diyanet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
diyanet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2020 Çarşamba

Dünyada Mekân Ahrette İman: TOKİ’den Sosyal Konut Projesi


Türkiye’de yeterli ev yok da o yüzden mi milyonlara baliğ insanlar evsiz oluyorlar. Sanmıyorum. Aradaki uçurumu büyüten faktörlerin başında adil olmayan bir servet dağılımı var gibi. Ev kiraları çok yüksek. Bu yüzden de, varlıklı insanların bir kısmı kendi ihtiyaçları olan mesken haricinde çok sayıda ev sahibi oluyorlar. İyi ki de onlar alıyorlar. Hiç olmazsa pahalı da olsa evsiz insanlar kiralık ev bulabiliyorlar.

Asgari ücretle geçinmeye çalışan yüzbinler, aldıkları paranın yarısından çoğunu kiraya veriyorlar. Nasıl geçindikleri ise bir bilmece?
Diğer taraftan  insanlara biçilmiş bir takım sosyal görevler de var. Otuzuna kadar evlenemeyene, kırkına kadar ev sahibi olmayana toplum iyi gözle bakmıyor(du).
Yıllarca evinde oturduğum Hacı amca bayramlarda ziyaretine vardığımda misafirlerine beni “Kiracımız!” diye takdim ederdi. Sora her nasılsa –benim de pek anlamadığım bir şekilde, boyumuzu aşan yaptığımız tercümelerle- halen oturmakta olduğumuz daireyi aldıktan ve taşındıktan sonra kendisini bayramda ziyaret ettiğimiz de bana “Hoş geldin Mehmet Ağa!” diye hitap etmişti. Gözünde artık adam olmuş, sınıf atlamıştık. Doktora yapmış olmamın demek ki hiç de önemi yoktu, ama bir daire sahibi olmak saygıyı gerektirir bir şeydi.
Bu resim, toplumun bakışını yansıtması açısından önemli.
İmdi TOKİ sosyal konut projeleri ile dar gelirli insanlarımızı ev sahibi yapmak istiyor. Finansman için de Kamu bankalarını devreye sokuyor (Katılım bankaları da eklendi)  ve enflasyonun da altında bir faiz oranıyla kredilendiriyor. Adında faiz geçiyor diye bir kesim hemen hücuma geçiyor. Şahsen beni de hayrete düşüren bir tavırla diyanet buna cevaz veriyor. Ama dinden beslenen bir kesim bu kez diyanete de hücum ediyor.
Karadavî anlatıyor. Vaktiyle Avrupa’da uzun vadeli ev kredisi kullanmanın hükmünü bize sordular. Biz de caiz değildir, ribadır ve haramdır, dedik. Sonra bizim sözümüzü tutmayıp da kredi kullananlar ev sahibi oldular.  Dindarlık adına bizim sözümüzü tutup da kredi kullanmayanlar ise hala kira ödemeye devam ediyorlar. Biz bu fetvamızda hata ettik. (Fî fıkhı’l-ekalliyâti’l-müslime, Kahire, II. Basım, 2005, s. 166, 174; Mûcibâtu tegayyüri’l-fetvâ fî asrinâ, Kahire ty., s. 105).
Allah’ın haram kıldığı, “Allah ve Rasulüne savaş açma” olarak nitelendirdiği Riba’dır. Kur'an’da ribanın tarifi de yoktur. Çünkü herkes ribanın uygulanan cahiliye ribası olduğunu bağlamdan anlamaktadır. Yasaklamanın gerekçesi de “sömürü aracı” olmasıdır. (Lâ tazlimûn velâ tuzlemûn) (Bakara 2/279) Vadesi dolan borcu ödeyemeyene mühlet vermek Allah’ın bir emri iken, onun içinde bulunduğu zor durumu istismar edip, vadeyi uzatmak ve buna mukabil de  ilave bir fazlalık (riba) almak, Kur'an’ın savaş açtığı bir uygulama idi. Daha sonraları cahiliye ribası yanında bir takım uygulamaların da faiz adıyla anıldığı ve aslında riba olmadığı görülüyor. Geciktirme cezası yerine “Temerrüd faizi” isimlendirmesinde olduğu gibi.
İmdi TOKİ bu insanlarımıza gerçekten büyük bir imkân sunuyor. Bunun imkân olduğu, konut sayısının kaç katı fazla müracaatın olduğundan da anlaşılıyor. Hükümet, TOKİ aracılığı ile bu insanları sömürmek mi istiyor ki, hemen onu sömürü aracı olduğu için haram olan Riba ile eşdeğerde tutup mahkûm ediveriyorsunuz. El-insaf!
Yoksa elinde ev stoku bulunduran kesim mi bu uygulamadan rahatsız olup, aleyhte kampanya yapıyor?! İnsanın aklına neler geliyor neler?!
Dindarlık, başa bela, avuçta kor ateş olmamalı. Dindarlık rahmetle inananları kucaklamalı ve atalarımızın “Dünyada mekân ahrette iman!” duasına dindarlığımız da âmin demeli.
Diyanet ev ve araba sahibi olmayı zaruret menzilesinde bir ihtiyaç görmüyor ve kredi kullanarak bunlara sahip olmaya cevaz vermiyordu. Belli bir kesimin beklentisi aynı tavrı burada da gösterir şeklindeydi. Ama bence hayırlı bir iş yaptı.
Artık bizim her meselede “tahkik-i menât” dediğimiz araştırmayı yapmamız gerekiyor. Hüküm, vakıaya/olguya uygun olursa adalet ve hikmet oluyor. İsmin ne olduğu değil, müsemmanın kendisi hükmü belirleyici olmalıdır. O yüzden de daha önce de dediğimiz gibi “Asıl mevrid-i nass’da içtihada mesağ vardır!” demeli ve her bir meseleyi yeniden değerlendirmeye çalışmalı.
Dua ile!

