süt bankası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
süt bankası etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Mart 2013 Cumartesi

Süt emme (radâ’) haramlığı ve süt bankası



Süt bankası ile ilgili Garibce’nin yazıları sebebiyle bir Ülfet Anne ile aramızda şöyle bir yazışma oldu:
Ülfet Anne: “Hocam ben bu son yazınızdaki süt kardeşliğini anlayamadım. Eğer çocuk emzirilmeden annenin sütü sağılarak çocuğa verilirse anne çocuğu emzirmemiş gibi mi olur? Yani bu çocuklar aynı sütten içmemiş gibi mi olur? Bazı sebeplerden anneler çocuklarına sütü sağarak biberondan verebiliyor diyelim erken doğan bebekler kuvözde bu şekilde besleniyor. Bunun yanı sıra anne bir başka çocuğu da emzirse kendi çocuğuna da hiç memesinden süt vermemiş olsa yani biberona sağarak vermiş olsa bu teze göre bu çocuklar süt kardeş olmazlar öyle mi? Ben mi yanlış anladım?”
GARİBCE: Bir kadın, genetik olarak ya da doğurarak ya da süt emzirerek anne ise, diğer çocukları da elbette birbirlerinin kardeşi olur.
Garibce'nin dikkat çektiği şey, şu: Haramlık hükmü anneliğe bağlandı ise, bu genetik anneliği de süt emzirme anneliğini de, taşıyıcı anneliği de içine alır. Haramlık hükmü emzirmeye bağlandı ise, haramlık ancak süt emme/ emzirme fiili ile gerçekleşir. Emzirmenin unsurları üçtür: Emen bebek, emziren kadın ve emilen süt. Bu üç unsurdan biri eksik olsa emme fiili gerçekleşmiş olmaz.
Mesela kızın nikahı anneyi haram kılar, anne ile gerdeğe girmek de kızını haram kılar. Bu haramlık hükmü doğuran akdin meydana gelmesi için akdin kurucu unsurları olan taraflar, irade beyanı, akit meclisi gibi şartların hepsinin bir arada bulunması gerekir. Aksi takdirde nikah gerçekleşmez, nikah gerçekleşmeyince de haramlık hükmü sabit olmaz. Keza kızın haram olması için de anne ile zifaf şartı vardır. Söz gelimi adam anne ile nikah kıysa ama gerdeğe girmese, mücerret bu akit kızın haram olması için yeterli değildir. Nikahladığı o kadını boşaması halinde kızı ile evlenmesinin önünde bir engel yoktur[1]. Bu konuda da durum aynıdır, haramlık hükmü emzirme (radâ’) fiiline bağlanmıştır. Emzirme fiili her üç unsuruyla birlikte  vuku bulmadıkça haramlık hükmü de doğmayacaktır.
Kaldı ki haram konuları özü itibariyle kıyas gibi yöntemlerle genişletilmeye müsait değildir. Eğer öyle olsaydı, aynı ineğin memesini emen iki çocuk arasında süt kardeşliği gibi bir sonuç doğardı. Çünkü çocuğun kadının memesini emmesine en çok benzeyen durum budur.
Bütün bunlara rağmen Garibce diyor ki: Böyle bir imkan bile varken, siz nasıl olur da böyle hayırlı bir hizmeti akamete uğratmak için karşı çıkarsınız...
Ülfet Hanım: “Hocam benim de ikisi kız biri erkek üç süt çocuğum var. Kendi çocuklarımın her birini de iki seneyi geçkin emzirdim ve sağlıkları acısından çok da faydasını gördüm. Anne sütü mucize bir besin. Keşke her çocuk bu besinden faydalanabilse. Sütün sağılıp da verilmesinin haramlık hükmünü kaldırdığını ilk defa sizin yazınızda okudum. Kalbim pek mutmain olmadı. Ama eğer bu şekilde bir evlenme engeli doğmuyorsa süt bankaları çok hayırlı kurumlar olarak her yerde hizmet vermeliler kesinlikle...
GARİBCE: Süt bankası yeni bir olgu. Bunun cevazı için mevcut kapıyı aralamaya çalışmak yerine insanlarımız önüne duvar örmeye çabalıyorlar. Eğer oluruna baksalardı bu görüşü eskilerin kitaplarında da bulabilirlerdi. Yerleşik anlayışlar, ortam farklılaşmasına rağmen aynen devam ettirilmek isteniyor. Oysa değişim kendi ihtiyaçlarını ve onları karşılayacak yeni kurumları da gerekli kılıyor.
