11 Nisan 2012 Çarşamba

Fırıştak

Fırıştak da neyin nesi, der gibisiniz.
Fırıldak gibi fırıştakta da dönerlik özelliği öne çıkıyor.
Bazı yerlerde topaca fırıştak derlermiş, uyar hani.
Ama bizim orada fırıştak diye ayran çırpacağına derler. İki el arasına alınır ve parmak kalınlığındaki sapı bir ileri bir geri çevrilir ve böylece bu aygıt mikser vazifesi görür.
Buraya kadar olan kısmı güzel. İnsan, âlet yapan hayvan (!)dır, demişler.

Neresi kötüdür derseniz bu alet taze çam ya da ladin  ağacının kılavuz sürgününden yapılır. Yani ağacın tam tepesi kesilir ve gerekli yontum işlemlerinden sonra kılavuz sürgünün etrafından alt uca yakın bir boğumdan dağılan  ve aynı hizada bulunan beş altı yan sürgüne kılavuz sürgün istikametinde bir kavis verilir ve iple bağlanarak kurumaya terkedilir. Kuruması ve kabuğunun da soyulması ile artık aletimiz hazırdır. Fırıştakladıkça artık ayran köpürür de köpürür... ve üzerinde kalınca bir tabaka oluşturur. Tereyağı da aslında o köpüklerden elde edilir. O yüzden köpük yağ hammaddesi olduğu için dudağa ve varsa bıyıklara yapışır... güzel bir zevk verir. Elinin tersiyle de silersin ve bir "Ohhh!" çekersin. Kazananların, yapanların, çırpanların, sunanların eline sağlık!

Bir de şimdi kılavuz sürgünü kesilen ağaca bakalım. Bir fırıştak uğruna tam tepesi kesilmiş olan ağacımız eğer çok güçlü ise, yanlardan yeni sürgünler çıkararak yamuk yumuk, eğri büğrü de olsa yaşamaya devam eder. Ama bir çoğu kafasının kesilmesine  dayanamaz ve ölür. Fırıştakçının amacı da belki budur. Yaş kesmek yasaktır ya, şimdi tepesini keselim, nasıl olsa kurur. Biz de kurumuş diye artık onu keser, odun ederiz.

Ormanlarımızı sadece keçiler mi bitirdi dersiniz.
Yoksa Fırıştakla çırpılarak yapılmış ayran zevkimizin de bunda bir payı var mıdır!
Afiyet olsun!
Cümle geçmişlerimize rahmet olsun!

11.04.2012
Garibce


                                         
                                          Amma da fırıştak olurmuş bee!

Eski çamlar bardak oldu!


Eski çamlar bardak oldu!

Garibce bu blogda sizlerle bazı dil yazılarını da paylaşmak istiyor.

Derslerimde bazen tabii olarak bazen de kasıtlı olarak yöreme ait ve öz be öz Türkçe olduğunu bildiğim kelimeleri kullanıyorum ve talebelerimin tepkisini ölçüyorum. Çoğunun bu kelimeleri bilmediklerini ve duydukları bu kelimeleri de garip bir gülümseme ile karşıladıklarını görüyorum.
Eh ne de olsa adımız Garibce... halimiz garibce...

Buna mukabil dilimize musallat olmuş bir yığın yabancı ya da ses itibariyle Türkçe ama kullanım itibariyle eğreti kelime ve tabir bulunuyor.

Lafın gelişi... "Oo hooo! O eski çamlar bardak oldu! dediğiniz zaman mesela öğrenci anlamıyor ve sadece bakıyor. Hani ay eskidiği zaman kırpar kırpar yıldız yaparlar ya işte çam ağacı da öyle kocadı mı onu da boğarlar, içini oyarlar ve bardak yaparlar.

İyi de bardak ne hocaaam!
Aşağıdaki amcaya dua et! İyi ki yaptığı şeyin resmini internete koymuş da ben hazır oradan alıp sana gösterme imkânını buldum. Yoksa ben sana şimdi çocukluğumda yıllarca yaz aylarında ot ve ekin biçimi mevsiminde omuzunda içinde pınarlardan doldurduğum suyu taşıdığım ve yol uzadıkça da daha bir ağırlaşan, içindeki suyu dışına sızdırdığı için de -vücuttaki terleme sistemi gibi- hep içilebilecek bir serinlikte tutan bu bardağı nasıl anlatacaktım.

