Ahmet Muhtar Büyükçınar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ahmet Muhtar Büyükçınar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Mart 2015 Cuma

Dine kıymet biçmek!


Bizde din adamlığı yok derler. Kasıt ruhbanlık ise doğrudur.
Ama bir dinin adamı/ adamları yoksa vah o dinin haline!
Kendisine dine adamış adamlar!
Din insanlar için var.
Öyle ise dinin adamları son tahlilde kendilerini insanlara adayan kimseler olmalı.
Dini onların hayatlarına ışık getirecek, onlara yön verecek şekilde sunacak adamlar.
Bizim yaptığımız ise daha çok dine değer biçmek gibi.
Din o kadar değerli ki bizim gözümüzde, onun uğrunda bütün canlar feda olsa yeridir, olması gereken budur deriz. Ve bir sürü din şehitlerimiz. Oh ne ala!
Din o kadar kıymetli ki onu en kıymetli mahfazalar içinde en yüksek yerlerde saklamalı.
Din olur olmaz kimselerin eline verilmemeli, çocuktan esirgenen oyuncak gibi, ya kırarsa, ya bozarsa…
Dinin hayatta ne işi olabilir ki! O paha biçilemez değeriyle itina ile saklanmalı.
Desene şunu müzede saklamalı diye.
Bizim din algımız biraz böyle gibi geliyor bana. Hayatın içinde ve her zaman ve mekanda var olması gereken bir din, öyle olmuyor, birtakım ritüellere indirgeniyor, semboller üzerinden kotarılmak isteniyor.
Yemeğin içindeki tuz gibi, sütün içindeki yağ gibi hayatın her zerresinde din olmalı ki yemeğimiz tatsız tuzsuz, yoğurdumuz imansız olmasın.
Allah’ı yücelteceğiz diye o kadar erişilmez kıldık ki artık şeyh efendi elimizi tutup himmet buyurup bizi O’na götürmeden erişemez olduk. Oysa O bize Şah damarımızdan daha yakındı, her dem biz O’nunla oldukça O da bizimle idi. Hal böyle iken bizi Allah’a götürüyoruz diye Atta’ya mı götürüyorlar.
Vah ki ne vah!
İnsanları gündelik yaşantılarıyla, yaşantılarındaki istikametle, özde, sözde ve işte doğrulukla, dürüstlükle ölçemiyoruz, çünkü bunları ölçebilecek elimizde ölçütlerimiz yok. Giydiğine bakıyoruz, saçına sakalına bakıyoruz, boyuna posuna bakıyoruz… İnsanlarımızın kıymetini bunlardan hareketle ölçmeye kalkıyoruz.
Dindarlık ne ki acep?
Eline, diline , beline sahip olmaksa işimiz gerçekten zor.
Müslüman, kimsenin elinden ve dilinden zarar görmediği kimse ise zor.
Mümin hoş geçimli kimse ise zor.
Mümin, müminin aynası ise zor.
Dindarlık belli ki zor, hem de çok zor.
Sakal ise, kolay.
Cübbe ise o da kolay.
Sarık sarmaksa… bunlar gerçekten kolay.
Dervişlik olsaydı tâc ile hırka 
Biz dahi alırdık otuza kırka
Derler ki kıyamette insanlar anadan uryan haşr olacaklarmış. Bu dünyada haydi otuza kırka demedik aldık; sarıkla cübbeyle, sakalla şalvarla  yırttık diyelim, orada ne yapacağız?
Garibce malum benim içimdeki ben. Arada ilginç muhaverelerimiz de oluyor kendileriyle.  Malum bir süredir sakalımız var hatta bir ara hakkını tam verelim deyu bir kabza kadar olsun için epey bir salıvermiştik. Rahmetli Ahmet Muhtar Büyükçınar hocam “Sakal, beynin antenidir!” derdi. Uzatmamıza sebep de oydu? Ne zaman sinyal almaya başlayacak diye epey bir bekledik.  O günden beri aklımın çalışmasında bir ilerleme oldu mu  doğrusu onu çok seçemedim. Ama  belli ki artık sakalımız da var şunun şurasında geriye ne kaldı bir sarık bir de cübbeden başka diye havalara girdiğimizi sezmiş olacak ki, bir gün beni dürttü, “Hey, hey!” dedi “Dur hele! o havalar da ne! Sonunda keramet zannettiğin şey bir tutam kıl değil mi. Sen köy hayatını bilirsin. Hiç keçi görmedin mi? Bir ömür boyu bir tutam sakal ile yaşar da  ne hikmetse kıçları hep açıkta gezer.  Eğer bu bir tutam kılın kendinde bir keramet olsaydı, hiç olmazsa ayıbını örtmeye yarardı!”
Dedim, “Garibce bak şimdi bu olmadı!”.
O ısrar etti, “geçen yazmıştım” dedi “ozanın öyküsünü: Hani zülfünün teline kurban olayım diye bir ömür türkü söyleyen adamın halini. Adam sonunda öğrenmiş ki bir ömür boyu kurban olduğu  zülüf, saç, tel de kıl imiş. Haydi gel de yanma!”
Laf aramızda bu Garibce bazen ters söylese de hep doğru söylüyor sanki.
O yüzden ben onu seviyorum. Ve onun -kendime rağmen- hep yaşamasını istiyorum.
Bunun da ancak sizin teveccühünüz ve duanızla olacağını da biliyorum.
Din adamı değil ama dinin adamı olmamız duasıyla!
27.03.2015