Dün böyle bir şey yoktu. Çünkü ihtiyaç ve imkanı yoktu. Bugün ise ihtiyaç var, imkanını da beraberinde getiriyor.
Bu konuda gerçekten büyük bir müçtehid olan ve Zahirî mezhebinin tek başına bayraktarlığını yapan ve herkesin de ilmî dirayeti sebebiyle kendisine şapka çıkardığı İbn Hazm aynısıyla Garibce’nin söylediklerini söylüyor.
“Haramlık hükmü doğuran radâ: Emenin, bizzat emziren annenin göğsünden ağzı ile soğurmasıdır. Bir kadının sütünü bir kaptan içmiş olması, memeyi ağzına almadan süt ağzına sıkılıp da yutmuş olması, yahut ekmekle veya yemek içine katılarak yedirilmesi, yahut ağzına veya burnuna ya da kulağına dökülmesi yahut huni ile akıtılması… gibi haller asla haramlık hükmü doğurmaz. İsterse ömür boyu hep böyle doyurulmuş olsun.
Bu hükmün delili “Sizi emziren anneleriniz ve süt emmeden dolayı olan kız kardeşleriniz haram kılındı” ayeti ve “Süt emmeden dolayı haramlık, nesepten dolayı haramlık gibidir” şeklindeki hadislerdir. Hem Allah hem de Rasûlü evlenmenin haram olması hükmünü  “radâ’ = süt emme” fiiline bağlamışlardır. Bu fiilin gerçekleşebilmesi için süt emziren kadının göğsünü süt emen çocuğun ağzına vermesi ve onun da soğurması gerekir. Bunun dışındakiler yeme, yedirme, yutma, suvarma, boğaza akıtma, burna çekme, şırınga etme vb. gibi fiillerdir ki Yüce Allah haramlık hükmünü bunlardan hiçbirine bağlamış değildir.”[2] (el-Muhallâ 10/7)
Her şeyin bir vakti saati vardır. Çocukların doğumu gibi kurumların doğumu da vakte bağlıdır. Zorakilikle hiçbir kurum hayata geçmez ve kalıcı olamaz. Tabii seyrinde vücut bulması halinde işler sühuletle yürür gider.
Kentleşmenin hızla arttığı ve nüfusun artık yüzde yetmiş seksen gibi bir oranının kentlerde yaşadığı bir ortamda, tam tersi nüfusun yüzde yetmiş sekseninin yaşadığı kırsal kesimde geleneksel bitişik nizam akrabalık ve komşulukların mevcut olduğu ortama ait kurumları aynısıyla hayatta yürütmeye kalkışmak, suyu tersine akıtmak gibi zordur. O yüzden de gençliğin geri gelmesi özlemi gibi bunların vücut bulması imkansızdır. Para yerine demir-çimento senedi ikame çabaları gibi çağdaş enstrümanlara karşı geleneksel alternatiflerde ısrar etmek hep hüsranla sonuçlanmıştır. Rahmetli Erbakan’ın Âdil Düzen’i ölü doğmuştur.
Şehirde yaşayanlar, sosyal çevrelerine şöyle bir baksınlar. Acaba alakalı olduğu, gelip gittiği kimseler hemen kapısının bitişiğinde olan komşular mı, yoksa kentin orasına burasına serpiştirilmiş halde olan o yüzden de ha deyince gidip gelinemeyen bir biçimde savrulmuş bir biçimde olan kimseler mi?
İslam’ın şefkat ve merhameti yeni doğan her bebeğin anne sütü emmesine imkan verilmesini bizden ister. Kolaylaştırıcılık ilkesi de artık bunun kurumlaştırılması gerektiğini işaret eder.