Ustacığım eline sağlık!

11.04.2012
Garibce




10 Nisan 2012 Salı

SEYRANİ BABANIN ÖKÜZÜ KÜPE NASIL ETTİ

Garibce bugün size bir alıntı yazı sunuyor:

 

SEYRANİ BABANIN ÖKÜZÜ KÜPE NASIL ETTİ


(Prof. Dr. Mehmet ERDOĞAN)



XIX. asırda yaşamış Develi’li Seyrani (ö. 1866) babanın güzel şiirleri var. Şahsen benim gördüğüm üç kitap var onun hakkında.

 1. Develi’li Âşık Ali Çatak, Bütün Yönleriyle Seyranî, Bayrak Yayımcılık 1992.

2. Hasan Avni Yüksel, Âşık Seyranî, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1987.

3. Hasan Ali Kasır, Seyranî, Birinci Baskı: İstanbul 1984, İkinci baskı: Ankara 1999.

Güzel taşlamaları, hikmetli sözleri var. Mesela şöyle diyor:



Ormanda büyüyen adam azgını

Çarşıda bazarda seyran beğenmez

Medrese kaçkını softa bozgunu

Selâm vermek için insan beğenmez



Âlemi ta’n eder yanına varsan

Seni de yanıltır mesele sorsan

Bir cim bile çıkmaz karnını yarsan

Meclise gelir de erkan beğenmez



Her çeşit insandan birkaç eşi var

Mektepten kovulmuş günah işi var

Rabbi yessir’de dört yanlışı var

Tahsil etmek için irfan beğenmez



Ellerin evinde çul firâş olur

Burnu sümüklüdür gözü yaş olur

Bayramdan bayrama bir tıraş olur

Gider berbere de dükkan beğenmez



Dağlarda taşlarda dolaşan yörük

İnsanlar içine çıkmayan hödük

Bir elife dili dönmeyen sürtük

Şehirde tecvitle Kur'ân beğenmez

……………

Seyranî söyledi bu doğru sözü

Haddeden çekilmiş doğrudur özü

Şehre gelin gitse bir köylü kızı

La’l ü güher ister mercan beğenmez[1].





Eyvah fukaranın beli büküldü

Meded ticaretin gücüne kaldık

Eyiler âlemden göçtü gitti

Bizler zemanenin piçine kaldık



Rüşvet ile yazar hâkim hücceti

Hüccet ile alır kadı rüşveti

Halk bilmiyor dini, şer’i sünneti

Bozuldu sikkenin tucuna kaldık



Sene bin iki yüz altmış beş tamam

Okunur ezanlar boş bekler imam

Seyranî bu nutkun sonu vesselâm

İnanın dünyanın ucuna kaldık[2].

Benim Seyranî’yi burada anışımın bir başka sebebi var.

Yukarıda tam künyesini vermiş olduğum Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları arasında çıkmış olan eseri -hem de güven duyarak- aldım ve evde okumaya başladım. Ne de olsa memleketimin yetiştirmiş olduğu bir âşıktı ve belli ki hem halk hem de medrese kültürüne sahipti. Bir ara şu şiirini okuyordum:

Kuş yuvadan cücüğüne

Kısmet aramaya uçar

Engin yüksek düz ovada

Kimi kovar kimi kaçar.

Harika, dedim. Çok güzel! Devam ettim:

Boyrazı var dipisinin

Hikmeti var hepisinin

Mevlam kısmet kapısının

Kimin örter kimin açar

Tam benlik dedim içimden. Hele dili var ya! Yaşa, var ol Seyrani baba!

Anadan doğmadan çulun

Var mı idi paran pulun

Mevlam yarattığı kulun

Verir rızkını koymaz nâçâr

Öyle ya hepimiz çulsuz doğduk, ama zamanla varsa kısmette bir çok şeye sahip olduk. Yarın kaybedebiliriz de! İnsan tevekkeli olmalı değil mi ya?

