14 Ekim 2012 Pazar

Mimar Sinan Camii’nde bir Pazar sabahı



Dün gün boyu devam eden yorucu bir çalıştayımız vardı.
Daha öncesinden  sabah namazını Mimar Sinan Camii’nde kılmak üzere anlaşmıştık. İşletme müdürü Okan bey bizi evimizden aldı ve camiye götürdü. Müezzin mahfiline oturduk. Bizim Yunus hoca da oradaydı. Çok güzel sesli bir hocamız Yasin ve tekâsür surelerini okudu ve arkasından sünneti kılmayanlar için birkaç dakikalık ara verildi. Ve Yunus hocanın kametiyle namaza durduk. Kıymettar imam hocamız namazı kıldırdı, arkasından çoğu Kur’an ayetlerinden oluşan duaları makam ile okudu. Eller havadaydı ama pek amin sesleri yükselmiyordu. Her halde kıraatin güzelliğine kendilerini kaptırıyorlar, neye dua ettiğini de  anlamadıkları için sadece hissiyatlarıyla yetiniyorlardı. Son tarafta Türkçe dua kısmında canlanıverdiler. Arkasından da aynı hocamız Hucurât suresinin son ayetlerini farklı kıraatlere göre okudu, arada bir Kâf suresine geçmeye çalıştı, ama beceremedi (!). Geri geldi hızlandı, elini kulağına attı… ama bir türlü geçemedi. Hocaya kimse de yardım etmedi. Hoca tek başına bir ileri bir geri epey uğraştı… derken güzel bir Kıraat ziyafeti sundu.
Arkasından da konuşmacı olarak beni anons ettiler. Cemaat kısmen dağılsa da yine de oldukça kalabalıktı. Ben de Hac suresinin son ayetini[1] (22/78)  bir hatip gibi okudum ve arkasından da yorum yapmaya çalıştım. Yirmi dakika kadar demişlerdi, muhtemelen o kadar konuşmuş oldum. Tam tadında bırakmış olduk.
Özetle şunları söylemeye çalıştık:
Müslümanlar olarak gerçek anlamda ve nasıl yapılması gerekiyorsa o şekilde cihad etmeliyiz. En büyük cihad da Kur’an iledir. Kur’an ise bizden takva istiyor, doğruluk istiyor, erdemli olmamızı istiyor.
Allah’ın bizi derleyip topladığını ve bu yol için seçilmiş olduğumuzu unutmamalıyız.
Dindarlık mutlak anlamda gerekli, ama başa bela haline getirilmemeli; sevdirilmeli, kolaylaştırılmalıdır.
Ümmet olarak ve hatta diğer ilahî dinler açısından da ortak paydamız Halil İbrahim’in dini üzere oluşumuzdur. Tarih boyunca bir arada yaşarken “Hangi millettensin?” sorusunun her etnik grup açısından karşılığı hep “Halil İbrahim milletindenim” demek olmuştu. Osmanlı yetmiş iki milleti işte bu anlayışla bir arada tutabilmişti. Bu itibarla bölücülüğe, etnik kimliklere yaslanmaya yer ve mahal yoktur, olmamalıdır.
Allah bize Müslüman adını koymuştur. Kendimize başka kimlikler ve adlar aramak yanlış bir yola girmek demektir. Müslümanlık ise eline, beline ve diline sahip olmak demektir.
Hz. Peygamber bu ümmet üzerine şahitti, hak ve hakikatin tanığı idi, biz Müslümanlar ise diğer insanlar üzerinde aynı şekilde şahit ve tanığız; hak ve hakikati biz Hz. Peygamber’in örnekliği üzerinden öğrendik, onlar da bizim örnekliğimiz üzerinden görecek ve bileceklerdir.
Bu anlayışın bir gereği ve sonucu olarak da namazı ikame edeceğiz; layığı şekilde hem kılacak hem de elimizin altındakilere kıldırtacağız.
Zekatımızı hakkıyla vereceğiz.
Allah’a sarılacak, onun ipine, kopmaz kulpuna (Kur’an) yapışacağız.
O bizim yegâne sahibimizdir!
O ne güzel sahip, ne güzel dost ve yardımcıdır!

Ve sonunda etrafımızı çeviren insanların sevgileri ve saygıları…
Ve aşağı katta bizi bekleyen kahvaltı.
Müftümüzün, camii inşa eden müteahhidin, hocalarımızın ve işletme müdürünün de bulunduğu bir sofrada karnımızı da doyurduk.
Kahvaltı bütün cemaate açık.
Her gün cemaatten bir kişi sponsorluk yapıyormuş. Ne güzel!
Özel olarak hazırlattıkları kartpostal ile de bütün komşularının bayramlarını tebrik edeceklermiş. Ne hoş!
Mimar Sinan Camimiz bu ve benzeri hizmetlerle inşallah maddeden muhteşemliği yanında manevî anlamda da inşallah âbâd olacaktır.
Mescitlerimizin asıl imarı da mihrabın, minberin, kürsünün birer peygamber makamı olduğunun bilincinde, yeterli donanımları olan kendilerini bu vazifeye adamış hocalarımızın hasbî faaliyetleri ve onlara saygıda kusur göstermeyen, onları her hayırlı hizmetlerinde yüreklendiren, onların dualarını âminleriyle tâ arşa kadar çıkaracak olan, mabedin asıl mekanlarını dolduracak ve o maşerî kalabalıkları tek vücut, tek şuur,tek duygu haline getirecek olan cemaatin varlığı ile olacaktır.
Katkıda bulunan herkese Allah lütfüyle muamele buyursun!
Mübarek olsun!
14.10.2012
GARİBCE






