ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Mart 2017 Pazar

Hülasayı hayat: Bir ömür dediğin!


Daha ötesini bilmiyoruz.
Ama doğduk, kutlu soluktan bir nefha taşıyorduk. Emekledik, ayağa kalktık. Uzunca bir çocukluk dönemi yaşadık. Derken birden bahar nefesiyle bedenimize cansuyu yürüdü, bir anda büyüyüverdik. Boy attık, taze dal sürgün gibi uzayıverdik. Sesimiz kalınlaştı, tanınamaz olduk. Kabımız büyüdü ama içini dolduramaz olduk. Aklımız arkada kalmıştı. Akıllıların yapmayacağı hareketler yaptık. Cins-i latiflerin salınması azıcık aklımızı başımızdan alacak kadardık. “Çok sallanma güzelim Cahilim aklım gider” diye türküler yaktık. Ne kadar hoyrat davranışımız varsa hepsini ergenliğimize saydılar, cahildir dediler, olgunca karşıladılar. Öylece fazla yara bere almadan o dönemi de yırttık. Uzun bir istikrar dönemi ile ne yaptıysak yaptık. Ve ardından inişe geçtik. Kemerleri bağlayın diye anonslar duyuldu. Bunca zamanın biriken yorgunluğu bedenimizi yormuştu. Yılların imzasını atmadığı yerimiz kalmamıştı. Alında yazı mı, belde ağrı mı, dizde sızı mı… Bu yılların envayı çeşit izi vardı. Vaktiyle  arkada kalan o aklımız fikrimiz  bu kez öne geçmişti, bir zamanlar akıl bedene yetişemiyordu, şimdi istihfafla önünden gittiği akla uyamayan bu kez bedenimiz olmuştu. Bu güngörmüşlükle ne kadar çok yapacak işimiz vardı, ömrümüzle bedelini ödediğimiz ne tecrübelerimiz olmuştu,  bu haliyle aklımız nelere eriyordu. Ne var ki artık her şeye ayak sürüyen bir bedenimiz vardı. Son anons da işte yapılıyordu. Herkes otursun, kemerler bağlansın, ışıklar sönsün, çalışan bütün aygıtlar durdurulsun… deniyordu. Belli ki artık bu köhnemiş bedende ruh için de uçuş bitmişti, vakit konma vaktiydi.
Öyle anlaşılıyor ki ruh, tende mahpus halde kaldığı sürece sıkılıyordu. Kâh yetişemiyor arkada kalıyor, kâh önden çekmeye çalışıyor ama arkasında sürüklenen bir beden olduğunu görünce de iyice daralıyordu.
Bu hep böyle gitmezdi. Gitmedi de.
İşte kondu! Artık cümle yolcular özgürdü. Kim bilir kimler nerelere gidecekti!?
Dua ile!
26.03.2017

GARİBCE



16 Şubat 2015 Pazartesi

Yaşama sevinci



Hayat zor şartlar ağır yok hiç ayar
Beli bükülmüş yalnız bir ihtiyar

Hayat enerjisi tükenmiş bitmiş azık
Geleceğe kalmamış hiç ümidi yazık

Odun etmiş de girmiş altına şeleğin
Nice sillesin yemiş bir ömür feleğin

Şöyle zorlatmış sırtına almak için
Oynatamamış bile kalkmaktan geçin

Rabbim demiş hüzünle bakıp yukarı
Etmiş dua gönülden yalvar yakarı

Bittim demiş artık kalmadı takatım
Ağırlaştı çekilmez oldu hayatım

Günlerim geçmez görmezem hayrı
Nicedir eşim de yok yalnızım gayrı

Önümde kimse kalmadı bak giden
Olsun gayrı arkamdan dua eden

Yanlarım bile bak seyrekleşmiş
Pılı pırtıyı toplayan sefer eylemiş

Allah’ım acı kuluna gönder elçini
Yeter artık gelip alsın emanetini

Çağrı yerine ulaştı indi melek
Beni mi çağırmıştın buyur diyerek

Baktı önünde melek el pençe hazır
Verilen emri anda ifaya nazır

He dedi seni çağırdım söyle niye
Şu şeleği sırtıma kaldırıver diye

Garibce der nazar etmek düşer göze
Yaşam sevinci meğer  konulmuş öze

Dua ile!
16.02.2015

GARİBCE

4 Eylül 2014 Perşembe

Sala sala üstüne!


