evlilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
evlilik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Temmuz 2017 Salı

Yar bana bir eş medet!




Bir öğrencimizin Yüksek Lisansını tamamlaması  sebebiyle Feys’te yayınladığım fotoğrafların üzerine şöyle bir mesaj yazmıştım:
Ramazan'ımız  yüksek lisansını tamamladı. İşi de var. Geriye bir eş bulma kaldı. Tebrikler Ramazan!
Bu mesaja sizlerle paylaşmayı uygun ve hatta gerekli gördüğüm bir yorum geldi. Şöyle diyordu:
Selamun aleyküm hocam! Ben Gamze Günay.  Bugün öğrencinizle ilgili bir paylaşımınız sonrasında çok düşündüm ancak sonunda  bu mesajı atmak istedim. Öğrencinizin mezuniyetini bildirmeniz yanında onun bekar olduğunu vurgulamışsınız. Aslında bu çok ince bir hareket. Çünkü şimdilerde büyüklerimiz bu sünnet olan hareketi unuttukları için sağlıklı yuvalar kurulamamakta ve maalesef gençlerin evlilik ve evlenememekle ile  imtihanı ağır olmaktadır. Benim kendi yaşıtlarım arasında gözlemlediğim mezun olup ya da mezun olmadan evlenenlerin daha sağlıklı bir yol çizmeleri. Nitekim onlar yapacakları işleri oturacakları şehirleri kısacası hayatlarını birlikte karar vererek çiziyorlar. Halbuki son zamanlarda yeni mezunlar hakkında, “Daha işi yok, nasıl geçinecek?”, “Daha da çok gençler… vah vah!” gibi yorumlar yapılıyor bunun neticesinde yirmi dört yaşında olan bebek adamlar eli iş tutmayan minnak kızlar yetişiyor.! Bunu kim mi bu hale getiriyor ? Bu sünneti unutan büyüklerimiz. Erken evlenmek isteyenlere koca meraklısı yaftalaması da cabası... Bir de yeni nesil kızların da atandıktan başka bir deyişle kendi ayakları üstünde durduktan sonra evlenme düşüncesi var ve atanan arkadaşlarımdan gördüğüm şu ki atandıktan sonra kimseye evlenilecek adam gözüyle bakamıyorlar, kriterleri yükseliyor, beğenme ısınma düzeyleri düşüyor, nasıl olsa kendi parasını yiyor ya erkeğe ihtiyacı olmuyor. Olacak birini bulsalar kendi çalıştığı yere ve işe ters düşüyor... Ya da erkekler her nasılsa atanmış kız arayışında. Yazık! Sanki İslam'ın herhangi bir döneminde kız eve ekmek taşımak zorundaymış gibi…
Kızımız kısaca özel konumundan bahsettikten sonra da “Evvel Refik ba'de’t-tarik! (Yola girmeden evvel yol arkadaşı gerek) ... vecizesiyle bitiriyor ve “Başınızı şişirdiysem ya da bir kusurum olduysa affola. Selam ve dua ile ...” diye de veda ediyor.
Şimdi anladın mı ey Hoca arkadaşım, vazifenin sadece tedris ile bitmediğini. Onları hayata hazırlamak, yüreklendirmek, kendilerine uygun eş bulmak konusunda kendilerine yardımcı olmamız gerektiğini.
İstatistiklere baktığınızda  şu kadar erkek var, şu kadar da kadın var. Bu durumda herkesin bir eşinin olması lazım. Ama öyle değil. Üstelik de gençlerimiz, ümmet adına en verimli çağlarında bekar kalıyorlar. Kırklı yaşlarda çocuk doğurmak ve onları büyütmek o kadar kolay değil. Bu iş en kolay şekilde yirmili yaşlarda henüz kanın daha deli çağında oluyor.  Nasıl olsa annem babam hayatta onlar bakar diyorsanız, siz kırklı yaşlara geldiğinizde artık onlar ihtiyarlamış oluyorlar. Erken yola çıkan yol alır, erken evlenen döl alır, demişler.
Yahu gençler Allah için siz de biraz sıkıntı çekin ne olacak, korkmayın ölmezsiniz. Yarın büyüyen çocuklarınıza, yetişen yeni nesillere anlatacak bir şeyleriniz olur. Hayattan alacağınız haz, çekeceğiniz sıkıntılarla doğru orantılı gibi. Verdiğiniz emeğin ürünü yiyeceğiniz yavan ekmek, emeksiz katmerden de tatlı gelecektir.
Biz evlendiğimizde hiçbir şeyimiz yoktu ve bir sürü de borcumuz vardı. Nice ağladığımız anlar oldu. Çok sürmedi her şeyimiz oldu. İhtiyaçlar bir şekilde karşılanıyor. Yeter ki ihtiraslarımız ihtiyaçlarımızın yerini almasın.
Bizim geleneğimizde kervan yolda düzülür. Evlilik de öyle. Yeter ki yola çıkmadan evvel kendinize bir refik bulun. Mükemmel eş aramayın, mükemmel eş de olmayın. Hem alıcı hem verici olun. Saygı ve sevgiyi dengeleyin. Adaletli, merhametli ve şefkatli olun.
İşiniz de var ne güzel, evlenin gari!
Bizi de kurtarın!

Dua ile!
18.07.2017
GARİBCE 

16 Temmuz 2017 Pazar

Arife’den Garibce’ye: Buyur! Bi de buradan yak!



