güven etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
güven etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

23 Haziran 2020 Salı

Din samimiyettir/ dürüstlüktür/ hayırhahlıktır.”



Müslümanlığımızı sınayacağımız elimizde bir takım kıstaslar/ ölçemler vardır. Onlardan biri de bu hadiste sıralanmış gibidir:
" الدِّينُ النَّصِيحَةُ، قُلْنَا: لِمَنْ؟ قَالَ: لِلَّهِ، وَلِكِتَابِهِ، وَلِرَسُولِهِ، وَلِأَئِمَّةِ الْمُسْلِمِينَ، وَعَامَّتِهِمْ ". م
“Din, Allah ve kitabı, Resûlü, Müslüman önderler ve halkları için samimiyettir/ dürüstlüktür/ hayırhahlıktır.” (Müslim)
1.Allah için samimiyet: Allah’ı isim ve sıfatlarıyla olduğu gibi tanımakla/ Söylediklerinin hikmet dolu olduğuna inanmakla ve gereğini yapmaya çalışmakla/ O’na ihsan ile ibadetle/ O’nun için hüsnü zan etmekle olur.
2.Allah Rasulü için samimiyet: Onu tanıma, sevme ve saygı ile olur. Onu sıradanlaştırmama, ilahlaştırmama ile/ Tazimi zedeleyen söz ve davranışlardan kaçınmakla/ Ona ve varislerine, onun hatırasına saygı ile/ Sünnetine uymakla olur. Çünkü o âlemlere rahmettir.
3.Müminler için samimiyet: Bu ise sevgiye ve güvene dayanır. Bu da önce güvenilir olmakla, imanla, selamı yaymakla oluşur. Onlara karşı dürüstlük hayırhahlıkla, haset etmemekle, gıyaplarında dua etmekle kemal bulur.
4.Müslüman önderlere samimiyet:  Sizden olan ülülemre itaatle/ Hatalarına söylemekle/ Dua ile olur.
Son olarak özümüze karşı dürüst olmayı da ekleyelim. Onun da bizde hakkı var.
Dua ile!
23.06.2020
GARİBCE

Etiketler: Din nasihattir, Müslümanlık, güven


16 Mart 2017 Perşembe

Ali Murat Daryal Hoca da Hakka Yürüdü


Fakültemiz emekli hocalarından Ali Murat Daryal vefat etmiştir. Kendine has bir kişiliği ve tavrı olan hocamıza Allah’tan rahmet diliyorum. Bu vesile ile vaktiyle ilk kez kendisinden duyduğum ve sıcağı sıcağına da akşam evde kayda geçtiğim bir yazımı rahmete vesile olması amacıyla teberrüken yayınlıyorum.