15.01.2020

GARİBCE





25 Haziran 2013 Salı

Ahlak herkese lazımdır!


Diyanet’ten ahlakî erdemler bekleyenlerin de ahlaklı olmaya ihtiyaçları var.
Diyanet’in bunca aleyhte yıpratma çabalarına rağmen toplum maşerî vicdanında hâlâ çok önemli saygın bir yeri vardır. İnsanların güven duyabileceği makamların olması önemli ihtiyaçlar arasındadır. Güven debisinin son derece azaldığı bir ortamda, insanların şöyle ya da böyle güvenini sürdürdüğü Diyanet’i kendi süflî arzularına alet etme pahasına karalama kampanyasının içine çekme istenmesi çok yanlıştır.
Ahlak, diyanet gibi kurumlara lazım olduğu gibi, basılı ve görsel Medya için de, Face ve Twitter gibi Sosyal Medya için de lazımdır.
Yalan en büyük günahlardandır.
Yalan haber üretmek ve yaymak daha da büyük bir günahtır.
Bu yalan haberler üzerine nice masımların kanı akmakta, canı yanmaktadır. Bunların hesabı bu dünyada görülemese bile mutlaka bir gün verilecektir.
Polisin kullandığı biber gazı, elbette yemeğe bir sos gibi bir şey değildir. Adı da üzerinde toplumsal hareketlerde kalabalıkları dağıtmak ve daha büyük zararları önlemek için kullanılan bir tür silahtır. Kimse bunun iyi bir şey olduğunu söyleyemez. Her alanda olduğu gibi burada da ölçüt zarar ve yarar dengesinin iyi kurulabilmesidir. Tıp alanında kullanılan ilaçların hemen hemen tümünün yan etkileri ve zararları vardır. Ancak umulan yararı zararından fazla olunca onu kullanmak bazen zararsız, bazen iyi, bazen de hatta gerekli olabilmektedir.
Polis gaz kullanmasa ve kalabalıklarla yüz yüze gelse ortaya çıkacak zararı tahmin etmek zor değildir. Ancak belli ki göstericiler kendilerinin haklı ya da haksız olduğuna bakmaksızın biz yürüyelim polis biz yaklaştıkça geri geri çekilsin, biz vuralım kıralım, kamu malına zarar verelim, yakalım, yıkalım, yağmalayalım… her ne yaparsak yapalım polis bizi sadece seyretsin ve asla müdahale etmesin şeklinde bir tavır takınmasını beklemektedirler. Oysa bu olayların maksadı daha ilk günlerden anlaşılmıştır ki gezi mezi değil, sivil bir darbe ile hükümeti düşürme meselesi olmuştur. Bu yüzden de tüm vatan sathına yayılmaya ve büyük bir kaos ortamı oluşturulmaya çalışılmıştır. Polisin ise görevi genel huzuru sağlamak ve korumaktır. Dolayısıyla polis bu tür olaylar karşısında müdahil olmak zorundadır. Müdahalenin en etkin ve en az zarar veren yöntemi de su sıkılması ve gaz kullanılmasıdır. Polisin kalabalığın içine dalarak müdahale etmesinin ne kadar vahim sonuçlar doğuracağı polisin silahını kullanma zorunda kalması sonucu bir kişinin ölmüş olması örneğinde görülmüştür.
Şimdi böylesi bir bağlamı ve kullanım biçimi olan gazın tamamen farklı bir bağlam ile Alo Fetva’ya sorulması ve oradan alınan cevapların farklı kombinelerle  bu kurumu yıpratıcı bir mahiyette haber yapılması hiç de ahlakî değildir.
Ahlak, diyanete olduğu kadar hepimize lâzımdır.
Ahlaksızlık her bir taraftan bizi kuşatacak olursa, ne ağzımızın tadı kalır ne hayatımızın tuzu.
Dua ile!
25.06.2013
GARİBCE

