modernite etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
modernite etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Nisan 2013 Cuma

DİN DÖNÜYOR MU? DÖNÜŞÜ BİLDİK ŞEKİLDE Mİ?




Son birkaç on yıl içinde kutsalın dönüşüne dair farklı çalışmalar yapıldı. Zeki Arslantürk’ün, Kutsalın Dönüşü Yeni Toplum Arayışları, (İstanbul 1998) adlı çalışma da bunlardan biri.
Dinin hayatiyeti, kiliseye (bizde camiye) düzenli devam ile ölçülürdü ve Modernitenin yükselişi ile tersinden bir düşüş gösterirdi. Bu durum, ne kadar modernite o kadar sekülarite  şeklinde formüle edilirdi.
Ancak bu yargı kapsayıcı ve yeterince sahici değildi. Mesela ABD modern olmasına rağmen geri kalmış bir çok ülkeden daha dindardı. Oysa dindarlığın mabede düzenli gitmenin ötesinde başka tezahürleri de olmalıydı ve bu durum bazı araştırmacıların dikkatlerini çekiyordu. Değişik kıstaslar esas alınarak yapılan bu doğrultudaki alan araştırmaları ortaya koymuştur ki aslında din, bir şekilde ve moderniteye rağmen hep var olagelmişti, ne var ki eski geleneksel din anlayışları değişmiş ve insanların dindarlıkları “kendilerince” ve daha çok yeni “ikameler” ve semboller üzerinden ifade edilmeye başlanmıştı. Buna “ait olunmayan inanç fenomeni” adını da vermişlerdi. Bu şu demekti: Din, modern toplumda da vardır. Hatta dinin dönüşünden bahsetmek doğru da değildir. Çünkü o zaten her zaman var olmuştur. Ne var ki modern dindarlık, dini, mezheplerin, kilise gibi kurumların, cemaatlerin öteden beri geleneksel biçimde sürdürmüş oldukları şekilde değil, bir başka biçimde, daha bireyselci ve şahsa özgü tarzda ve doğruluğu geleneksel kurumlarca test edilmemiş inançlar, ikameler ve tavırlar şeklinde, en belirgin özellik olarak da semboller üzerinden ifade edilen ve canlı tutulmaya çalışılan bir anlayış şeklini almıştır ve giderek daha hızlı bir şekilde almaktadır. Yani sözü edilen bu dindarlık, geleneksel dinî kurumlara aidiyet kaygısı taşımıyor, zaten onların çizmiş olduğu şekil ve sınırlara, belirlenmiş kurallarına da pek uymuyor.
Mesela ülkemizde dini bütün bir müslüman denilince gelenekte, sabahları erken kalkıp camisine giden, beş vaktini cemaatle kılmaya çalışan, cuma ve bayramlarını asla kaçırmayan, giyim kuşam şekli, din adına istenen şekil ve kurallara sıkı sıkıya uyan, içki içmeyen, faize bulaşmayan, erken yatıp erken kalkan… bir insan tipi anlaşılırdı. Modernite ile birlikte insanların dindarlıkları çok daha farklı ifade edilmeye başladı. Mesela genelevde çalışan bir kadının sünnetli sünnetsiz ayrımı yapması, kandil geceleri mesaiye çıkmaması, dansözün piste çıkmadan önce dua etmesi, gazino işleten birisinin Ramazan ayı boyunca kapısına kilit vurması, kişinin vücuduna hilal şeklinde dövme yaptırması, bekarete önem vermesi, kendi yakınlarından biriyle bir başkasının nikahsız birlikte olmasına razı olmaması, cenaze aidiyetlerinin alkış ya da tekbir gibi sembollerle belirlenmeye çalışılması, normal olarak ibadetlerini yapmayan insanların kandil gecelerine, ölülerine çeşitli günlerde mevlit okutma, Oruç Baba’da iftar etme gibi tören ve davranışlara aşırı bir önem vermeleri… sözü edilen inanç fenomeninin göstergelerinden olmaktadır.
