5 Mart 2013 Salı

Acele işe şeytan karışır!




Fi’l-aceleti nedâme ve fi’t-teennî selame!
Bu bir Arap atasözü. Aynı anlamda Hadis de vardır:
“Teennî Allah’tan, acele, şeytandandır.”[1]
Acele, bir şeyi vaktinden evvel elde etmeye çalışmaktır. Bu yerilmiş bir özelliktir. Bir şeyi çabucak yapmak, hızlı bir biçimde elde etmek için gayret sarf etmek ise, işin hakkını vermek ve kontrollü olmak kaydıyla yerilen bir haslet değildir. Aksine hızlı/seri olma bir erdem sayılır.
Teennî ise, bir şeyi düşüne düşüne, imkânları dikkate alarak, hakkını vererek, sonunu dikkate alarak yapma demektir. Teennili hareket etmek her zaman için olması gereken ve övülen bir özelliktir.
Acele eden, ecele gider.
Acele ile menzil alınmaz.
Bu trafikte böyledir. Hızlı yaşa ki genç ölesin, felsefesi dahi öyledir. Çünkü her şeyin bir zamanı ve mekânı vardır. Fiil kendi tabii zarfı içinde işlenmişse yerindedir. Ama zamanı ve mekânı taşırmaya çalışılmışsa o fiil yerinde olmaktan çıkar. Normal zamanından önce hedefe ulaşma hırsı, aracın yoldan çıkması ve kaza yapması riskini artırır. Mirasa vaktinden önce konma hırsı kişiyi murisini öldürmeye sevk eder ve sonunda işlenen cinayet yüzünden hem maldan olur hem de zindanlara düşer, hayatı kararır, mahvolur gider.
Bu ilke dostluk ve düşmanlık ilişkisinde de aynen doğrudur. İnsan bir dostunu hemen bir kalemde çizivermemelidir. Dostluklar öyle kolay kazanılamıyor. Kolayca da harcanmamalıdır. Düşmanın bir anda can ciğer kuzu sarması olması biçiminde dostluğun zirvesine çıkması da riskli olabilir.
Kişi komşusunu hırsız edeceği zaman da teennili davranmalı ve hemen ithama kalkışmamalıdır.
Aksi takdirde pişmanlık arkasını bırakmaz.
Fakültede binanın yıkılması sonucu odalarımızı taşıma zorunda kalmıştık. Günler sonra bir ses kayıt cihazımın kaybolduğunu fark ettim. Aradım bulamadım. Benim için hem değerliydi hem de çok işime yarıyordu.
Olur dedim kendi kendime, düşebilir. Belki de mevcut kargaşa ortamında eşya birbirine karışmıştır. Bakarsın açılan koliler içerisinden çıkıverir. İmkânsız da değil hani.
Aradan bir süre geçince bu kez masamdaki küçük zarif bir makas kayboldu. Her tarafı aradım, bir türlü bulamadım. Büyük bir mağaza açılış kurdelesini kesmek üzere davetçiler için özel tasarlamış küçük bir makastı, ama işlevseldi.
Kayıt cihazının arkasından makas da kaybolunca içimden bazı düşünceler de geçmeye başladı. Birkaç hafta sonra kalemlikler içinde tuttuğum ve kızımın bana hediye olarak almış olduğu, yerine göre bıçak, yerine göre çatal, kalem açacağı vb. gibi çok amaçlı kullanmakta olduğum, görüntüsü de güzel çakı bıçağım da kayboldu.
İçimdeki kuşku iyice arttı. Acaba benden başka odaya girme imkânı olan falanca kişi olabilir mi? diye düşünmeye başladım. Acaba kendisine söylesem mi? Söylersem tepkisi nasıl olur? Kırılır mı, gücenir mi? Ya bir de o almadıysa ve ben buna rağmen onun hakkında suizan besliyor isem… Böyle böyle uzunca bir süre bu basit durum zihnimi ara sıra da olsa işgal etti. Hani onlar önemli değil belki ama, hatıra değeri var. Hem onlar bir başlangıç da olabilir endişesi de vardı.
Diyecek oluyorum, sonra hele dur acele etme diyor vazgeçiyorum.
Bak peygamberimiz bize teennili olmamızı buyuruyor. Herkese verirken talkını kendimizi yapmazsak ayıp olur hani. Böyle böyle derken mesele benim zihnimde de tavsamış oldu. Artık fazla da tedirginlik duymaz olmuştum.  Unutmuştum da.
Aradan haftalar geçti. Bir gün raftaki birbirine karışmış fişleri düzeltiyordum. Aralarından sarı bir metal ucu gözüktü. Eyvah dedim, makas olmalı. Hakikaten de makastı.
Kendi kendime iyi ki adamcağıza bir şey dememişim, dedim.  Şimdi sözümün altında kalmış olacaktım ve adamın yüzüne bir daha bakamayacaktım. O da beni her görüşünde üzerine yamamaya çalıştığım ithamın ağırlığı altında ezilecekti. Hele bir de bu başkaları tarafından duyulursa, o takdirde insanların olumsuz bakışlarının hedefi de olacaktı.
Aradan bir hafta kadar daha geçti. Bu kez kalemliklerden birinin dibinde gözüme bir şey ilişti. Kayıp çakı bıçağına benziyordu. Allah! Allah! Baktım hakikaten de o idi. Oysa daha önce oralara kaç defa bakmıştım.
Bir kez daha mahcubiyet duydum. Kendimden ve aklımdan geçen düşüncelerimden utandım.
Ya Rabbi! Bizi sen yarattın.
Biliyoruz zaaflarımız var. Fakat bir sürü donanımız da var. Fren mekanizması yerine geçecek güçlü bir irademiz, teennili davranmamız, tedbirli olmamız gibi evvelemirde özümüze düşen görevlerimiz var.
“Malına sahip ol, komşunu hırsız etme!” diyen tecrübe üstüne tecrübe katmış ve imbikten geçirerek tecrübelerini bize aktarmış atalarımız var.
Ey gafil, bre acul! Söyle hele! Sen olsaydın böyle bir şeye tevessül eder miydin?
O zaman nasıl olur da başkaları için aklından geçirebilirsin?!
Hakikaten utandım.
Kayıt cihazı da bir yerlerden çıkarsa bu utancım daha da artacak.
Ama mal canın yongasıdır demişler. Utancım yanında bulursam belki de biraz sevineceğim.
Ve’l-basü bade’l-mevti hakkun.
Eşeği kaybedip de arkasından bulunca sevinmek hoş bir duygu olmalı.
Ben yitirdiğim eşyaları bulduğum için doğrusu pek sevinmedim. Ama az daha bir insanın gönlünü kıracak, belki de lekeleyecektim. Teennili hareket etme, bir erdem olarak eğer önüme çıkıp bana kollarını gererek “Dur, yanlış yapmaktasın!” dememiş olsaydı utancım büyük olacaktı. Ayrıca günahı da cabası.
İşte beni bu utançtan kurtardığı için teenni ile hareket etmeyi bize salık veren aziz peygamberimizi bir daha saygı ile andım.
Ve Allah’ıma şükrettim.
Dua ile!