[1] وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ هُوَ اجْتَبَاكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ مِلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمِينَ مِنْ قَبْلُ وَفِي هَذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللَّهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ [الحج : 78]

12 Ekim 2012 Cuma

Telif hakkı olan kitapların fotokopisi



Cuma namazına girerken kapıda bir öğrencimiz sordu:
-Hocam, piyasada mevcudu olan matbu bir kitabın fotokopi yolu ile çoğaltılması caiz midir?
Bu soru öteden beri hep sorulur. Doğrusu ben de hep kaçamak cevaplar vermişimdir. Sonunda işin içinde bizzat kendimiz de varızdır. İlim tahsili için yola çıkıp da fotokopiden –bu alet icat edildikten ve fiyatları normale düştükten sonra- yararlanmayan var mı? Herhalde yoktur.
Ama ortada bir hak ihlali de yok mu?
Ticarî amaçlı olarak bu ve başka yollarla yapılan her türlü izinsiz elde edilen nüshaların caiz olmayacağı konusunda doğrusu zihnim berrak gözüküyor.
Fahiş fiyatlarla sunulan kitapların durumu hakkında şimdilik bir şeyler söylemiş olmayalım.
Ama normal bir fiyatla piyasaya sürülen ve hem ulaşımı hem de parası bakımından alınması mümkün ve kolay olan kitapların da, birkaç kuruş daha ucuza mal edilmesi, yahut kitabın bir bölümünün alınması suretiyle bütünlüğünün de bozulması gibi durumlarda bunun caiz olmayacağı kanaati bende ağır basıyor.
İsterseniz bunu fıkıh diliyle ifade edelim: Zarurete mebni, sedd-i ramak miktarı caizdir, ötesi değildir. Yani.
Yanisi şu ki öğrencisiniz, cebinizde sadece karnınızı doyuracak kadar ve bir de o kitabın fotokopisini çektirecek kadar paranız var, o kitabı alacak kadar paranız yok, o kitabı ileride alacak şekilde erteleme imkânınız da yok, işte ancak o zamanda sadece ihtiyacınızı karşılayacak miktarda, ne eksik ne fazla çektirebilirsiniz. Ancak bu kadarlığı caiz olabilir.
Yolunuz bir bahçeye uğradı, her çeşit meyveler var ve birbirinden lezzetli. Canınız çekti istediğiniz gibi yediniz. Nasıl olsa bu meyveleri Allah halk etti, biz de Allah’ın kullarıyız. Allah’ın nimetini Allahın kulu yemiş, çok mu?… diye yürüttüğünüz bir felsefe ile yemeye koyuldunuz.
Aha, bahçenin sahibi geliyor. Şimdi sana gösterecek Allah’ın nimetlerini  gene Allah’ın kullarının yemesini… O nimeti, o nimetin ortaya çıkmasında zahmeti olan kimseye tahsis etmiş Allah. O yüzden bir araba sopa yemeden gel bu sevdadan vazgeç, onun bunun bostanına izinsiz dalayım deme.
Ama bahçeye girmeden, sarkan dallarından tadımlık olmak üzere almışsın, tatmışsın. Bahçe sahibi buna kızmak şöyle dursun sevinir bile. Çünkü sen sonunda onun bahçesinden tattığın ve damağı tadında kalmış olan meyvelerin reklamını da yapacaksın. Bu itibarla o bundan dolaylı olarak faydalanmış da olacak.
Garibce olarak ben böyle düşünüyorum.
Ayrıca bu bir fetva değildir.
Sizin de fikirleriniz ve ibtikar (telif) haklarınız olsun. Belki o zaman daha iyi değerlendiririz.
Dua ile!
13.10.2012
GARİBCE

Bilenin ilmi mi arifin irfanı mı?!


 

Cuma namazını kılıyoruz. Hutbe bitiyor. Müezzin kamete başlıyor. “Eşhedü enne…” herkes kalkıyor ve saf düzeni almaya çalışıyor. Ama müezzinin söylediklerinin anlamını bilen biri en ön safta oturmaya devam ediyor. Çünkü ona göre müezzin henüz namaza davet etmemiş oluyor. Ayağa kalkmış insanlar saf düzeltmek için birbirine bakarak hizaya geliyorlar. Ama o bilen hâlâ oturuyor. Yanındaki adam tuhaf biçimde ona bakıyor. Çünkü yana ya da ileri doğru ilerleyebilmesi için onun da safta yerini alması gerektiğini düşünüyor. Ve nihayet müezzin Hayyealessalât = Haydin namaza!” deyince o da kalkıyor. Bilginin gereği yerine gelmiş oluyor.  Haliyle biraz gecikmeli olarak ancak saf düzeltilebiliyor ve namaza duruyoruz.

Düşündüm de biri müezzinin söyledikleri sözlerin anlamını biliyor ve ne diyorsa onu yapmayı ilminin gereği görüyor.