GARİBCE

12 Nisan 2013 Cuma

Ya talebe: “Hocam, sana hakkımı helal etmiyorum” derse!




Ahmet Muhtar Büyükçınar’ın cenaze merasiminde Camide yapılan konuşmalar esnasında Ahmet Özhan şu mealde sözler de etmişti:
“Ben ona rahmet dilerken, hakkımızı helal edelim derken aslında teeddüp ederim. Çünkü aslında onun bize haklarını helal etmesi lazım. Bizim onun üzerinde ne hakkımız olabilir ki?”
Elbette bu söz çok doğru ve yerinde. Ahmet Muhtar Hoca gibi ömrünü İslam’ı yaşamaya ve insanların anlayabileceği bir dil ve hal ile onlara anlatmaya adamış bir hocamızın üzerinde bizim ne hakkımız olabilirdi ki? Bunca talebe yetiştirmiş, bunca insana hayatın içinde bir din öğretmiş, Müslümanlığı sevdirmiş bir hoca efendinin ancak bizim üzerimizde hakkı olabilir.
Durum böyle olmakla birlikte bu söz Ahmet Muhtar Büyükçınar gibi hocalığın bihakkın hakkını verenler için doğru olabilir. Ama acaba bütün hocalar için de durum öyle midir?
Düşünün anne babanız elinizden tutmuş ve sizi mektebe getirmiş, hocaya teslim etmiş, “Hocam bunun eti senin kemiği benim, bunu hem âlim hem de adam et!” demiş. Ocaktan yeni çıkarılmış hâlâ üzerinde toprak eseri olan kocaman bir cevher filizi. Hoca o filizi eline almış, ölçmüş biçmiş tartmış mevcudu bir değerlendirmiş, ondan sonra da yılların tecrübesiyle bu filizden ne çıkar diye hesap etmiş kitap etmiş, onun neye yatkın olduğunu ve bu maldan nasıl bir mücevher çıkarılabileceğini öngörmüş sonra da yılmadan usanmadan en nadide usul ve tekniklerle, en çağdaş araç ve gereçlerle onu işlemeye kendisini adamış ve yıllar sonra o ham malzemeden dünya ölçeğinde bir sanat eseri ayarında bir mücevher ortaya çıkarmış, her güzelin göğsünde taşımaya heves edeceği güzellikte, her gözü alabilecek bir albenide bir eser vücuda getirmiş. Şimdi böyle bir hocanın eli öpülmez de ne yapılır? Böylesi bir hocanın üzerimizdeki hakkı nasıl ödenir? Böyle bir hak, söz ile, “semen-i kalîl” ile hiç ödenebilir mi?
Ama bir de şöyle düşünün: eline aldığı henüz yarı topraklı o malzemeyi takdir edememiş, elması kömür filizi ile karıştırmış, ölçmemiş, tartmamış, kıymetini takdir edememiş, kuyumcu terazisinde tartılacak bir filizi oduncu kantarında tartmaya kalkmış. Kaba saba alet ve edevatlarla yontmaya başlamış ve sonunda o güzelim potansiyel mücevher bu mendeburun elinde heder olmuş gitmiş.
Şimdi sen ol da gel bu adama rahmet oku. Bizim bu oduncu üzerimizde ne hakkımız olabilir ki de? Asıl o bize hakkını helal etsin de.
Hepimiz kendi talebelik tecrübeleriyle nice sözde hocalar yüzünden büyük bir oranda zayiat verildiğini bilir.
Nice bizimle başlayan emsallerimiz vardır, onlar bir güzelin göğsünde bir mücevher gibi olabileceği hayalini, oduncu ya da kömürcünün eline düşmesi sonucu heder olmuş gitmiş, yıllarıyla birlikte hayalleri de yıkılmıştır.