İÇİMİZDEN KOPARILAN İYİLİK

Bugün vakıf genel kurul toplantısı vardı. Harabat ehlinden nice defineler saklı Ali Murat Daryal hoca birkaç hikâye anlattı. Bunlardan birini ben de sizinle paylaşayım istedim.
Bir Arap şeyhi uzun bir yolculuğa çıkmış. Azığını almış ve atıyla çöle dalmış. Bir vahaya varmış ve atından inmiş, elini yüzünü yıkamış, bir ağacın gölgesine oturmuş, hem biraz dinlenmek ve hem de karnını doyurmak istemiş. Bir de bakmış yaşlı bir adam, bir ağaca sırtını dayamış, iki büklüm oturuyor. Çaresizliği her halinden belli. Arap şeyhi azığını çıkarmış ve yemeden önce adama seslenmiş,
-Buyur bey amca, gel beraber karnımızı doyuralım, demiş. Yaşlı adam çok açmış tabiî. Buna rağmen:
-Yok evlat olur mu? Sen buyur? Benim senin azığında ne hakkım olabilir ki? Hem bir kişinin azığı iki kişiyi aç bırakır, demiş. Arap şeyhi:
-Bey amca, biz burada yiyelim, karnımızı doyuralım, sen orada aç kal, bu insanlığa sığar mı? Haydi, gel buyur hele, demiş. Neyse ısrar üzerine yaşlı adam biraz da çekinerek gelmiş ve sofraya oturmuş, azığı beraberce yemişler. Arap şeyhi ihtiyar adamın da yolcu olduğunu öğrenince,
-O zaman buyur bey amca birlikte gidelim. Gel hele sen benim atıma bin, sen yaşlısın, bak yolculuk da seni iyice bitkin hale getirmiş, bu halde nasıl yürüyebileceksin. Bir süre sonra ben yorulduğum zaman da sen inersin, ben binerim, böyle böyle gideceğimiz yere varırız… demiş. Yaşlı adam gene mahcup bir vaziyette
-Olmaz evladım, hiç olur mu? Senin bineğinde benim ne hakkım olabilir? Senin kendi atına binmen varken, hiç yaya yürümen olur mu? Sen bin ve beni kendi kaderime terk et, yolun açık olsun, demiş. Yiğit Arap şeyhi,
-Olur mu be bey amca, insanlık öldü mü? Ben şimdi şu genç ve güçlü halimde atıma binip gideceğim, seni burada ıssız çölde bırakacağım, bu sıcakta bu yolu yaya kat etmene razı olacağım, hiç olacak şey mi, insanlık öldü mü, mürüvvet nerede kaldı. Haydi, ısrarı bırak da ata bin demiş. Adam da binmiş.
Çöl sıcağı, güneş sanki tepelerine inmiş, beyinlerini kaynatıyor, yerden adeta yalım fışkırıyor, uzaklar serap gibi gözüküyormuş. Yaşlı adam önde, yiğit Arap şeyhi arkada düşmüşler yola, çok gitmeden adım adım araları açılmaya başlamış ve sonunda adam atı mahmuzlayarak dörtnala kaçmaya başlamış. Yiğit delikanlı bir süre arkasından koşmuşsa da kesilmiş kalmış ve iki eli yanına düşmüş, çaresiz bir halde durarak yaşlı adamın arkasından şöyle seslenmiş:
-Açtın, çölde azığımı seninle paylaştım. Yanmadım. Yorgun argın ve bitkindin atıma seni bindirdim. Şimdi ise sen atımı aldın kaçıyorsun. Bindiğin atım benim yanımda ne kadar değerliydi, onu sen bilemezsin. Ama ona da yanmadım. Şu çölde azıksız, bineksiz bıraktın beni, ölümün artık beni beklediğini biliyorum. Buna rağmen öleceğime, kurda kuşa yem olacağıma da yanmıyorum. Ama ey ihtiyar bil ki sen giderken, içimde ne kadar güzellik, ne kadar iyilik varsa hepsini söküp beraberinde götürüyorsun, işte ben buna yanıyorum.
İstanbul gibi büyük şehirlerde yaşayanlar bilir. Soğuk ve yağışlı kış günleri, bunaltıcı sıcaklıkta yaz günleri duraklarda bekleyen yığınlarla insanlar, kimi ıslanmış, kimi tir tir titriyor, kiminin elinde ıslanmamak için siper olarak kullanmaya çalıştığı telleri kopuk, yamuk ucuz şemsiyeler, kimi ısınmak için ellerine üflüyor, yerinde sayarak hareket ediyor…, yaz günleri sıcaktan kimi bayılıyor, kimi ayılıyor… manzara böyle iken, önlerinden saniye başına bomboş araçlar geçiyor ama hiç kimse orada bekleyenlere ilgi duymuyor, bekleyenler de zaten umut bağlamıyor.
Neden acaba? Hiç düşündük mü? İçimizde gerçekten iyilik namına ne varsa hepsi sökülüp atıldı mı? Yoksa üç beş kendini bilmez, kendilerine iyilik yapanlara sapladıkları bıçaklarla, sıktıkları kurşunlarla bütün insanlığın içindeki güzellikleri yok etmeyi başarabildiler mi dersiniz?
Eğer öyle olduysa vay insan olarak başımıza gelenlere!
Dua ile!
16.03.2017

GARİBCE 



1 Mayıs 2014 Perşembe

Şefkat bahçesinde oynayan çocuk ha!