Öbürü ise irfanı gereği nerede nasıl davranmak gerekiyorsa öyle davranıyor. Koca Cuma ve bayram namazlarında kısıtlı mekanlarda olunduğu için, cemaat ayağa kalktığı zaman safların yeniden düzenlenmesi gerekiyor, hatta bazı durumlarda en ön saf, imamın topuk gerisine düşecek kadar ilerliyor ve böylece bir saf daha kazanılmış oluyor. Halk, irfanıyla bunu bildiği için “Hayyealessalât = Haydin namaza!” çağrısını beklemeden daha eşhedülerde davranıyor ve safları düzeltmeye mübaderet ediyor.

Ben de Garibce olarak düşünüyorum: Bu iki davranıştan hangisi daha bilgece? Bilenin ilmi ile davranışı mı, yoksa arifin irfanı ile yaptığı mı?

Cumamız mübarek olsun!

Dua ile!

12.10.2012

GARİBCE

11 Ekim 2012 Perşembe

Sen olsan ağlaman mı?

 
  
Mustafa Şeker (Üsküdarda vaizlik ve avukatlık yapmış bir kimse) ile Ali Vehbi Cengiz (Din İşleri Yüksek Kurulu raportörlüğünden emekli)  öğrenci iken Ermenekli Saffet Efendi’ye gitmişler ve demişler ki:
“-Hocam, duyduk ki siz arabiyet okutuyormuşsunuz. Bize de okutabilir misiniz?”
“-Buyurun, buyurun içeri!”, demiş ve hanımına seslenmiş:
“-Hatun, iki tane pırlanta geldi, hele sen bir sofra hazırla hele!” Ve anlatmış:
1950 öncesi ben İstanbul’da tek tek imam ve müezzinleri dolaşır ve derdim ki: “Bende bir ilim var. Ölümümle benimle birlikte gitmesin. Gelin size o ilimleri okutayım ve bendeki bu ilmi size emanet etmiş olayım!”. Hocalar:
“-Aman hocam, kasap et derdinde koyun can derdinde. Şu ortamda vaziyeti görüyorsun. Nasıl olur da böyle bir ortamda biz senin bildiğin ilimlerin tahsiline cesaret ederiz.” demişler. Hoca devamla:
“-Şimdi ise kuzularım, siz gelmişsiniz benim ayağıma ve benden böyle bir talepte bulunuyorsunuz. Ben size nasıl hayır diyebilirim!” demiş ve sevincinden hüngün hüngür ağlamış efendim!
(Ravi: KB 6’da oda arkadaşımız Ramazan Ayvallı Hoca, 09.10.2012 15.20. Haber, haber-i vâhid de olsa büyük resmin geneline uygun düşüyorsa Garibce’nin mezhebince de makbuldür. Bu hatıra “Hızır Elimi Öptü” başlıklı yazımızla birlikte okunursa maksat daha da güzel hasıl olur)
O dönem ile ilgili anlatılanlar hep birbirini teyit eden türden. Belli ki o günün Saffet hocaları koru avuçlarında tutmuşlar, söndürmeden bir emanetçi bulabilmek için canhıraş çalışmışlar, sönmesine ramak kala Allah imdad etmiş ve yeni talipler halk buyurmuş. Emaneti onlar üstlenmişler.
Şimdi ise sayılarına bereket.
Bizim artık sayı derdimiz yok; bundan böyle vasıflı taliplere ihtiyacımız var. Sabırlı, azimli, vakarlı, saygılı, talep ettiği ilmin asıl itibariyle değerini müdrik, bu uğurda çekilen rıhletlerin, mihnelerin, maruz kalınan zorlukların, hatta işkence ve ölümlerin farkında, tarihinin bilincinde, kendisine bağlanan umutları boya çıkarmanın mesuliyeti boynunda… evet işte böyle bir nitelikli talip. İşi götürenler geçmişte öyleydiler. Şimdi de öyleleri olacak ve tabiidir ki gelecekte de.
“Hem keyfimi yaparım, hem bu işi yaparım…” Bu güzel, yapabiliyorsan yap. Ama şimdiye kadar böyle birileri çıkmadı. Çıkanlar bu yolun çilesini çekenler oldu.
Biz kadir kıymet nedir bilmiyoruz. Daha düne kadar öğrencilerimizin fakülte kapılarından içeri alınmadığını çabuk unuttuk. Sonra örtü üstü şapka garabetini yaşadık. Şimdi ise sükuna erdik, artık durulduk diyecektik ki bir bakmışız anlamsız takıntılarla uğraşıyoruz.
Kimimiz takıyoruz, kimimiz takmamayı takıyoruz. Amma illâ ki bir şeyleri takıyoruz.
Kimimiz oturduğu yere takıyor, kimimiz durduğu yere.
Kimimiz kafasına bir şey takıyor, kimimiz onun taktığına takıyor.
Kimisi bakıyor, kimisi akıyor.
Hocası sınıftaki huzura takıyor, talebesi ne istiyor diye ona bakıyor.
Kimse aradığını bulamıyor. Çünkü çoğu aradığını bilmiyor.
Bilenler yanlış yerde arıyor.
Ve olmuyor, olmuyor.
Şemsi hocam diyor ki takma, zaten eskiden de böyleydi.
Ve bu bizim tesellimiz oluyor.
Bizim oğlan bina okuyordu.
Bizim oğlan gene bina okuyor.
Şimdi bizim kız da başladı. O da okuyor.
Ve bunun adı istikrar oluyor.
……
Âmiiin!
 