Düşünün şimdi babanız sizi elinizden tutmuş ve mektebe yazdırmış hocanıza “Eti senin kemiği benim demiş”, verilebilecek her şekli almaya, öğretilebilecek her bilgiyi öğrenmeye liyakatlisiniz. Kaba sabasınız ama incelmeye yatkınsınız. Hâlâ tozun toprağın içindesiniz, henüz adap erkan nedir bilmezsiniz, bilgi ise sıfır düzeyindesiniz, sizi teslim alan ve önce içinde bulunduğunuz toz topraktan arındırıp arkasından da yıllar sürecek bir sabır ve azimle sizi bir kuyumcu titizliği ile işleyecek olan daha doğrusu öyle olması gereken adam, oduncu kömürcü marifetiyle, elindeki kazmayla balyozla sizi sözde işlemeye başlamış, kulaklarınızdan sizi kaldırıp, koridora atmış ve süklüm püklüm kalkıp yerinize oturduğunuzda da boynunuzun köküne indirdiği yumruktan balyozla sizi altınıza işetmiş, alamadığı öfkeyle öğrencinin kafasıyla karatahtayı kırmaya çalışmış, yaptığınız her kusuru yüzünüze vurmuş, eksiğinizi kendi kemaline delalet bilmiş, sevdirmemiş nefret ettirmiş, pek çoğununun okuldan kaçmasına sebep olmuş, aradan otuz kırk yıl geçse bile hatırladığınız da hâlâ içinizde kendisine karşı kin ve öfke duyduğunuz sözde hoca asıl mesleği oduncu olması lazım gelen hocalarınız olduysa söyleyin şimdi acaba siz olsanız hakkınızı helal eder miydiniz?! Ya da sizin onun üzerinde acaba hakkınız olabilir miydi?
Bizim fakültede yıllar önce bir talebe bir hocasına gördüğü kötü muamele ve adaletsizlik yüzünden “Hocam, size hakkımı helal etmiyorum!” demiş. Hoca öğretim üyeleri odasına geldi ki köpürüyor… “Ulan bilmem ne! Sen kim oluyorsun da hakkını helal etmiyormuşsun. Sen benim babam mısın, hocam mısın? Senin benim üzerimde ne hakkın olabilir ki?!” Hoca burnundan soluyordu ve epey bir zaman kendisine gelememişti.
Öğrenciyi de tanıyordum ve bana öğrenci haklı gibi geliyordu.
Öğrenci, hoca elinde bir emanet gibi olmalıydı ve geleceğin ilim adamları olarak saygıyı hak etmeliydi. Hatta hele günümüzde ve özellikle de bizim nesillerde herkesin İmam Hatip ve İlahiyat tahsiline yanaşmadığı, birçoklarının bu mektepleri hor gördükleri zamanlarda bu okullarda talebe olmaya talip olmak bile başlı başına bu öğrencilerin saygı görmeyi hak etmelerine yeterli sebep olabilirdi.
Talebelik psikolojisi diye bir şey vardır. Hepimiz talebe olduk. Talebe yeri gelir dersi kaynatmayı sever, talebe imtihanda kolay soru bekler, talebe devam takibinden hoşlanmaz, talebe az sorumluluk verilsin ister. Ama talebe buna rağmen işin farkındadır. Hangi hocanın işi zor tuttuğunu buna rağmen öğrencinin geleceği için çabaladığını takdir eder. Uzun vadede gerçek anlamda saygıyı hak edeni bilir.
Onlar bilsin ya da bilmesin! Ama hocalar olarak bizim onların değerini bilmemiz ve onları zayi etmememiz lazım. Onların tüm kapasitelerini zorlamazsak, onları gelecek için en iyi şekilde hazırlayıp, melekelerini ortaya çıkarıp, geliştirip, ilim ve hikmetle mücehhez kılamazsak, bunlar bize de bir gün yüzümüze ya da yıllar sonra arkamızdan “Sana hakkımı helal etmiyorum hocam!” diyebilirler.
Zaten lisan-ı halleriyle bunu hep söylüyorlardır.
Tabii anlayana!
Dua ile!
12.05.2013
GARİBCE