05.03. 2013
GARİBCE


[1] السنن الكبرى للبيهقي وفي ذيله الجوهر النقي - (10 / 104) عَنْ أَنَسِ بْنِ مَالِكٍ رَضِىَ اللَّهُ عَنْهُ أَنَّ النَّبِىَّ -صلى الله عليه وسلم- قَالَ :« التَّأَنِّى مِنَ اللَّهِ وَالْعَجَلَةُ مِنَ الشَّيْطَانِ ».

2 Mart 2013 Cumartesi

Mehmet Said Hatiboğlu Hoca



Burdur’un meşhur âlimlerinden Hatib Hoca lâkablı Mehmed Re’fet Efendi’nin oğlu olup, İslami hayatın canlı olarak yaşandığı, odalarının sayısız kitabla dolu olduğu, cemaatle namaz kılınan bir evde büyüyen Mehmed Said Hatiboğlu[1].
Kısaca Hoca Oğlu Hoca: Hatip Hoca.
Ben bu hocayı daha henüz o yakışıklı yüzünü görmeden Editörü olduğu İslâmî Araştırmalar dergisindeki yazısıyla tanımıştım.
İslam Hukukunda Ahkâmın Değişmesi adlı doktora tezimi artık yazmaya başlayacaktım. Konu gerçekten zor bir konuydu. Ramazan el-Butî hoca Fakültemize bir konferans için geldiğinde tanışmış ve böyle bir konuyu çalışmakta olduğumu söylemiştim. “Mevdû’ hatır” demiş, zor, çetin ve riskli bir konu seçmiş olduğumu ima etmişti.
Dağ ne kadar yüksek olsa da yol onun üzerinden aşar giderdi.
Aklımız vardı; çalışıyordu. Terazi çekiyordu.
Azmimiz vardı, aklımıza fark atardı.
Türkiye’nin en iyi fakihi danışmanımızdı; yol açardı.
İstanbul, İstanbul’du.
Madem böyle bir yükün altına girmiştik, o zaman üzerimize aldığımız bu yükün altından kalkmak namus borcumuzdu.
Latife bir tarafa sancılar sıklaşmış ve doğum için artık hazırlık yapmak zamanı gelmişti.
Konunun bittiği biteceği yoktu. Bir yerde benim bitirmem gerekiyordu. Ve öyle de yaptım. Yazmaya karar verdim.
Topladığım binlerce fişi geceleri yatağımız olan divanın üzerine tasnif ediyor ve yayıyordum. Çalışma masamız olsaydı belki o kadar büyük, verimli ve bereketli olmazdı. 9-2 yaş aralıklı dört tane de çocuk ortalıkta oynuyor, ayaklarımıza dolanıyor ve bu arada büyüyüp gidiyorlardı. Sobalı tek odamız vardı. Hepimiz oradaydık ve benim tezgahım da her gün çift kişilik somya üzerine kuruluyor ve yatarken de toplanıyordu.
Çocuklar akıllı olmalılar ki muhtemelen babalarının bu akıl dışı tavrının kendilerine de sirayet edebileceğini düşünerek hiç yanına bile yaklaşmıyorlar ve fişlere ellerini bile sürmüyorlardı.
Tasnif ettiğim fişleri bir iskambil ustası marifetiyle harmanlıyor ve tekrar tekrar okuyor, zihnimden geçiriyor, elimdeki fişin büyük resmin hangi küçük noktasını oluşturacağını zihnimde tasarlıyordum. Sonra gözümü yumuyor, büyük resim içinde yerini sevip sevmediğini, sırıtıp sırıtmadığını hayal ediyor ve gerekirse yeniden harmanlayıp yeniden tasnifler yapıyordum.
İşte o günlerde çok önemli olan, başlangıç yapabilmek için bir uç bulmaktı. Eğer elime güzel bir uç geçirirsem, elimdeki malzemeyi sarmak ve bir yumak halinde getirmek kolay olacaktı.
İşte bir Hızır gibi Hatip hoca imdadıma yetişmiş ve ipin ucunu elime vermişti. İslâmî Araştırmalar’ın ilk sayısında çıkan “İslam’ın Aktüel Değeri -Üzerine” (Ankara 1986. Sa. 1, s. 7-25) adlı makalesi bizim için hem bir giriş hem de bir ufuk olmuştu. Ayrıca kendisi başka yazılarıyla da benim kaynaklarım arasında yer almaktaydı.
O yüzden Hatip hocayı çok sevmiştim.
Tezim, daktilodan bilgisayara geçiş döneminin azizlikleriyle dolu çok kötü bir dizgi ile 1980 yılında yayınlanmıştı. Çok kısa bir süre sonra Hatip Hoca’dan bana bir mektup gelmişti. Kitaptan dolayı beni ve danışman hocam Hayrettin Karaman’ı tebrik ediyordu.
Buna ayrıca herkeste pek bulunmayan üstün takdir hissi ve nezaket de diyorlar galiba. Hiç tanımadığı bir ismi sırf takdir ve teşvik etmek için ona mektup yazmak büyük bir iş ve ancak büyüklerin yapabileceği bir iş olmalı.
O günlerde bizim fakülteden bir hoca da –şimdi çok ünlü biri- tezimi okumuş beğenmiş ve tebrik için beni kendi odasına çağırmıştı. Odasının yolu da benim odamın önünden geçiyordu. İnsan aşağıya inmesini bilmeyince yüksekte olmak başa bela oluyor galiba. Allah, yedi kat göklerin ötesinden bizim dünyamıza iniyor da biz, kendi katımızdan bir iki adım aşağı inemiyoruz.
Büyüklük hangisi.
Sonra Hoca’nın yakışıklı yüzünü ilk kez yakından İslamiyat toplantılarında görmüştüm.