Gazeteci Can Dündar’ın aşağıdaki yazısı, bu konuda son derece ilgi çekicidir. Sizlerle paylaşmak istedik. Saygı ve sevgiyle arz olunur:

26.04.2013
GARİBCE

Can Dündar
Yıllar önce bir mizah dergisinde bir karikatür vardı: ‘Ateizm konferansı’nda konuşacak hatip, kuliste diz çökmüş dua ediyor: “Tanrım, bağışla ne olur? Bir kere girmiş bulunduk bu yola...” Türkiye’de adı Marksist sol çizgiyle özdeşleşmiş kimi müzisyenlerin çekmecelerinden kutsal kitaplar çıkması, akla bu karikatürü getiriyor. Acaba ateist hareketlerin starları, devrim marşları söyledikleri dönemde de sahne almadan kuliste dua ediyorlar mıydı? Yoksa ‘beklenen devrim’in bir türlü gelmemesi mi onları uhrevi bir dünyanın kollarına çekti? Geçici bir moda mı bu? Yoksa ideolojinin boşluğunu inanç mı doldurdu? Alkışlar ve tekbirler Cem Karaca’nın ölümünün ardından Zaman gazetesinde Fetullah Gülen’in bir veda ilanı yayınlandı. Bu, ‘Hocaefendi’nin daha önce bir şiirini seslendiren sanatçıya vefa örneği olarak yorumlandı. Karaca, ‘son fotoğraf’ında babasının mezarı başında dua ediyordu. Kendisi de vasiyeti üzerine Abdülbaki Gölpınarlı’nın cenazesinin kaldırıldığı camiden, alkışlar yerine tekbirlerle uğurlandı ve başucunda dua ettiği babasının yanına gömüldü. Bütün bunlar, onu ‘devrimin şanlı yolunda, ilerleyen halklar’ için söylediği 1 Mayıs marşıyla anımsayan kimi hayranları için şaşırtıcı oldu. Ne olmuştu da, ‘devrimci Cem’, alkıştan sıkılmış ve son yolculuğuna tekbirlerin eşlik etmesini istemişti? Cem Karaca’nın soyağacını ve biyografisini inceleyenler bu soruya tekil yanıtlar bulabilirler. Ancak işin, onu aşan bir yanı var. Çünkü Karaca, cebinde tespih bulunan ilk ‘solcu müzisyen’ değil; son olmayacağı da kesin... Ondan 5 yıl önce, yine meydanlarda işçi sınıfının 1 Mayıs marşını seslendirmesiyle tanıdığımız bir başka müzisyen Timur Selçuk, Nebil Özgentürk’e şöyle diyordu: “Namazını kılan bir sosyalistim ben... Daha iyi bir yöntem gelirse bir dakika sosyalizmle kalmam, yeni yönteme geçerim. Ama esas gönül pınarım, kaynağım o başucu kitabımdır. Ondan (Kuran’dan) son nefesime kadar vazgeçmem. Başucu kitabımla sosyalist ahlâkın çok uyuştuğuna inanıyorum. Çünkü orada insandan, emekten yana bir şeyler var. Ama Marksist miyim? Hayır. Çünkü ben Allah’ı inkâr edemem. İşçi sınıfı diktatörlüğünü kabul edemem. Sosyalizmin altından çok sular aktı. İbadeti reddeden bir Marksizmi ben de reddediyorum.” Selçuk, eskiden beri bu görüşte olduğunu söylüyordu, ancak 1970’lerdeki dinleyicileri onun marşlarıyla coşup işçi sınıfı diktatörlüğü için sloganlar atarken, sahnedeki adamın konserden sonra namaza gittiğini bilmiyorlardı. O, bunun nedenini şöyle açıklıyordu: “Bize ‘İbadet, Allah’la kul arasındadır’ diye öğretildi. Ayetlerde de ‘İbadetini yüksek sesle yapma, bunları gösteriş için kullanma’ dendi bize... Babamız da bunları söyledi. Ama ne zaman ‘90’lara geldik, ne zaman ki bir takım insanlar o eşsiz başucu kitabını oya tahvil etmek için bunun bezirganlığını yapmaya başladılar, ‘Babacığım, kusura bakma, ben artık konuşuyorum’ dedim: ‘Ben de ibadetimi yapıyorum arkadaş, senden daha da dindarım. Çünkü oy istemiyorum insanlardan. Üstelik sosyalistim’ Bitti.” İşte başka bir örnek... Dönemin solcularından sayılmasa da dindar bir görüntü de arzetmeyen Mazhar Alanson, NTV’de Gani Müjde’nin programında, sevdalıların birbirlerine söyledikleri son ‘hit’i Yandım Yandım için şöyle diyordu: “Yandım Yandım’ı Hz. Muhammed için yazdım. Mekke’de, Kâbe’ye ilk gittiğim gün, o şarkının ‘yandım yandım’ sözü çıktı. Mekke’deki ikinci günümde ise ‘...ki ne yandım’ kısmını ekledim. Daha sonra yazılan ‘Bana yeniden şarkılar söyleten kadın’ mısrası ise hayali bir sevgiliye ithaf edildi. Herkes bu şarkıyı bir kadın için yazdığımı sanıyor, ama öyle değil. Böyle garip bir adamdan bunu beklemezsiniz.” Sufi’nin yazarı Mazhar da “Sevdadan geçme faslında”ydı artık, “Mevla’yı bulma yollarında...”