11 Nisan 2013 Perşembe

Ahmet Muhtar Büyükçınar’ın ardından Ahmet Özhan der ki:




Ahmet Muhtar Büyükçınar hocamızın cenaze namazı öncesinde, Esenköy Merkez Camii’nde Hocanın iki talebesinin ardından Ahmet Özhan söz almıştı.
Bence onun söyledikleri her hoca ve hoca olacak her talebe açısından dikkatle kulak verilmesi gereken hususlar içeriyor.
Özetle ve yaklaşık olarak o şöyle diyordu:
İlmin değişik aşamalarında ondan istifade eden Hocalarımız,  onun ilmî yönünden bahsettiler.
Ben ise çok değişik bir alandan, sahnelerden gelerek hoca ile birlikte olma şansını yakalamış biri olarak daha değişik gözlemleri olan biriyim ve ben onun  nasıl bir ilim adamı olduğunu değil, size onun nasıl bir  Müslüman olduğunu anlatacağım.
Benim bulunduğum yerde bulunan dinin icaplarıyla çok sıkı fıkı olmayan insanların hoca tarafından nasıl görüldüğü, onlara nasıl davranılması gerektiği yaklaşımını anlatacağım.
Ben Hocayı 1980 yılı hac yolculuğunda tanıdım. Yolda tanıştık. Mekke’de Mesfele’de kalıyorduk. Tabi o zaman şimdiye nazaran imkanlar çok daha zordu, mütevazi bir evde kalıyorduk. Bir baktık kapıda hoca: “Rüyamda seninle birlikte şarkı söylüyorduk. Sen de buradasın, ben de buradayım, o zaman niye beraberce söylemeyelim!” dedi. Düşünün Mekke-yi Mükerreme’deyiz. Hac için oradayız. Neyse biz muhabbete başladık. Sofular mekanı terk ettiler.  Biz hoca ile baş başa kaldık.  Hocanın engin muhabbet ve müsamahası, beni kendisine nasıl bağlamak icap ediyorsa o şekilde bağlamıştı. Hoca bunu Muhammedî bir müsamahalı muhabbetle  yapıyordu. Bunu ben şöyle yapayım da  şöyle olsun şeklinde  hesaplı bir biçimde yapmıyordu. Yaptıkları onun duruşu onu icap ettirdiği için öyle idi.
O saf, zamanı ve ilerisini okumada yani İkra sırrı kapasitesiyle insanlara yaklaşırdı. Onun bu yaklaşımına kayıtsız kalmak hiç kimsenin harcı değildi. Zaten hayatı, efendimizin hayatını taklitten tahkike taşımakla geçmiş olan bir kişiydi.
Hatm-i hacesini denizde yüzerken çeker, o beyaz sakalı suyun üzerinde süzülüyorken görürdüm ve açılır gözden kaybolurdu.
Hocanın yaklaşımı doğru yaklaşımdır, din-i mübini sevdirmek adına, efendimizin ahlakını sevdirmek adına, yani insan olmak adına halifetullah olma özelliğini açığa çıkarabilme adına hocamızın davranışları yerden göğe kadar doğru idi.  Çünkü dini doğru okumuştu.
Allah ona rahmet eylesin.
Ben ona rahmet dilerken, hakkımızı helal edelim derken aslında teeddüb ederim. Çünkü aslında onun bize haklarını helal etmesi lazım. Bizim onun üzerinde ne hakkımız olabilir ki?
“Nice cenaze vardır ki, namazını kılanlar sayesinde affolunur. Nice cenazeler de vardır ki namazını kılanlar onun sayesinde affa nail olur.”
Hocamız işte böyle biriydi.
__oOo__
Evet, Ahmet Özhan’ın söyledikleri özetle böyle.
Konuşmasında, onun din-i mübini sevdirici ruhu, engin muhabbet ve müsamahası, dinin icaplarına uzak insanlara yaklaşabilme örnek başarısı öne çıkıyordu.
Ne ilginçtir ki hocanın bu özellikleri bazı meslektaşları tarafından yadırganıyordu.
Onun bu özelliklerinden yoksun olanlar ve hatta hocayı mezhebinin genişliği ile ithama bile kalkışanlar acaba kendilerine bir bakarlar mı, şimdiye kadar İslam’ın mesajını kaç kişiye ulaştırabilmişlerdir.
Bu din kolaylık dinidir ve bu yolda sevdirme esastır. Oysa bizim söylemlerimizde zorluk vardır, korkutma üslubu ağır basmaktadır.
Hayatı zaten tanımayız. O yüzden de din adına konuştuklarımızın kahir ekseriyeti hayatta bir karşılığı olmadığı için muhataplar tarafından hiçbir anlam ifade etmez. Dahası onlar zaten bizi muhatap da almazlar.
Koskoca hoca olmuş, yaşını başını almış bir adamın, bir kucak sakalıyla denizde ne işi olabilirdi ki?
Hele Mekke gibi bir yerde yarenlik etmenin anlamı ne olabilirdi?
Ah be hocam! Gerçekten hayatın bir ibret aynasıydı.
Senin gibi hocalara bu insanların ihtiyacı var.
Bedenin elbette her fani gibi toprağa tevdi edildi.
Ama arkanda ruhlarda bıraktığın iz devam edeceğe benziyor.
Ruhun şad olsun!
11.04.2013
GARİBCE


10 Nisan 2013 Çarşamba

Ahmet Muhtar Büyükçınar der ki: İnsan müteşebbis oldukça dinç, öğrenici oldukça gençtir.