Garibce’nin dünkü “Ula Dursun? Niye evlenmeyesun?!” yazısına zeyl olacak bir yazı geldi. Kimden mi? Bizim Arife’den. Al sana bir kaya! Nerene dayarsan daya! kabilinden. Demiş oluyor ki, “Hocam siz soruna hep Dursun zaviyesinden bakmışsınız. Oysa bir de Fadime’nin penceresi vardı. Oradan da bakmalıydınız!”
Neyse ki bizim Arife Garibce’nin yapması gerekeni yapmış. Böylece sorunun ne kadar mudıl olduğunu ortaya koymuş.
Eee ne olacak şimdi?
Dursun öyle!
Fadime böyle!
İşte hikaye:
Ders çalışmaya giderken kütüphanenin bahçesinde denk geldim bizim Fadime’ye. Selamlaştık şakalaştık ancak kızın yüzünden düşen bin parça. Dedim Fadime hayırdır? İki saatliğine yuvandan çıktın diye mi bunca üzüntün? Fadime halim selim, orta halli bir ailenin kızıydı. Fakülteden bir iki sene sonra Dursun ile tanışmıştı. Dursun derim ya siz tanırsınız onu hani şu bizim annesine kardeşlerine kol kanat geren yiğit Dursun! Fadime ailesine böyle sahip çıkan birisi bana ve çocuklarına da sahip çıkar, mutluluk yuvadadır, hem imanımın yarısını kurtarırım hem de yuva yapanın yardımcısıdır Allah (c.c.) dedi. Ve birlikte bu yola çıktılar…
Aldım Fadime’yi bir çay içelim hem sen de anlatırsın sıkıntını yapacak bir şeyimiz varsa yapalım dedim. Başladı anlatmaya. “Ah be Arifem bilemedim. Evlilikten önce bütün her şey öyle güzel gözüküyordu ki. Beyim ve ailesiyle birlikte dubleks bir eve çıktık, lûtfettiler genç çiftlere üst katı verelim dediler. Birlikte yer içer az demez çok demez yaşar gideriz dedim. Hem çocuk olunca kayınvalidem yardımcı da olur kardeşleri kardeşim anası ana olur bana, gül gibi geçinir gideriz dedim. Ailem Dursun’un durumunu bildiğinden takı makı işlerine pek karışmadı ben de adet yerini bulsun diye öyle bir mehir istedim. Neyse evlendik yerleştik bir yere. Ama öyle bir yere! Eşim sabah gider akşam gelir kapıyı tam açacağım hazır beklerim derken ya kaynanam ya kardeşi açar abisinin boynuna sarılır, adam geçer içeri anasını nazlar bir bakarım başını dayamış anasının dizine kendisi nazlanır. Ne kapıdan girerken ne içeride gözünün ucuyla bana bakmaz gülümsemez. Anam Anadolu kadını anlamaz öyle şeylerden laf olur söz olur der başka bir şey demez. Kayınvalidem eşime şu yemeği yapayım desem yok o olmaz der başka bir şeyler hazırlarız. Ne yaptığımı beğenir ne de geçip kendisi yapar. Ama bildiği bir şey vardır “okumuştan gelin olmaz”. Erkek kardeşi gelir, bütün gün yaz demez kış demez tesettürümle otururum. Azcık nefes alayım diye odama çıksam gelin bütün işleri bırakıp odasında oturuyor olur. Bir şeyler yazayım çizeyim desem televizyonun sesi her yerden duyulur. Beyime derim gel iki günlüğüne tatile çıkalım iyice bunaldım diye tamam iyi fikir der bir bakarım ailecek tam kadro tatildeyiz. Bunun üstüne derdimi asıl niyetimi söylesem başlar aile sorumluluğunun bam telinden girmeye. Anası çilekeş kardeşleri yetim… Hem ben bunu bilerek evlenmişim. Ama bir bakarsın arkadaşlarıyla kendisi o yer senin bu yer benin gezer de gezer. Çalışırken olurmuş böyle şeyler bilmem gerekirmiş, gereksiz kıskançlıkmış… Akşam olur odamıza geçeriz tam bir derdimi diyeceğim bir bakarım çoktan uyumuş. Anlayacağın sadece bir odalık kadınlığım var o da adam uyanıksa. İş toplantısında yanına götürecekmiş de beni istemezmişim gitmeyi. Nereden çıkardın desem giyecek bir şey bulamazsın der. Haklı! Aldığı üç kuruş maaş. Desem ki üstüme şunu alayım, o da der anneme kardeşime de şunu alayım. Bakarım cepte para yok susarım yeter ki erkekliği ezilmesin ben eskiyle de gezerim. Evde anasına bahsederken duyarım çalıştığı yerde bir kız varmış zeki çalışkan bir de alımlı… Ah derim be Fadime’m ne zorun vardı. Senin anan da çilekeşti hem baban zorda. İki kitap yutaydın gireydin memurluğa. Mutluluk yuvadaydı ama sana düşmedi. Eller bahtiyar oldu etrafta hep sevildi. Sana da kala kala uzaktan bakmak düştü.”
Bunca sözün üstüne yutamadım çayımı. Bir bardak soğuk su belki iyi gelir, gördüm ki şu kadını! Düşündüm neydi sorumluluk hem neydi aile? Cevabı çok belli ki, belki derince bir konu. Fadime dedi Arife’ye boşa düşünme cevap şu:
El el üstüne olur ev ev üstüne olmazmış. Sorumluluğu ve yiğitliği aynı evde oturmakta aramak hataymış.
İşte böyle diyor Arife! Ve güngörmüşlüğü ile Fadime.
Garibce baktım baktım. Fadime de haklı dedim.
Ben şimdi Dursun’a ne diyeyim. Fadime’ye ne diyeyim.
Şaştım kaldım!
Sonra da diyorum teselli babından!
Amaaan! Düşündüğüne bak. Muhammed ümmeti yalanız sen misin? Gerisini biraz da mübaşir düşünsün!

Dua ile!
16.07.2017
GARİBCE 


29 Kasım 2013 Cuma

Huzur yuvada, boşuna başka yerde arama!