11.10.2012
GARİBCE

10 Ekim 2012 Çarşamba

Kur’an ve tevil yoluyla tahrif


 
 
İbn Teymiyeye ait bir tasnif vardır: Şeriatı münezzele, şeriatı müevvele ve şeriatı mübeddele diye. Garibce bir karşılıkla şöyle ifade edebiliriz:
1. İndirilmiş şeriat
2. Giydirilmiş şeriat
3. Bindirilmiş şeriat.
 
İndirilmiş şeriat belli. Olduğu gibi bize ulaştığına dair Şia dahil bütün ümmetin icmaı bulunmaktadır. Bazı şaz görüş ve rivayetlerle de varsın Muhsin Hocalar uğraşsın.
 
Giydirilmiş şeriat: Tevil yoluyla insanların onu yormaları sonucunda artık kendilerine mal ettikleri bir şeriat anlayışı. Hiçbir dinin indiği gibi kabul görmesi mümkün değildir, böyle bir varsayım insanlığın tabiatına aykırıdır. İnsanlar, kucaklarına alıp bağırlarına bastıkları dinlerine kendilerinden, dillerinden, kültürlerinden de bir şeyler katarlar. Çıplak doğan çocuğun giydirilmesi gibi, onun için itina ile hazırlamış oldukları elbiseleri giydirirler, kendi kültür ve sanatlarını yansıtan beşiklere yatırırlar, kendi öz ninnileri ile büyütürler ve ancak o haliyle kalıcı kılarlar, kendilerine ait görürler.
 
Bindirilmiş şeriat ise elbise giydirmek ve beslemek gibi değil, dışarıdan onun vücuduna bir şeyler sokmak türünden bir muameleye tabi tutarak onu kendi olmaktan çıkarmak demektir. Bidat ve hurafelerin dine sokulması işte bu tür faaliyetler içinde yer alır.
 
Bizim burada asıl konu edinmek istediğimiz kısım tevil kısmıdır: Kur’an’ı indiği gibi okursunuz ve fakat ne için indiği manayı değil de kendinizce ona başka anlamlar giydirmeye çalışırsınız. Bu giydirmeler, vücuda uygun düşmediği için zamanla onu deforme eder.  Bu da tahrifin bir başka şekli olur.
Bugün kimse Kur’an’ı lafız düzleminde tahrife yeltenemez. Ama tevil yoluyla olabilecek kapı ardına kadar açık gözüküyor. Üstelik teşvik görüyor, asıl yapılması gerekenin o olduğu şeklinde takdimler yapılıyor. İstediğin gibi gir, istediğini söylet, hele bir de söylemesin! Alimallah üzerine topla tüfekle gidersin, sonunda şöyle ya da böyle söyletirsin. Çünkü Kur’an iki kapak arasında bir metin olarak zaten kendisi bir şey “söyleyen” değil, orada duran bir şeydir. Hz. Ali’nin dediği gibi onu insanlar konuşturur. Eğer bağlı kalınacak bir takım kayıt kuyut yoksa o zaman da istedikleri kendilerince her türlü güzelliği söylettirirler, düşüncelerini onaylatırlar.
Hz. Peygamber “İçinizde tenzili uğruna savaşanlarız olduğu gibi, tevili için savaşanlarınız da olacak!” diye adres olarak Hz. Ali’yi göstermişti. Ammar da Sıffın savaşını kastederek Tenzili için nasıl savaştıysak şimdi de tevili için savaşıyoruz! demişti. Çünkü onlar Kur’an’ı içselleştirmiş ve sağlıklı tevilini yapmaya muktedir Hz. Ali gibilere Aramızda hakem işte şu Kur’an olsun!” diye mızraklarının uçlarına takmış oldukları Mushaf sayfalarını göstermişlerdi. Öyle anlaşılıyor ki onu kendi düşünceleri doğrultusunda konuşturabilmenin imkanının mevcudiyetini görüyorlardı.
Ve de öyle oldu.
Arkasından Hariciler çıktı. İnil-hukmu illâ lillah diyorlardı, önlerine çıkan her bir muhalifin kanını dökmede hiçbir beis görmüyorlardı. Kur’an okuyorlardı; ama bir türlü hançerelerinden öteye geçmiyordu.
Kur’an işte böyle böyle tahrif ediliyordu.
Tenzilden umudunu kesenler, tevile sığınıyorlardı.
Ya Rabbi ayağımızı kaydırma!
Tevilimizi, tenziline muğayir kılma.
Dua ile!
 
10.10.2012

GARİBCE

9 Ekim 2012 Salı

Adımı Allah koymuş kime ne?