Rahmete vesile olması dileği ile Ahmet Muhtar Büyükçınar’ın vefatının ardından Haseki’de bize okutmuş olduğu Sünen-i Ebî Dâvud’u elime aldım ve şöyle bir karıştırdım.
Benim nazarımda hocanın ayrı bir yeri vardı. Çünkü Rahmetli, ilmi yanında aynı zamanda hikmet ve irfanıyla da temayüz etmiş biriydi.
Kapak sayfasına ve kitabın değişik yerlerine birçok not almışım. Hikmet namına ağzından çıkanları yakalamaya çalışmışım.
Hikmet ile ilgili bak şimdi hatırladım, birinde şöyle bir şey anlatmıştı:
İki sahabi, gayrimüslim birinin evine misafir olmuşlar ve namaz kılmak istemişler. İçlerinden biri ev sahibine “Ev temiz mi?” diye sormuş. Kâfir olan ev sahibi de “Tahhir kalbek! = Sen kendi kalbini temiz tutmaya bak!” demiş. Öbür sahabi bu lafın üzerine hemen arkadaşına “Huz hazihî’l-hikme velev min femi’l-kâfir = Bu hikmeti şu kâfirin ağzından çıkmış olsa da hemen almalısın!” demiş.
Öyle ya hikmet müminin yitik malıdır. Her nerede görürse onu almalıdır.
Kitabıma baktım. Kapak sayfasına bazı özel notlar almışım: Bunlardan biri hocanın şu beyti:

Eyleme cân ömrünü zail zikreyle her dem
Dünya anı değmez ki cefasını çeke âdem

Sonra iki beyit daha yazmışım. Onlar da hocanın hocasına ait imiş:
Zahirde ne var bütün eşya bütün âlem
Hep kudret-i Hak’tır Fâil-i mutlak’ta dem a dem
(Külle yevmin hüve fî şe’n âyetine işaret ediliyormuş)

Canını canana veren bir dahi can istemez
Tâlib-i dîdâr olanlar ‘îyn ile ân istemez.
‘îyn huriler demektir.
Hocanın kaderle ilgili olmak üzere “Kibar-ı evliya cebr-i mütevassıttan kurtulamaz” dediğini hep hatırlarım.
Kitabın kapağına bu meyanda şunları da yazmışım:
Allah’ın işine karışmayan Allah’ın azabından,
Kulların işine karışmayan da kulların gazabından kurtulur.
Hocanın “kul olarak insanın sorumluluk alması gerektiği”ne olan inancı onun kader anlayışının en belirgin bir yapıtaşı idi: “İn tensurûllaha yensurküm” ayetini delil olarak kulanır ve “Siz Allah’a yardım edin ki Allah da size yardım etsin” derdi. Yani insan olarak kişi kendi üzerine düşeni yapmadan , akıbeti Allah’tan beklemesinin yanlış bir kader ve tevekkül anlayışı olduğunu ifade ederdi.
“Dû zen olursa bir evde düzen olmaz o evde” sözü de hocadan duyduğum vecizelerdendi. “Dû zen” Farsça iki kadın demektir. Bir evde iki kadın varsa, o evin düzeni olmaz, demiş olurdu.
İnsan huzuru bazen yanlış yerlerde arar. Bir kadın ile huzuru bulamayan, iki kadınla nasıl bulacaktır.
Hocanın hayat felsefesini en iyi yansıtan sözlerinden biri de başlığa aldığımız “İnsan müteşebbis oldukça dinç, öğrenici oldukça gençtir.” Sözüdür. Hoca hem müteşebbis idi ve hem de öğrenici idi. Müteşebbisliği sonucu pek çok deneyim yaşamış ve tekstil sanayinde iş bile kurmuş ve iş adamı denilebilecek bir duruma gelmiş.
Öğreniciliğine gelince Hocanın teneffüslerde elinde küçük cep mushafı Kur’an okumakta ya da ezberlemekte olduğu sahneler hep gözümün önündedir.
Hoca müteşebbisliğine özellikle kamplarda yetiştirmiş olduğu pek çok talebesini de katmış, birçoğunun eli kalem tutan mütercim ve yazar olmalarında ciddî anlamda pay sahibi olmuştur.
Ben Haseki’de iken ilk hikayemi hocanın teşviki sonucu yazmıştım. Bir heyecanla fakülteden beri hep birlikte olduğumuz bir arkadaşıma vermiştim. Okusun, güzel olmuş desin de ben de heyecanlanayım, şevk bulayım ve ikincisini, üçüncüsünü yazmak için daha bir cehd ve gayret içerisinde çalışayım. O arkadaşım, bir iki sayfalık o hikayemi okumadı bile. Şevk vermek için değil de şevkimi kırmak için sanki gayret ediyordu. Sonra düşünüyorum da ben hocayı niye seviyorum da aynı sınıftaki çoğu arkadaş aynı derecede benim gibi hocadan etkilenmiyor.
Bu da demek ki Allah’ın bize olan bir lütfu idi. Biz bu lütuf sonucu bütün alıcılarımızı hocaya karşı açıyor, bütün kaplarımızı doldurmaya çalışıyorduk. Hoca da bihakkın dolduruyordu. İlim ve irfan verdikçe azalacak türden şeyler değildi ki! Ama aynı hoca herkese aynı derecede faydalı da olamıyordu.
Bu durum sadece hocaya mahsus bir durum da değildir. Nice insanlar kendi akrabaları olan peygamberlerden bile yararlanamamışlardır. Tarih bunların hikayelerini anlatır durur.
Kimi alır, hazmeder ve aldıklarını kendine mal ettikten sonra bal kıvamında başkalarına da verir.
Kimi sadece nakledici işlev görür.
Kimi de ne alır ne satar.
Hocamıza bir kere daha Allah’tan rahmet diliyorum.
Yazılarımızı görenler ona ne kadar çoklukla atıfta bulunduğumu bilirler.
Haseki mezuniyet konuşmasını bana yaptırmışlardı. Herkese teşekkürlerimizi sunmuştum. “Ama!” demiştim “hocalarımıza gelince onlara teşekkür etmiyorum. Çünkü onlara teşekkürün sözle ifade edilemeyeceğine inanıyorum. Ne zaman ki bizler onların bize öğretmiş oldukları ilim ve irfanı aynı ruh ve heyecan ile biz de kendi talebelerimize öğretirsek, onlara karşı hasbi davranır, onları hayatta lazım olacak bilgi ve irfanla donatabilirsek işte o zaman biz hocalarımıza gerçek anlamda teşekkür etmiş olacağız”
Bu inancım hala aynen devam etmektedir.
Onların kimi göçtü, kimi sırasını bekler. Elbette biz de sıradayız. Fakat sıra nasıl sıralı kimse bilmez. Ama değişmeyen bir şey varsa önden gidenler ve arkada kalanlar hep olagelmiştir. Hocaya nispetle şimdi biz arkada kalanlardanız. Bizlerin de saçı sakalı ağardı. Analarımızın “Döşü ağarasıca!” misillü duaları bizi de çoktandır tuttu. Umarım biz hocalarımıza karşı hayru’l-halef oluruz. Biz önden gidenlerden olunca da bize nispetle arkada kalanlar bu kez bize karşı inşallah hayru’l-halef olurlar.
Allah’tan niyazımız budur.
Dua ile!
10.04.2013
GARİBCE