Bugünlerde salalar veriliyor; sala sala üstüne! Mevsim hasat mevsimi midir bilinmez.
Hani genelde hayvanlar kış boyu açlık ve susuzluğa, soğuğun şiddetine dayandıkça dayanırlar da tam bahar yaklaşmışken  tüm enerjileri biten ve ölürler. Ölümlerin çoğu böylesi bir mevsime rast gelir.
İnsanlar için de ölümün öyle bir mevsimi var mı bilmem.
Ama bildiğim bir şey var ise bugünlerde çokça sala duyduğum. Üst üste mi geliyor ne?
İstatistiklere bakmak lazım.
Şöyle ya da böyle denilebilir, ama sanıyorum benimkisi algıda seçicilik ile ilgili olsa gerek.  Belli ki bu salaların ardı arkası öteden beri kesilmiyor. Doğumlar gibi. Hatta ben kendim de nice sala vermiştim talebe iken. Talas Merkez’de Ali Saib Paşa namında küçük ve şirin tarihi bir cami var. Ağabeyim orada imam idi. O sırada ezanın minareye çıkıp şerefeden okunması emri vardı. Müezzin hocamız çıkmaya üşenir ve orada olduğumda beni çıkarırlardı ve ben de buna sebep bol bol ezan okurdum. Severdim de. Öyle bir de çekerdim ki, ağlamaklı yanık bir ses ile… hoşuma da giderdi hani.
Birinde salayı gene ben vermiştim ve ilan sırasında “Falanca kişi Rahmet-i Rahman’a kavuştu” demiştim. Daha sonra eski İmam-Hatip Okulu müdürümüz Celalettin Karakılıç Hoca beni uyarmış ve “Rahmet-i Rahman’a kavuştuğunu nereden biliyorsun, öldü, ya da vefat etti!’ deyiver!” demişti. Öyle ya adamın nereye gittiği ancak O’na malum. Ama biz belli ki iyi niyetimizden “Rahmet-i Rahman’a” gönderiyorduk.
Neyse bu bir bahs-i diğer.
İmdi dedim ya bizimkisi galiba algıda seçicilik.
Muhtemelen benim duyduğum bu salalar nice gençler tarafından duyulmuyor ya da öylesine bir prosedür gibi tabii görülüyor.
Ölüm bir gerçeklik olarak ürkütmüyor.
Bazen olgunlaşmış meyvelerin hasadı gibi vaktinde gerekli gibi geliyor. Lakin gök ekinin yolunması gibi olunca acı veriyor.
Ve ardından gelen yalnızlık korkutuyor.
“Ölüm ölüm nedir ki gülüm, biz senin için yaşamayı göze almışız!” diyen canlar çıkıyor.
Buradan bakınca hayat daha zor mu ne?
Zorluğu şuradan belli ki, sonsuz bir hayata karşılık geliyor.
Ne diyelim hayatı da ölümü de yaratan O!
Ve her bir şeyle bizi sınayan da O!
Ha bir de tadılan bir şeymiş ölüm.
Tadı da nasıl ola ki!
Dua ile!
04.09.2014

GARİBCE

1 Haziran 2013 Cumartesi

Ahmet Amcayı uğurladık!