 
 

Kimliğimiz ve ismimiz konusunda
 

Kendimi ne olarak bilmeliyim sorusunun cevabı son derece yalın olarak sadece  “Müslüman” olmalı. Çünkü  Yüce Allah bizi bu adla adlandırmıştır:


وَجَاهِدُوا فِي اللَّهِ حَقَّ جِهَادِهِ هُوَ اجْتَبَاكُمْ وَمَا جَعَلَ عَلَيْكُمْ فِي الدِّينِ مِنْ حَرَجٍ مِلَّةَ أَبِيكُمْ إِبْرَاهِيمَ هُوَ سَمَّاكُمُ الْمُسْلِمِينَ مِنْ قَبْلُ وَفِي هَذَا لِيَكُونَ الرَّسُولُ شَهِيدًا عَلَيْكُمْ وَتَكُونُوا شُهَدَاءَ عَلَى النَّاسِ فَأَقِيمُوا الصَّلَاةَ وَآتُوا الزَّكَاةَ وَاعْتَصِمُوا بِاللَّهِ هُوَ مَوْلَاكُمْ فَنِعْمَ الْمَوْلَى وَنِعْمَ النَّصِيرُ   [الحج : 78]

 

“Allah uğrunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti ve dinde üzerinize hiçbir güçlük yüklemedi. Babanız İbrahim’in dinine uyun. Allah, sizi hem daha önce, hem de bu Kur’an’da müslüman diye isimlendirdi ki, Peygamber size şahit (ve örnek) olsun, siz de insanlara şahit (ve örnek) olasınız. Artık namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a sarılın. O, sizin sahibinizdir. O, ne güzel sahip, ne güzel yardımcıdır!” (Hacc 22/78)

Vaktiyle talebelerimiz arasında “radikal Müslüman” olmak çok modaydı. Ne anlama geldiğini biliyorlar mıydı bilmiyorum ama “Köktenci Müslüman”lık herhalde onlarca köküne kadar müslümanım demek ki bir anlam ifade ediyordu. Zaten bir kavram kargaşası vardı. Herkes belki aynı şeyi diyordu ama onunla aynı şeyi kastettikleri belli değildi.

Bir vesile ile bir anket yapmışlardı ve sınıf hocası olarak da cevapları benim toplamam rica edilmişti. “Kendini nasıl tanımlıyorsun?” gibi bir soruya talebenin büyük çoğunluğu “radikal Müslüman” şıkkını işaretlemişti ve bu durum beni çok etkilemişti. Müslümanlık neremize yetmiyordu da bir de radikalı, köktencisi, islamcısı çıkmıştı. Müslüman müslümandı, bunun ne fazlası olurdu ne de eksiği… Ama demek ki öyle değilmiş. Bizim göremediğimizi görenler varmış. Yahut öyle olmasını empoze edenler ve havanın bulanmasından istifade ile avlanmak isteyenler varmış.  Ve öyle de oldu. Müslüman toplum dahi kendi içinde şimdi bölük pörçük. Cemaatlerin, sosyal  grupların var ve çeşitli olması aslında güzel bir şey, ama kendi kulvarlarında ilerlemeye çalıştıkça, kendi belirledikleri çalışma ve hizmet alanlarında faaliyet gösterdikçe…

Ama çoğu kez böyle olmuyor, gruplar, cemaatler birbirlerini rakip görüyorlar, aynı ligin takımları gibi görmüyor, birinin varlığından sanki diğerinin yokluğu gerekiyormuş gibi refleks gösteriyor.

İmam Hatipler ile Süleymancılar arasında bizim talebelik yıllarımızda ciddî bir düşmanlık vardı. Tarafların birbirlerine çeşitli ithamları bulunuyordu. Ben oldum olası bu tür hizipçilik içinde bulunmadım. Ya taraf olmayı beceremiyordum ya da Allah beni koruyordu. Fakültenin daha birinci sınıfında o zaman mutlak üstad bildiğimiz ve her eserini okumaya çalıştığımız Necip Fazıl’ın Son Devrin Din Mazlumları’nı yeni okumuştum ve orada Süleyman Hilmi Tuna Hocaefendinin hayatı ve çekmiş olduğu sıkıntılar da anlatılıyordu.

Kur’an dersimize Falanca hocamız gelirdi. Söz nereden açıldı bilmiyorum ama, ben –öyle çok da konuşmayan ben-,  herhalde okumuş olduğum kitaptan aldığım cesaretle Süleyman Efendinin ve cemaatinin de sonuç itibariyle  dine hizmet uğrunda çalışmakta olduklarını söyledim. Uyy! Meğer baltayı taşa vurmuşum. Hoca aldı sözü, şöyleydi de böyleydi de, sen daha onları bilmezsin de… söyledi de söyledi. Ha onların adını hayırla anmışım, ha hocanın yarasına tuz basmışım, fark edemedim.

Yıllar geçti bu cemaatle aradaki bu uçurum azaldı ve hatta kapandı. Şimdi bu cemaatten de bizim fakültemizde okuyan ve mezun olan birçok kimse var. Ne onların ötekilerden ne ötekilerin berikilerden aslında bir farkı yok. Ama belli ki farklı kimliklerin korunması bir tür varlık sebebi gibi görülünce, yok olan farklılık varmış gibi esmeye başlıyor ve aradaki ılık havayı giderek sertleştiriyor.

Son zamanlar da kimlik ve isimlerle ilgili şöyle bir tespit de var:

İslamofobia’nın Batı’da ve hatta Müslüman ülkelerde bile giderek yayılması sonucu insanlar “Müslüman” kimliğinin ve birçok geleneksel Müslüman isminin kirlenmiş olduğu gerekçesinden hareketle bu kimlikten ve bu tür isimlerden olabildiğince sıyrılmak ve kurtulmak gibi bir çaba içerisine de girmişlerdir.