Kürsüde, bir tür eserleri konumunda olan genç ilim adamlarını seyre doyamıyor, onları andıkça adeta coşuyor, yanaklarından yuvarlanan sevinç gözyaşları aynı zamanda duygusal da olan bu insanı Garibce’nin gözünde evc-i bâlâya yüceltiyordu. Aman ya rabbi diyordu bu ne yüce bir tavır. Hocanın talebeleriyle iftihar etmesi ve adeta bir mürüvvet görme gibi telakki ettiği bu buluşmalarla her şeyi unutup Şems’ini gören Mevlana’nın raksa durması gibi sevinçten coşması ve gözyaşlarını esirgemeden salıvermesi, gözlerinin bu inci yaşlar içinde daha bir ışıl ışıl etrafa aydınlık saçması bencileyin muhatapların çok da aşina olmadığı, emsalini bir daha ya görüp ya göremeyeceğinden pek emin olamadığı müthiş bir sahneydi.
Sahne gerçekten büyük bir sahneydi ve onu büyük eden de oyuncunun büyüklüğü idi.
Suflörü fıtratıydı. İçinden geldiği gibi davranıyor, suyun ışıl ışıl akışı gibi mecrasında akıyor, etrafına hayat veriyordu.
Böyle bir hocanın talebesi olmak Garibce nazarında bir mazhariyetti.
Biz o mazhariyete, ders halkaları ve uzun sohbetiyle değil, sadece o duruşuna şahit olmakla, tanışıklığına mazhar olmakla yetinme durumunda kaldık.
Marmara İlahiyat’ın Hayrettin Karaman’ı ile Bekir Topaloğlu’su varsa, sanki Ankara’nın da tek başına Hatip Hocası vardı. Talebeleri üzerinde ilmî otoritesi yanında belli ki kendine özgü başka özellikleri vardı ve buna sebep yetişmiş bunca insan etrafında adeta halelenmiş gibiydi.
Gıpta ettim.
Geçenlerde Hadis profesörü Zekeriya Güler hoca odama uğramıştı. O anlatıyor:
Yüksek Lisansı bitirdiğim sıralardı. Doktora için konu belirlemiş ve literatür çalışması yapıyordum. Bunun için Ankara’ya gittim. Hacı Bayram’ın oradaki kitapçılara bakıyordum. Bir kitapçıda bir kişinin değişik kitaplarla meşgul olduğunu gördüm. Saygın bir tipi vardı. Bir süre onu izledim ve onun Hatiboğlu Hoca olabileceğini tahmin ettim ve kendisine “-Siz Mehmet Said Hatiboğlu Hoca mısınız?” diye sordum. Hoca “Evet!” dedi ve benim kim olduğumu sordu. Benim bir ilim yolcusu olduğumu öğrenince hemen beni yanına aldı ve yanı başına oturttu. Halimi hatırımı sordu. Hemen çalışacağım konuya geldi. Literatür çalışmasının önemini anlattı. Konu ile ilgili bana çok şey söyledi, müsteşriklerden bahsetti ve bizim çok alışık olmadığımız türden bir ilgi gösterdi. Epey bir konuştuk. Sonra ben “Hocam, dedim, sizinle sohbete doyum olmaz. Ama falanca saatte benim otogarda olmam lâzım, müsaadenizle sizden ayrılmak istiyorum, anca yetişebilirim” dedim. Hoca “Bizim Mercedes ne işe yarar! Nereye gideceksen ben seni bırakırım” dedi ve hakikaten de beni oradan aldı ve gideceğim yere kadar kendi arabasıyla götürdü. Koskoca bir ilim adamı, bir profesör bir ilim talibini böyle ağırlamış ve onure etmişti. Hâlâ onun bu örnek tavrını andıkça gözlerim yaşarır diyor, Zekeriya Hoca!
Hoca belli ki öngörü sahibi. İlim adamı olacak talibi kitap tutuşundan, kitap karıştırışından tanıyor. Şimdi Zekeriya Hoca, çocuklarını da arkasına düşürmüş ilim aleminde kendi alanında öncülük ediyor.
Kiminle hocadan bahsetmişsek, ona karşı bir saygı ve sevgi hissiyle dolu olmayan birini görmedim.
Bu büyük bir mazhariyet.
Böyle değerlerimizin olması ne saadet.
İltifatına nail olmak bir ayrıcalık.
Kendisine huzurlu, sağlıklı hayırlı uzun ömürler diliyorum.
Öğrencilerimizin böylesi ufuk insanlara itibar etmelerini, onları yakından tanımalarını, kendilerinden feyz almaya çaba göstermelerini tavsiye ederim.
Ben, Hamidullah Hocayı vaktiyle İslamî İlimler Fakültesindeki öğrencilik yıllarımda bizzat görmüş ve onun konferans derslerinden istifade etmiş biri olma ayrıcalığımı, bugün için onlarca kitap okumuş olmaya değişmem.
Böylesi değerler çok az. Çok zor yetişiyor. Buna rağmen değerleri yeterince bilinmiyor.
Şöhret olmak ayrı bir şey, özünde değerli olmak ayrı. Nice müptezel insan vardır, herkes tanır; ama ciğeri on para etmez. Nice değerli cevher vardır, ama bu kez onu kimseler bilmez. Onların da zaten kimselerin tanımasına ihtiyaçları yoktur. Erbabı bilsin yeter.
Erbabı ise sizsiniz, ey talebe-i ulûm!
Siz olmasanız, varlığımızın manası olmazdı.
İyi ki varsınız.
Dua ile!
03.03.2013
GARİBCE