Ölüm Allah’ın emri, şu ayrılık olmasaydı gibisinden türküler var.
İnsan yaşlanır ve akıbet ölümdür.
Kimi gencecik gider, gô ekin yolunmuş gibi.
Kimi yaş kemalini bulur, bir türlü ölemez. Onun ıstırabını çeker. “Herkes gitti, ben kaldım geri!” der. Ölemediğine hayıflanır. Rahmetli Kara Mustafa, kendisinden iki yaş küçük babamın arkasından  hep böyle hayıflanırdı. “Senin baban gitti, ben kaldım geri!” derdi. Ölememenin kaygısını çekerdi.
Kendi kendime demek ölüm bile vakti gelince beklenen ve özlenen bir şeymiş derdim.
Dün Ahmet Amcayı uğurladık. Sevgili dostumuz Ziya Yılmazer aganın babası Ahmet amcamızı.
Sabah konuşmuşlar oğlu Ziya agamla. “Bir türlü ölemedik!” falan gibisinden laflar etmiş.
Ölmek ne ki? Lakin bizim elimizde değil. Vakti saatine merhun bir şey. Gelince kim geciktirebilir. Gelmeyince kim öne alabilir.
Ahmet amcanın eşi yıllardır sözde ölüyor, ama bir türlü olmuyor. Ahmet amca bizim hatunun ifadesiyle “gözünün içi gibi” ona bakıyor.
Bir de duyduk ki Ahmet amcaya araba çarpmış.
Arkasından iyiymiş dediler ve çok sürmeden “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn!” Ahmed amcanın ölüm haberi geldi. Hem de aynı dergaha giderken, kendi dergahından birinin kullandığı hasta nakil aracının çarpması sonucu Hastaneye kaldırılmış ve kalp krizi sonucu da vefat etmiş.
Vakit gelince bahaneden çok ne var!
Ölüm Allah’ın emri de işte bu türden kazalar olmasa. İnsanlar üzerine bindikleri mereti daha bir dikkatli kullansa. Altındaki bilmem kaç yüz beygir güçlü motorun kendi gücü olmadığını, sadece kontrolünün kendisine ait olduğunu bilseler. Bugün öğreniyoruz ki hemen hemen aynı saatte bizim torun da parktan eve dönerken ara sokaktan karşı karşıya geçerken bir densizin hızlı sürdüğü araç tarafından az daha eziliyormuş. Poposuna aldığı darbe ile havaya savrulmuş ve ani frenle kızaklayan aracın altında ezilmekten son anda kurtulmuş.
Hep kader kader diyoruz da, bana biraz öyle değil gibi geliyor. Tamam kader diye bir şey var. Geriye doğru baktığımızda kader inancımız olmasa izah edemeyeceğimiz pek çok şey var. İyi de insan niye sorumlu o zaman. Demek ki insan biraz da kendi kaderini kendisi yazıyor. Yahut o türden yazılacaklar için Allah kalemi insanın eline tutturmuş oluyor, o da yazıyor. Demek ki gücü dahilinde bulunuyor. Neyse bu konu çok su götürür. Fazla girmeyelim.
Neyse biz o akşam cenaze evine gittik. Sayın Dekan da gelmişti. Cenaze ile ilgilenilmesi için yakın alaka gösterdi. Kur’an okuduk, dua ettik.
Adli tıbba kaldırıldığı için cenaze Cuma namazına yetişmedi. İkindi namazını müteakip Valide Atik camiinde cenaze namazını kıldık. Büyük bir kalabalık vardı. Helalleşme sesleri adeta gök kubbeyi çınlatacak kadar güçlüydü. İnsanın bir aidiyetinin olması galiba iyi bir şey. Meczupların çığlıkları da vardı.
Vasiyeti üzerine Hasköy’deki aile mezarlığına defnettik.
Dönüşte akşam namazını müteakip yine aynı camide Kur’an okuyup dua ettik.
Namaz çıkışında Belediye tarafından hazırlanmış etli pilav ikramı doğusu benim çok hoşuma gitmişti.
Büyük kentlere göç sonrası doluşan insanların çoğu komşu da olsalar birbirlerini tanımıyorlar. Evler ise daracık ve kalabalık misafirleri ağırlayacak gibi değil. Üstelik gelenleri ağırlamak için komşular tarafından ikram edilmek üzere yemek getirildiği falan da yok. Bu durum bizim hatunun dikkatini çekmiş ve özellikle şu anda bizim oturmakta olduğumuz mahallede hiç de durumun öyle olmadığını komşuların günlerce ölü evine yemek taşıdıkların söyledi, laf aramızda demek ki bizim mahalle daha gelişme evresini tamamlamamış!
Neyse işte böyle bir ortamda Valide Atik camii gibi geniş avlusu olan, avlusunda koca çınarın gölgesinde ucuz fiyata devamlı taze çay sunulan, yeterince oturulacak yerleri olan mekanlara çok ihtiyaç var. Hele bir de Belediye aş kazanını kaynatmış ve yanında ayranı ve tatlısı da olmak üzere gelenlerin karınlarını da doyurmuşsa, bundan daha güzel bir şey olamaz.
Dünkü merasim sebebiyle gördüm ki Valide Atik’de taziye için toplanan kadınlı erkekli insanların merasim bitmesine rağmen yatsı namazı sonrasına kadar Cami avlusunda sohbete devam etmeleri, dertleşmeleri, uzun zamandan beri birbirlerini göremeyen dostların hasret gidermeleri gerçek bir ihtiyacın göstergesi.
Camiler yeniden bu kabilden sosyal işlevlerini üstlenmeli.
İnsanları sadece namaz için değil, her türlü sosyal etkinlikler için de bir araya getirebilmeli. Belediyeler, camilere bu gözle yeniden bakmalı ve her türlü altyapı destek hizmetlerini hazırlamaya çalışmalı.
Doğrusu ben dünkü cenaze namazı sebebiyle Valide Atik’de geçirmiş olduğumuz zamandan çok haz ettim.
Diğer katılımcıların da aynı duyguları hissettiklerini sanıyorum.
Bu vesile ile Ahmet amcamıza bir kere daha rahmet diliyorum.
Başta Ziya agam olmak üzere, annemize ve tüm yakınlarına sabr-ı cemil ve ecr-i cezil diliyorum.
Rahmeten vasia!
Tüm geçmişlerimiz için de Allah’tan sonsuz rahmetinin tecellilerini bekliyorum.
Dua ile.
01.02.2013

