demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
demokrasi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2014 Çarşamba

Ben de herkes gibi olacağım!


“Ben de herkes gibi olacağım!”
“Herkesin geçtiği köprüden ben de geçeceğim.”
Bak bu doğru. Zaten bir köprü varmış ve herkesi o köprüye vuruyorlarmış. İstesen de istemesen de.
Buraya kadarı iyi güzel de lakin herkes o köprüyü geçemiyormuş. Birçoğunun ayağına işledikleri haltların ağırlıkları takılıp, aşağı aşağı çekiyormuş ve aşağıda ağzından alevler saçan bir çukur varmış, içine düşünlerin kesretine sebep korkunç bir girdap oluşuyormuş ve ağırlıkları ayaklarına takılanlar adeta elektrik süpürgesinin kiri pası içine çekmesi gibi o ateş çukurunun içine yutuluyorlarmış.
O köprüye sırat diyorlar, altındaki ateş çukuru da cehennem oluyormuş. Ağırlıklar da günahlarımız her hal. Karşısı da selamet sahili.
Meryem 19/71-72 ayetlerinde[1] anlatılan da buymuş. Allah takva sahiplerini kurtarır öbür tarafa geçirirmiş. Orası da cennet oluyormuş. Zalimleri ise  tepetaklak kendi hallerine terk edermiş. Belli ki kurtuluş gene bizim yapıp ettiklerimizle değil, lütuf ile olsa gerek. Ne var ki lütuf ve ihsanı hareket geçiren de bizim takvamız ya da terke sebep bizim zalim oluşumuz oluyor.
Zulüm, hakkı sahibine vermemek demektir. Her şeyin bir hakkı ve yeri vardır. Hakkı verilmeyen, yerinde kullanılmayan her şey haksızlıktır ve zulümdür. Zulüm ise cehennemdedir. Beddua etmek hoş değil ama öyle anlar olur ki “Zalimler için yaşasın cehennem!” demek bir esinti gibi serinlik verir.
İnsanlık yürüyüşünde (sırata vurma) ayrı gayrı davranmanın imkânı yok. İnsandan doğan insan sayılıyor ve başlangıç için bu kadarı yetiyor. Ama sırat gibi kıldan ince kılıçtan keskin ve bir ömür boyu sürecek olan yolda, tepetaklak ateş çukuruna düşmeden selamet sahiline ulaşmak ancak gerçek anlamda insan olanların bir başarısı oluyor ve o da özel bir inayete sebep gibi gözüküyor. Önemli olan da o özel inayeti kazanabilmek oluyor.
Çoğunluk (sevad-ı a’zam) bazı yönlerden bizi rahatlatsa da selamet sahiline ulaşabilmenin yegâne güvencesi ve teminatı olmuyor. Sözgelimi bizde (Fıkıh) cumhur kavli (çoğunluğun görüşü) bir delil sayılmıyor. Hakikat bazen tek kalmış kimsenin tuttuğu yolda da olabilir. O halde yolun yol olduğuna, yoldaki hallerin de o yola uygun haller olduğuna istidlal edecek ölçütler gerekiyor. Aksi takdirde herkes gibi olmak bizi helak çukuruna yuvarlanma riski taşır. Ne var ki kalabalığın oluşturduğu zihin konformizmi işin vahametini bizden gizleyebilir.  Başını sonunu, nereden gelip nereye gitmekte olduğunu görmediğimiz bir sürünün içinde, kafamızı önümüzdekilerin kıçına sokarak geviş getirme ve ara sıra da rahatsız edici sineklere karşı en fazla kuyruk sallama biçiminde bir tepkiyle yok oluş girdabına sürüklenmenin dahi keyfini çıkarma aymazlığı içinde olabiliriz.
Allah, “doğrulukla ve adaletle Rabbinin kelimesi tamam oldu” dedikten sonra “Hal böyle iken eğer sen, yeryüzünde çoğunluğa uyarsan, onlar seni Allah’ın yolundan saptırırlar”[2] buyuruyor. (el-En’âm 6/115-116)
Evet, çoğunluğun dahi bizatihi kendisi Hak ve hakikatin ölçütü değil. İlla ki aşkın ölçütlere ihtiyaç var: Doğruluk ve şaşmazlık olmalı ve bir de adalet olmalı.
Doğru yerde isen tek başına da olsan Hakikat senin yanında demektir. Adaleti sen temsil ediyorsan keza bütün dünya sana karşı da dursa, kalabalığın sıkleti mutlak gerçekliği değiştirmeyecek, hak ve hakikat er geç yerini bulacaktır, demektir.
Bütün dünya, hayır dese bile dünya dönmeye devam ediyor.
Ve aslında dünya ile birlikte bütün dünya da dönüyor.
Ben de herkes gibi olacağım derken, aslında ne demiş oluyorsun. Seni rahatlatan şey gerçekte bir canın deyişiyle “kötülüğün yarasına merhem çalmak” olmasın.
Demokrasi güzel bir şey. Yeni yeni keşfediyoruz. Ancak sıdk ve adalet gibi şaşmaz ölçütleri olmadığı zaman, çoğunluğun hegemonyası haline dönüşüveriyor ve tüm dünyayı inim inim inleten zulümler işte bu hegemonik çoğunluklar tarafından işlenebiliyor.
Daha öğreneceğimiz çok şey var. Vesselam.
Dua ile!
20.08.2014
GARİBCE