[1] 25 Eylül 1933’te Burdur'da doğan Mehmed Said Hatiboğlu, ilk ve ortaokulu Burdur'da okudu. Lise eğitimine İzmir Atatürk Lisesi'nde başladı ve Antalya'da bitirdi.
1954-1958’de İlahiyat Fakültesi'nde okudu.
1959 başında Prof.Dr. Tayyib Okiç'in "Hadis Asistanlığı'na tayin edildi.
1962’de "İslami Tenkid Zihniyeti ve Hadis Tenkidi'nin Doğuşu" isimli teziyle Doktor, 1967’de "Hz.Peygamber'in Vefatından Emeviler'in Sonuna Kadar Siyasi-İçtimai Hadiselerle Hadis Münasebetleri" teziyle Doçent, 1978 de "İslam'da İlk Siyasi Kavmiyetçilik: Hilafetin Kureyşliliği" teziyle Profesör oldu.
Din İşleri Kurulu (DİB) Üyeliğinde bulundu. Ankara İlahiyat Fakültesinde Hadis Kürsüsü Başkanlığı yürüttü.
Basılı Eserleri: Hilafetin Kureyşliliği, Müslüman Kültürü Üzerine,  Şerefu Ashâbi’l-Hadîs tahkîki ve çeviriler.