GARİBCE











31 Mart 2013 Pazar

Yavan lokma yedirdim ama haram lokma yedirmedim.



Yavan lokma yedirdim ama haram lokma yedirmedim.
Anadolu irfanı diye ben buna derim.
Bu geçen günlerde İzmir’e bir tasavvuf profesörü müftü atanmıştı ve bu münasebetle Diyanet İşleri Başkanı  Görmez Hoca,  “İzmir’in farklı bir dindarlık anlayışı bulunduğunu, İzmir’in dindarlığının irfan geleneğine ihtiyacı olduğunu” söylemişti. Hoca böyle dedi diye epey bir kızılca kıyamet kopmuş ve bu tayinin ve gerekçesi sözün altında epey buzağı aranmıştı. Başkan yanlış anlamayı düzeltmek amacıyla makamında özel röportaj bile vermişti. Bu sözün imalarından bahsediliyordu ve Başkan’a ya da hükümete muhalefete bahane arayanlar için ellerine güzel bir fırsat geçmişti.
Oysa sözün muhatapları İzmir halkı değil, İzmir’de görev yapan Diyanet mensuplarıydı. Ve yapılan bir aşağılamayı amaçlamıyordu sadece durum tespitine yönelik buluyordu.
Ben İzmir’i bilmem ama tüm müslümanların irfan geleneğine ihtiyacı vardır.
Ama bu irfan geleneğinden maksat kurumlaşmış ve çoğu Müslüman tarafından anlaşılmakta zorlanılan tarikat söylemleri yahut ancak yaşayanın bilebileceği iddia edilen seyr-ı sülûk  mertebeleri midir?
Benim şahsen ihtiyaç duyduğum irfan Anadolu irfanıdır.
Bu gün “Ömür Dediğin” programında konuşan bir yaşlımızı dinliyordum.  Hayatı ve yaşanmış hayatını anlatıyordu. “İşte!” dedim kendi kendime “bize lazım olan irfan bu, dindarlık anlayışı bu!”
Ne ifratı var ne tefriti. Gerçek anlamda bulunması gereken şey ile aradığı şeyin bulunacağı yer zihninde örtüşüyordu.  
Din ve dindarlık adına anladığı şey sade ve basitti. Hayata ve ötesine bakışı berraktı.
Olması gerekendi ve ihtiyaç miktarı kadardı. “Denge!” diyordu, dünya ile ahret hayatı arasında denge. “Ne dünya için ahreti, ne de ahret için dünyayı terk etmeyeceksin. Her ikisinin de hakkını vereceksin.”
Hayatını başkaları için de anlamlandırabilmiş kendisine herkes için faydalı olabilecek bir meşgale bulmuş; eski araç gereçleri, kap kacakları hayatı boyunca  toplamaya çalışmış ve bir müze oluşturmuş. “Üniversiteler gelip, ziyaret ediyorlar” diyor.
“Yetenek Sizsiniz” şeklindeki yarışmalarda ortaya konulan meşgalelere bakıyorum, televizyonlardaki yarışma programlarına göz atıyorum, büyük kitleleri ekrana bağlayan gösterilerin kahir ekseriyeti gerçekten olağanüstü denilebilecek türden yetenek gerektiren çalışmalar, hünerler. Ama bunların  kime ve ne yararı olur diye sorduğum zaman hiçbir cevap alamıyorum. Bunlar gibi birini vaktiyle izleyen bir Padişah önce yüz sopa vurdurmuş sonrada yüz altın verdirmiş. Yüz altın verdirmiş çünkü olağanüstü bir yetenek, yüz değnek vurdurmuş çünkü hiç kimseye en ufak bir faydası yok.
Anadolu irfanı işte bize faydalıyı almayı öğretiyordu. Meşgale olarak kaşık yapmayı, çorap örmeyi, hep birlikte kitap okumayı, sohbet etmeyi öğretiyordu. Bu yaşlı amca Bağkur emeklisi maaşıyla birçok kurumun yapamadığını yapmış ve insanlık için yararlı olan, yeni nesiller ile eskiler arasında köprü vazifesi görebilecek bir başarıyı gerçekleştirmiş.