İşte Diyanet ile ilgili yapılan haber ve cevabı:

Yeni Çağ Gazetesi, 23/06/2013
Diyanet’ten acı fetva: Biber gazı caizdir!

Taksim Gezi Parkı olayları sonrası birçok ilde bulut oluşturacak kadar yoğun biber gazı kullanmaktan çekinmeyen polise Diyanet İşleri Başkanlığı dini açıdan arka çıktı. İşte Alo Fetva Hattı’nda yer bulan resmi görüş: Devletin güvenliğiyle ilgili meselelerde biber gazı kullanılır. En zararsızı oysa sıkıntı yok!
Dini açıdan sakıncalı değil
Polİsİn Taksim Gezi Parkı eylemlerinde göstericilere orantısız güç ve insan sağlığına zarar veren biber gazı kullandığı iddiaları gündemdeki ağırlığını korurken Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan müdahaleye fetva çıktı. Diyanet’in “Alo Fetva” hattından yapılan açıklamada, dini açıdan biber gazının kullanılmasının sakıncalı olmadığı vurgulanıyor.
En doğrusu, en zararsızı..
Açıklamada, “Her ülkede, bu tarz gösteri yapanlara, şiddete başvuranlara karşı savunma biçimi geliştiriliyor. Devletimiz de bunu yapıyor. Daha önce de duyuru yapıyorlar zaten, ‘Astım hastaları varsa alandan ayrılsın, biraz sonra müdahale edeceğiz’ diye. Yani biber gazı kullanılmasında bir sıkıntı yok. En zararsızı biber gazıysa en doğrusudur” deniliyor.

“Diyanet iyice aşındırıldı
Diyanet’in fetvasına İlahiyat Profesörü olan MHP’li Mustafa Erdem’den sert tepki geldi: Diyanet, bu dönemde olduğu kadar hiçbir dönemde aşındırılmadı. Son dönemlerde özellikle bazı konularda iktidara yakın olmanın verdiği cesaret veya anlayış gereği maalesef Diyanet hükümetin yaptığı her şeyi desteklemek, ona dini bir kılıf vermek durumunda kalıyor.


BASIN AÇIKLAMASI

Tarih: 24.06.2013
Ulusal yayın yapan gazetelerden “Yeni Çağ Gazetesi”nde bugün “Diyanet’ten acı fetva: biber gazı caizdir” manşeti ile yayınlanan dil, içerik ve sunum bakımından gerçekleri yansıtmayan  haber ile ilgili  Başkanlığımızca aşağıdaki açıklamanın yapılmasına lüzum görülmüştür.