Bir Cuma namazını daha eda ettik. Allah kabul etsin, günahlarımıza kefaret kılsın.
Kazdal camiinde sohbet edecektim. Hutbe konusunu öğrenememiştim. Kürsüyü çıkarken öğrendim. Boşanma konusu imiş. Kendi kendime, “bu bize uyarmış ama..” dedim.  Hz. Peygamber’imizin âlemlere rahmet oluşundan bahsedecektim. Gene de  bir bağlandı kurup “pireye gelince” diye konuyu kendi alanına çeken pire profesörü gibi ben de ahlakla ilişkilendirerek evlilik ve boşanma konularına da girdim.
Huzurun adresi yuvadır, başka yerde aramayın! dedim.
Nasrettin Hocanın iğneyi evde yitirip de kolayına geldiği için dışarıda ışıklı yerlerde araması gibi yapmayın. Hoca aslında öyle yaparak bizimle dalgasını geçiyor. Ancak yuvanızda bulabileceğinizin huzur ve mutluğunuzu başka yerlerde aramayın, bulamazsınız, dedim,
Allah, eşlerimizin varlığını varlığının kanıtı sayıyor dedim. Evlenip eşini bulmanın amacını huzuru yakalamak olarak ifade buyuruyor, ancak bunun sonuna kadar sürdürülebilmesi için iki şarta dikkat çekiyor, dedim.
Biri meveddet yani sevgi, diğeri rahmet yani şefkat ve esirgeyicilik.
Sevgi olmadan beraberlikler yürümez. Şiddet ile bu iş olmaz. İllaki sevgi olacak. Ama her güzel şey gibi sevgi de sürekli değildir, onun da sürekli olabilmesi için mutlaka devamlı bir biçimde beslenmesi lazımdır. Sevgiyi besleyen şey ise şefkattir, esirgeyiciliktir ve saygıdır. Saygısız sevgi bir yere kadar devam eder, sonra yavaş yavaş sönmeye yüz tutar ve sonunda biter.
Sevgisiz beraberlikleri sürdüremezsiniz.
Saygısız sevgiyi bir ömür boyu yaşatamazsınız.
Sevgisiz çocukları evinizde tutamazsınız. Onlara saygı göstermeden de sevgilerini sonsuz kılamazsınız. Avucunuzdan kayar giderler. Eşleriniz, arkasını döner gider.
Ocağınız söner, yıkılan yuvanın enkazı altında çoğu kez masum yavrular kalır ve onlar da heder olur gider. Buna siz sebep olduysanız vebalini kaldıramazsınız, hesabını veremezsiniz.
Boşanma oranı hızla artıyor.
Boşanan çiftler her zaman karşılarındakileri suçlayana kadar biraz da kendi kendilerine baksınlar, acaba ne yaptım ki böyle bir sonuç doğdu desinler. Yeterince sevgim var mıydı, karşıdakine saygı da kusur etmiş miydim diye özeleştiri yapsınlar. Tabi asıl olan bunları yuva yıkılmadan yapabilmektir.
Peygamberimiz bize ahlaklı olmayı buyurdu. Kendisi yüce bir ahlak üzereydi ve Allah onu biz insanlığın ufkuna nümunei imtisal (rol model) olmak üzere koymuştu:
O “Allah de! Sonra dosdoğru ol!” buyuruyordu.
Evet, bütün hücrelerinle Allah deyip sonunda dosdoğru olabilmek işte Müslümanlık buydu. Özünde doğru olmak, niyetinde halis olmak, inançlarında doğru olmak, düşüncelerinde doğru olmak, duygularında doğru olmak, sözü doğru söylemek, yaptığın her bir şeyi doğru yapmak, elini doğru şeylere uzatmak, ayağını doğru istikamette atmak… Özünü doğru konuşlandırmak…”
İşte Müslümanlık buydu.
Her zaman anlatmaya çalıştığım benzer ahlakî esasları bir kez daha heyecanla anlatmaya, tekrar etmeye çalıştım. Nihayetinde vaaz ediyorduk. Ders anlatmıyorduk. İnsanlara bilmedikleri şeyleri öğretmek gibi bir kaygımız yoktu, vazifemiz hatırlatmaktı. Olur ya belki insanlar öğüt alırlar, etkilenirlerdi.
Allah tesirini halk etsin. Eskiler böyle dua eder ve konuşmacıyı tebrik ederlerdi.
Namazın bitiminde bir adam yanıma yanaştı ve “Hocam, kırk beş yaşındayım, ilk kez ahlaktan bahseden bir hoca gördüm!” dedi. Bir şey demedim.
Sevine miydim, çünkü anlattıklarımdan etkilendiğini söylemiş oluyordu.
Üzüle miydim, çünkü  bu yaşa gelmiş ilk kez ahlaktan bahseden bir hoca ile karşılaşmış. Bu gerçekten doğru ise çok üzücü olmalı dedim. Sonra kendi kendime “Bu doğru olamaz, ancak belli ki bizim konuştuklarımız, muhatap kitlesine yeterince ulaşmıyor, onların dilini yakalamak ve nabızlarını tutmak şeklinde Garibce’nin formüle ettiği şartları yerine getiremiyoruz. Yani anlattıklarımız ya cemaatin dilini yakalayamadığımız için anlaşılmaz bir şeyler oluyor, ya da nabızlarını tutamadığımız için onların dikkatlerini çekemiyoruz.
Onları heyecanlandırmadan, nabız atışlarını değiştirecek şekilde onların anlayabileceği bir dil ile ve dünyalarına nüfuz edecek bir biçimde konuşamadığımız sürece de bu etki oluşmuyor. “Kellim kellim la yenfa” der Araplar. Yani “Konuş konuş ama bir faydası yok!” Gene Araplar “Nesma ca’caa velâ nerâ tıhnen” derler. Yani “değirmenin sesi geliyor, anlaşılan taş dönüyor ama ortada un yok! Belli ki taş boşa dönüyor.
İşte böyle.
Bir cumayı daha arkada bıraktık.
Rabbim, üzerimizden tevfikını eksik etmesin. Esirgeyiciliği ile bizi korusun. Ahlakımızı güzelleştirsin.
Allah diyelim ve başka bir şey demeyelim. Ama Allah demenin hakkı her ne ise onun da gereğini yerine getirelim.
Dua ile!
29.11.2013

GARİBCE

13 Temmuz 2013 Cumartesi

Ne olacak bizim bu oğlanların hali!