Evin hemen önünde ya da balkondan bakınca gözükecek şekilde arkada bir bahçeniz var ve orada oynayan çocuklarınız. Boy boy, dizi dizi.
Dalıp dalıp gidiyorlar oyuna. Arada başını çevirip şefkatle izleyen annelerine bakıyorlar. Babanın o pek aldırmaz duruşunun ardında nasıl bir ilgi olduğunun sezgisiyle güven ikliminde anın tadını çıkarıyorlar.
Koyunlarına kum dolmuş, üst baş çamur olmuş, toprağı kazmaya çabalamaktan tırnakları kırılmış, birbirlerine attıkları kumlar saç ve başlarına doluşmuş umurlarında mı?
Önlerinde kocaman bir gelecek ve zor bir hayat varmış… Onlara ne? Nasıl olsa onun dahi kaygısını çekenler aha da yukarıda/içeride çaktırmadan nasıl da gözetliyorlar. Ve kim bilir onlar için nasıl planlar yapıp, ne şekil gelecekler inşa ediyorlar.
Onlar için ne gam, ne keder!
Böylesi bir neşe, böylesi bir huzur ve güven acaba ne eder?
Dün cebindeki tüm paralarını, uzatılan boş avuçlara koyan aynı insanlar, bugün cepleri para dolu olmasına karşın en yüce değerler adına kendilerine uzatılan ellere neden bir tek kör kuruş dahi koyamaz olmuşlar.
Gerçekten mutluluk denilen ve esas itibarıyla güven ve huzura dayalı olan şey ne eder?
Geçen bir canın sessiz çığlığı ta benim bile sağır kulaklarıma kadar geldi. Şöyle diyordu:
“Bilmek isterdim mutluluk nasıl bir şey, nasıl yürekten gülümsüyorlar, güzel mi?
Gerçek bir gülümseme, çok güzel olmalı, tek bir an bu his için çok şey feda edebilirdim, keşke parayla satın alınabilseydi huzur, güzel olmaz mıydı?
Bir tutam huzur satın alır, sonra da herkesin yüzüne gerçek bir sevgiyle bakabilirdim, belki o zaman bütün güvensizliklerim imanımın önünde koskoca bir dağ olmaz yerle bir olurdu…”
Evet, mutluluk nasıl bir şeydi? Merak ediyordu.
Garibce nereden bilsindi ki. O da himmete muhtaç bir dedeydi ve nerde ki gayrıya himmet edeydi.
Yine de düşünmeden edemedi. Acaba dedi ve aklına bir sürü şeyler geldi.
Soğanın cücüğünü yemek gibi bir şey mi bu mutluluk dedikleri?
Yoksul bir çocuğa “Paran olsa ne yemek istersin?” diye sormuşlardı da çocuk “Patates!” cevabını vermişti. Öyle ya belki de patates yemekti.
Belki baharda yaylaya gitmekti ve doğanın hazır sunduğu kenger, ekşimen, yemlik gibi şeyler toplamak ve Menn-i Selvâdan sayılabilecek Garibce hazların tadına varmaktı.
Ya da ne diyeyim aşık değilim ki bileyim: Sevgiliden bir selam almaktı, adını gül dudağı ile andığını duymaktı. İşlemeli bir çevre salmaktı…
Ve belki de kim bilir içeride çekilen enfes ziyafete anahtar deliğinden bakarak katılmaktı. Onlar içeride ağızlarını şapırtatırken alınan hazzın neşesiyle kendinden geçmekti.
Bilemiyorum işte. Ne adını koyabiliyor ne de tanımını yapabiliyorum.
En güzeli sanki bana da “şefkat bahçesinde oyun oynayan çocuk olmak” betimlemesi geldi.
Yüzüne gözüne tozlar bulaşmış, gözü sulanmış, burnu akmış, toz birikmiş yüzüne çizgi çizgi olmuş. Ama o tozun toprağın ardında güven içinde yüzmenin huzurunu taşıyan bir yüz ve ışıl ışıl parlayan bir göz var.
“-Ey çocuk, sende olandan bana da verebilir misin?” dedim.
Anlamadı, başını salladı.
“-Dedim şu yüzünün ışığından, gözünün parıltısından bana da verebilir misin?”
“-Ama o verilmez ki!” dedi.
“-Peki hiç yolu yok mu?” dedim.
“-Var!” dedi.
“-Ne ve nasıl?!” dedim.
“-Anlamalıydın!” dedi.
Ve ne yazık ki ben anlayamamıştım.
Çünkü ben büyük adamdım. Onun ne halini bilirdim ne de dilinden anlardım.
Hem öylesi yüzde ışık, gözde mutluluk… bunlar bizi bozardı.
Bizim yüzümüz mahkeme duvarı gibi, bakışlarımız ise kurşun gibi ağır olmalıydı.
Öyle oyunla oyuncakla işimiz mi olurdu? Ağır olmalıydık ve öyle ki gören bizi kadı sanmalıydı.
Bizim sevmeye ve sevilmeye vaktimiz olabilir miydi?
Ve de şefkat bahçesinde oyun oynamaya.
Hem kimin şefkatine sığınabilirdik ki gayrı.
Yüzümüze gülen yüzleri örten maskeleri görmüştük çoktan.
Bizi bataklıktan kurtarmak için uzanan ellerin ardındaki niyetleri bir bir sökmüştük hayli zamandan.
Bütün numaraları biliyoruz kendi özümüzden, o yüzden gördüğümüz yüzün kaç numara olduğunu bilmek hiç sorun olmuyor be çocuğum.
Bedelini ödemediğin bir dilim çaman ekmeğin bile esirgendiği bir dünyada ne yazık ki özümüzde mevcut bulunan insanlık hazinesini öyle çarçur edip tüketmişiz ki artık verecek bir şeyimiz de kalmamış.
Kime ne diyebilirdik ki, kendimiz sarmaları ikişer ikişer götürüyorken.
Çocuğum, anlamadı da sanma, aslında senin ne demek istediğini anladım elbet. Ne var ki benim bu yüzle artık senin gibi olmamın imkanı yok. Dolayısıyla senin gülen yüzün ve ışıyan gözün gibi bir yüzüm ve gözüm olsun diye bir talebi hala sürdürmenin ne kadar boş olduğunu hiç bilmez olur muyum?
Ama Rabbimden son olarak niyazım şu ki, bari “Şefkat bahçesinde oyun oynayan” canlarımız hep olsun.
Olsun ki onların yüzlerinin aydınlığı, gözlerinin ışığı bizim yüzümüze de vursun ve hiç olmazsa anahtar deliğinden bakarak bile olsa o mutluluğu biz da tadar gibi edelim.
Yüzümüz olmayabilir. Bu doğru!
Ama umudumuzu asla kesemeyeceğimiz lütufkâr bir Rabbimiz var!
Bir bakmışız hayalini kurduğumuz şeyler bile gerçek olmuş.
Neden olmasın ki!
Dua ile!
01.05.2014

GARİBCE
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...