“Diyanet’ten acı fetva: biber gazı caizdir” başlığıyla verilen haber incelendiğinde, gerek bilgi eksikliği ve bilgi yanlışlıklarıyla, gerekse iyi niyet ürünü olmadığı bir hayli açık olan ve istihzaya varan içeriğiyle haber metninin her şeyden önce sorunlu olduğu ortadadır. Haberin kurgusu ve dili dikkate alındığında, metnin son derece çalkantılı süreçlerden geçtiğimiz bir ortamda hangi amacın peşinde olduğunu kestirmek güçtür. En başta etik ilke ve sınırları hiçe sayan, aleni pervasızlığıyla dikkat çeken bu haber, sağlıklı bir bilgi kaynağına dayanmadığı gibi yorumlamalarında da oldukça özensiz ve savruk bir dil akışıyla gazetecilik ilke ve normlarının istismarı açısından kötü bir örnek olmuştur.

Alo fetva hattını farklı isimlerde 21 defa arayıp biber gazının orucu bozup bozmadığı gibi bir ilmihal sorusunu sorarak aldığı fetva ile ilgili cevabı Diyanetin Alo fetva üzerinden yaptığı açıklamaya göre formatıyla  “Diyanetten Acı fetva biber gazı caizdir” gibi bir yalan haberin Başkanlığımıza isnat edilmesi hiçbir ahlaki ilke ile bağdaşmadığı hususunu kamuoyunun takdirine bırakıyoruz.

Kaldı ki Alo fetva hattı kamu hizmeti vermek, vatandaşlarımızın bireysel sorularını cevaplamak üzere kurulmuş bir hizmet hattıdır. Gazete haberine mesnet teşkil edecek konuda ilgili birimimiz tarafından yapılmış her hangi bir açıklama söz konusu olmadığı gibi bu birimlerimiz aracılığıyla kamuoyuna herhangi bir şekilde açıklama da yapılmamakta, vatandaşlar tarafından kişisel düzeyde sorulan dini sorulara, fetva kriterlerinin bir gereği olarak hususi cevaplar verilmektedir.

Yapılan teknik incelemede 6 Haziran 2013 tarihinden itibaren sistematik bir şekilde aynı adresten her biri ayrı bir isimle olmak üzere toplam 21 kez “Alo Fetva Hattı”na ulaşıldığı, istenilen cevabı almak için de hiç tutarlılığı olmayan, zayıf ve din dünyasının terminolojisine bir hayli uzak sayılabilecek sorularla “fetva tedariki”ne tevessül edildiği anlaşılmaktadır. Değişik bağlamlarda aynı adres üzerinden hattımıza yöneltilen ve “biber gazının orucu bozup bozmadığı” sorusu etrafında çeşitlenen arayışlarda, alınan cevaplarla yetinmeyen gazetenin sonuçta kendi haberini kendisinin yazıp kurguladığı anlaşılmaktadır. Çünkü hile ve desise için bile olsa “Alo Fetva Hattı”na yöneltilen sorulara verilen cevaplara gazetede hiçbir şekilde yer verilmemiştir.

Bu vesileyle vurgulamak gerekir ki dini konuların medya ortamında nasıl ele alınması gerektiği, vatandaşlarımızın dini duygularını rencide etmekten neden uzak durulması gerektiği konusunda asgari düzeyde bile olsa sahip olunması gereken dikkat ve ihtimam, ne yazık ki söz konusu gazetede açıkça ihmal edilmiştir. Dini konuların ciddiyeti ve bugün yaşanan müessif olayların ortaya çıkardığı sonuçlar dikkate alındığında söz konusu gazetenin öncülük ettiği dilin mevcut sorunları ne ölçüde derinleştirme potansiyeli taşıyabileceği izahtan varestedir.

Kamuoyuna saygı ile duyurulur.