Eskiden bu sözü “Hep ne olacak bizim bu kızların hali!” diye söylerdik. Artık oğlanlarımız için de demeye başladık. Hakikaten ne olacak şu bizim -çocuk demeye dilim varmıyor- oğlanların ve kızların hali.
Başbakanımız ille de üç çocuk yapacaksınız diyor ve doğru da söylüyor. Zorlama yok. Ufuk gösteriyor, ötesini sen bilirsin ister yaparsın ister yapmazsın.
Ama yapabilmek için önce imkan lazım. Artık eskisi gibi çocukları leylekler getirmiyor.
Bir taraftan sosyal bir yara çocuk anneler. Sayıları binlerle ifade ediliyor. Henüz oyun çağında, doyası oynayabilmiş değil, ama kucağında bakmaya mecbur olduğu bebesi var.  Bu arada Ayşe annemizin bile zaman zaman oynadığı oyuncakları varmış. Hani istisnai durumlar olabilir. Ama yaygınlık kazanması bunun sosyal bir sorun halini alması gibi bir sonucu intac ediyor.
Taaddüd-i zevcâtın yani birden fazla kadınla evlenmenin  dinen caiz olması yanında hukuken de serbest olduğu Arap ülkelerinde “en önemli sosyal problemin unûse sorunsalı olduğunu” söylüyorlar.  Yani evlilik yaşı geçtiği halde bir türlü evlen(e)meyen kızların sayısının giderek artması.
Bu kızlar neden evlenmezler. Çünkü en büyük sebep evlenebilecekleri erkek bulamazlar. Meselenin bu yönü böyle.
Peki onlara eş olacak erkekler nerede?
Arazide. Zavallılar evlilikten gözleri öyle korkmuş ki tam anlamıyla arazideler. Kimi evlilik için olmazsa olmaz gördüğü kariyerini tamamlamada, kimi dünyanın öbür ucunda, kimi olur ya dışarı çıkarım da sırtıma birileri biniverir diye hep bir şeylerin arkasında.
Ebeveynler aman bizim kız evde kalacak diye hep kaygı ederlerdi, şimdi “Ne olacak bizim bu oğlanın hali!” diye ahu figan etmedeler.
İş böyle bir noktaya gelmiş vaziyette. Evleri olmayan insanlar için şu anda nerede bulunduklarının hiç de önemi yokmuş. Keza gidecek bir yerleri  olmayanlar için de öyle.
Hayatında, kendisinin diğer yarısı gibi gördüğü bir eşi olmayan birinin ihtiyaç duyması halinde yanındakinin kim olmasının da önemi yok. Ha dalında elma, ha dibinde elma. Ha bu ha ötekisi.
Müslümanlık zor zenaat. Bir Allah’a inanacaksın. Onun, bize kendi özlerimizden eşler yaratmış olduğuna inanacak ve onun arayışı içinde olacaksın. Eşinden başkasına bakmayacaksın, el uzatmayacaksın, dokunmayacaksın. Hal böyle olunca kendilerini korumaları için en çok ihtiyaç duydukları dönemde, evlilik yükünü omuzlamada en  mütahammil, evliliğin meyvelerini devşirmede en verimli oldukları dönemde bizim bu insanlarımıza eşlerini bulmada yardımcı olmamız gerekiyor ve onları yüreklendirmeye çalışmamız icab ediyor.
İyi çıktı bahtım, kötü çıktı vay sebep!
Olsun, biz de şöyle deriz: İyilik yap at denize, balık bilmezse Hâlık bilir.
Hem bunlar bizim kendi öz yavrularımız, ciğer parelerimiz ve de anne kuzuları.
Hayatın tozunu attırmış olsalar bile belli ki bu alanda desteğe ihtiyaçları var.
Sizce de öyle değil mi?
Dua ile!
13.07.2013

GARİBCE

14 Mayıs 2013 Salı

Tezekten terazinin tezekten olurmuş dirhemi!




Bir dünyamız vardı; büyüsü ile bizi sarardı.
Dünyamızda ayağımızı sağlam basacak sabitelerimiz  ve genel geçer değerlerimiz vardı.
Tercihlerimizi işte bu değerler belirlerdi. Önümüze çıkan her daim iki yol olurdu. Seçimi bize aitti. Ölçütleri vardı. Aklımız da başımızda olurdu. Ne ipoteğe verilmiş ne de kilit altına alınmıştı. Saat gibi işlerdi. Danıştıkça daha bir parlar ve şakırdı. Aklımızı devreye sokar seçenekleri şaşmaz, müteal ölçütlere vurur gideceğimiz yolu ona göre biz seçerdik ve tercihlerimizin hesabını vermeye de hazır olurduk.
Çok şey değişti.  En kötüsü de hayatın büyüsü bozuldu. Her şeyin kiloya ve metreye vurulduğu bir dünyaya devrildi.
Paran kadar konuşabileceğin bir dünyaya tıkıldık.
İhtiyaçlarımızı ihtiraslarımız baştan çıkardı, karşılanamaz oldu.
Gerçi şimdi de seçiyoruz.
Seçiyoruz, heva ve heveslerimizin peşinde sürüklenmeyi seçiyoruz. Başta ne akıl var, ne akılda iş var. Akıl tek başına ne halt etsin ki. Göz görür mü? Görür. Haydi ışık olmasın da göz dediğin görsün bakalım. İlla ki gözün görebilmesi için ışık lazımdır. Akıl da öyle değil mi? Akıl iki yoldan birini seçerken neye göre seçecek. Elinde ölçüt olması lazım ki akıl bir işe yarasın. Aklın eline tutuşturulan bütün ölçütler .oktan. Öyle olunca da bir türlü çöplükten çıkıp da  burnumuz güzel kokulara ulaşamıyor.
Vah anam ki ne vah!
Geçen Fakültemizde konferans veren Kemal Sayar hoca anlatıyor. Bir genç kız geldi ve benden yardım istedi diyor. Kız: “Hocam bana yardım edin. İki tane adam var. İkisini de seviyorum. Birisi çok zengin, beni hep lüks arabalarda gezdiriyor. Ötekisi çok zengin değil, ama daha bir yakışıklı. Hangisini seçeceğimi bilemiyorum. İkisinden de vazgeçmek istemiyorum. Sizce hangisini seçmeliyim?” diyor.
Hoca ne yapsın, ne desin!
“Tezekten terazinin tezekten olur dirhemi” dedikleri şey işte bu olmalı.
Seçim yapacak, iki şey arasında tercihte bulunak, ama tercihte ölçüt olarak gördüğü her iki şey de .oktan. Birisi çok zenginmiş, diğeri çok yakışıklı imiş.
Evlilikten maksat huzur ve sükuna ermektir. Yüce Allah kendi özümüzden bizlere eşler yaratmasının amacını “sükunet” olarak belirler ve bu durumu kendi yüce varlığının ve kudretinin  ayetlerinden sayar. Bu o kadar önemlidir yani.  Araya da meveddet (sevgi) ve rahmet koyduğunu buyurur. Yani sükunet amaçlı bir birliktelik olacak ve bu birliktelik  meveddet ve rahmet ile beslenecek ve böylece  huzur ve sükunet hali ömür boyu devam edecek şekilde kalıcı olacak.
Şimdi bu kızımızın seçimine bakalım: Zengin olanı seçti ve lüks arabalarda gezindi. Bir gezindi iki gezindi. Sonra ne olacak? Özümüzün hasret olduğu huzur ve dinginlik haline bu bizi ulaştıracak mı?
Öbürünü seçse ve yakışıklı bir beyi olsa. Eee sonra ne olacak? Bir gün, bir ay, bir sene… sonra o yakışıklı yüzün büyüsü kaybolacak, insan o suretin altındaki gerçek yüzü (sireti) görmeye başlayacak ve asıl aramakta olduğu şeyin de işte o suretin arkasında saklı sirette olduğunu fark edecek, eğer aradığı yoksa vah ki ne vah!
Ey akıl sahipleri! Allah bizi aklımız olduğu için hayvanlardan ayrıcalıklı kıldı. Bizi biz yapan değerler ne yüzümüzün güzelliği ne zenginliğimizin gücü.
İbret alalım ey Allah’ın kulları!
Mutluluğu doğru adreste arayalım! Serapı hakikatinden ayırt edebilecek tek gücümüz idrakimiz, akli melekelerimiz ve hayat tecrübelerimizdir.
Sevgi (meveddet) ve rahmet, çıkarlara bağlı olduğu sürece kalıcı olamaz. Çıkar gitti, evlilik bitti. Zenginlik kayboldu, onun üzerine kurulu yapı da yok oldu. Yakışıklılık yok oldu, ona bağlı vurgunluk da yok oldu.
Gelin, parasına ya da yüzünün derisine vurgun olduğumuz için değil, sahici saiklerle sevebileceğimiz, sevgimizi besleyecek meveddet ve rahmetle ömür boyu mutlu olabileceğimiz şaşmaz müteal ölçütler edinelim.
Ne mal, ne hasep, ne soy ne sop, ne de zenginlik!
Bize lazım olan ruhumuza huzur verecek bir dinginlik.
İstemesini bilirsek biz Rabbimizden!
Niye lutfetmesin O, eşsiz hazinesinden.
Dua ile!
14.05.2013
GARİBCE

