Allah “Bütün bunlar ellerinizle işlediniz yüzünden…” buyuruyor.
İblis, isyan edince çözümü Allah’ı suçlamada buldu. “Beni azdırdığın hakkı için…” diye söze başladı.
Âdem babamız da kendini suçladı, işlediği kabahati kendinden bildi.
Biri insan oldu.
Diğeri de şeytan oldu.
İmdi biz de her ikisine yatkın varlıklar olarak insan olma şansımız da var, şeytan olma bedbahtlığımız da var.
İnsan diyordu bir zat (ismini hatırlayamadım) bir eliyle meleğin diğer eliyle de şeytanın elini tutmuş halde.
“Ve hedeynâhu’n-necdeyn…”
“Ona iki yolu da gösterdik.”
Artık seçmesi bize kalmış.
Ne yapalım kader deyip de çamura yatmak seçimimiz olmamalı.
Dua ile!
11.02.2014
GARİBCE




[1] كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ  [المدثر : 38]
أَلَّا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى (38) وَأَنْ لَيْسَ لِلْإِنْسَانِ إِلَّا مَا سَعَى (39) وَأَنَّ سَعْيَهُ سَوْفَ يُرَى (40) ثُمَّ يُجْزَاهُ الْجَزَاءَ الْأَوْفَى (41) وَأَنَّ إِلَى رَبِّكَ الْمُنْتَهَى [النجم : 38 - 42]
وَلَا تَكْسِبُ كُلُّ نَفْسٍ إِلَّا عَلَيْهَا وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى ثُمَّ إِلَى رَبِّكُمْ مَرْجِعُكُمْ فَيُنَبِّئُكُمْ بِمَا كُنْتُمْ فِيهِ تَخْتَلِفُونَ  [الأنعام : 164]
مَنِ اهْتَدَى فَإِنَّمَا يَهْتَدِي لِنَفْسِهِ وَمَنْ ضَلَّ فَإِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَا وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ أُخْرَى وَمَا كُنَّا مُعَذِّبِينَ حَتَّى نَبْعَثَ رَسُولًا
[2] وَرَبُّكَ الْغَفُورُ ذُو الرَّحْمَةِ لَوْ يُؤَاخِذُهُمْ بِمَا كَسَبُوا لَعَجَّلَ لَهُمُ الْعَذَابَ بَلْ لَهُمْ مَوْعِدٌ لَنْ يَجِدُوا مِنْ دُونِهِ مَوْئِلًا  [الكهف : 58]
ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ لِيُذِيقَهُمْ بَعْضَ الَّذِي عَمِلُوا لَعَلَّهُمْ يَرْجِعُونَ  [الروم : 41]
وَلَوْ يُؤَاخِذُ اللَّهُ النَّاسَ بِمَا كَسَبُوا مَا تَرَكَ عَلَى ظَهْرِهَا مِنْ دَابَّةٍ وَلَكِنْ يُؤَخِّرُهُمْ إِلَى أَجَلٍ مُسَمًّى فَإِذَا جَاءَ أَجَلُهُمْ فَإِنَّ اللَّهَ كَانَ بِعِبَادِهِ بَصِيرًا [فاطر : 45]
الْيَوْمَ تُجْزَى كُلُّ نَفْسٍ بِمَا كَسَبَتْ لَا ظُلْمَ الْيَوْمَ إِنَّ اللَّهَ سَرِيعُ الْحِسَابِ [غافر : 17]
وَمَا أَصَابَكُمْ مِنْ مُصِيبَةٍ فَبِمَا كَسَبَتْ أَيْدِيكُمْ وَيَعْفُو عَنْ كَثِيرٍ  [الشورى : 30]
[3] وَإِذَا أَرَدْنَا أَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا فَفَسَقُوا فِيهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْمِيرًا  [الإسراء : 16]
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...