Bugün ülkemize hükümet edenler, bir zamanlar birlikte aynı saflarda, aynı vakıf ve derneklerde, aynı mitinglerde, aynı gecenin fecrinde aynı afiş yapıştırma peşinde koşuşturduğumuz kimselerdir. Hepimiz aynı şiirleri ezbere biliriz, aynı terennümlerle duygulanır, aynı kötü akıbete birlikte ağlarız. Ülkenin yönetimi şu anda bu arkadaşlarımızın ellerinde, yük onların omzundadır. Kor ateş evvel emirde onların avucundadır. Ülkeyi huzur ve güven ortamına taşımak, müreffeh bir Türkiye oluşturmak, çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine çıkarmak onların yetki ve sorumluluğundadır. İmdi bu insanların başarısı için bizim de hiç olmazsa onlar baltayı vurdukça hıh der gibi onlara müzahir olmamız ve destek vermemiz, hayırlı işlerde onları cesaretlendirmemiz ve desteklememiz lazımdır hatta yolu bizim açmamız beklenir.
Bunu yapmıyorsak eğer hiç olmazsa gölge etmemek lazımdır.
Müslümanların işlerini yüzde doksan dokuz kötüye yüzde bir de iyiye yormak ihtimali olsa, bize düşen yüzde biri esas almak ve onu hayra yormak olmalıdır. Usulcülerimiz böyle diyor.
Sayın Sağlık Bakanı bizim burada ifade ettiğimiz değerlendirmeyi esas almak pekala mümkün iken geleneksel anlayışı aynen koruyarak bunun en ince bir şekilde kaydının tutulacağını beyan ediyor ve teminat veriyor. Bu bile, muhaliflerin çılgınca saldırganlıklarını kesmeye yetmiyor. Bunlar kendi akıllarınca belki de emri bilmaruf yapıyorlar. Oysa gerçekten -başka hesap ve niyetleri yoksa- bu tavırlarıyla haksızlık ediyorlar, çağdaş bir ihtiyacı karşılamaya yönelik kurumlaşmanın önünü kesmiş oluyorlar. Mevhum korkularla, gerçek bir ihtiyacı görmezlikten geliyorlar.
Ama şu da unutulmalıdır ki sancısı başlamış doğumları geciktirmek mümkün değildir.
Ve bunda vebal vardır.
Ya Rabbi bize hayırlı halefler ver.
Dünyada da ahrette de bize güzellik ver.
Aklımıza aydınlık, gönlümüze zenginlik ver.
Ülkemize dirlik düzenlik ver!
Dua ile!
02.03.2013
GARİBCE



[1] بدائع الصنائع في ترتيب الشرائع - (6 / 101) لِأَنَّ نِكَاحَ الْبِنْتِ يُحَرِّمُ الْأُمَّ ، وَالدُّخُولُ بِالْأُمِّ يُحَرِّمُ الْبِنْتَ .
. المبسوط للسرخسي ـ موافق للمطبوع - (5 / 101)  فإذا لم يصح نكاح البنت لا تحرم الأم بذلك
 [2] المحلى - (10 / 7) بيان صفة الرضاع المحرم
1866 - مَسْأَلَةٌ : وَأَمَّا صِفَةُ الرَّضَاعِ الْمُحَرِّمِ , فَإِنَّمَا هُوَ : مَا امْتَصَّهُ الرَّاضِعُ مِنْ ثَدْيِ الْمُرْضِعَةِ بِفِيهِ فَقَطْ.
فأما مَنْ سُقِيَ لَبَنَ امْرَأَةٍ فَشَرِبَهُ مِنْ إنَاءٍ , أَوْ حُلِبَ فِي فِيهِ فَبَلَعَهُ ; أَوْ أُطْعِمَهُ بِخُبْزِ , أَوْ فِي طَعَامٍ , أَوْ صُبَّ فِي فَمِهِ , أَوْ فِي أَنْفِهِ , أَوْ فِي أُذُنِهِ , أَوْ حُقِنَ بِهِ : فَكُلُّ ذَلِكَ لاَ يُحَرِّمُ شَيْئًا ,وَلَوْ كَانَ ذَلِكَ غِذَاءَهُ دَهْرَهُ كُلَّهُ.