Bu tavrın aksi istikametinde aşırı sayılabilecek başka bir eğilim ortaya çıkmıştır. Bunun bir sonucu olarak da isim koyma konusunda yeni yeni bilmediğimiz, hiç duymadığımız isimler ortaya çıktı. Neymiş efendim, Hz. Peygamber’in süt ninesinin adıymış, büyük büyük babasının büyük büyük annesiymiş, badiyede gezinirken kendisini kucağına almış ve bir süre gezdirmiş olan kadının sondan bir önceki kızının adıymış…

Hiç duyulmadık, akılda tutulması zor, ama kulağa hoş gelen çoğu iki heceli bir yığın  isim. Bunlar Haticelerin, Ayşelerin, Fatmaların yerini aldı. Çoğu çocukların iki tane adı var; biri hatır için mecburiyetten konulmuş geleneği çağrıştıran bir ad, ikincisi asıl konulmak istenen ad. Ve tabii çocuk da hep bu ikinci adla çağrıldığı için, birincisi çoğu kez kimlikte yazılı kalıyor. Şabanlar, Recebler, Ramazanlar, Muharremler, Bayramlar artık pek yok. Eski Şabanlar da yenileri ile mahkemede değiştirildi.

Yahu peygamberimizi sevelim dediysek bütün Arapları sevmek ve onları olur olmaz isimleriyle  çocuklarımızda yaşatmak zorunda da değildik ki. Yeni yeni isimler ortaya çıkararak bu listeyi sürekli büyütmenin ne anlamı olabilir ki?

Ölçü, her yerde ölçüdür ve riayeti gerekir. “Velâ ta’tedû= Haddi aşmayın!” Sevgide bile!

Benim bir torunum var. İsmi anlattığım türden. Üç yaşında iken bir kız kardeşi olmuştu ve ona Hatice Kübra ismini koymuşlardı. Bizim kayın validenin adı da Hatice. Ama ona doğduğu yerin insanları Haççe derler. Onun eski bir ad olduğunu bizim üç yaşındaki torun biliyor olmalı ki bana: “Dede, sen yaşlısın, kardeşime Haççe diyebilirsin” diyor. Allah! Allah!

Gülmek bize düşüyor da, asıl üzerimize düşmesi gerekeni hayret oluyor.

Adları güzel olsun. Bahtları daha da güzel!

Mürüvvetlerini görmek duasıyla!

 

09.10.2012

GARİBCE
 
 

8 Ekim 2012 Pazartesi

Bir de cemaat olmasa imamlık daha bir kolay olacak!


إِنَّمَا يَعْمُرُ مَسَاجِدَ اللَّهِ مَنْ آمَنَ بِاللَّهِ وَالْيَوْمِ الْآخِرِ وَأَقَامَ الصَّلَاةَ وَآتَى الزَّكَاةَ وَلَمْ يَخْشَ إِلَّا اللَّهَ فَعَسَى أُولَئِكَ أَنْ يَكُونُوا مِنَ الْمُهْتَدِينَ  [التوبة : 18]

“Allah’ın mescitlerini, ancak Allah’a ve ahiret gününe inanan, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte onların doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.” (Tevbe 9/18)
Yeryüzünde en kutsal mekanlar “Allah’ın evi” olarak nitelenen mescitlerdir. Oraların imarı ise bir iman şiarıdır. Mescitler zaten bina olarak yapılmış mekanlardır. Bu itibarla onların imarı muhtemelen mihrabda, minberde ve kürsüde verilen hizmetler itibariyle olmalıdır. Bu hizmetler, günümüzde ayrı ayrı kimseler tarafından yürütülmekte olsa da esas itibariyle her üçü de Hz. Peygamber’in yerine geçmek suretiyle ifa edilmektedir. Yani bu görevleri ifa edenler Hz. Peygamber’in postuna oturuyorlar, makamına geçiyorlar, onun çağrısını yineliyorlar demektir.
Hz. Peygamber kaba ve katı kalpli değildi. Öyle olsaydı etrafında kimse kalmazdı. Vakıa gösterdi ki o hayat bahşeden bir çiçek gibi alıcısı olan herkesi kendisine cezp etti ve o günkü iletişim imkanları dikkate alındığında çok kısa sayılabilecek bir zamanda arkasında yüz binlerle ifade edilen müminleri vardı, hayatlarını hayatına feda edecek, canlarını canına kurban edecek on binleri, gerçek erleri bıraktı.
Kovduğu hiçbir kimse olmadı. Dağdan inmiş kaba saba bedevilerin arkasından yüksek sesle bağırışlarına, hırkasını arkasından, boynunda iz yapacak şekilde çekişlerine bile aldırmadı. Mescidde abdest bozmaya kalkışan bedevinin üstüne oradakilerin çullanmasına izin vermedi, “Bırakın!” dedi “işini bitirsin ve sonra da üzerine bir kova su dökün”.
Kimi, nereden kovacaktık ki!
Hasbelkader onun engin hoşgörülü postunda şimdi biz oturuyor, mihraba geçip imamlık yapıyor, minbere çıkıp hutbe irad ediyor, insanlara hak ve hakikati öğretiyor, kürsüye çıkıp vaaz ediyor, insanlara talkın veriyoruz.
Sadece görevlilerimiz mi, cemaat de aynı şekilde bu görevde ortak değil mi? Cemaat olmadan cami hizmetleri yürür ve imar gerçekleşir mi? 
Ben kendimden biliyorum. Özellikle bayram namazlarımızda vaiz efendi sözünü cami cemaatine söyler ve hele  bir de özeleştiri yaparsa, cami cemaati daralır ve kasılmaya  başlar… Ama sadece orada zaten olmayan dışarıdakileri ve de yalnızca bayrama gelmiş cemaati muhatap alır da bir sinli kefli sövmediğini bırakır ve her türlü hakareti ederse, onları yerin dibine  batırır çıkarır, rezil rüsva ederse cami cemaati açılır da açılır, rahatlar, oturduğu yere yayılır, ne denli iyi bir Müslüman olduğunun farkındalığı ile mest olur.  Hocanın ötekilere her vuruşunda onlar da hal ve tavırlarıyla baltayla odun kesene yanı başındakinin “hıh!” diye katılması gibi destek verir. Nasıl olsa kendileri camiye müdavimler. Nizam ve intizam onlardan sorulur. Şaşırır da bir yörüğün yolu oraya düşerse, görmediği hakareti bırakmazlar. Yamuğu düzeltmeden çıkarmazlar.
Bu anlayışla camilerimiz nasıl abad olur ve bayındır kılınır. Zaten niceleri çıkışta “Ulan hoca, bir daha gelirsem anam avradım olsun…” diye yemin billah eder.
Bir Cem Karaca çıkar da: “İMAM TARAFINDAN CAMİDEN KOVULDUĞUMDA 7 YAŞINDAYDIM. TEKRAR GERİ DÖNMEM 70 YILIMI ALDI” derse vay o caminin imarını üstlenmiş  olanlara ve o camiinin cemaatine!
Ve işin de en kötüsü onun kaderini paylaşmayan acep kaç kişinin olduğu!
Gerçekten işimiz zor!
Dua ile!