27 Şubat 2013 Çarşamba

Sosyal medya ilmihali: el-Çöpçataniyye el-Feysiyye





Bir okuyucumuz imdat diyor. Garibce’den medet umuyor.
“Hayırdır, ne oldu?” diyorum.
“Söyle hele, derdini söylemeyen dermanını bulamaz.”
Hocam diyor: “Sosyal ağlarda yani sanal alemde (Facebook özellikle) insanların rahatlığı hakkında, sanki yaptıklarını kimse görmüyormuşçasına(!) davranmaları bizi çok rahatsız ediyor.  Yani nasıl anlatsam o kadar abartıldı ki bu iş artık, insanlar tanımadıkları hatta hiç görmedikleri insanlarla evlenme niyetli (esas niyetleri ancak O bilir.) görüşmek ısrarında…”
“-Eee! Ne var bunda! Adam ne güzel evlenmek istiyormuş işte.
Eskiden olsaydı bir elbir tutacaktı. (Bu arada elbir diye kız ile oğlanın arasını bulan, haberleşmelerini sağlayan kimseye denirdi.)
Ondan sonra mektuplaşma işi çıktı. “Kızlara okumasını öğretin ama yazmasını öğretmeyin, çünkü sevgililerine mektup yazarlar” diye atalarımız çok direndi ama gene olacağa kimse mani olamadı. Şimdilerdeki bin sözün yerine eskiden bir söz yetiyordu ve o bir sözü de kişi ya kendisi ya da elbiri vasıtasıyla bir yolunu bulup ille de söylüyordu. İşlemeli çevreler, bir ayna, bir tarak… nice anlamlar taşıyordu.
Bir zamanlar ellerde telsiz “Brek! Brek!” diye keklik gibi ötüşen erkekler ve dişiler vardı.
Şimdi belli ki yeni bir çağ başlamış. Sanal aleme evrilmişiz. Evrilme mi devrilme mi henüz ne olduğunu da anlamamışız.
İmdi eskiden okuldan kaçarak kız/ oğlan tavlamaya giden gençler, şimdi bu kez sanal âlemde ava çıkar olmuşlar. Ağlarını germişler, oltalarını atmışlar ağlarına düşecek, zokayı yutacak avı beklemeye koyulmuşlar.
Bu sadece kızlar için değil aynısıyla tersinden de geçerli. Nice gelin kızdan daha utangaç ve afif delikanlı, fettan bir dürtüşle dengesini bozup kafa kola gelmesi sonunda kendini umutsuz bir vaka içinde bulabilmektedir.
“Bu gerçekten çok tehlikeli ve sakıncalı bir durum…” diyor.
Hee ya gerçekten çok tehlikeli ve sakıncalı. Ama eskiden de öyle idi beya!
Nice körpe kızlar, ağzını şapırdatarak avını bekleyen aç kurtlara av olabiliyordu.
Aslanın aç karnını ve yavrularını doyurmak için ceylanı avlaması zulüm sayılır mıydı? Yoksa işin doğası mıydı bu? Yapılan keyfe keder miydi?
İş bu noktayla sınırlı olsa denilebilecek pek fazla bir şey olmayabilir. Ama canavarlaşan ruhuyla sürünün tümünü kırmaya çalışır, karnını doyurmakla yetinmeyip, ihtiyaç miktarı ile sınırlı kalmayıp, geride kalana acır bir durum sergilerse o takdirde gerçekten haksızlık etmiş, zulüm irtikap etmiş olurdu.
İmdi bir er ya da hatun kişi gerçekten kendisine bir eş bulmak niyet ve iradesiyle sanal âlemde gezinse, kendisine denk gördüğü adaylar ile diyalog oluşturma çabası içerisine girse… bu tavrı makul görülebilir mi?
Bu sanal medya, kendinden değer yüklü bir şey midir, yoksa tanışmanın, tartışmanın, sohbetin, saldırının ve hatta küfürleşmenin… bir imkanı, bir platformu mudur?
Ben ikincisi olduğu kanaatindeyim. Hepsinde da az çok bir bezim oldu diyebilirim. Faydasını gördüm, ama henüz zararı ne oldu hesap edemedim, fatura henüz ortada yok, göremedim. Ama bıçak sırtı gibi bir zeminde olduğumu hep hatırda tuttum. Girdap gibi beni içine çekebilecek bir kara delik olabilme ihtimalini hiç aklımdan çıkarmadım.
Dolayısıyla bu zeminin özünde kötü olduğunu söyleyemeyiz. Onu kötü ya da iyi yapan bizim irademizdir ya da esiri olduğumuz insiyaklarımız, hırs ve ihtiraslarımızdır.
Burada yani sosyal medyada görünmek noktasına gelince, gerçek hayatta görünen birinin burada kendisini görünmez kılması benim öteden beri pek anlayamadığım bir şeydir zaten. Söz gelimi Fakültede okuyup da Mezuniyet Albümüne resmini koydurmamayı ben oldum olası anlayamamışımdır.
Gerçeğinden kaçmayan bir insan, sanalından niye kaçar ki.
Sanal medyada görünürlük modern bir olgudur ve bizim için oldukça yenidir. Düğün davetiyesine eşinin adını bile yazdırmayıp nokta nokta ile geçiştiren benim gibi birinin kızlarının sosyal medyada  kendi öz kimlikleri ve resimleriyle arzı endam etmesi gerçekten büyük bir olay olmalıdır.
Kişi modern hayatta varsa, onun meydanlarında ve imkanlarında da var olması bunun tabii bir uzantısı gibidir.