Sekiz olur dokuz olur

Kengel südü sakız olur

Tosun büyür öküz olur

O da bir gün küpe sıçar

Bu son mısraı okuyunca kafamı kaşıdım ve anlamaya çalıştım. Allah Allah, ne alaka? Tosun, öküz, büyümek, küpe etmek…

Hay Allah müstahakkını versin be adam! Bizim Seyranî yerel bir atasözünü kullanıyor. Kağnı kültüründen alınmış çok güzel bir söz. “Öküz olmadan göbe etmeye kalkışmak” diye. Göp, kağnının öküzlerin koşulduğu yerin arkasında uzun ve enli sağlam bir tahtadır. Bir anlamda öküzlerin arkalığı gibi, kağnı rampadan aşağı inerken kaçmasın diye hayvan arkasını göbe verir ve kağnıyı kontrol altında indirmeye çalışır. Boyunduruğa koşulan hayvanın arkasının göbe ulaşabilmesi için yeterince büyümüş olması lazım. Buzağı ya da dana koşulacak olsa, uzunluk ve yükseklik olarak boyu oraya yetişemez. Ne zaman büyür ve öküz olur, o zaman arkası göbe yetişebilir ve rampa aşağı inerken icabında oraya edebilir de. Büyümeden oraya etmeye kalkışsa başaramaz, ancak tap tap diye düşürür.

Bu güzel söz, boyundan büyük işe kalkışan kimseler için kullanılır.

İşte bizim bu kültürden habersiz olan nâşir, eski yazıda her ikisi de aynı yazıldığı için (kef, vav ve bâ harfleriyle), “göp”ü kendi mantığınca “küp” okumuş ve öküze göp yerine küpe ettirmiş. Merak ediyorum, acaba kafasında nasıl izah etmiştir diye. Öküzün fışkısını eskiler küpte mayalıyorlar mıydı diye düşündü, ne bileyim ben! Ben bildim bileli hiçbir öküz haddini bilmezlik edip şimdiye kadar bir küpe etmemiştir. Hem küpe etmek gibi bir mantığı öküze nispet etmek nasıl bir akıl? Her öküz edeceği yeri bilir. Ha göp ha küp ne fark eder derseniz, o başka. Ama benim bildiğim öküzler böyle bir halt işlemezler. Bu tür haltları (halt karıştırmak demektir) ancak insanlar yapar.

Bence nâşir bütün öküzlerden özür dilemelidir.

Ha diyeceksiniz ki, hoca fazla oldu, insan hata edebilir. Evet, edebilir. Hata etmek kimsenin tekelinde de değildir. Ama, Seyrani’nin içinde yaşadığı kültüre belli ki yabancı olan nâşirin, Seyranî Baba hakkında daha önceden yapılmış çalışmalara bakması gerekirdi. Daha önce yayınlanmış olan bir çalışmada bu şiir doğru olarak göp şeklinde okunmuştur[3]. Belki de bizim Nâşir onu görmüştür ve düzeltmiştir (!). Bu ihtimal de uzak değildir.

Eserin Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları arasında çıkmış olması maalesef tek başına güven vermiyor.

İlgililere saygı ile duyurulur.



[1]     H. Avni Yüksel, Âşık Seyranî, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara 1987, s. 130.
[2]     H. Avni Yüksel, Âşık Seyranî, s. 79.
[3] Vaktiyle edinmiş olduğum bu bilginin ayrıca tahkikini yapıp doğrulayan Develiler Derneği yöneticilerinden Avukat Ramazan Kaya’ya teşekkür ederim.

9 Nisan 2012 Pazartesi

Çam sakızı çoban armağanı!

Dün pazardı ve ben bir ara gene fakültemdeydim.

Bizim köylüler bir dernek kurmuşlar ve geçenlerde seçimleri vardı. Beni de davet etmişlerdi. Bir konuşma yapmam için. Ben de gittim ve konuşmamı yaptım. Sağ olsunlar ilgi ile de dinlediler. Onlara kendi köylerinden, kendi mekanlarından, kendi büyüklerinden bahsettim. Hoşlarına gitti. Fakat artık İstanbul'da yaşadıkları ve o yüzden de İstanbullu olmak için ne gerekiyorsa onu yapmaları gerektiğinden ve özellikle de çocuklarını okutmalarının lüzumundan bahsettim. Cenazelerini artık köye taşımaktan vazgeçmeleri ve İstanbul'a sahip çıkmaları gerektiğini söyledim.