Süt emme (radâ’) haramlığı ve süt bankası



Süt bankası ile ilgili Garibce’nin yazıları sebebiyle bir Ülfet Anne ile aramızda şöyle bir yazışma oldu:
Ülfet Anne: “Hocam ben bu son yazınızdaki süt kardeşliğini anlayamadım. Eğer çocuk emzirilmeden annenin sütü sağılarak çocuğa verilirse anne çocuğu emzirmemiş gibi mi olur? Yani bu çocuklar aynı sütten içmemiş gibi mi olur? Bazı sebeplerden anneler çocuklarına sütü sağarak biberondan verebiliyor diyelim erken doğan bebekler kuvözde bu şekilde besleniyor. Bunun yanı sıra anne bir başka çocuğu da emzirse kendi çocuğuna da hiç memesinden süt vermemiş olsa yani biberona sağarak vermiş olsa bu teze göre bu çocuklar süt kardeş olmazlar öyle mi? Ben mi yanlış anladım?”
GARİBCE: Bir kadın, genetik olarak ya da doğurarak ya da süt emzirerek anne ise, diğer çocukları da elbette birbirlerinin kardeşi olur.
Garibce'nin dikkat çektiği şey, şu: Haramlık hükmü anneliğe bağlandı ise, bu genetik anneliği de süt emzirme anneliğini de, taşıyıcı anneliği de içine alır. Haramlık hükmü emzirmeye bağlandı ise, haramlık ancak süt emme/ emzirme fiili ile gerçekleşir. Emzirmenin unsurları üçtür: Emen bebek, emziren kadın ve emilen süt. Bu üç unsurdan biri eksik olsa emme fiili gerçekleşmiş olmaz.
Mesela kızın nikahı anneyi haram kılar, anne ile gerdeğe girmek de kızını haram kılar. Bu haramlık hükmü doğuran akdin meydana gelmesi için akdin kurucu unsurları olan taraflar, irade beyanı, akit meclisi gibi şartların hepsinin bir arada bulunması gerekir. Aksi takdirde nikah gerçekleşmez, nikah gerçekleşmeyince de haramlık hükmü sabit olmaz. Keza kızın haram olması için de anne ile zifaf şartı vardır. Söz gelimi adam anne ile nikah kıysa ama gerdeğe girmese, mücerret bu akit kızın haram olması için yeterli değildir. Nikahladığı o kadını boşaması halinde kızı ile evlenmesinin önünde bir engel yoktur[1]. Bu konuda da durum aynıdır, haramlık hükmü emzirme (radâ’) fiiline bağlanmıştır. Emzirme fiili her üç unsuruyla birlikte  vuku bulmadıkça haramlık hükmü de doğmayacaktır.
Kaldı ki haram konuları özü itibariyle kıyas gibi yöntemlerle genişletilmeye müsait değildir. Eğer öyle olsaydı, aynı ineğin memesini emen iki çocuk arasında süt kardeşliği gibi bir sonuç doğardı. Çünkü çocuğun kadının memesini emmesine en çok benzeyen durum budur.
Bütün bunlara rağmen Garibce diyor ki: Böyle bir imkan bile varken, siz nasıl olur da böyle hayırlı bir hizmeti akamete uğratmak için karşı çıkarsınız...
Ülfet Hanım: “Hocam benim de ikisi kız biri erkek üç süt çocuğum var. Kendi çocuklarımın her birini de iki seneyi geçkin emzirdim ve sağlıkları acısından çok da faydasını gördüm. Anne sütü mucize bir besin. Keşke her çocuk bu besinden faydalanabilse. Sütün sağılıp da verilmesinin haramlık hükmünü kaldırdığını ilk defa sizin yazınızda okudum. Kalbim pek mutmain olmadı. Ama eğer bu şekilde bir evlenme engeli doğmuyorsa süt bankaları çok hayırlı kurumlar olarak her yerde hizmet vermeliler kesinlikle...
GARİBCE: Süt bankası yeni bir olgu. Bunun cevazı için mevcut kapıyı aralamaya çalışmak yerine insanlarımız önüne duvar örmeye çabalıyorlar. Eğer oluruna baksalardı bu görüşü eskilerin kitaplarında da bulabilirlerdi. Yerleşik anlayışlar, ortam farklılaşmasına rağmen aynen devam ettirilmek isteniyor. Oysa değişim kendi ihtiyaçlarını ve onları karşılayacak yeni kurumları da gerekli kılıyor.
Dün böyle bir şey yoktu. Çünkü ihtiyaç ve imkanı yoktu. Bugün ise ihtiyaç var, imkanını da beraberinde getiriyor.
Bu konuda gerçekten büyük bir müçtehid olan ve Zahirî mezhebinin tek başına bayraktarlığını yapan ve herkesin de ilmî dirayeti sebebiyle kendisine şapka çıkardığı İbn Hazm aynısıyla Garibce’nin söylediklerini söylüyor.
“Haramlık hükmü doğuran radâ: Emenin, bizzat emziren annenin göğsünden ağzı ile soğurmasıdır. Bir kadının sütünü bir kaptan içmiş olması, memeyi ağzına almadan süt ağzına sıkılıp da yutmuş olması, yahut ekmekle veya yemek içine katılarak yedirilmesi, yahut ağzına veya burnuna ya da kulağına dökülmesi yahut huni ile akıtılması… gibi haller asla haramlık hükmü doğurmaz. İsterse ömür boyu hep böyle doyurulmuş olsun.