Ha, iradesine hâkim değilse, motor güçlü ama fren mekanizmasından yoksunsa, bir otokontrol mekanizmasından hali ise o zaman zaten ne yapsa yeridir. Akıntıdaki bir kütük gibi kendisini hangi taştan taşa vuracağını zaten kendisi değil, akıntının istikameti ve şiddeti belirleyecektir.
O gibiler ha gerçek hayatta sürüklenmişler ha sanalında… Bu gibiler için bu akıbetten korunmak çok güç gözüküyor.
Kişiliği oluşmamış, iradesi hevâsının zebunu olmuş, özgürlüğü aklına eseni yapma, hırs ve ihtiraslarının peşinden koşma zanneden  kimseleri siz zincire bile vursanız, onlar bir yolunu bulur gene yapacaklarını zaten yaparlar.
Bir hapishanede mahkûmlar kumara çok düşkünmüşler. Ellerinden kumar oynamaya imkân verecek her türlü malzemeyi almışlar. Bunlar hemen bir kutu lokum almışlar ve herkese birer tane lokum dağıtmışlar ve ondan sonra kimin lokumu üzerine sinek konacak diye beklemeye başlamışlar. Kumarcıya, kumarın yolu mu olurmuş, o ille de bulur bir yol.
O itibarla, modern insana sanal medyada gözükme demek, çağın ruhuna pek uymuyor. Hem diyeceksiniz ki imaj her şeydir. Görünürlük çağın en karakteristik özelliğidir. “Görünüyorum, o halde varım!” artık varlık felsefesi olmuştur. Bu insanların görünürlüğünü engellemek, onları sanki bir tür dört duvar arasına hapsetmek gibi bir şeydir. Bu bir yol değildir. Vaktiyle televizyon ile mücadelede televizyon galip geldi. Şimdi de sosyal medya galip gelecektir.
O yüzden ey söyleyecek sözü olanlar, bilin ki sözünüzü söylemenin imkânı artık bu yeni alanlar. Bu yeni araçlar. Bu alanlarda yoksanız, siz ha varsınız ha yoksunuz durumunda olacaksınız. Bilgi elde etme araçları içinde başı çeken televizyon imiş. Örgün eğitim ise sadece yüzde birlik bir payı oluşturuyormuş. Geri kalanı da medya. Ona göre ey ahali! Para edecek bir değeriniz varsa, bunun en büyük pazarı artık bu mekânlar.
Nabzını tutmak ve dilini kullanmak sözünüzü ulaştırabilmenin bu alanda da elbette ön koşulu olmaktadır.
Öyle ise bu dünyada gerçekten var iseniz, sanal âlemde de kendinize bir yer açın. Söyleyeceğinizi orada da söyleyin. Sözü olanları orada takip edin. Bilgi ve hikmetin adresi artık bu alanlarda aranmaya başladı.
Doğrusu ben de özellikle Garibce’ye sebep sosyal medyaya iyice takılmış durumdayım. Bir kısmı akraba ama çoğunluğu talebe ve tanış olmak üzere çok sayıda arkadaşım oldu. Sadece şöyle bir göz gezdirme ile bile bu alanda varlıklarını sürdüren yakınlarımdan kimin nerede, ne yaptıklarını eskisinden çok daha iyi biliyorum artık. Fakültemdeki öğrencilerin benim ve diğer hocalarımız hakkındaki düşünce ve değerlendirmelerini çok daha iyi takip edebiliyorum. Güncel olayları izliyor ve özellikle kendi ilgi alanımla ilgili konuları tespit edebiliyor ve buna sebep Garibce için hiç konu sıkıntısı çekmiyorum. Kendisine itimat ettiğim takipçilerimin tavsiye ettikleri yazıları özellikle okumaya çalışıyor ve kendimin de beğenmesi halinde ben de paylaşıyorum.
Garibce ama, artık bu işler böyle gidiyor.
İşte bu ortamda evlenme çağındaki gençlerin bu imkânı bu kez kendi ihtiyaçları doğrultusunda kullanmaları zaten beklenen bir durum olmalıydı. Nitekim gençler de bunu hep yapıyor olmalılar.
Bu gibi konular açıldığı zaman aklıma hep Erzurumlu ehram içindeki bir genç kızın, arka mahallelerde arkadaş evine gitmekte olan benim görüş alanıma girince ehramını açıp yüzünü göstermesi sahnesi gelir. Eee ne de olsa  o zamanlar genciz, üniversite öğrencisiyiz, evlenme çağındayız –ki o zamanlar genelde son sınıfta nişanlanılır, işe girilir girilmez de evlenilirdi-  … Şimdi  o ehramın içinde evlilik çağında kendisine hayırlı bir kısmet çıkmasını bekleyen o kız ben olsaydım, onun yaptığını ben de yapardım ve yaptığıma belki  kendi kendime gülerdim de!  
Atılan her oltadan balık çıkmaz. Ama olta atılmadan da balık tutulmaz ki. Bu böyle.
Bir de şöyle bir durum var:
Şimdilerde artık iş başa düşmüş durumda.
Eskiden olduğu gibi kaygımızı çekecek dedeler, babalar, dadaşlar, ağalar, amcalar… kalmadı. Kalmış kızın kaygısını çekecek amca oğulları yok artık.
Kızın yaşı ilerlemiş. Şegav diye bir köy varmış uzakça, oradan bir isteri varmış. Bir de amcasının oğul varmış, yaşı küçükmüş. Abisi acaba bu kızı ne yapsak diye düşünür dururmuş. Kız çeşme başında su için toplandıklarında hal hatır sorusuna:
“Şegav ırak, emmim oğlu ufak, dadaşım şaştı kaldı!” demiş.
İmdi modern aile yapısı, göç olgusu ve gurbet savruntusu kaygıyı başa düşürdü. Gençler kendi işlerini kendileri halletmeye başladılar. Haliyle tecrübe sahibi oluncaya kadar canları çok yanabiliyor, umutsuzluğa düşebiliyorlar, kendilerini çaresiz görebiliyorlar.
Bindik bir alamete, gidiyoruz kıyamete, fatura henüz kesilmedi. Kimin ödeyeceği de pek belli değil.
Yakınma devam ediyor: “Üstelik bunu yapanlar da ilahiyat öğrencisi veya başka bir bölümde öğrenci olunca, hatta ve hatta öğretmen olunca, iş daha vahim bir durumda olmuş oluyor.”
Bence burada ilahiyat öğrencisi ve öğretmen gibi ayrım yapmak isabetli olmayabilir. Sonuçta bu alanda görünürlük modern bir ihtiyaç halini alınca –isterse bu bir dayatma sonucu olsun sonuç olarak bu mevcut gerçekliği değiştirmez- onların da bu alanda görünür olmayı arzu etmeleri ve taleplerini bu yolla ulaştırmaya çalışmaları kaçınılmaz olacaktır.
İmdi bunun usulü ve adabı ne olmalıdır?
Doğrusu henüz bunun ilmihali yazılmış değildir. Ama şu bir gerçektir ki dünyada gök kubbe altında yeni bir şey de yoktur. Yeni olan şekillerdir, kalıplardır, yollardır, araçlardır. O yüzden insanî ilişkiler temelde aynıdır. Yüz yüze ilişkilerde insanlar bir birlerine nasıl davranıyorlarsa sosyal medyada da benzer davranışlar geliştirebilirler. Arkadaşlığı kabul etmek ve arkadaşlıktan çıkarmak kişilerin kendi ellerinde olan bir şeydir. Bize gönderilen mesajı kale alıp almamak da keza bizim elimizdedir.
“Gönül kapım açıktır çalmadan gir içeri” diye kapıyı açık bırakacak halimiz yoktur. Ama kapıyı tümden kapayıp da duvar haline getirmenin de anlamı yoktur. İtidalli bir davranış burada da geçerli olmalıdır.
Camınıza biri taş attı diye hemen pencereyi açıp, aşağıya çarşafı uzatıp ne idüğü belirsiz elin adamını içeri almanın bir mantığı elbette yoktur.
“Baba bir hırsız tuttum. -Getir oğlum! -Gelmiyor baba! -Bırak gitsin oğlum! -Gitmiyor baba!” diye ifade edilen türden yavuz hırsızlara bulaşmamak için elbette tedbirli olmak gerekir.
“Elini veren kolunu kaptırır” derlerdi eskiden. Bu sanal âlemde de aynısıyla geçerlidir. İnsanlar karşılaştıkları kimselerin gerçek kimliklerini ve yüzlerini tanımadan mahrem sayılabilecek birçok bilgilerini, sırlarını, fotoğraflarını vb. paylaşıyorlar ondan sonra da pişmanlık duydukları zaman ah vah ediyorlar. “Ahbib habibeke hevnemmâ…” hadisi aynısıyla burası için de geçerlidir. “Sevdiğini ölçülü sev, ola ki bir gün düşmanın olur. Düşmanına da ölçülü davran, ola ki bir gün dostun olur!”
Her şeyden önce ilişkiler insanca olmalıdır. Zorlama ve taciz gibi yollara asla tevessül edilmemelidir. Böylelerine de imkan verilmemelidir.
Sokağa çıkan ve görünmeyi arzu eden herkes, görmek isteyenlerce de görülür. Bundan tabii bir şey yoktur. Ben gezineyim, dolaşayım, ama herkes ben gelince arkasını dönsün, gözünü yumsun, kulağına tıkaç koysun… şeklindeki bir beklenti yerinde olamaz. Ama birileri dışarı çıkmış öyle ise bu o yollu diye arkasına düşüp, kene gibi yapışıp rahatsız etmek, sarkıntılık etmek, hatta taciz ve tecavüzde bulunmak ve arkasından da ne yapalım aranıyordu şeklinde bir savunma içine girmek de asla kabul edilebilir değildir.
Bütün bu tavır ve ilişkilerin insanîlik çerçevesi içinde olması, genel ahlak ve adaba uygun olması gerekir.
Şunu da ilave etmekte yarar vardır: Sosyal yapının geleneksel kurumlarının işlerlik kazandığı devirlerde evliliklerde genelde aileler kendilerine gelin ararlardı ve kefaet (denklik)  şartı vardı ve önemli olan aileler arasındaki denklik ve uyumdu. O yüzden evlilik çok daha erken yaşlarda yapılıyordu ve görücü usulü egemendi. Çocuk yaşta evlendirilen eşler aile içinde hem büyürler ve hem de kişiliklerini birlikte tamamlarlardı. Birbirilerine iyiden iyiye benzeşirler, tam manasıyla aileye kaynaşırlardı. Eşler dört duvar arasında baş başa olmadıkları için, sorunların oluşması halinde aile içindeki diğer fertler tampon vazifesi görür ve eşlerin birbirini yiyip tüketmesi gibi durumlar az olurdu. Boşanma oranları biraz da o yüzden düşük olurdu.