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI

BASIN ve HALKLA İLİŞKİLER MÜŞAVİRLİĞİ

17 Mart 2013 Pazar

Diyanet ve Din ile modernite arasında sıkışmışlık



İnananlar çaresiz. Diyanet daha bir çaresiz. Hem her vesile ile evrensel olduğuna inanılan temel metinler (naslar) var, diğer taraftan da modern hayatın tartışma kabul etmeyen paradigmaları.
Bunlar içinde kadınlarla ilgili konular her zaman için en önde ve en nazik konular oluyor.
AA’nın haberine göre mesela birileri (AK Parti Kırıkkale İl Başkanı Mehmet Demir) çıkıp, ''Çaresiz kalındığı noktada kadınların hafifçe dövülebileceği'' beyanında bulunuyor. Haliyle çağın kutsalına tosladığı için anında kıyametler kopuyor ve iş Diyanet İşleri Başkanına sorulmaya kadar uzanıyor: Tabi bu “Kadınlarınızı hafif dövün” sözü başkanı haklı olarak çileden çıkarıyor ve hiç kimsenin, Hz. Peygamber'in hayatının bütünlüğü içerisinden herhangi bir cümleyi alıp, oradan hükümler çıkaramayacağını belirtiyor ve metinleri doğru anlamanın gereğine işaret ediyor.
İnsan kaynaklı şiddetin, sadece kadına ve çocuğa yönelik değil, bütün tabiata ve kainata yöneldiğini kaydeden Görmez, bununla birlikte sorunun bir cinsiyet boyutu olduğunu da söylüyor.
Başkan Görmez, Demir’in, bu sözleri Diyanet İşleri Başkanlığı'nın sitesinde de yer alan Veda Hutbesi'nden aldığını açıkladığı, dolayısıyla bu konudaki düşüncesinin ne olduğu sorulduğunda  “İslam'ın evrensel metinlerini anlama ve yorumlama konusunda sorunlar olduğunu” ifade ediyor ve devamla   ''Hiç kimse Hz. Peygamber'in hayatının bütünlüğü içerisinden herhangi bir cümleyi alıp, oradan hükümler çıkaramaz. Bütün erkeklerin Hz. Peygamber'in insanlara öğrettiği, kadına karşı davranış, zarafet ve güç ahlakı eğitiminden geçmesi gerekiyor. O metinleri doğru anlamak lazım'' ifadelerini kullanıyor.
İyi güzel de insanlar durmuyor ki, artık herkes her bilgiye ulaşabiliyor.
Sizin devamlı okunmasını istediğiniz kaynaklar artık Türkçe’ye çevrilmiş ve belli bir zümrenin tekelinde olmaktan çıkmış bulunuyor. Çevirmenler de Modernitenin dalkavuğu değil ya metinde ne varsa onu çevirmişler. Herkes 28 Şubat sürecinde birilerinin yaptığı gibi  çağın amentüsüne uymayan bir ayetin ilgili kısmını  Mealden çıkarma gibi  bir hüneri gösteremez ki. Neyse o! Bilgisinin yetersizliğinden yanlış ya da eksik yapabilir. Ama bir Kur’an ya da Hadis veya Sîret kitabının bile bile çağa uydurma kaygısıyla değiştirilmesi tahrifin daniskası olur. Şimdiye kadar da bizden böyleleri çıkmadı şükür.
Bu ortamda insanlar Kur’an’da ve Sünnette çağdaş değerlere rağmen mevcut olan bilgilere ulaşabiliyor ve onların evrensel genel geçerliliğine olan imanı sebebiyle de onlara bağlanıyor, farklı düşünen ve davrananlara kafa bile tutabiliyor.  Hal böyle olunca yukarıdaki haberle ilgili bakın okuyucular nasıl yorumlar yapıyor:
“Hükümetin hatalı icraatlarına kılıf uydurmak için, diyanet teşkilatı alet edilmemelidir. AB normları biz müslümanları hiç enterese etmemelidir.”
__oOo__
“Trafik kazası geçirenlerin bazıları şoka girer, birisi bir tokat atınca adam şoku atlatır. Kadınların bazıları da sinirden şoka girer, yuva yıkacak hale gelir, bir tokat atılınca şoku atlatır ve yuvasını yıkmaz. Zaten Hz. Ebubekir, Efendimiz (AS)'in huzurunda kızı Aişe annemize tokat atmıştır. Bunu nereye oturtacağız. Hz. Ebubekir'in yaptığı ölçü alınamaz mı diyeceğiz. Üstelik Efendimizin huzurunda yapmışken! Kur’an’da ''vadribühünne'' ifadesi varsa vardır, onun hikmetlerini araştırmak yerine zorlama yorumlar yapmanın ne anlamı var? Batı karşısındaki komplekslerimizi yenmeyi Allah bizlere nasip etsin!”