Bu hükmün delili “Sizi emziren anneleriniz ve süt emmeden dolayı olan kız kardeşleriniz haram kılındı” ayeti ve “Süt emmeden dolayı haramlık, nesepten dolayı haramlık gibidir” şeklindeki hadislerdir. Hem Allah hem de Rasûlü evlenmenin haram olması hükmünü  “radâ’ = süt emme” fiiline bağlamışlardır. Bu fiilin gerçekleşebilmesi için süt emziren kadının göğsünü süt emen çocuğun ağzına vermesi ve onun da soğurması gerekir. Bunun dışındakiler yeme, yedirme, yutma, suvarma, boğaza akıtma, burna çekme, şırınga etme vb. gibi fiillerdir ki Yüce Allah haramlık hükmünü bunlardan hiçbirine bağlamış değildir.”[2] (el-Muhallâ 10/7)
Her şeyin bir vakti saati vardır. Çocukların doğumu gibi kurumların doğumu da vakte bağlıdır. Zorakilikle hiçbir kurum hayata geçmez ve kalıcı olamaz. Tabii seyrinde vücut bulması halinde işler sühuletle yürür gider.
Kentleşmenin hızla arttığı ve nüfusun artık yüzde yetmiş seksen gibi bir oranının kentlerde yaşadığı bir ortamda, tam tersi nüfusun yüzde yetmiş sekseninin yaşadığı kırsal kesimde geleneksel bitişik nizam akrabalık ve komşulukların mevcut olduğu ortama ait kurumları aynısıyla hayatta yürütmeye kalkışmak, suyu tersine akıtmak gibi zordur. O yüzden de gençliğin geri gelmesi özlemi gibi bunların vücut bulması imkansızdır. Para yerine demir-çimento senedi ikame çabaları gibi çağdaş enstrümanlara karşı geleneksel alternatiflerde ısrar etmek hep hüsranla sonuçlanmıştır. Rahmetli Erbakan’ın Âdil Düzen’i ölü doğmuştur.
Şehirde yaşayanlar, sosyal çevrelerine şöyle bir baksınlar. Acaba alakalı olduğu, gelip gittiği kimseler hemen kapısının bitişiğinde olan komşular mı, yoksa kentin orasına burasına serpiştirilmiş halde olan o yüzden de ha deyince gidip gelinemeyen bir biçimde savrulmuş bir biçimde olan kimseler mi?
İslam’ın şefkat ve merhameti yeni doğan her bebeğin anne sütü emmesine imkan verilmesini bizden ister. Kolaylaştırıcılık ilkesi de artık bunun kurumlaştırılması gerektiğini işaret eder.
Bugün ülkemize hükümet edenler, bir zamanlar birlikte aynı saflarda, aynı vakıf ve derneklerde, aynı mitinglerde, aynı gecenin fecrinde aynı afiş yapıştırma peşinde koşuşturduğumuz kimselerdir. Hepimiz aynı şiirleri ezbere biliriz, aynı terennümlerle duygulanır, aynı kötü akıbete birlikte ağlarız. Ülkenin yönetimi şu anda bu arkadaşlarımızın ellerinde, yük onların omzundadır. Kor ateş evvel emirde onların avucundadır. Ülkeyi huzur ve güven ortamına taşımak, müreffeh bir Türkiye oluşturmak, çağdaş medeniyet seviyesinin üzerine çıkarmak onların yetki ve sorumluluğundadır. İmdi bu insanların başarısı için bizim de hiç olmazsa onlar baltayı vurdukça hıh der gibi onlara müzahir olmamız ve destek vermemiz, hayırlı işlerde onları cesaretlendirmemiz ve desteklememiz lazımdır hatta yolu bizim açmamız beklenir.
Bunu yapmıyorsak eğer hiç olmazsa gölge etmemek lazımdır.
Müslümanların işlerini yüzde doksan dokuz kötüye yüzde bir de iyiye yormak ihtimali olsa, bize düşen yüzde biri esas almak ve onu hayra yormak olmalıdır. Usulcülerimiz böyle diyor.
Sayın Sağlık Bakanı bizim burada ifade ettiğimiz değerlendirmeyi esas almak pekala mümkün iken geleneksel anlayışı aynen koruyarak bunun en ince bir şekilde kaydının tutulacağını beyan ediyor ve teminat veriyor. Bu bile, muhaliflerin çılgınca saldırganlıklarını kesmeye yetmiyor. Bunlar kendi akıllarınca belki de emri bilmaruf yapıyorlar. Oysa gerçekten -başka hesap ve niyetleri yoksa- bu tavırlarıyla haksızlık ediyorlar, çağdaş bir ihtiyacı karşılamaya yönelik kurumlaşmanın önünü kesmiş oluyorlar. Mevhum korkularla, gerçek bir ihtiyacı görmezlikten geliyorlar.
Ama şu da unutulmalıdır ki sancısı başlamış doğumları geciktirmek mümkün değildir.
Ve bunda vebal vardır.
Ya Rabbi bize hayırlı halefler ver.
Dünyada da ahrette de bize güzellik ver.
Aklımıza aydınlık, gönlümüze zenginlik ver.
Ülkemize dirlik düzenlik ver!
Dua ile!
02.03.2013
GARİBCE