8 Nisan 2013 Pazartesi

Ahmet Muhtar Büyükçınar Hocamızı Uğurladık



Bismillah ve alâ milleti rasûlillah.
Allah’ın adıyla ve Rasûlullahın milleti/ dini üzere.
Kimse hocanın etnik kimliğini sormadı. Herkes bismillah dedi ve İslam dini üzere diye naşı omuzladı.
Bu vesile ile bir daha belirtmiş olalım ki bizim en büyük ortak paydamız, tüm Müslümanlara nispetle İslam milletinden olmaktır.
Bu sabah saat dokuzda Turyap’a ait motorla, Kadıköy’den ayrıldık ve  Esenköy’e vardık. Doğruca hocanın evinin önüne gittik. Orada kısa bir merasim yapıldı. Konuşmayla karışık dualar edildi.
Oradan naşı omuzladık ve Merkez Camiine getirdik.
Namaza yarım saat kadar zaman vardı. Hoca ile yakın hukuku olanlar beşer dakika konuşsun dediler.
Bir iki konuşmacıyı dinleyince doğrusu ben de konuşma yapmak isteğimi bildirdim. Beni de öne aldılar, ama bana sıra gelmedi.
Fuat Günel, Ömer Faruk Harman, Ahmet Özhan, Hasan Elik gibi hocalarımız konuşma yaptılar. Onun üzerlerinde bırakmış olduğu etki ve izlenimler hakkında söz ettiler.
Sonra namazımızı kıldık.
Arkasından Diyanet İşleri Başkan Yardımcısı Hasan Kamil Yılmaz, namaz öncesi bir konuşma yapıp helallik aldıktan sonra Başkan adına vekaleten, kendisi adına asaleten (bu ne demekse çok iyi anlamadım) cenaze namazını kıldırdı.
Arkasından da naşı omuzladık ve hocamızı mezarına defnettik.
Denize nazır hem yol üzerinde yüksekçe güzel bir yeri var.
İnşallah, cennet bahçelerinden bir bahçe olmuştur.
Arkasından da tüm katılımcılar için Belediye Nikah salonunda etli pilav, ayran ve irmik tatlısından oluşan yemek ikramı yapıldı.
İkindi namazlarımızı kıldık ve akşam üzeri 17.45’de İstanbul’a müteveccihen denize açıldık. Geldiğimizde akşam ezanı okunuyordu.
Şimdilik olayları nakletmiş olduk.
İnşallah intibalarımızı da yazma fırsatı buluruz.
Evvel emirde maksadım sizlerle birkaç da fotoğraf paylaşmaktı.
Allah hocamıza rahmet eylesin.
Ahmet Özhan’ın konuşmasından bir sözü ile bitirelim:
“Nice cenaze vardır ki, namazını kılanlar sayesinde affolunur. Nice cenazeler de vardır ki namazını kılanlar onun sayesinde affa nail olur.”
Elhak doğrudur.
Yüce Rabbimiz, kıymetli hocamıza gani gani rahmet eylesin.
Geride kalan yakınlarına ve yolunu yol bilenlere sabr-ı cemîl ve ecr-i cezîl nasip eylesin!
08.04.2013
GARİBCE

















7 Nisan 2013 Pazar

Ahmet Muhtar Büyükçınar Hocamız Hakk’a Yürüdü!