برهان ذَلِكَ : قَوْلُ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ : {وَأُمَّهَاتُكُمْ اللَّاتِي أَرْضَعْنَكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ مِنْ الرَّضَاعَةِ} ,
وَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ( وَيَحْرُمُ مِنْ الرَّضَاعِ مَا يَحْرُمُ مِنْ النَّسَبِ) . فَلَمْ يُحَرِّمْ اللَّهُ تَعَالَى ، وَلاَ رَسُولُهُ صلى الله عليه وسلم فِي هَذَا الْمَعْنَى نِكَاحًا , إِلاَّ بِالإِرْضَاعِ وَالرَّضَاعَةِ وَالرَّضَاعِ فَقَطْ ، وَلاَ يُسَمَّى إرْضَاعًا إِلاَّ مَا وَضَعَتْهُ الْمَرْأَةُ الْمُرْضِعَةُ مِنْ ثَدْيِهَا فِي فَمِ الرَّضِيعِ يُقَالُ أَرْضَعَتْهُ تُرْضِعُهُ إرْضَاعًا. وَلاَ يُسَمَّى رَضَاعَةً , وَلاَ إرْضَاعًا إِلاَّ أَخْذُ الْمُرْضَعِ , أَوْ الرَّضِيعِ بِفِيهِ الثَّدْيَ وَامْتِصَاصُهُ إيَّاهُ تَقُولُ : رَضِعَ يَرْضَعُ رَضَاعًا وَرَضَاعَةً.
وَأَمَّا كُلُّ مَا عَدَا ذَلِكَ مِمَّا ذَكَرْنَا فَلاَ يُسَمَّى شَيْءٌ مِنْهُ إرْضَاعًا , وَلاَ رَضَاعَةً ، وَلاَ رَضَاعًا , إنَّمَا هُوَ حَلْبٌ وَطَعَامٌ وَسِقَاءٌ , وَشُرْبٌ وَأَكْلٌ وَبَلْعٌ , وَحُقْنَةٌ وَسَعُوطٌ وَتَقْطِيرٌ , وَلَمْ يُحَرِّمْ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ بِهَذَا شَيْئًا.

1 Mart 2013 Cuma

Süt Bankası: Tekmile




Garibce’nin “Süt Bankası” başlıklı yazısı, esas itibariyle bir furu-ı fıkıh yazısı değildi. O yüzden de nihaî hüküm ve delillere dair bilgi verilmemişti.
Bu yüzden de bazı okuyucu dostların istifsarı ve ilave açıklamayı gerektirici merakları söz konusu olmuştur.
Mesala: herdogan38@: “Konunun gereği tamam, lakin çekinceler ve tedbirler konusundaki mülahazalarda görüş serdetmemişsiniz.” şeklinde bir tespitte bulunmuştur.

EldHas Historian ise “Acaba o zaman bankadan alınan sütten sıhriyet doğmuyor mu? Bakıcı annelik kaydından dolayı.” diye soruyor ve  bir fakih için gerekli olan anlayışın aslında –dinler tarihi alanına geçse de- kendisinde bihakkın mevcudiyetini ortaya koyuyor.
Nurullah Aydeniz kardeşimiz ise şöyle bir yorum ekliyor:
“Hocam! Anne sütünün çocuk üzerinde bir etkisi yok mu? Süt kardeşlerin evliliğinin haramlığı sadece süt emziren anneye, o aileye ve orada birlikte geçirilen zamana saygıya mı bağlıdır? Şayet ikincisi kabul edilirse (bir önceki yazınız) evde kalmış kızın derdini çeken abiye, amca oğlu yanında ikinci bir seçenek daha sunulmuş olmuyor mu? Ve aynı zamanda "süt kardeş" ifadesini de literatürden kaldırıyor. Yazılarınızı ilgiyle okumaya çalışıyorum ve gerçekten çok istifade ediyorum. Saygılarımla.”
Belli ki konunun biraz daha irdelenmeye ihtiyacı var:
Bir kere “süt kardeş” kavramı niye kalksın ki? Emzirme yoluyla sütanneliği sabit olan kadının çocukları, emenin de emme dolayısıyla kardeşleri olur. Bu konuda bir farklılık zaten yoktur.
“Anne sütünün çocuk üzerinde bir etkisi yok mu?” deniliyor. Olmaz mı? Erkeklerin sütü de olurmuş ve o süt haramlığı doğurmazmış. Kitaplar öyle yazıyor. Süt olarak bir gıdadır ve elbette onun da çocuk üzerinde etkisi vardır.
Eğer mücerret vücut üzerindeki etki haramlık hükmünün gerekçesi (illet) olsaydı, o takdirde kan naklinin böyle bir sonucu gerektirmesi evleviyet arz ederdi.