[1] بدائع الصنائع في ترتيب الشرائع - (6 / 101) لِأَنَّ نِكَاحَ الْبِنْتِ يُحَرِّمُ الْأُمَّ ، وَالدُّخُولُ بِالْأُمِّ يُحَرِّمُ الْبِنْتَ .
. المبسوط للسرخسي ـ موافق للمطبوع - (5 / 101)  فإذا لم يصح نكاح البنت لا تحرم الأم بذلك
 [2] المحلى - (10 / 7) بيان صفة الرضاع المحرم
1866 - مَسْأَلَةٌ : وَأَمَّا صِفَةُ الرَّضَاعِ الْمُحَرِّمِ , فَإِنَّمَا هُوَ : مَا امْتَصَّهُ الرَّاضِعُ مِنْ ثَدْيِ الْمُرْضِعَةِ بِفِيهِ فَقَطْ.
فأما مَنْ سُقِيَ لَبَنَ امْرَأَةٍ فَشَرِبَهُ مِنْ إنَاءٍ , أَوْ حُلِبَ فِي فِيهِ فَبَلَعَهُ ; أَوْ أُطْعِمَهُ بِخُبْزِ , أَوْ فِي طَعَامٍ , أَوْ صُبَّ فِي فَمِهِ , أَوْ فِي أَنْفِهِ , أَوْ فِي أُذُنِهِ , أَوْ حُقِنَ بِهِ : فَكُلُّ ذَلِكَ لاَ يُحَرِّمُ شَيْئًا ,وَلَوْ كَانَ ذَلِكَ غِذَاءَهُ دَهْرَهُ كُلَّهُ.
برهان ذَلِكَ : قَوْلُ اللَّهِ عَزَّ وَجَلَّ : {وَأُمَّهَاتُكُمْ اللَّاتِي أَرْضَعْنَكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ مِنْ الرَّضَاعَةِ} ,
وَقَالَ رَسُولُ اللَّهِ صلى الله عليه وسلم ( وَيَحْرُمُ مِنْ الرَّضَاعِ مَا يَحْرُمُ مِنْ النَّسَبِ) . فَلَمْ يُحَرِّمْ اللَّهُ تَعَالَى ، وَلاَ رَسُولُهُ صلى الله عليه وسلم فِي هَذَا الْمَعْنَى نِكَاحًا , إِلاَّ بِالإِرْضَاعِ وَالرَّضَاعَةِ وَالرَّضَاعِ فَقَطْ ، وَلاَ يُسَمَّى إرْضَاعًا إِلاَّ مَا وَضَعَتْهُ الْمَرْأَةُ الْمُرْضِعَةُ مِنْ ثَدْيِهَا فِي فَمِ الرَّضِيعِ يُقَالُ أَرْضَعَتْهُ تُرْضِعُهُ إرْضَاعًا. وَلاَ يُسَمَّى رَضَاعَةً , وَلاَ إرْضَاعًا إِلاَّ أَخْذُ الْمُرْضَعِ , أَوْ الرَّضِيعِ بِفِيهِ الثَّدْيَ وَامْتِصَاصُهُ إيَّاهُ تَقُولُ : رَضِعَ يَرْضَعُ رَضَاعًا وَرَضَاعَةً.
وَأَمَّا كُلُّ مَا عَدَا ذَلِكَ مِمَّا ذَكَرْنَا فَلاَ يُسَمَّى شَيْءٌ مِنْهُ إرْضَاعًا , وَلاَ رَضَاعَةً ، وَلاَ رَضَاعًا , إنَّمَا هُوَ حَلْبٌ وَطَعَامٌ وَسِقَاءٌ , وَشُرْبٌ وَأَكْلٌ وَبَلْعٌ , وَحُقْنَةٌ وَسَعُوطٌ وَتَقْطِيرٌ , وَلَمْ يُحَرِّمْ اللَّهُ عَزَّ وَجَلَّ بِهَذَا شَيْئًا.