[1] وَإِنْ مِنْكُمْ إِلَّا وَارِدُهَا كَانَ عَلَى رَبِّكَ حَتْمًا مَقْضِيًّا (71) ثُمَّ نُنَجِّي الَّذِينَ اتَّقَوْا وَنَذَرُ الظَّالِمِينَ فِيهَا جِثِيًّا  )مريم(
[2] وَتَمَّتْ كَلِمَتُ رَبِّكَ صِدْقًا وَعَدْلًا لَا مُبَدِّلَ لِكَلِمَاتِهِ وَهُوَ السَّمِيعُ الْعَلِيمُ (115) وَإِنْ تُطِعْ أَكْثَرَ مَنْ فِي الْأَرْضِ يُضِلُّوكَ عَنْ سَبِيلِ اللَّهِ إِنْ يَتَّبِعُونَ إِلَّا الظَّنَّ وَإِنْ هُمْ إِلَّا يَخْرُصُونَ  (الأنعام)

10 Aralık 2013 Salı

Şeffaflık ve Tövbe!


Demokrasi iyi bişe galiba. Onun en iyi olması gereken özelliklerinden biri de şeffaflık. Yürütme her ne yaptıysa halk ile paylaşmalı her şey göz önünde cereyan etmeli. Özellikle de akçalı işler. İhaleler, herkesin duyabileceği, görebileceği ve bilebileceği şartlarda yapılmalı, kimsenin kimseye diyecek bir sözü kalmamalı.
Valla bu bize uyar!
Ama her alanda da öyle olunmalı mı?
Geçenlerde Meclis başkanını konuşturuyorlar. Şeffaflıktan falan bahsediyorlardı. Başkan “Ama şeffaflık da bir yere kadar… Her şeyi uluorta da yapamayız ki” dedi ve bir benzetme yaptı. “Nitekim insan olarak da her şeyimizi gösteremeyiz ki, gösterebileceğimiz yerler var, gösteremeyeceğimiz yerler var…”
Bu manadaydı yani.
İmdi insanlar olarak yaşantılarımız da öyle olmalı. Şeffaf olmalıyız, içimiz de dışımız da bir olmalı… Tamam, bunlar güzel ama canım bazı mahrem alanlarımız da olmalı, onların sırrı bizde kalmalı.
Günahlarımız mesela.
Gerçek diye bunları uluorta herkesle paylaşmanın bir anlamı yok.
Geçenlerde Hatiboğlu hocaya bir kadın telefonla bağlanmış: “Ben evliyim ve kocama ihanet ettim. Ne yapmalıyım!?” diye soruyor, hoca kapatmaya çalıştıkça o daha da açıyor.
Garibce diyor ki: Günahlar, pislik gibidir, hiç ortaya çıkarılmamalı. Görüldüğü anda da ilk iş olarak örtülmeye çalışılmalı. Yol üzerindeki pislik gibi. Bir an evvel kaybedilmeli. Settâr olan Allah’ın o güzel ismi sende tecelli edecekse, sen de örtücü olacaksın. Pişmanlık duyacaksın. Bir daha işlememek üzere azmi cezmi kastedeceksin, ondan sonra da artık kendinin dahi göremeyeceği  özünün en derin bir yerine gömeceksin. Başkalarına ait ise gene örtücü olacaksın.
İnsanlar böyle yapacakları ve faş olmuş günahları örtecekleri yerine bir de logarın kapağını açıp içindeki lağımı karıştırıp iyice b…. çıkarıyorlar ve her tarafı iğrenç bir koku ile adeta esir alıyorlar.
En tez zamanda Diyanet bir birim kurmalı ve insanlar o birime günahlarını itiraf etmeli. Belli ki bu kesmez, bu itirafları aynı zamanda canlı yayında bütün âleme de duyurmalı.
İş giderek öyle bir yere doğru gidiyor.
Kilisenin yaptığını bizim de yapmamızı bekliyorlar.
“Hiçbir kimse, sınanmadığı günahın masumu değildir” diye hoş bir ifade paylaşılıyor. Çok güzel. Evet, gerçekten de öyledir. Kimsenin günah işleyenleri kınama hakkı yoktur, evvelemirde herkes kendi günahına baksın. “Kendi günahı ile meşgul olması, başkalarının ayıplarıyla meşguliyetten kendisini alıkoyan kimseye müjde!” deniyor ya. Bu peygamberî öğütten hepimizin hisse alması lazımdır.
Tencere dibin kara, seninki benden kara!
Tiryaki demiş ki: “Bütün günahlar içki gibi sarhoşluk verseydi, dünyada ayık tek kimse bulamazdınız!” Elhak doğrudur.
Sabah sabah bir sarhoştan da ancak bu kadar!
Tövbeli günlerimiz olsun!
Dua ile!
10.12.2013