Karadenizliler "Tenör Aranıyor!" adlı bir tiyatro oyununa iş ilanı zannıyla baş vurmuşlar ve "Tenör ne demektir, biliyormusunuz" diye sorulunca da "Ne olirsa olsin yaparuz daa!" diye cevap vermişler. Fıkra bu ya! Her neyse.

Artık "Ne olursa yaparım abi!" devrinin değiştiğini ve sadece bir şey ama çok iyi yapma devrinin olduğunu onlara anlatmaya çalıştım.
Zararı yok okey de oynayın! Oynamayın desek zaten tutmayacaksınız. Ama bari kitap da okuyun... başka meşgaleler bulun... Ben size kitap veririm, önümüzdeki pazara gelin... demiş ve öylece de ayrılmıştık.

Malum odamız tekrar taşınacak o yüzden de kitaplar şu anda bende bir yük gibi... Hem biraz da hafiflerim diye düşündüm. Epey bir kitap veririm diyordum. Heyhat ki binlerce kitap içinde tüm rafları gözden geçirmeme rağmen onlara uygun düşecek kitapları bulmakta zorlandım.
Bir özeleştiri yapmamız gerekirse biz Akademiya mensupları kendi fildişi kulemizde kendi öz insanlarımızın birebir ihtiyaç duyacağı ilim ve irfanı onlara sunabilecek kalıplar geliştirememişiz, üsluplar edinememişiz. Benim şahsen yazmaya çalıştığım Kırk Ambar serisinden Duygu ve Hikmet, Öykülerin Büyüsü, Kırk Mesel Hadis  türünden her kesimden insanların rahatlıkla okuyabileceği malzemeleri yeterince oluşturamamışız.

Vaktiyle bir hocamızın doçentlik için sunmuş olduğu çalışması için "Benim hikaye kitaplarına benziyor demiştim" kendi kendime. Meğer tam da bu iş içinmiş! Onu da verdim.

Yine de çoğu roman, ilmihal, tefsir ve tarih  türünden epeyce kitap verdim ve onları böylece ağırladım. Hoca ağırlaması!
Çam sakızı çoban armağanı!

09.04.2012
Garibce

7 Nisan 2012 Cumartesi

Teknede balıklar!

Bugün cumartesi, ve ben balıklarıma bakmak üzere fakültemdeyim...

Aslında bilmiyorum hangisi bahanem, fakülte için mi balıklar yoksa balıklar için mi fakülte... Fakültemi seviyorum... Balıklar ise kendilerini sevdiriyor... çok güzeller... küçücük bir havuzda yüzüyorlar, birbirleriyle oynuyorlar...

Bugün onların genel temizliğini yaptım... İçte bir pompa vardı ama artık o yeterli gelmiyordu... Sağolsun bu balıkları başıma saran sevgili bizim aga (oğlum)  bir dış pompa almış onu taktım ve epey bir uğraşıdan sonra çalıştırabildim... Başarmak güzel bir şey.

Aslına bakarsanız bu gibi yapıp yapıştırmayı, takıp takıştırmayı, tamirat işlerini çok seviyorum... Bir o kadar dinlendirici ki... Daha geçen odama verilen emekli hocamızın kitaplarını yerleştirmek için elektrikli testeremi ve matkap vb. gibi ev aletlerimi getirmiştim. Üç dört gün onlarla uğraştım... Üzerimdeki elbiselerle rafları kestim, kısalttım, ekledim, matkapla tavan deldim; her tarafı toza verdim... Hanım nasıl olsa görmüyor, bir şey diyeceği yok... Doyasıya tadını çıkardım. 

Rahmetli babamın ardıç ağacından yonttuğu çöpten bir mil ile çorap ördüğünü hatırlıyorum... İhtiyaçtan olduğunu sanmıyorum. Kendisinin dükkanı vardı ve çoklarına göre hali vakti iyi idi. Ama demek ki öyle de olsa bir uğraşı iyi gelirmiş, o da çorap örerdi. Kimisi kaşık yapardı, kimisi ellik, kimisi bardak oyardı... Bunlar tabii biraz ustalık isterdi.