Cat Stevens’tan Cohen’e Bu, bize özgü bir akım değil... Son 30 yılda Batı müzisyenleri arasında sıkça rastlanan bir durum... En tanıdık örneği, Cat Stevens... Uyuşturucuyla dibe vurduğu 27 yaşında Kuran’la tanışıp Müslümanlığı seçen ve Yusuf İslam adıyla kendini İslam’ın emrine veren pop yıldızı... Bir başka örnek, “Acımız arttıkça daha çok Tanrı’ya ihtiyaç duyuyoruz” deyip maneviyat tahkimi için Hindistan yollarına düşen Beatles... Ve 70’lerde girdiği derin buhranı atlatmak için Zen’e sığınan ve sonunda Guru’sunun peşine düşerek 5 yıl boyunca Güney Kaliforniya’daki bir dağda, yaşlı hocasının aşçısı olarak tapınağa kapanan Leonard Cohen... Peki ne oluyor? Popun starları mı dindarlaşıyor? Yoksa din mi popülerleşiyor? Papa’nın huzurunda ters dönerek break dansı yapan popçular mı ibadete yöneldi, yoksa çağın ihtiyaçları doğrultusunda donuk kilise korolarını birer rock ayini haline çeviren papazlar mı moderniteye boyun eğdi? Paranın, şöhretin, içkinin, uyuşturucunun, seksin hükmettiği bir dünyanın hükümdarlarının secdeye gelmesini nasıl izah etmeli? Mütemadiyen altında oldukları ışık, renk ve ses alemi, aydınlatmak yerine karartıyor mu dünyalarını...? Aradıkları ışığı maneviyatta mı buluyorlar? Karşı karşıya oldukları yoğun fiziki baskı onları metafizik bir dünyaya mı itiyor? İlişkilerin yüzeysel, geçici, çıkarcı, sahte olduğu bir dünya içinde, mistik olan cazibe mi kazanıyor? Yoğun ilginin getirdiği bir anlam kaybı, anlam arayışını mı getiriyor beraberinde..? Sahnede kazanılan yarı-Tanrısal konum, onları Tanrı’ya mı yaklaştırıyor? Tanrı’nın dönüşü Belki de bu soruların yanıtı, modernizmin din karşısındaki yenilgisinde saklı... Tanrı’yla zıtlaşarak bayrağını açan modernite, dindarlığı hep köylülük alameti olarak gördü ve aşağıladı. Buna karşın (ya da bu yüzden) dindarlar da modernliği ateistlikle eş gördüler ve direndiler. Ancak bu özdeşleşme ilkin Batı’da çözüldü. Ağır kimlik krizlerinin ardından ‘Tanrı’nın dönüşü’ne tanık olundu. Ateizmin karargahı Sovyetler’in duvarı yıkılırken kilise ayakta kaldı. Avrupa’da kiliseye gidenlerin sayısı azalsa da, dinin etkisi çoğaldı. Zamanla aynı gelişme Türkiye’de gözlenir oldu. Daha önceleri ‘Tanrıtanımaz’ olmasalar da ‘din-dışı’ bir hayat süren modern kesimler, Ramazan’da iftar sofralarında buluşmaya başladılar. Modernizm vaatlerini tutamayıp yoruldukça, din, biçare yüreklere yeniden yerleşti. Bu eğilimin öncüleri de ‘toplumun sinir uçları’ kabul edilen duyarlı sanatçılar oldu. Maneviyata en sıkı sarılanlar, maddiyata en çok dokunanlar arasından çıktı. Sol bir maziden İslam’a evrilen İsmet Özel de bir şiirinde “Küfre yaklaştıkça inancım arttı” demiyor muydu?
www.milliyet.com.tr/2004/02/13/yazar/dundar.html

17 Mart 2013 Pazar

Diyanet ve Din ile modernite arasında sıkışmışlık



İnananlar çaresiz. Diyanet daha bir çaresiz. Hem her vesile ile evrensel olduğuna inanılan temel metinler (naslar) var, diğer taraftan da modern hayatın tartışma kabul etmeyen paradigmaları.
Bunlar içinde kadınlarla ilgili konular her zaman için en önde ve en nazik konular oluyor.