GARİBCE

29 Ekim 2013 Salı

Cumhuriyet ve cumhur kavli



Garibce olarak cumhuriyetten hiç gocunmadım. Hatta –kuruluş şeklinden sarf-ı nazarla-cumhuriyetin bir fazilet olduğuna da inandım. “Kuruluş şeklinden sarf-ı nazarla” dedim, çünkü cumhuriyet, cumhura telkin edildiği gibi saltanatın yerine değil Meclis Hükümeti’nin yerine ikame edilmişti. Cumhuriyet ilan edildiği tarihte (29 Ekim 1923), saltanatın kaldırılmasının üzerinden (1 Kasım 1922) bir yıl geçmiş bulunuyordu. O yüzden yapılan şeyin evrim mi devrim mi olduğu ancak içinin doldurulması sonucunda ortaya çıkabilecekti.
Cumhuriyetin bir fazilet olduğu her ne kadar müsellem ise de o da bütün sistemler gibi nihayet bir yönetim biçimidir ve hiçbir şekilde kutsanmaması, erdemli olacak şekilde içinin doldurulması gerekir.
Mesela cumhurun diktatörlüğüne dönüşecek bir cumhuriyeti nasıl sevebiliriz.
Bütün insanlığın ortak paydası olabilecek aşkın değerler üzerine tesis edilen bir sistem olma yerine velev ki kahir de olsa çoğunluğun benimsediği esaslar üzerine kurulu bir cumhuriyeti de özümseyemeyiz. Dünyada nitekim bu türden bugün hiçbir sağduyu sahibinin tasvip edemeyeceği uygulama örnekleri olmuş ve bu adları cumhuriyet olan sistemler bir kâbus gibi insanlığın üzerine çökmüştür ve bunların köhne izleri hâlâ giderilebilmiş de değildir.
Bizim usulde deliller sayılırken bir de icma’dan da bahsedilir. İcma tam anlamıyla bir konsensüstür ve ancak bir süreç halinde gerçekleşir. Bu süreçte herkes eteğinde ne varsa ortaya döker; tartışmalar, müzakereler yapılır, taraflar karşı argümanları ve cevaplarını öğrenir ve süreç sonunda tüm taraflar belli bir noktaya gelir ve böylece icma oluşur. Artık o icma, herkesi bağlayıcı bir hal alır.
Ancak bu süreçte reyi olan herkes bir araya gelememiş, aynı düzlemde buluşamamış, fakat buna mukabil büyük bir kesim (cumhur ç. cemâhîr) belli bir hususta sözbirliği edebilmiş ise, buna cumhur kavli denmektedir ve bunun bağlayıcı bir değeri yoktur. Çünkü hakikat bazen tek bir kişinin temsil ettiği görüşte de tecelli edebilir.
Bu noktadan bakıldığında bir cumhuriyet ülkesinde parlamentoda her türlü görüşün seslendirilebilmesine imkân verecek bir seçim sisteminin olması bir gereklilik arz eder. İstikrarın bedeli, baskın dünya görüşlerinin tahakkümü olmamalıdır.
Cumhuriyetin gerçekten bir erdem olabilmesi için çoğunlukçu bir yönetim olmaktan çıkıp, çoğulcu bir yapı kazanması ihtiyacı vardır. İşte o zaman cumhuriyet gerçek anlamda bir fazilet olacaktır. Bu sonucu ancak demokrasi doğuracaksa, o takdirde o da cumhuriyetin olmazsa olmazı olur.
Ve böyle bir cumhuriyet, elbette fazilet olacaktır.
Garibce de, her sağduyulu insan gibi erdemli olmadan yana tavır koyacaktır.
Bayram yapılan bugünde cumhurumuz faziletli, cumhuriyetimiz fazilet olsun.
Öte yandan bugün bir rüya olan asrın projesini gerçekleştirdik.
Hayırlı olsun!