Haydi şimdi sen olda bir şeylerle uğraşma. Modern yaşam biçimi bizi apartman denen mahpus alanlarına tıktı. Üst katta atılan adımı alt kattan takip etmek mümkün. Komşunun süpürgesinin ucu nerede dolaşıyor ben aşağıdan takip edebiliyorum. Hal böyle olunca içimizden geldiği gibi bir oh çekme, dertlenince bir ah etme  şansımız bile kalmadı.

Ee ne yapalım şimdi... Toprağa ulaşma ve onunla uğraşma şansımız yok. En büyük zevkimdi Kıpız'ın derelerde balık tutmak Buna da imkan yok... Bari bir tekne içinde seyredecek balıklarımız olsun, diyoruz...

Doğrusu ben de başlatmadım. Bizim aga, kendi balıklarının yavrularını verebilecek yer aramış, sonunda bizi kayırmış... Kendi zevkine ortak etmek istemiş... Sağ olsun akvaryum almış, malzemeleri tedarik etmiş. Eh artık bize de bakması kalmış.

Bunlar ikincileri... İnşallah ikinci bir kaza yaşamayız.

6 Nisan 2012 Cuma

Engelliliğin engeli ve tevekkül makamı

Bugün cuma, hayırlı olsun, hayırlara vesile olsun!

Engellilerle ilgili bir sempozyum vardı ve benim de bir tebliğim vardı. Dokuz sayfalık bir yazım vardı, ama çoğ kez olduğu gibi gene irticali konuşmaya dönüştü ve bazı noktaların vurgulanması şeklinde geçti. Salondakilerin çok iyi dinlediklerini biliyorum, ama kimi homurdanarak, kimi aradığını bularak...
Özeti şuydu:

Engellilik, İslam’ın en temel kaynaklarında bir vakıa olarak kabul edilmekle birlikte normal ve özünde iyi bir durum olarak görülmez. Buna mukabil sanki özrün müsebibi özürlü imiş gibi onu hor görmek asla kabul edilemez.
İnsanı insan yapan onun emaneti üstlenebiliyor ve gereğini yerine getirebiliyor olmasıdır. Bu açıdan özürlü ve ehliyeti ele alınıp incelenir.

İnsan yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Bunun anlamı insanın yeryüzünde Allah namına sorumluluk alması ve buna mukabil yetkilendirilmesidir. Allah yaratma ve yürütmede esmasını melekut âleminde melekler, insanlık aleminde de insanlar üzerinden gerçekleştirir.

Bu makamda insanın yetki ve sorumluluğu kendi ilim ve imkânı ile sınırlıdır. Dünkü mugayyebatı hamse (beş bilinmez) bugün üçe, ikiye inmiştir. Bilgi ve imkân alanına açılan her konu tevekkül alanından çıkıp tedbir alanına girer. Bilenin sorumluluğu ile bilgisiz olanın durumu bir değildir. Çocuğun öldürülmesine* gelecek öngörüsü olmayan Hz. Musa’nın tepkisi anlaşılabilir bir durumdur. Ama Hızır geleceğe dair  bilgisine rağmen yapması gerekeni terk edebilir miydi?

Bu itibarla bugün için dün olmayan yeni imkânlar sonucu yeni tedbirler alınmasını gerektiren durumlarda insanlar hâlâ tevekkül halinde ve geleceklerini kadere bağlar biçimde davranıyorlarsa bu kendilerine olan güveni boşa çıkarmak olur. Dolayısıyla insanın ve onun adına ortaya çıkan kurumların,  özellikle insanı insan yapacak düzeyde bir zihinsel yeterliliği olmayan özürlülerin evvel emirde özürlerinin giderilmesi, buna imkân olmaması halinde özürlü doğumların önüne geçilmesi konusunda artık gelecekle ilgili bilgi sahibinin davranması gibi davranarak sorumluluk alması gerekir.

*Kehf 18/71-81

Saygı ve sevgiyle
Garibce
06.04.2012

5 Nisan 2012 Perşembe

Bizim karakız doktor oldu!