Bilindiği üzere kan naklinin imkan dahiline girmesiyle birlikte bir insandan başka birisine sütten çok daha hayati önem arz eden insan vücudunun üretmiş olduğu bir ürün aktarılabilmektedir. Bu işlem sonucu alıcı ve verici insanlar arasında ne bir kan kardeşliği ne de evlenme haramlığı söz konusu değildir. Çünkü haramlar, kıyas yoluyla çoğaltılamazlar ve sınırları içinde kalırlar.
Bir kere süt emme sebebiyle haramlık hükmünü getiren naslar gerek Kur’an’da ve gerekse sünnette hep emmek fiili ile ifade edilmektedir[1].
Süt emmeden doğan haramlık arızî ve istisnâî bir durumdur. Dolayısıyla mevridine masrufu esas olmalıdır. Yani nasda ne deniyorsa, alanı genişletilmeden olduğu gibi alınması esas olmalıdır.
Fıkıh kitaplarımızda aynı inekten süt içmiş olmakla süt akrabalığı oluşmayacağına dair bilgiler vardır.  Çünkü bu gibi durumlar çocuk için bir gıda olmaktan öteye bir anlam taşımamaktadır. Buna mukabil sütannelik ancak onu emmiş olmakla gerçekleşebilecek bir şeydir. Anne sütünün emzirme işi olmadan bir kapta biriktirilip onun bir bebeğe verilmesi, ona bir çeşit gıda vermek  demektir.
Nitekim gene fıkıh kitaplarımızda “Sütün peynir vb. yapılıp çocuğa yedirilmesi halinde haramlık hükmünün doğmayacağı belirtilir. Burada Kâsânî’nin hükmü izah sadedinde çünkü bu fiile “radâ’ yani emme” denmeyeceğini ifade etmesi bizim için de aydınlatıcı olur[2].
Elbette aranması halinde delil olarak karşı görüşler de serdedilebilir.
Burada niyet ve maksat çok önemlidir. Eğer niyet, bir ihtiyaca binaen atılan böylesi bir adımı daha baştan bazı mülahazalarla –ki bu muhalefet etme güdüsü olabilir, ölçüsüz dindarlık anlayışı olabilir, cehalet ve bağnazlık olabilir…- akamete uğratmak olursa, helal gıda tartışmalarında olduğu gibi tüm insanları sıkboğaz etme pahasına yersiz yorumlar, izahlar ve sınırlı olması gereken haramlık dairesini olabildiğince genişletmeye kalkışılma gibi tavırlar gözlemlenebilmektedir.
Burada da durum aynıdır. Yapılan muhalefet ve karşı çıkışlarda, yazı ve beyanatlarda ne ölçü ne de insaf bulunmaktadır.
Bu anlattıklarımız bu konuda bir imkâna açılan bir penceredir. Haydi diyelim ki gören göz yok. O zaman hiç olmazsa nasıl ederiz ve hangi tedbirler alırız ki söz konusu olabilecek sakıncalar en aza insin diye tavır koymak gerekmez mi?
Şu iyi bilinmelidir ki dünya hayatında mefsedetsiz/ zararsız hiçbir maslahat/ yarar olmadığı gibi, maslahatsız hiçbir mefsedet de yoktur. Her bir şeyin yarar ve zarar dengesi kurulur, hangi taraf ağır basıyorsa o tarafa itibar edilir.
Mevhum gerekçelerle, sahici bir ihtiyacı karşılayacak adımlar engellenemez.
Kaldı ki muhafazakarlığı müsellem Din İşleri Yüksek Kurulu bile aleyhte koparılan yaygaralara göre oldukça olumlu sayılabilecek bir mütalaa serdetmiş ve bazı tavsiyelerle süt bankası kurulmasının cevazına kapı aralamıştır.[3]
Hayırlı olsun!
Allah, her yeni doğana kendi öz annesini doya doya emmeyi nasip etsin!