Şimdi yıllarca flört ediyorlar ama taraflar birbirlerini gerçek yüzleriyle bir türlü tanıyamıyorlar. Çünkü her iki taraf da müthiş rol kesiyor, gerçek yüzlerini saklayabiliyorlar. Bu durum uzuyor ve işi tensel temasa kadar götürenler oluyor, hatta birlikte yaşam diyorlar, nikahsız her türlü ilişkiyi sürdürüyorlar. Bir insan karşı taraftan elde edebileceği her bir şeyi zaten elde etmişse, bunun için ayrıca evlenmeye gerek kalır mı?
Belediye yeni yapılmış bir daireye su, elektrik, doğalgaz gibi her türlü hizmeti açınca vatandaş vergi ödeyerek iskan almaya yanaşmıyor. O yüzden şu anda çok sayıda arsa tapusu ile içinde her türlü hizmetin sunulduğu evler var. Resmen ev gözükmüyor ama fiilen içinde oturanlar bulunuyor. Birlikte yaşam da galiba böyle bir şey oluyor.
Bütün bunlar aile yapısını bozuyor ve fertlerin sağlıklı büyüyüp yetişmesinin yegane meşru zemini elden kayıp gidiyor.
Evlilik yaşının giderek yükselmesi bu işi daha da zorlaştıran ve içinden çıkılmaz hale getiren bir faktör oluyor.
Kızın karşısına biri çıkıyor. Bir heyecandır sarıyor, her şeyi unutuyor. Aklı fikri o kişiye takılıyor ve iş ciddiye biniyor. Adam evliliğe yanaşmıyor ve kız karşısındakinin kendisini kullanma amacında olduğunu görüyor ve vazgeçiyor. Ama yorgun ve bitkin düşmüş bir ruh haleti ile enkaz yığını gibi bir vaziyette. Kendisini toparlaması aylarca zaman alıyor. Her şey yoluna girmiş gibi gözükürken karşısına bu kez bir başkası çıkıyor. Üç beş ay yine öyle. Arkasından gene olmuyor. Zaten bu işler ilkinde olmayınca diğerlerinde çok daha zor oluyor. Derken öyle bir haleti ruhiye oluşuyor ki artık iyice usanmış ve bıkmış biri olarak “Artık yoruldum, önüme çıkan ilk kişi ile evleneceğim, yürürse yürür, yürümezse bu evlilikten bir çocuk yapsam o da benim kârım olur” şeklindeki bir anlayışı seslendirebiliyor.
Abe kızım, madem öyle önüne çıkacak ilk kişiyle evlenecektin de yıllarca niye bu kadar hem kendini yordun hem de karşına çakanları…
Maalesef sonuç giderek böyle olacağa ve bu sürecin hızla devam etmesi halinde boşanmış ve ayrı yaşayan eşlerin çoğalacağı ve ailenin sıcak ortamını kaybeden çocukların daha bir perişan hale gelecekleri bir kehanet olmadan öteye bir öngörü gibi duruyor.
Bunun ötesinde ilişkilerin taciz şeklini alması halinde günümüz ceza yasaları oldukça caydırıcı mahiyettedir. Gerektiği hallerde hakların yasal yollardan da aranacağının karşı tarafça bilinmesi ve yeri geldiğinde yeterli anlayışı göstermeyen tarafa bunun ihsası da önemlidir ve olumsuz tavırlar için caydırıcı olabilir.
Öteden beri bir slogan vardır: “Kişilik mi dişilik mi?” diye.  Dişilik çoğu kez kişiliği dövüyor.  Ama nihaî planda dişilik gidiyor de geriye kişilik kalıyor. O da varsa tabi.
Benim özellikle kız öğrencilerimize tavsiyem sosyal medyada kendi kimlik ve kişilikleriyle bir duruş sergilemeleridir. Yalancı, geçici ve aldatıcı yaldızlı görüntülere, reklamlara aldanmamalarıdır.
Eskiden “Huffeti’l-cennetü bi’l-mekârih…” idi. yani “Cennetin etrafı zorluklarla, insanın nefsine ağır gelici şeylerle kuşatılmıştır. Cehennem ise arzu ve heveslere hitap edecek şeylerle çevrilidir.” deniyordu. Bu sosyal medya için de aynısıyla geçerlidir. Çilesi çekilmeyen, bedeli ödenmeyen hevesler aldatıcıdır, bizi felakete götürür.  Hoşumuza gitmese de çektiğimiz zorluklar, engelleri aşma uğrunda ortaya koyduğumuz çabalar, fedakârlıklar bizi olgunlaştırır.
Bu hep böyleydi, eskiden de öyleydi, şimdi de böyle. Gerçek hayatta da böyledir, sosyal medyada da.
İnsan, ne kadar yanılsa ve yanlış yola düşse de içinde hiç susmayan bir fıtrat sesi hep olagelmiştir. Biraz da ona kulak vermek ve içindeki sessiz çığlığı dinlemek gerekir.
Ve elbette ki her zaman sığınabileceğimiz bir Hafîz, kendisine dayanacağımız bir Yüce Kudret, her türlü umurumuzu kendisine havale edeceğimiz bir Rahman ve Rahîm olan Rab olması ve O’nu şah damarımızdan kendimize daha yakın hissetmemiz en büyük gücümüz ve imdadımız olacaktır.
Cümlenizi Allah’a emanet ediyorum.
Başarıya eyvallah, fakat bize lazım olan daha çok mutluluktur, diyorum.
Ve o da elbette ki ne kadar bizim dahlimiz olsa da Allah vergisi.
Yüce Rabbimizden cümlenize lütuf buyurmasını niyaz ediyorum.
Mutlu olun, mutlu kalın!

27.02.2013
GARİBCE
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...