Bugün (04.04.2012) bir doktorumuz daha oldu!
Danışmanı olduğum ve ta hazırlık sınıfından beri hocası olma mazhariyetine erdiğim bir kızımız artık doktor. Mazhariyet dedim, gerçekten öyle öğrencilerin oması bir mazhariyet. Zekavet, fetanet, metanet, sehavet ... ille'l-cehâleti ve'l-belâdet bu vezinde güzellik namına ne varsa hepsi onda var! Allah yazgısını da güzel etsin.
Jüri üyeleri hocalarıma da teşekkürler, sağolsunlar hepsi de yüksek takdirlerini esirgemediler.
Laf aramızda bu tür savunmalar, biraz da öğrenci üzerinden hocaların hesaplaşması, özellikle de danışman hocanın hedefe konulması gibi bir mecraya çekilmeye çok müsait bir zemin. Mazhariyet demem işte bu anlamda öğrencinin hocasının göğsünü kabartacak şekilde bir çalışma ortaya koyması. Bizim karakız bunu fazlasıyla başardı ve değerli hocaların yüksek takdirlerini bihakkın aldı.
Hayırlı olsun, hayırlara vesile olsun!
Ya dektôor! Sessiz sedasız yeni ufuklarda doğan nice hilaller gibi değer dünyamıza değer katasın! Dolunaylığa erişip dünyamızı aydınlatasın! Eskilerini kırpıp kırpıp yıldız yapsınlar.
Dua ile!

Garibce
05.04.2012

4 Nisan 2012 Çarşamba

Batsın bu dünya!




Batsın bu dünya!

İyi de niye batsın! Ne yaptı? Neyi kıstı? Neyi esirgedi?

Suyun mu yok, havan mı? Karnını doyuracak aşın mı? Özüne denk düşecek eşin mi?

Hangi ihtiyacın vardı da ona denk gelmedi, onu karşılayacak donanımda, nicelik ve nitelikte olmadı bu dünya!

Yedi milyar nüfusa yuva olmadı mı? Onların hepsine yetecek ve artacak kadar aş vermedi mi? Ama hep ihtiyaçlarınız değil ihtiraslarınız yüzünden aş yiyeceğinize eş yediniz, birliğinizi dirliğinizi bozdunuz, birbirinizin kuyusunu kazdınız, sonunda da kendi ellerinizle kazdığınız kuyunun içine hep birlikte düştünüz!

Ondan sonra da batsın bu dünya! Oh ne âlâ!

ظَهَرَ الْفَسَادُ فِي الْبَرِّ وَالْبَحْرِ بِمَا كَسَبَتْ أَيْدِي النَّاسِ

“Karada ve denizde bozulma insanların kendi ettikleri yüzünden ortaya çıktı” (er-Rûm 30/41)

Ne ettiysen elinle onu biçiyorsun haliyle!

Dünya ihtiyaçlarımız için ne kadar geniş, büyük ve zengin, ama ihtiraslarımız söz konusu olunca o kadar dar, küçük ve yoksul!

Netsin şimdi bu dünya!

O zaman neden batsın bu dünya!

04.04.2012

Garibce

3 Nisan 2012 Salı

Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanın!


Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanın!


                                                     قال صلّى اللّه عليه وسلم: تخلّقوا بأخلاق اللّه
Rasûlullah (sav) şöyle buyurmuştur: Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanın!

وقالت عائشة رضي الله عنها في حق النبي صلى الله عليه وسلم : " وكان خلقه القرآن " .

Hz. Âişe, Hz. Peygamber (sav) hakkında “Onun ahlâkı Kur’an’dı” demiştir.

Allah katındaki değerler ete kemiğe büründü kelam oldu ve Kur’an diye bizim dünyamıza indirildi.

Kim ondakileri kendine huy haline getirirse Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmış olacaktır. Kim de bunu başarırsa esmâ kendinde tecelli etmiş ve  Halifelik gerçekleşmiş olacaktır.

Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmak ne demek: Rahmân oluşunun sende tecelli etmesi ve bu ismin sende bir huy haline gelmesi sonucu bütün varlık âlemine karşı şefkatli ve esirgeyici, ayrım yapmadan bütün insanlara karşı merhametli olman demektir.

Rahîm ismi sende bir seciye oldu ise ayrıca inananlara karşı özel bir inayetinin olması ve onları kardeş olarak bağrına basman, sevinçleriyle sevinmen, dertleriyle dertlenmen demektir.