01.03.2013
GARİBCE



[1] حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ أُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالَاتُكُمْ وَبَنَاتُ الْأَخِ وَبَنَاتُ الْأُخْتِ وَأُمَّهَاتُكُمُ اللَّاتِي أَرْضَعْنَكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ مِنَ الرَّضَاعَةِ [النساء : 23]
صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (3 / 222)  يَحْرُمُ مِنَ الرَّضَاعِ مَا يَحْرُمُ مِنَ النَّسَبِ
[2] بدائع الصنائع في ترتيب الشرائع - (8 / 120) وَلَوْ جُعِلَ اللَّبَنُ مَخِيضًا أَوْ رَائِبًا أَوْ شِيرَازًا أَوْ جُبْنًا أَوْ أَقِطًا أَوْ مَصْلًا فَتَنَاوَلَهُ الصَّبِيُّ لَا يَثْبُتُ بِهِ الْحُرْمَةُ ؛ لِأَنَّ اسْمَ الرَّضَاعِ لَا يَقَعُ عَلَيْهِ
[3] Haber şöyle:

Diyanet süt kardeş fetvasını verdi

Sağlık Bakanlığı, anne sütü bankası projesi için ilahiyatçıların dillendirdiği "süt kardeş" kaygısını giderecek formülü buldu.

Çocuk kızsa süt kardeşi de kız olacak.
 Sağlık Bakanlığı'nın bebek ölümlerini azaltmak için üzerinde çalıştığı anne sütü bankası projesine Diyanet'ten vize çıktı. Dini açıdan sakıncalı olduğu konusunda tartışmalara neden olan proje için formül bulundu. Buna göre doğum yapan annenin en fazla 1 tane süt çocuğu olacak, ayrıca çocuk kızsa süt kardeşi de kız olacak.
AİLE RIZASI ARANACAK
Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, projenin her anlamda detaylı bir şekilde araştırılıp hayata geçirileceğini belirtti. Müezzinoğlu, “Proje ile ilgili Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan görüş aldık. Fayda durumu ile ilgili hayırlı olduğunu ilettiler. Ayrıca Yahudi ve Hıristiyan cemaatlerle de görüştük, inceleyeceklerini söylediler” dedi.
Aile rızasının kesinlikle alınacağını belirten Müezzinoğlu ilk etapta süt çocuğu projesinin işleniş aşamalarını ve şartlarını şöyle anlattı: “Bu tedbirler kapsamında bir annenin kendi çocuğuyla aynı cinsiyette sadece bir süt çocuğu olacak. Sağlık açısından tüm tetkikler yapılacak. Süt kardeşliği nüfus kütüğüne işlenecek. her iki tarafın kardeşleri de bilgilendirilecek. 5’er yıllık periyotlarla bilgilendirme yapılacak. Farklı dinlerden kişilerin de başvurusu kabul edilebilecek.”
Diyanet’ten 7 maddelik uyarı
Diyanet İşleri Başkanlığı “Anne Sütü Bankası” konusunda yazılı bir açıklama yaptı. Din İşleri Yüksek Kurulu’nun konuya ilişkin 2012’de yaptığı müzakerede konunun dini açıdan sakınca doğurmaması için dikkat edilmesi gereken hususları değerlendirdiği bildirildi. Kurulun bu konudaki kararları şöyle sıralandı:
*Süt verecek kadının kendi çocuğunu sütten mahrum bırakmaması.
*Başka kadının sütünü içen çocuklar arasında oluşacak mahremlik dairesini olabildiğince daraltmak için pratik bir tedbir olarak bir kadından alınan sütün sadece erkek veya sadece kız çocuklara verilmesi.
*Süt veren kadınla süt verilen çocuğun kimliklerinin kayıt altına alınması ve bu bilginin her iki tarafa da verilmesi.
*Bu hususun yasal düzenlemeyle güvence altına alınması.
*Evliliğe engel teşkil eden süt akrabalığı dairesinin daha da genişlememesi için birden fazla anneye ait sütlerin karıştırılmaması.
*Süt veren anneye masrafları dışında bir ücret verilmemesi, alınan sütlerin para karşılığı satılmaması.
*Annesinin sütüyle beslenme imkanı bulunanların bu sistemden yararlandırılmaması.
LÜTFİ ERDOĞAN - BUGÜN GAZETESİ

28 Şubat 2013 Perşembe

Süt Bankası



Araplar, “el-Hîle bintü’l-hâce” derler.  Hile, çare anlamındadır.  “İhtiyaç, kendi çözümünü, gerekli kurumlarını da üretir” anlamında bir sözdür.