AA’nın haberine göre mesela birileri (AK Parti Kırıkkale İl Başkanı Mehmet Demir) çıkıp, ''Çaresiz kalındığı noktada kadınların hafifçe dövülebileceği'' beyanında bulunuyor. Haliyle çağın kutsalına tosladığı için anında kıyametler kopuyor ve iş Diyanet İşleri Başkanına sorulmaya kadar uzanıyor: Tabi bu “Kadınlarınızı hafif dövün” sözü başkanı haklı olarak çileden çıkarıyor ve hiç kimsenin, Hz. Peygamber'in hayatının bütünlüğü içerisinden herhangi bir cümleyi alıp, oradan hükümler çıkaramayacağını belirtiyor ve metinleri doğru anlamanın gereğine işaret ediyor.
İnsan kaynaklı şiddetin, sadece kadına ve çocuğa yönelik değil, bütün tabiata ve kainata yöneldiğini kaydeden Görmez, bununla birlikte sorunun bir cinsiyet boyutu olduğunu da söylüyor.
Başkan Görmez, Demir’in, bu sözleri Diyanet İşleri Başkanlığı'nın sitesinde de yer alan Veda Hutbesi'nden aldığını açıkladığı, dolayısıyla bu konudaki düşüncesinin ne olduğu sorulduğunda  “İslam'ın evrensel metinlerini anlama ve yorumlama konusunda sorunlar olduğunu” ifade ediyor ve devamla   ''Hiç kimse Hz. Peygamber'in hayatının bütünlüğü içerisinden herhangi bir cümleyi alıp, oradan hükümler çıkaramaz. Bütün erkeklerin Hz. Peygamber'in insanlara öğrettiği, kadına karşı davranış, zarafet ve güç ahlakı eğitiminden geçmesi gerekiyor. O metinleri doğru anlamak lazım'' ifadelerini kullanıyor.
İyi güzel de insanlar durmuyor ki, artık herkes her bilgiye ulaşabiliyor.
Sizin devamlı okunmasını istediğiniz kaynaklar artık Türkçe’ye çevrilmiş ve belli bir zümrenin tekelinde olmaktan çıkmış bulunuyor. Çevirmenler de Modernitenin dalkavuğu değil ya metinde ne varsa onu çevirmişler. Herkes 28 Şubat sürecinde birilerinin yaptığı gibi  çağın amentüsüne uymayan bir ayetin ilgili kısmını  Mealden çıkarma gibi  bir hüneri gösteremez ki. Neyse o! Bilgisinin yetersizliğinden yanlış ya da eksik yapabilir. Ama bir Kur’an ya da Hadis veya Sîret kitabının bile bile çağa uydurma kaygısıyla değiştirilmesi tahrifin daniskası olur. Şimdiye kadar da bizden böyleleri çıkmadı şükür.
Bu ortamda insanlar Kur’an’da ve Sünnette çağdaş değerlere rağmen mevcut olan bilgilere ulaşabiliyor ve onların evrensel genel geçerliliğine olan imanı sebebiyle de onlara bağlanıyor, farklı düşünen ve davrananlara kafa bile tutabiliyor.  Hal böyle olunca yukarıdaki haberle ilgili bakın okuyucular nasıl yorumlar yapıyor:
“Hükümetin hatalı icraatlarına kılıf uydurmak için, diyanet teşkilatı alet edilmemelidir. AB normları biz müslümanları hiç enterese etmemelidir.”
__oOo__
“Trafik kazası geçirenlerin bazıları şoka girer, birisi bir tokat atınca adam şoku atlatır. Kadınların bazıları da sinirden şoka girer, yuva yıkacak hale gelir, bir tokat atılınca şoku atlatır ve yuvasını yıkmaz. Zaten Hz. Ebubekir, Efendimiz (AS)'in huzurunda kızı Aişe annemize tokat atmıştır. Bunu nereye oturtacağız. Hz. Ebubekir'in yaptığı ölçü alınamaz mı diyeceğiz. Üstelik Efendimizin huzurunda yapmışken! Kur’an’da ''vadribühünne'' ifadesi varsa vardır, onun hikmetlerini araştırmak yerine zorlama yorumlar yapmanın ne anlamı var? Batı karşısındaki komplekslerimizi yenmeyi Allah bizlere nasip etsin!”
__oOo__
“Kur'an-ı Kerim’de ''vadribühünne'' ifadesi var “eğer serkeşliğinden korktuğunuz bir eşiniz varsa ona önce nasihat edin, hala aynı yoldaysa yataklarınızı ayırın ve hala aynı yolda devam ediyorsa onu dövün” diyor! Veda Hutbesi’ne gitmeye ne gerek var, Allah (c.c.) de en son noktada bıçak kemiğe dayanırsa dövün diyor adam yanlış söylememiş ki ne diye eleştiriyorsunuz adamı anlayamadım!”