Dua ile!
29.10.2013
GARİBCE

4 Temmuz 2013 Perşembe

Meşruiyetin kaynağı bir kez daha darbe oldu!



Kahire Üniversitesi, İslam Felsefesi Bölüm Başkanı ve Dinler Tarihçisi Prof. Dr. Muhammed Şarkawi (Muhammad Sharkawi), Fakültemizde 'İslam Dünyasında Dinler Tarihi Çalışmaları' başlığını taşıyan bir konferans vermişti (12 Aralık 2012) Daha sonra konuk sahibi  hocamızın odasında konuşurken Mısır’ın siyasî durumunu sormuştuk. Kurduğu bir cümle benim dikkatimi çekmişti: Kendisinin de desteklediği Mürsî ve ekibini kastederek: “Biz demokrasiyi, bir düğmeye basacağız ve o çalışmaya başlayacak bir sistem zannediyorduk. Meğer öyle değilmiş. İnşallah iyi olacak!” diyordu.
Bu demokrasi denilen şey ne menem bir şey ise bir türlü boyun vermiyor. Herkesin aşık olduğu ama kimseye yüz vermeyen bir aşüfte gibi bir şey midir nedir?
Türkiye’de de herkes demokrasi istiyor. Ama belli ki herkes kendi demokrasisini kastediyor. Muhaliflerinize hak veren bir demokrasi değil, bizim kendi haklarımızı öne çıkaran, hep bizi hak sahibi kılan bir demokrasi özlemi bulunuyor.
Bu serencamda Müslümanların kaderi bir daha başka. Eminim ki ben yaşta olanların (57) öğrencilik yıllarında, hani o mitinglere katıldığı, geceleri afişler yapıştırdığı çağlarında “demokrasi” denildiği zaman duyulan tepkiden tüyler diken diken olurdu. En iyisinin “elli bir delinin kırk dokuz akıllıya tahakküm etmesi” gibi bir şey olduğu sanılırdı. Sonra tecrübe ettikçe, yakından tanıdıkça  pek de öyle olmadığını öğrendikçe sevmeye başladık ve hatta sonunda aşık bile olduk. Vaktiyle Meşrutiyetin meşrû’a, cumhuriyetin fazilet olduğuna inandığımız gibi demokrasinin de en büyük erdem olduğuna inanmaya başladık.  O kadar inandık ki Sayın Başbakan Erdoğan Mısır baharı günlerinde (15 Eylül 2011) Kahire Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada yönetime talip olan ve bilfiil vaziyet etme durumunda olanlara hitaben, demokrasinin olmazsa olmazı olan  “laikliği benimsemelerini” söylemişti. Bunu İhvan-ı müslimîn’e söylüyordu. Herhalde körlerin çifter çifter sarma yemesi gibi kendisinden bilerek yaşanmış bir değişimin onlar için de aynısıyla geçerli olduğunu düşünüyordu.
Bir yıl geçti geçmedi Mısırlıların oyu ile cumhurbaşkanı seçilen İhvan-ı müslimîn adayı Mürsî, saatler önce ordu tarafından darbe ile görevinden uzaklaştırıldı. Yegâne seçimle gelmiş meşru cumhurbaşkanı görevinden alaşağı edilmiş oldu. Tahrir meydanında Mürsî karşıtları, Rabiatu'l-Adeviyye meydanında da Mürsî tarafları toplanmışlar gösteri yapıyorlardı.
Tahrir’deki kalabalığı bir araya toplayan ortak payda Mürsi karşıtı olmalarıydı. Mürsî gitsin de hele sonrasına bakarız.