Türkler at sırtında yaşadıkları için pantolonu onlar bulmuş. Bu büyük buluşu ben çok geç öğrendim. Çünkü etek ile ata binilmez. Şalvarın dahi peyki at binmeyi zorlaştırır. Bu iş için en iyi çözüm pantolon giymektir.
Tarih boyu kredi ihtiyacı beyu’l-îne, bey bi’l-vefâ, bey bi’l-istiğlâl, para faizsiz tarla icarsız, muamele-i şeriyye gibi bir çok yolu –riba yasağı sebebiyle- uygulamaya sokmuş ve bunlar nazari olarak da ele alınmış ve literatüre girmiştir.
Güvenlik ihtiyacı ve riskin paylaşılması anlayışı akile ve benzeri kurumları ortaya çıkarmış ve çeşitli aşamalardan evrilerek sigorta şirketlerinin vücut bulmasına, emeklilik sistemlerinin oluşmasına sebebiyet vermiştir.
Mübadele ihtiyacı her zaman varlığını dayatmış ve bu ihtiyacın karşılanması için trampa usulü ve altın ve gümüşten başlayarak, mangır (fels), kâime (altın ve gümüş yerine geçmek üzere kullanılan ilk kağıt para sayılabilecek senetler) ve zamanla tamamen itibari bir değerden ibaret olan kağıt paralar ve arkasından kaydî para dönemi, kredi kartları bu ihtiyacı karşılamak için vücut bulmuş, devrini tamamlayan sahneden çekilip, yerini yeni olanlara devretmiştir. Şimdi de yakında akıllı cep telefonları devreye girecek deniyor…
Aile ve üyeleri arasında iş bölümü hep olagelmiş ama roller ve görevler zamanla farklılık arzedebilmiştir.
Üreme hala bir erkek ve dişinin varlığına ihtiyaç göstermektedir.
Annelik, doğurma özelliğini hâlâ tekelinde tutan kadına özgü olmaya devam etmektedir. Yarın fıtratın çığlığının çanına ot basılır da kuluçka makinelerini andıran kurumlar çıkarsa hiç şaşmamak lazımdır.
Yeni doğanı doyuracak süt, annelerin göğüslerine emanet edilmiştir. Çocukla birlikte rızkı da eş zamanlı oluşmaktadır. Anne yoksa ya da sütü yeterli değilse bir sürü şirket mama üretimi için rekabet halindedir.
İsterseniz hep birlikte geçmişe bir yolculuk yapalım. Mekke pazarına gidelim ve seyrü temaşa edelim.  Badiyeden kadınlar gelmiş, geçimlerine medar olabilecek bir müşteri bulabilirler mi ümidiyle yenidoğanlarını getirmiş insanlarla pazarlıklar halindedirler. Sebepleri farklı olabilir ama adet böyledir: Çocuklar kendilerini doğuran kadınlardan alınır ve badiyede yaşayan onu emzirebilecek ve ona bakabilecek evsafta kadınlara emanet edilirdi. Bu arızî bir durum da değildi. Genelde her çocuğun başına gelen bir şeydi. Pazara Halime de gelmişti. Arık eşeği belki de arkada kalmasına sebep olmuştu. Pazara ulaştığında varlıklı ailelerin çocuklarının çoktan alınıp obalara götürüldüğünü anlamış ve sadece kendi şansına bir yetimin kaldığını görmüştü. Hiç yoktan iyi diyerek, görünce akındığı bu sabiyi bağrına basmış ve kendi yurduna götürmüştü.
Halime artık onun emziren annesiydi, doyuran annesiydi, her türlü vücut bakımını yapan annesiydi. Birlikte büyüdükleri Şeyma kızkardeşi olmuştu. Halime’nin her bir yakını onun da yakını halini almıştı.
İmdi böylesine emdiği sütüyle doyan, kucağında, himaye ve gözetiminde büyüyün bir çocuğun o aileden biriyle evlenmesi, kendi öz ailesinin bir üyesi ile evlenmesi gibiydi ve insanî hiçbir erdemle izahı kabil olmayan bir şeydi.