09.10.2012
GARİBCE
İMAM TARAFINDAN CAMİDEN KOVULDUĞUMDA 7 YAŞINDAYDIM.
TEKRAR GERİ DÖNMEM 70 YILIMI ALDI

“Sevgili, en sevgili, ey sevgili…” şairine selam olsun!


 

 
Tarık Tufan, 7 Ekim 2012  tarihinde Hürriyet'te  “Sadece kongrelerden tanıyanlar ve hiç bilmeyenler için Sezai Karakoç” başlıklı bir yazı yazdı.

Malum başbakanımız AK Parti IV. Olağan Kongresinde konuşmasına Sezai Karakoç’un “Sevgili, en sevgili, ey sevgili…” şiiriyle başlamış, Hz. Peygamber’in aziz hatırasına saldırıların yaşandığı ve İslam ülkelerinde ölçüsü kaçan protestoların nice masum canları aldığı bir iklimde bu şiir müthiş bir etki yapmış ve nice gözler buğulanmış, nicelerinden yaşlar boşanmış, niceleri de hıçkırıklara boğulmuştu.

Sevgiyse sevgiydi ve de protestoların en derini, en sessizi ve en etkilisiydi. Bu sevgi seli karşısında ona uzanan hiçbir leke kalıcı olamazdı. “Velev künte fazzan galiza’l-kalbi lenfaddû min havlik…” diyordu ya hani Yüce Allah Aziz Peygamberine, işte bu da öyle idi. “Eğer kaba ve katı kalpli olsaydın kimse etrafında kalmazdı…”  

Katılıkla değil, yumuşaklıkla, nefret ettiren değil, sevdiren bir söylemle, ürküten değil, bağlayan bir bakışla, göğünse de yüreğin, etrafa konursu salsan da bir şey yokmuş gibi bir davranışla… yola çıkılmalı, yol tutulmalıydı.

Sezai Karakoç’un bu şiiri bu maksada çok uygun düşmüş, onu dillendiren de ta dilden dile ulaşacak şekilde emaneti yerine, taşı gediğine koyar gibi  koymuştu. Bilen de ağlamıştı, yüreğinde duyan da ağlamıştı.

İşte o şiirin Şairi hakkında Tarık Tufan özetle şöyle diyor:

İsminin hemen yanıbaşına, büyük bir özenle, iki özelliğini eklemeliyiz; şair ve düşünce adamı.

Hiçbir kuşku cümlesine yer vermeksizin, şu yargıyı da apaçık ve anlaşılır bir dille ortaya koyabiliriz; Sezai Karakoç, Türk şiirinin yirminci yüzyılda yetiştirdiği en büyük şairlerden biridir.”

Ve arkasından soruyor:

Böylesi önemli bir sanat ve fikir adamının “ortada” görünmemesinin, yeteri kadar bilinmemesinin sebebi nedir?

Onun bu soruya cevabı ise yerinde bir tespitle şöyle:

Bu soruya pek çok yanıt verebiliriz ve fakat en önemlisi, Sezai Karakoç gündelik siyasete, çıkarlar üzerinden kurulu sisteme, pay ve statü kapmak üzerinden geliştirilen müsamereye dâhil olmamıştır.

Bu soru bana el-Muvâfakât adlı muhalled eseri tahkik ve neşreden Abdullah Dıraz’ın tespitini aklıma getirdi.