Sonrası işte başladı bile: Askerler bütün meydanları tutmuşlar ve inisiyatifi ele almışlar. Ezher Şeyhi ve Hristiyanların Baba’sı da meşruiyet kazandırmak için destek vermiş.
Yahu bu meşruiyet de nasıl bir şey onu da bir türlü anlayamadık. Nereden alınacağı hiç de belli değil. Kâh halkın iradesi ve seçim diyorlar, kâh Şeyhten papazdan medet umuyorlar. Teokrasi, demokrasi, darbokrasi… hepsi birbirine karışmış vaziyette. Ortalığı kaplayan toz duman bulutu Mısır halkını daha zengin, daha huzurlu ve müreffeh mi yapacak, yoksa üzerlerine bir kâbus olup çökecek mi göreceğiz. Daha öncekilerden hasıl olacak sonucu elbette  biliyoruz, ama görerek, yaşayarak  öğrenmek bir başka oluyor. Faturasını ödediğiniz şey daha bir değer kazanıyor.
Halkların bir arada yaşama konusunda isteksiz ve her bir bahane ile kendisi gibi yaşamayanları ötekileştirme ve itibarsızlaştırma çabası, halkların değil  güç odaklarının işine geliyor.
İki maymun bir muz bulmuşlar ve aralarında paylaşma konusunda anlaşamamışlar. Demişler: “Tilkiyi hakem yapalım.
-Tilki kardeş şu muzu  aramızda pay edebilir misin?:
-Hay hay demiş tilki. Bu benim en iyi bildiğim iştir.
Sonra muzun kabuğunu güzelce bir soymuş ve ikiye bölmüş, mahsus bir tarafını diğerinden büyük olacak şekilde yapmış bu bölme işin. Sonra iki parçayı elleriyle uzatarak kıyaslamış, bakmış biri uzun, o uzun olanından bir ısırık almış ve gene kıyaslamış, bakmış bu kez ötekisi uzun, bir ısırık da ondan almış ve böyle böyle bütün muzu kendisi yemiş.
Ey halklar! Bir arada yaşamaya mahkum iseniz, alıp başınızı gidebileceğiniz başka bir ülkeniz, gezegeniniz, dünyanız yoksa birbirinizi sevmeseniz de birbirinize saygı duymak ve katlanmak zorundasınız. Aksi takdirde ne sen, ne de öteki huzuru bulabilir. Mürsî, Mısır’ın kaymağını yiyen otuz ailenin kurulu düzenini bozmak ve çarkına çomak sokmak istedi. Kendisi seçilmiş yegane meşru cumhurbaşkanı olmasına rağmen, güç odakları demokrasi memokrasi biz anlamayız, biz dolaplarımızın dönmesine bakarız, dediler ve darbe yaptılar. Şimdi  Mürsi karşıtları onlara alkış tutuyor. Oysa ordu çoktan onların payına düşen muzdan bir ısırık aldı bile.
Umarız çok kan akmaz.
Umarız demokrasi yolunda  acı da olsa önemli bir tecrübe olur.
Demokrasinin, bir düğmeye basınca hemen hayata geçirilebilecek bir mekanizma olmadığı, ülkeyi yönetmeye hevesliler tarafından daha iyi anlaşılmış olur.
Mısır halkına geçmiş olsun diyor, akıbetimizin hayır olmasını Allah’tan diliyorum.
Dua ile!
04.07.2013

GARİBCE
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...