·         
·         İnnâ lillah…
·    Evet Allah’tan geldik ve yönümüz de yolumuz da Allah’a. Farkında olsak da olmasak da. Bir gün yolun sonu görünüyor ve vade doluyor.
·         Ahmet Muhtar Büyükçınar hocamız Hakk’a yürüdü.
·         Rahmet diliyoruz.
·         AA verdiği bilgiye göre Hocamız, Mısır'daki El-Ezher Üniversitesi'nde uzun süre öğrencilik ve hocalık yaptı, DİB Haseki Dini Yüksek İhtisas Merkezi'nde, Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez'in de aralarında bulunduğu birçok akademisyen ve alimin yetişmesinde katkısı oldu. 92 yaşında olan mütefekkir Ahmet Muhtar Büyükçınar yaklaşık 10 yıl önce Brucella bakterisinin yol açtığı rahatsızlık ve ardından yakalandığı parkinson hastalığı nedeniyle eşiyle ve çevresindekilerle sadece işaretlerle anlaşabiliyordu.
Gönüllü hizmetlerinin dışında, Haseki Dini Yüksek İhtisas Merkezi'nde Arapça, Tefsir ve Hadis öğretmenliği de yapan mütefekkir ömrünü ilme adayan biriydi.
Biz hocayla Haseki’de tanışmıştık. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın en önemli ve kalıcı hizmetlerinden biri olan Haseki’de hoca hocalık yapıyordu.
Biz üçüncü dönem kursu öğrencileriydik. Değerli İstanbul müftümüz Rahmi Yaran, İbrahim Tüfekçi, Konya müftümüz Şükrü Özbuğday vb. aynı sınıftaydık. Hoca bize daha çok hadis dersine gelmişti ve Ebu Davud’un Sünen’ini okutmuştu.
Hocanın hayatı maceralarla dolu. Hayatını anlatan hatıratı da yayınlandı.
Ezher dönüşü diplomalarının geçerli olmaması yüzünden konfeksiyonculuk yapmış ve elli kadar işçisi olduğu bir sırada kendisini Haseki vesilesiyle ilme vermek üzere her şeyini terk ederek hayatının anlamı olan hocalığa vermişti. Ona bu imkanı sunanları teşekkürle anmak gerekir.
Bizim tanıştığımız yıllarda hoca altmış beşli yaşlarda olmalıydı. İri ve ağarmış değirmi gür sakalı ile, ışıl ışıl gözleriyle ama sakin konuşmasıyla hatırlarım ben hep hocayı.
O zamanlar Haseki’nin üç sütunu vardı. Halil Günenç, Mehmet Savaş ve Ahmet Muhtar Büyükçınar.
Hepsinin de ilmi müsellemdi ve her birinin kendine has özellikleri vardı.
Savaş hocayla dersin tadı çıkarılırdı.
Halil Günenç hoca ile yol alınırdı.
Büyükçınar hoca ile de hayat tanınırdı.
Hoca ilim adına kîl ü kâle fazla iltifat etmezdi. Hadis okuturken falanca Şârih şöyle demiş filanca böyle demiş türünden ilim zannedilen bir yaklaşıma fazla değer atfetmezdi. O kendi okur ve kendi yorumlar yapardı.
Bu yüzden bazı ilim namına kîl ü kâl meraklıları hocayı pek tutmaz, üstelik beni de hoca aleyhine kışkırtmak isterlerdi. Ben niye hocaya karşı çıkaydım ki. Çünkü benim en çok istifade ettiğim zat bu hocaydı. Evet öbürlerinin belki ilimleri daha fazla idi, ama ben hocadan hayatı öğreniyordum, önümüze bilgi yanında hoca yeni ufuklar açıyordu. Dolayısıyla hoca demek benim açımdan daha çok ufuk demekti.
Bilgiye nasıl olsa adresini bilirsen ama şurada ama burada, ama bugün ama yarın ulaşabilirsin. Ama ufuk öyle değil. İnsanın hayat tecrübesinin olması ve farklı pencerelerden bakabiliyor olması son derece önemli bir şey ve ben hocada o farklılığı görüyordum ve o açıdan da istifadem bir hayli fazla olmuştu. Öyle olduğu içindir ki Garibce müdavimleri yazılarımda sık sık Hoca’ya atıfta bulunduğumu bilirler.