Bizim Şark dünyasında insanların kaderiyle kitapların kaderi aynıdır. Nice müptezel, adi adam vardır; herkes tanır. Nice de değerli, erdemli insan vardır; kimse bilmez. Kitaplar da öyledir. On para etmeyecek nice kitap vardır meşhur olmuş, herkesin kütüphanesinde yer almış, elden ele, dilden dile dolaşmıştır. Nice de kitap vardır ki –el-Muvâfakât onlardan biridir- o kadar değerli, fikrî düzeyi yüksek olmasına rağmen kimse tanımamış, asırlar boyu tozlu raflarda kalmış ve gün yüzüne çıkarılacakları zamanı beklemişlerdir.

Sezai Beyimiz de işte öyle biridir. Onun tanınmasına kendisinin ihtiyacı yoktur, ama galiba bizim onu tanımaya ihtiyacımız çoktur.

Onun bir kitabı yüzünden vaktiyle rahmetli babamdan bir de zılgıt yemiştim. Ama haklı olan babamdı. Rahmet olsun. Ona ne okuyacağını baştan ben kendim belirlemeliydim. Aydın sorumluluğu bunu gerektirirdi. Ama biz insanlarımızı kendi hallerine bırakmayı alışkanlık etmişiz. O da gitmiş raftan Sezai Beyin “İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü” kitabını eline almış ve tabii anlamamış. Demek ki o onu Garib Ali okusun diye yazmamış, geleceğe ışık taşıyacak olan ilim ve fikir adamı namzetleri okusun diye yazmış. Biz bunu bile bilemedik.

Sonra Tarık Tufan, Mülkiye Mektebi’nden sınıf arkadaşı olan Cemal Süreya’nın onun hakkında  “Bulgucu adam” nitelemesine atıfta bulunmuş ve daha iyi anlayabilmemiz için yine onun  “Çok daha yetenekli bir Mehmet Akif’in tinsel görüntüsüyle adamakıllı dürüst bir Necip Fazıl’ınkini iç içe geçirin, yaklaşık bir Sezai Karakoç fotoğrafı elde edebilirsiniz.” tespitine yer vermiş.

Bir ömür boyu “Diriliş”in amentüsünü ortaya koymaya çalışmış  olan Sezai Bey, mülkiyet sahibi olmayan bir Mülkiyeli imiş. Bu demek ki Türkiye’de yadırganacak bir durum.

Tarık Tufan ayrıca şu tespitlerde bulunmuş:

Kurucusu olduğu Yüce Diriliş Partisi’nin çıkış programı Türkiye’de benzeri olmayan bir siyasi parti manifestosu olarak kabul edilebilir. Bir partiyi sadece bu metin için kurmuş olmak da kafidir diyebiliriz.

2007 yılında Kültür ve Sanat Büyük Ödülü Sezai Karakoç’a verilmiştir. Ancak yapılacak töreni kabul etmeyen şair, para ödülünü de nazik bir dille reddetmiştir. Aynı nezaketle ödül plaketinin postayla gönderilebileceğini iletmiştir.

Sezai Karakoç, derin iç dünyasıyla ve sarsılmaz inanç yapısıyla, tek başına bir varoluşu temsil eder. Kalabalıkların, törenlerin, alkışların, ödüllerin adamı olmayı en başından elinin tersiyle itmiştir.

Yalnız bir direniş adamıdır. Aşk ehlidir, aşkın olanın peşindedir.

Bir medeniyetin kapısında, bitmek tükenmek bilmeyen bir sabırla durup, gelen geçene Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun ve İslam milletinin ve tüm dünyanın yaşadığı bunalımlara karşı, diriliş çarelerini anlatmıştır.

Tarık Tufana teşekkür, Üstada da hayırlı uzun ömürler diliyoruz.

08.10.2012

GARİBCE
 
 

7 Ekim 2012 Pazar

Erdoğan, Garibce adına size teşekkür ediyor



Cümle dostlara selam olsun!
Duygular yaşandıkça bilgiler paylaşıldıkça güzel! (Bu da bizden olsun!)
Garibce tiplemesinin yazarı olarak bendeniz ona okuyarak ve özellikle de paylaşarak katkıda bulunan herkese teşekkür ediyor, desteğinizin sürmesini  diliyorum. Gaibce'nin dili biraz uzun, mizah yönü ağır basıyor ve yeri geldiği zaman kendim ile bile kafa bulmadan, kendi özüme dahi takılmadan edemiyor. Bilgiye önem veriyor ama daha çok gözlemlerine dayalı yazıyor. Bilgi ve görgü itibariyle birikimini sizlerle paylaşmak istiyor.  Yeni pencereler açmaya çalışıyor. Molla Kasımlık yapma niyeti yok. Ama inandığı doğruları sizlerle paylaşmayı bir vazife biliyor. Herşeyi bildiği iddiasında değil, bununla birlikte zaman zaman Abdurrahman Usta'lık yaptığı da oluyor (Bu esprinin anlaşılması için bu başlıklı yazısının okunması lazım).  Cümlenize selam ediyor; büyüklerin ellerinden küçüklerin gözlerinden öpüyor.
Ben dahi saygı ve sevgilerimi sunuyorum. Dua ile!

07.10.2012
Mehmet ERDOĞAN
Prof. Dr.
M.Ü. İlahiyat Fakültesi
İslam Hukuku Öğretim Üyesi


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...