__oOo__
“Kur'an-ı Kerim’de ''vadribühünne'' ifadesi var “eğer serkeşliğinden korktuğunuz bir eşiniz varsa ona önce nasihat edin, hala aynı yoldaysa yataklarınızı ayırın ve hala aynı yolda devam ediyorsa onu dövün” diyor! Veda Hutbesi’ne gitmeye ne gerek var, Allah (c.c.) de en son noktada bıçak kemiğe dayanırsa dövün diyor adam yanlış söylememiş ki ne diye eleştiriyorsunuz adamı anlayamadım!”
__oOo__
İşte böyle!
Haydi sen Başkan ol da zorlanma.
Bir tarafta Allah buyruğu ve Peygamber duyruğu.
Bir yanda deve yerine Mercedes’e binmede zorlanmayan, ancak söz konusu sosyal meseleler olduğu zaman, değişimden ben anlamam; bildiğim bildik, çaldığım düdük diyen  insanların garip tavırları.
Öbür tarafta çağın idraki ve zamanın ruhu.
Birini diğerine feda etmeden her ikisini de bir arada tutabilmenin zorluğu.
Yok öyle bir şey demeye kalkışsan sana anında bir sürü kaynaktan cevap yetiştirmeye çalışan ve bunu en büyük cihad aşkıyla yapan çok bilmişler.
Hem rakımı içerim hem de namazımı kılarım kime ne diyenler.
Vergilendirdiği için kutsal bildiği kazancıyla aslında gayrimeşru işler yapan birinin cami yaptırmak gibi sembol sevapların peşinden koşabilenler.
Erzurumlu Hoca efendinin kürsüde camiye halı seren (genelevde çalışan) Firtik bacının hayrının kabulü için dua etmesi…
Bunlar  gerçekten izahta zorlanabildiğimiz ama artık her gün biraz daha iç içe olduğumuz gerçekler olmaktadır.
Diyanet siyaset olarak genelde hep muhafazakârlığı seçmiştir. Değişimi vaktinde ve yerinde tespit ederek  onu yönlendirme yerine genelde karşı durmayı yeğlemiştir. Kaynaklara yönelik  değişimi izah edebilecek bir değerlendirme yapmak yerine, bu türden çabaları genelde tarihselcilik, modernistlik vb. gibi yaftalarla mahkum edip, koyu bir muhafazakârlık ruhla Kitap ve Sünnet’e bağlılık vurgusu yapmıştır. Bu tavır muhafazakâr halkın da çok hoşuna gitmiş ve dolayısıyla dindarlar gittikçe daha çok dine kapanırken, dinle ilgisi gevşek ya da uzak olanlar ise her gün biraz daha dinden soğumuş ve uzaklaşmışlardır.
Oysa başarı ne o ifratta ne de bu tefritte idi.
Başarı bu ikisi arasındaki dengeyi kurabilmekti. Diyanet bu gibi konularda öncü olsaydı, Kur’an’da  ve Sünnet’te yer alan “darb = dövme” gibi müeyyideleri, kurum ve kuruluşları İslâm’ın kendi öz müeyyide ya da kurumları olarak görmek yerine, bunların  o günkü toplumlarda mevcut bulunan olgunun bir türlü resmini çekmek gibi  temel metinlerde yer aldığını hani bilimsel bir dille söylemek gerekirse kayd-ı ihtirazî değil kayd-ı ittifâkî kabilinden olduklarını ortaya koysa idi bu kadar zorlanmazdı.
Kur’an’da savaş için tank, top, tüfek, füze hazırlayın demiyor; atlar besleyin diyor. At besleme bizzat Kur’an’da yer alıyor olmasına rağmen bugün insanlar yeni ve çağdaş araçların peşinden koşuyorsa ve bu bir aracın daha etkili başka bir araca dönüştürülmesi gibi telakki ediliyorsa, aynı şey pekâlâ “darb” konusunda da söylenebilirdi. Bugün aile terapistleri biz “iletişim” diye yeni bir araç geliştirdik ve aile içi sorunları şiddete başvurmadan çözebiliyoruz diyorlarsa, eski araçlar yerine daha etkin araçları kabule açık olması gereken bizlerin en azından denemek üzere ve elde edilen neticeye göre de benimsemek üzere daha farklı bir tavır geliştirmemiz gerekirdi.
Diyanetin genelde muhafazakar tavrı bu türden açılımlara imkan vermedi. Giderek de daha çok içine kapanıyor intibaı vermektedir.
Bu bir Garibce gözlemdir. Hatalı olabilir; doğruya ihtimali vardır.
Allah Müslümanlara sadece iman vermesin, biraz akıl da versin.
Aklı olmayanın dini de yoktur.
Ya Rabbi! Ayağımızı kaydırma!
Bizi doğruya yönelt!
İşimizi kolay eyle!