Anlatıyor,  ben diyor karasevdalı olduğum kızı kaçırdım. Ona duvar ustası olduğumu ama köyümün en fakir ailesinin çocuğu olduğumu söyledim, asla yalan söylemedim. Babası memurdu, (bu arada memurluk o zamanlar ne kadar önemli bir şeydi). Hem de ayrı ilçedendik o yüzden vermeyeceği belliydi. Ben de kaçırdım.
Beraberce çalıştık, o yanımda amelelik yaptı harç kardı, birlikte geçimimizi sağladık. Çocuklarımın hepsini okuttum. Ben okuyamamıştım. Oysa okumayı çok istiyordum.
Bu arada Köy Enstitüsü mezunu öğretmenlerinin bugünkü profesörlerden bilgili olduğunu, tarımdan, hayvancılıktan, arıcılıktan, marangozluktan hasılı bir köyde lazım olabilecek her türlü  hünerden anladığını övgüyle söylüyor. (Ben de içimden böyle bir kurumun yanlış uygulamalar, ideolojik tavırlar ve toplumun değerlerine yabancılaşma  yüzünden yok olmasına hayıflanıyorum!)
Anlatmaya devam ediyor: Çok fakirdik, devletin imkânları da çok kısıtlıydı, zenginler de bugünküler gibi değildi, çok sıkı idiler.
Hanımım ve ben el ele verdik, hepsini okuttuk.
Çocuklarımıza yavan lokma yedirdik amma asla haram lokma yedirmedik.
Şimdi yaşlandık. Birbirimize yardımlaşarak hayatı götürüyoruz.
İnsan çalışırken kendi çocuklarında fark edemiyor, ama torunlarında her şeyi daha iyi görüyor.
Hayatın yaşlılık döneminin de kendine göre güzellikleri vardır. Torunların olması, insanlardan saygı görmesi güzel bir şey.
Çocukların yanında rahat edemiyoruz. Herkes kendi düzerinde daha rahat ediyor, diyor.
“Allah yatırtıp da kapılara baktırmasın!” diye dua ediyor.
Ölümü de elbette bekliyoruz. Biz ölüme doğru koşuyoruz o da bize doğru koşuyor. Elbet bir gün bir yerde buluşacağız. İnsan  bir yolculuğa çıkacağı zaman yeterli miktarda harçlığı  azığı olduğu zaman nasıl yolculuk korku vermezse, ölüm sonrası hayat için hazırlığı olan da  korkmaz.
Sonra sahip olduğu irfanın membalarından Yunus’a atıfta bulunuyor ve:
Sordum sarı çiçeğe, Sizde ölüm var mıdır ?
Çiçek eydür derviş baba, Ölümsüz yer var mıdır? mısralarını okuyor.
Tedarikli olmamız ve  yaptığımız her şeyin hesabını vereceğimizi bilmemiz ve ona göre davranmamız lazımdır, diyor.
Anadolu irfanı deyince benim anladığım işte budur.
Saflıktır, safiyettir.
Aranan şeyi bulunacak yerde aramaktır.
Söylemde değil, yaşantıda ortaya koymaktır.
Sadeliktir.
“Yavan lokma ye ama haram lokma yeme!” diyebilmektir.
Rızkı nasırlı ellerle alın teriyle kazanmaktır.
Sendeki eksiklikleri kendi çocuklarına aktarmamak ve onları semerden yağır olmuş omuzlarına bastırarak yükseltmektir.
Faydalı meşgalelerle uğraşmaktır.
Ve hâlâ okumaktır, bilginin arkasında koşmaktır. “Şu anda Evliya Çelebi’nin Seyahatnâme’sini okumaktayım” diyordu.
Bugün bizim öğretmenlerimiz toplumun en çok okuyanlarıdır” diyebilmektir.
Sahi öyle midir?
İnşallah öyledir!
31.03.2013
GARİBCE
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...