İslam, işte böyle bir kurumu benimsemiş ve Halime gibi körpe bir yavruyu alıp emziren, besleyip büyüten kadını ve onun birinci derecede yakınlarını haram kılmıştı. Bu haramlık, saygıya dayalı bir haramlıktır. Malum olduğu gibi haramların bir kısmı necaseti sebebiyle iken diğer bir kısmı kerameti sebebiyledir. Domuzun eti yenmez necasetinden dolayı. İnsanın eti de yenmez ama kerametinden dolayı.
Bu itibarla bu haramlığın asıl saikının hürmet ve keramet olduğu anlaşılıyor.
Bizim Türkler gibi kendi doğurduğu yavrusunu emzirmeyi kendisi için bir vazife ve aynı zamanda bir şeref bilen kadınların bulunduğu kavimlerde belki bir sütanneliği müessesesi yoktur.  Ama bu gibi toplumlarda da bu kez öksüz kalmış ya da anne sütünden yoksun kalmış yenidoğanların, aileden, oymaktan aynı yaşta başka bir çocuğun annesi tarafından emzirilmesi nadir de olsa bir olgu olarak var olan bir durum olmuştur.
İmdi kentleşme ve göç olgusu kişileri kendi oymaklarından, öz yurtlarından ayırıp koparınca, yan yana dizilmiş evler ve birbiri ile birlikte büyüyen yaşıt çocuklar bu yeni durumla birlikte kaybolunca geleneksel bir kurum olarak süt anneliği ve nadir de olsa kendi yavrusunu emziren bir annenin yaşıt öksüz başka bir çocuğu da emzirmesi gibi durumlar imkan alanını kaybetti.
Şimdi artık sütanneler yok. Yeni doğanlar sadece kendi annelerinin emzirme imkanına mahkum haldedirler. Eğer onların başına bir şey gelirse ya da sütleri daha ilk günlerden itibaren azalır, yeterli olmaz ya da tümden kesilirse, bu çocukların anne sütüyle büyüme şansları da böylece bitmiş oluyordu. Artık hangi mama daha iyidir, ya da hangi hayvan sütü daha yararlıdır şeklinde bir arayışın içine giriliyordu.
Sütanneliğin bir kurum olarak ya da bireysel olarak yokluğa müncer olması gerçekten yenidoğanların anne sütüne olan ihtiyaçlarını da yok edip ortadan kaldırdı mı? Üretilen mamalar bu ihtiyacı tam anlamıyla karşıladı mı?
Eğer bu soruya cevabınız evet ise mesele zaten çözülmüş, ortada bir sorun yok demektir.
Ama cevabımız “Maalesef hayır, bu çocukların anne sütüne olan ihtiyaçları aynen devam etmektedir. Ama ne yapalım ki çaresizliğin bir çaresi olarak elimizdeki imkanlarla yetinmek zorundayız” diyorsanız, ben de derim ki “Hiç merak etmeyin, eğer gerçekten içinde bulunduğumuz durum sahici bir ihtiyaç ise ve bu ihtiyaç eşdeğer ya da daha iyi derecede başka ikame tedbirlerle karşılanamamışsa duyulan bu sahici ihtiyaç mutlaka ama mutlaka kendi çözümünü de beraberinde getirecektir.
Süt bankası arayışları işte bu ihtiyacın çocuğunun ayak sesleridir.
İnsanların doğasında muhafazakarlık hep var olagelmiştir. Değişimin kendi varlıklarına yönelik bir tehdit içerebileceği korkusu, genelde içine kapanma ve yenilikler karşısında tavır alma gibi bir davranışı ortaya çıkarmıştır.  Ama zamanla karşı çıkılan yenilikleri kişi gördükçe gördükçe, daha bir yakından tanıdıkça duyulan endişelerin bir çoğunun yersiz olduğu anlaşılmaktadır. Üstelik vaktiyle yenilik olarak görülen ve karşı çıkılan şeyler çok geçmeden geleneksel yapının bir parçası halini almakta ve bu kez insanlar onu korumanın muhafazakarlığı içine girmektedirler. Şapkayı giydiği zaman gavur olacağından korkan Anadolu halkının bundan birkaç on yıl öncesinde şapkayı başından çıkarmayı mürüvvete aykırı görmesi örneği gibi.
Duamız dualarınızla bir olsun!
Gözümüz gören göz, yüzümüz Hakk’a tutulan yüz olsun!
28.02.2013
GARİBCE
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...