17.03.2013
GARİBCE

15 Şubat 2013 Cuma

Göç ve tarım dilinin tercümesi





Verilere göre Türkiye’de hızlı göç hareketi devam etmektedir. Türkiye'de göçün yönü genellikle kırsaldan kente, doğudan batıya doğrudur. 1927 yılında nüfusun yüzde 75,8'i kırsal (10 binden az nüfuslu), yüzde 24,2'si kentsel alanlarda yaşarken, bu oranlar 83 yıl içinde tam tersine dönmüştür. 2011 yılı itibariyle Türkiye nüfusunun yüzde 23,2'si (17.338.563) kırsal alanda (belde ve köyler) yaşarken, yüzde 76,8'i (57.385.706) kentsel (il ve ilçe merkezleri) alanlarda yaşamaktadır.
Bu  dinî hizmetlerin verilmesi- alınması açısından da yeni problemlere yol açıyor. Diyanet yetkililerinin de bu problemin farkında oldukları anlaşılıyor. Nitekim Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, Diyanet teşkilatındaki görevli sayısıyla ilgili rakamları verirken bu konuya değiniyor ve çarpıcı tespitlerde bulunuyor. Şöyle diyor:
“Diyanet teşkilatında 128 bin personel var. Ama personelin yüzde 75'i köylerde, yüzde 25'i şehirlerde görev yapıyor. Ama halkımızın dağılımı nasıl, tam tersi. Halkın da yüzde 25'i köyde, yüzde 75'i şehirde yaşıyor. Aslında bu açıdan baktığımızda çok ciddi bir enerji israfımız, çok ciddi bir insan israfımız var. 3 haneli köyde de görevlimiz var. Ama bazen 100 bin insanın yaşadığı yerde bir tek imamımız var.”
Bu sorunun bir yönü.
Bir başka yönü de Garibce’nin daha önce “İnek almir! Dana emmir! İmdi bu dili kim anlir!” başlıklı yazısında değindiği dil sorunu.
İnsanlar şehirlere göçtükçe ve yeni nesiller şehirlerde doğup büyüdükçe kırsal kesimde hayatlarını yaşamış olanların diline ve onların yazıp geride bırakmış oldukları eserlerine yabancılaşma başlıyor.
“Tanrı’nın şehre getirilmesi” sorunsalından bahsedenler var. Yani kırsal kesimin, tarım toplumunun havsalasında oluşan ilahî tasavvurların, bunların ete kemiğe bürünmüş şekilleri olan kitapların, sözlü ve yazılı kültürün bu yeni nesiller için fazla anlam etmez oluşu ya da en azından bir tercüme sorunu yaşanacağı konusudur.
Garibce vaktiyle Kırk Mesel Hadis[1] adıyla küçük bir kitap yayınlamıştı. Şimdi bu sorunu dikkate alarak bu kitapta yer alan mesellere bakıyorum. Orada mesel ile ilgili şöyle deniyor:
“Hikmet incileri türlü türlüdür. Bunlardan bir nevi de mesel iradıdır. Arapçada buna darb-ı mesel denir. Soyut kavramların insanların havsalasına yerleştirilmesini kolaylaştırmak amacıyla somut örneklemelerde bulunmak ve böylece zor, mudil olan meselelerin anlaşılmasını daha bir kestirmeden sağlamak, mesel iradının asıl amacıdır. Tabii bu arada söze bir güzellik katılmış olması, onu daha da zevkli hale getireceğinden, genelde uzun konuşmaların sıkıcılığından ve ağır havasından kurtulmayı da sağlar.” (s. 10)
Bu kitapçıkta yer alan kırk mesel hadisin on yedisi tamamen kırsal kesim ve özelde de tarım ile ilgili istiarelerden, benzetmelerden ve örnek üzerinden anlatımlardan oluşuyor.
İmdi meramı ifade için kolaylık olsun diye kullandığımız dil, bu yeni nesiller için anlamın önüne engel oluşuyor.
Bu sadece hadislere mahsus değil. Aynı durum Kur’an’ın dili ve daha önceki kutsal kitaplar için de söz konusudur[2]. Bir çok hakikat  tarımdan yahut doğadan, kırsaldan alınan öğeler üzerinden anlatılmaya çalışılmaktadır.
Bunlar o vakit muhataplar için hayatlarında karşılıkları olan şeylerdi. Şehirde doğup büyüyen yeni nesiler ise bunları ancak filmlerde, belgesellerde izliyor ve bunlar, çoğu için bir serap gibi bir değer arz ediyor. Hal böyle olunca da biz önce, asıl anlatacağımızı anlatmak için kullandığımız dili anlatmak durumunda kalıyoruz.
Ya da yeni duruma uygun yeni bir dil geliştireceğiz.
Aslında hayat kendi çağının dilini de oluşturur, belki oluşturmuştur da. Belki de olup bitenden bizim haberimiz yoktur.
Bu da pekâlâ mümkündür.
Kolay gelsin!
15.02.2013
GARİBCE