__oOo__
İşte böyle!
Haydi sen Başkan ol da zorlanma.
Bir tarafta Allah buyruğu ve Peygamber duyruğu.
Bir yanda deve yerine Mercedes’e binmede zorlanmayan, ancak söz konusu sosyal meseleler olduğu zaman, değişimden ben anlamam; bildiğim bildik, çaldığım düdük diyen  insanların garip tavırları.
Öbür tarafta çağın idraki ve zamanın ruhu.
Birini diğerine feda etmeden her ikisini de bir arada tutabilmenin zorluğu.
Yok öyle bir şey demeye kalkışsan sana anında bir sürü kaynaktan cevap yetiştirmeye çalışan ve bunu en büyük cihad aşkıyla yapan çok bilmişler.
Hem rakımı içerim hem de namazımı kılarım kime ne diyenler.
Vergilendirdiği için kutsal bildiği kazancıyla aslında gayrimeşru işler yapan birinin cami yaptırmak gibi sembol sevapların peşinden koşabilenler.
Erzurumlu Hoca efendinin kürsüde camiye halı seren (genelevde çalışan) Firtik bacının hayrının kabulü için dua etmesi…
Bunlar  gerçekten izahta zorlanabildiğimiz ama artık her gün biraz daha iç içe olduğumuz gerçekler olmaktadır.
Diyanet siyaset olarak genelde hep muhafazakârlığı seçmiştir. Değişimi vaktinde ve yerinde tespit ederek  onu yönlendirme yerine genelde karşı durmayı yeğlemiştir. Kaynaklara yönelik  değişimi izah edebilecek bir değerlendirme yapmak yerine, bu türden çabaları genelde tarihselcilik, modernistlik vb. gibi yaftalarla mahkum edip, koyu bir muhafazakârlık ruhla Kitap ve Sünnet’e bağlılık vurgusu yapmıştır. Bu tavır muhafazakâr halkın da çok hoşuna gitmiş ve dolayısıyla dindarlar gittikçe daha çok dine kapanırken, dinle ilgisi gevşek ya da uzak olanlar ise her gün biraz daha dinden soğumuş ve uzaklaşmışlardır.
Oysa başarı ne o ifratta ne de bu tefritte idi.
Başarı bu ikisi arasındaki dengeyi kurabilmekti. Diyanet bu gibi konularda öncü olsaydı, Kur’an’da  ve Sünnet’te yer alan “darb = dövme” gibi müeyyideleri, kurum ve kuruluşları İslâm’ın kendi öz müeyyide ya da kurumları olarak görmek yerine, bunların  o günkü toplumlarda mevcut bulunan olgunun bir türlü resmini çekmek gibi  temel metinlerde yer aldığını hani bilimsel bir dille söylemek gerekirse kayd-ı ihtirazî değil kayd-ı ittifâkî kabilinden olduklarını ortaya koysa idi bu kadar zorlanmazdı.
Kur’an’da savaş için tank, top, tüfek, füze hazırlayın demiyor; atlar besleyin diyor. At besleme bizzat Kur’an’da yer alıyor olmasına rağmen bugün insanlar yeni ve çağdaş araçların peşinden koşuyorsa ve bu bir aracın daha etkili başka bir araca dönüştürülmesi gibi telakki ediliyorsa, aynı şey pekâlâ “darb” konusunda da söylenebilirdi. Bugün aile terapistleri biz “iletişim” diye yeni bir araç geliştirdik ve aile içi sorunları şiddete başvurmadan çözebiliyoruz diyorlarsa, eski araçlar yerine daha etkin araçları kabule açık olması gereken bizlerin en azından denemek üzere ve elde edilen neticeye göre de benimsemek üzere daha farklı bir tavır geliştirmemiz gerekirdi.
Diyanetin genelde muhafazakar tavrı bu türden açılımlara imkan vermedi. Giderek de daha çok içine kapanıyor intibaı vermektedir.
Bu bir Garibce gözlemdir. Hatalı olabilir; doğruya ihtimali vardır.
Allah Müslümanlara sadece iman vermesin, biraz akıl da versin.
Aklı olmayanın dini de yoktur.
Ya Rabbi! Ayağımızı kaydırma!
Bizi doğruya yönelt!
İşimizi kolay eyle!

17.03.2013
GARİBCE
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...