Bununla birlikte ilginç bir biçimde sadece hocadan öğrendiğim ve daha bir yerde görmediğim ve okumadığım bilgi ve kaideler de vardır. Vasıl hemzesinin okunmayacağını, el takısı ile birleşmesi halinde lamın kesre ile harekelenek geçilmesi gerektiğini ben ilk kez hocadan öğrenmiştim Keza Vasat kelimesinin okunuşu ile ilgili “es-Sâkin müteharrik ve ve’l-müteharrik sâkin” şeklindeki kaideyi de ilk ve son kez hocadan duymuştum. Diyeceğim o ki hocanın böyle kendine has ilginç yönleri de vardı.
Hoca ufuktu dedik ya, gerçekten de öyle idi. İstanbul İmam Hatipten özel olarak yetiştirdiği çok sayıda talebesi vardır ve bunlardan birçoğunu hoca balık verme yerine balık tutmasını öğretme başarısını da göstermiştir. Telif ve tercümede onlara yol açmıştır.
Hoca cömertti de. Evinde yemiş olduğumuz bizzat kendisinin yapmış olduğu Buhara pilavının tadı hala damağımızdadır. Hoca tatlı ustasıdır da aynı zamanda.
Hoca ile Haseki’nin kapalı avlusunda teneffüste ayak üstü sohbetlerimiz de olurdu. Hoca tasavvufla da ilgili idi. Son derece farklı ileri ve açık görüşleri yanında yaşantısı da farklıydı.
Muhtemelen bazı fikirleri diğer hocaları rahatsız ediyordu ve mesela hocalardan biri (ismini vermeyelim) “Kardeşim!” diyordu. “Adama bir şey diyeceğiz, ama yaşantısına bakınca diyemiyoruz. Adam çoğu gün oruçlu, abur cubur hiçbir şey yemez, fazla konuşmaz, kendi tefekkür aleminde…!” Gerçekten de hoca, o yaşlarda elinde küçük bir Mushaf teneffüs aralarında sırtını duvara dayar ve Kur’an okurdu/ ezberlerdi.
Tasavvufla da ilgisi vardı dedim ya. O günlerde hep tartışılan bir konuyu kendisine sordum. “Hocam!” dedim. !Bir şeyhe mürit gidiyor ve sohbet sonrasında “Benim şeyhim, benim kalbimi okuyor ve tam da benim kalbimden geçenler ve benim ihtiyaçların doğrultusunda konuşuyor” diyor. Bu nasıl oluyor?”
Hoca: “Hayır bilmez! Dedi. Ama şöyle olur: Mürit sohbete gelir. Şeyh efendi de sohbet etmek üzere meclise gelir. O sırada şeyh efendinin kalbine bir konu doğar ve o konu etrafında sohbetini yapar. Kalbine doğan konu ile müridin içinde bulunduğu durum ise her açıdan değilse de bir açıdan örtüşür. Bu yüzden de şeyhim benim kalbimde geçeni bildi ve o yüzden bu konuşmayı yaptı sanır. Bu, tamamen tevafuk şeklinde olur.!”
Doğrusu bu izahı ben o zamanlar çok tutmuştum. Madem ki bütün kalpler Allah’ın elindedir, eviren de çeviren de odur. Dolayısıyla tevafuk neden olmasın?
Hoca bizi ilme teşvik eder ve yarının büyük ilim adamları olacağımızı söylerdi ve bizim de geleceğe böyle bakmamızı isterdi. Özgüven meselesi hani. Birinde “Yarın demişti ve içimizden birini göstererek “Ebu Hanife gibi olursun, o zaman…!” Arkadaş hemen hocanın sözünü “Estağfirullah efendim!” diye kesmişti. Hoca “Bakın bakın! Ebu Hanife gibi olmak istemiyor!” diye kendine has gülüşü ile talebe arkadaşa takılmıştı.
Hoca bizden büyük ideallerimizin olmasını isterdi.
Musikiden de anlardı. Birinde birkaç arkadaşa Kur’an okutmuştu. Bana da okuttu. O gün ben de hakikaten –her zamankine nispetle- çok güzel okudum. Hoca “Hangi makamdan okudun?” dedi. Meğer ben makam ile okumuşum. “Hocam!” dedim !ben makamdan ne anlarım, kaptırdım gittim!”. Hoca, “Yok yok sen rast makamında okudun!” demişti.
Allah rahmet eylesin!
Hoca, benim tefekkür dünyamda yeni ufuklar açılmasında ve özellikle de katı bir dindarlık anlayışı sahibi olmaktan kurtulmamda en fazla etkilenmiş olduğum isimlerden biridir.
Kendisine Yüce Allah’tan gani gani rahmet diliyorum, ailesine ve tüm talebelerine ve sevenlerine başsağlığı diliyorum.
Dua ile!
07.04.2013
GARİBCE





Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...