[1] Mehmet ERDOĞAN, Kırk Mesel Hadis, İstanbul 2009.
[2] Bir örnek olmak üzere şu ayet okunabilir:
“Mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yedi başak bitiren ve her başakta yüz tane bulunan bir tohum gibidir. Allah, dilediğine kat kat verir. Allah, lütfu geniş olandır, hakkıyla bilendir.
Mallarını Allah yolunda harcayan, sonra da harcadıklarının peşinden (bunları) başa kakmayan ve gönül incitmeyenlerin, Rab’leri katında mükâfatları vardır. Onlar için korku yoktur. Onlar üzülmeyeceklerdir de.
Güzel bir söz ve bağışlama, peşinden gönül kırma gelen bir sadakadan daha hayırlıdır. Allah, her bakımdan sınırsız zengindir, halîmdir (hemen cezalandırmaz, mühlet verir).
Ey iman edenler! Allah’a ve ahiret gününe inanmadığı hâlde insanlara gösteriş olsun diye malını harcayan kimse gibi, sadakalarınızı başa kakmak ve gönül kırmak suretiyle boşa çıkarmayın. Böylesinin durumu, üzerinde biraz toprak bulunan ve maruz kaldığı şiddetli yağmurun kendisini çıplak bıraktığı bir kayanın durumu gibidir. Onlar kazandıklarından hiçbir şey elde edemezler. Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.
Allah’ın rızasını kazanmak arzusuyla ve kalben mutmain olarak mallarını Allah yolunda harcayanların durumu, yüksekçe bir yerdeki güzel bir bahçenin durumu gibidir ki, bol yağmur alınca iki kat ürün verir. Bol yağmur almasa bile ona çiseleme yeter. Allah, yaptıklarınızı hakkıyla görendir.
Herhangi biriniz ister mi ki, içerisinde her türlü meyveye sahip bulunduğu, içinden ırmaklar akan, hurma ve üzüm ağaçlarından oluşan bir bahçesi olsun; himayeye muhtaç çocukları var iken ihtiyarlık gelip kendisine çatsın; derken bağı ateşli (yıldırımlı) bir kasırga vursun da orası yanıversin? Allah, düşünesiniz diye size âyetlerini böyle açıklıyor.” (Bakara 2/261-266)

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...