Rezzâk ismi sende huy oldu ise bütün canlıların rızkının kendilerine ulaşması için senin de sorumluluk alman ve gereğini yapman demektir.

Ve en uçtaki Züntikâm gibi celâl isimleri sende bir huya karşılık bulduysa, haksızlığa ve zulme uğramış kimselerin ahını yerde koymamak ve onların öcünü almak için elinden gelen çabayı ortaya koymak demektir.

Ve en genel anlamıyla âdil olman ve herkese hak ettiğini vermen demektir.

03.04.2012

Garibce

2 Nisan 2012 Pazartesi

“Ve Allah Âdem’e bütün esmayı öğretti…”




“Ve Allah Âdem’e bütün  esmayı öğretti…”*


Esmâ =isimlerden maksat ne ola ki? Yaygın kanaate göre Allah Âdem’e bütün isimleri teker teker öğretti, hatta iğneden ipliğe, çanaktan çömleğe kadar.

Nadir de olsa “esmânın öğretilmesi”nden maksadın, insana eşyayı tanıma ve ona uygun isim verebilme yetisini verdi demek olduğunu söyleyenler olmuştur. Bizce de asıl olan anlam bu olmalıdır. Gerçekten insan, diğer canlılardan özellikle de meleklerden farklı olarak dış dünyadan duyargalarıyla almış olduğu verilerle eşyayı gerçekliği üzere tanıyabilme ve ona bir ad koyma, kavram geliştirme ve onlarla ilgili terimler üretme yeteneğine sahip tek canlıdır. Onu meleklerden üstün kılan da işte bu özelliğidir. Buna mukabil melekler bilgisayar gibi ne ye kodlanmışlar ve programlanmışlarsa ancak onu bilebilir ve ancak onu yapabilirler.  İnsandır ki yegâne varlık olarak bilgiyi yeniden üretir ve yeni yeni sonuçlar elde eder, farklı çıkarımlar yapar.

Bir ihtimal daha var: O da esma’dan maksat Allah’ın kendi esması olmasıdır. Bu durumda “Esma” başlıklı yazımızda anlatılanın bir devamı olarak bu yorumu değerlendirmek gerekir. Yani Allah Âdem’e esmâsını öğretti, insana onların açılımlarını ve kendisi üzerinden nasıl gerçekleşeceğini gösterdi demek olabilir. Yani!



*وَعَلَّمَ آدَمَ الْأَسْمَاءَ كُلَّهَا ثُمَّ عَرَضَهُمْ عَلَى الْمَلَائِكَةِ فَقَالَ أَنْبِئُونِي بِأَسْمَاءِ هَؤُلَاءِ إِنْ كُنْتُمْ صَادِقِينَ (31) قَالُوا سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَا إِلَّا مَا عَلَّمْتَنَا إِنَّكَ أَنْتَ الْعَلِيمُ الْحَكِيمُ (32) قَالَ يَا آدَمُ أَنْبِئْهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ فَلَمَّا أَنْبَأَهُمْ بِأَسْمَائِهِمْ قَالَ أَلَمْ أَقُلْ لَكُمْ إِنِّي أَعْلَمُ غَيْبَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضِ وَأَعْلَمُ مَا تُبْدُونَ وَمَا كُنْتُمْ تَكْتُمُونَ (33) [البقرة ]

Allah, Âdem’e bütün varlıkların isimlerini öğretti. Sonra onları meleklere göstererek, “Eğer doğru söyleyenler iseniz, haydi bana bunların isimlerini bildirin” dedi.

Melekler, “Seni bütün eksikliklerden uzak tutarız. Senin bize öğrettiklerinden başka bizim hiçbir bilgimiz yoktur. Şüphesiz her şeyi hakkıyla bilen, her şeyi hikmetle yapan sensin” dediler

Allah, şöyle dedi: “Ey Âdem! Onlara bunların isimlerini söyle.” Âdem, meleklere onların isimlerini bildirince Allah, “Size, göklerin ve yerin gaybını şüphesiz ki ben bilirim, yine açığa vurduklarınızı da, gizli tuttuklarınızı da ben bilirim demedim mi?” dedi.
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...