1 Mart 2013 Cuma

Süt Bankası: Tekmile




Garibce’nin “Süt Bankası” başlıklı yazısı, esas itibariyle bir furu-ı fıkıh yazısı değildi. O yüzden de nihaî hüküm ve delillere dair bilgi verilmemişti.
Bu yüzden de bazı okuyucu dostların istifsarı ve ilave açıklamayı gerektirici merakları söz konusu olmuştur.
Mesala: herdogan38@: “Konunun gereği tamam, lakin çekinceler ve tedbirler konusundaki mülahazalarda görüş serdetmemişsiniz.” şeklinde bir tespitte bulunmuştur.

EldHas Historian ise “Acaba o zaman bankadan alınan sütten sıhriyet doğmuyor mu? Bakıcı annelik kaydından dolayı.” diye soruyor ve  bir fakih için gerekli olan anlayışın aslında –dinler tarihi alanına geçse de- kendisinde bihakkın mevcudiyetini ortaya koyuyor.
Nurullah Aydeniz kardeşimiz ise şöyle bir yorum ekliyor:
“Hocam! Anne sütünün çocuk üzerinde bir etkisi yok mu? Süt kardeşlerin evliliğinin haramlığı sadece süt emziren anneye, o aileye ve orada birlikte geçirilen zamana saygıya mı bağlıdır? Şayet ikincisi kabul edilirse (bir önceki yazınız) evde kalmış kızın derdini çeken abiye, amca oğlu yanında ikinci bir seçenek daha sunulmuş olmuyor mu? Ve aynı zamanda "süt kardeş" ifadesini de literatürden kaldırıyor. Yazılarınızı ilgiyle okumaya çalışıyorum ve gerçekten çok istifade ediyorum. Saygılarımla.”
Belli ki konunun biraz daha irdelenmeye ihtiyacı var:
Bir kere “süt kardeş” kavramı niye kalksın ki? Emzirme yoluyla sütanneliği sabit olan kadının çocukları, emenin de emme dolayısıyla kardeşleri olur. Bu konuda bir farklılık zaten yoktur.
“Anne sütünün çocuk üzerinde bir etkisi yok mu?” deniliyor. Olmaz mı? Erkeklerin sütü de olurmuş ve o süt haramlığı doğurmazmış. Kitaplar öyle yazıyor. Süt olarak bir gıdadır ve elbette onun da çocuk üzerinde etkisi vardır.
Eğer mücerret vücut üzerindeki etki haramlık hükmünün gerekçesi (illet) olsaydı, o takdirde kan naklinin böyle bir sonucu gerektirmesi evleviyet arz ederdi.
Bilindiği üzere kan naklinin imkan dahiline girmesiyle birlikte bir insandan başka birisine sütten çok daha hayati önem arz eden insan vücudunun üretmiş olduğu bir ürün aktarılabilmektedir. Bu işlem sonucu alıcı ve verici insanlar arasında ne bir kan kardeşliği ne de evlenme haramlığı söz konusu değildir. Çünkü haramlar, kıyas yoluyla çoğaltılamazlar ve sınırları içinde kalırlar.
Bir kere süt emme sebebiyle haramlık hükmünü getiren naslar gerek Kur’an’da ve gerekse sünnette hep emmek fiili ile ifade edilmektedir[1].
Süt emmeden doğan haramlık arızî ve istisnâî bir durumdur. Dolayısıyla mevridine masrufu esas olmalıdır. Yani nasda ne deniyorsa, alanı genişletilmeden olduğu gibi alınması esas olmalıdır.
Fıkıh kitaplarımızda aynı inekten süt içmiş olmakla süt akrabalığı oluşmayacağına dair bilgiler vardır.  Çünkü bu gibi durumlar çocuk için bir gıda olmaktan öteye bir anlam taşımamaktadır. Buna mukabil sütannelik ancak onu emmiş olmakla gerçekleşebilecek bir şeydir. Anne sütünün emzirme işi olmadan bir kapta biriktirilip onun bir bebeğe verilmesi, ona bir çeşit gıda vermek  demektir.
Nitekim gene fıkıh kitaplarımızda “Sütün peynir vb. yapılıp çocuğa yedirilmesi halinde haramlık hükmünün doğmayacağı belirtilir. Burada Kâsânî’nin hükmü izah sadedinde çünkü bu fiile “radâ’ yani emme” denmeyeceğini ifade etmesi bizim için de aydınlatıcı olur[2].
Elbette aranması halinde delil olarak karşı görüşler de serdedilebilir.
Burada niyet ve maksat çok önemlidir. Eğer niyet, bir ihtiyaca binaen atılan böylesi bir adımı daha baştan bazı mülahazalarla –ki bu muhalefet etme güdüsü olabilir, ölçüsüz dindarlık anlayışı olabilir, cehalet ve bağnazlık olabilir…- akamete uğratmak olursa, helal gıda tartışmalarında olduğu gibi tüm insanları sıkboğaz etme pahasına yersiz yorumlar, izahlar ve sınırlı olması gereken haramlık dairesini olabildiğince genişletmeye kalkışılma gibi tavırlar gözlemlenebilmektedir.
Burada da durum aynıdır. Yapılan muhalefet ve karşı çıkışlarda, yazı ve beyanatlarda ne ölçü ne de insaf bulunmaktadır.
Bu anlattıklarımız bu konuda bir imkâna açılan bir penceredir. Haydi diyelim ki gören göz yok. O zaman hiç olmazsa nasıl ederiz ve hangi tedbirler alırız ki söz konusu olabilecek sakıncalar en aza insin diye tavır koymak gerekmez mi?
Şu iyi bilinmelidir ki dünya hayatında mefsedetsiz/ zararsız hiçbir maslahat/ yarar olmadığı gibi, maslahatsız hiçbir mefsedet de yoktur. Her bir şeyin yarar ve zarar dengesi kurulur, hangi taraf ağır basıyorsa o tarafa itibar edilir.
Mevhum gerekçelerle, sahici bir ihtiyacı karşılayacak adımlar engellenemez.
Kaldı ki muhafazakarlığı müsellem Din İşleri Yüksek Kurulu bile aleyhte koparılan yaygaralara göre oldukça olumlu sayılabilecek bir mütalaa serdetmiş ve bazı tavsiyelerle süt bankası kurulmasının cevazına kapı aralamıştır.[3]
Hayırlı olsun!
Allah, her yeni doğana kendi öz annesini doya doya emmeyi nasip etsin!
01.03.2013
GARİBCE



[1] حُرِّمَتْ عَلَيْكُمْ أُمَّهَاتُكُمْ وَبَنَاتُكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ وَعَمَّاتُكُمْ وَخَالَاتُكُمْ وَبَنَاتُ الْأَخِ وَبَنَاتُ الْأُخْتِ وَأُمَّهَاتُكُمُ اللَّاتِي أَرْضَعْنَكُمْ وَأَخَوَاتُكُمْ مِنَ الرَّضَاعَةِ [النساء : 23]
صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (3 / 222)  يَحْرُمُ مِنَ الرَّضَاعِ مَا يَحْرُمُ مِنَ النَّسَبِ
[2] بدائع الصنائع في ترتيب الشرائع - (8 / 120) وَلَوْ جُعِلَ اللَّبَنُ مَخِيضًا أَوْ رَائِبًا أَوْ شِيرَازًا أَوْ جُبْنًا أَوْ أَقِطًا أَوْ مَصْلًا فَتَنَاوَلَهُ الصَّبِيُّ لَا يَثْبُتُ بِهِ الْحُرْمَةُ ؛ لِأَنَّ اسْمَ الرَّضَاعِ لَا يَقَعُ عَلَيْهِ
[3] Haber şöyle:

Diyanet süt kardeş fetvasını verdi

Sağlık Bakanlığı, anne sütü bankası projesi için ilahiyatçıların dillendirdiği "süt kardeş" kaygısını giderecek formülü buldu.

Çocuk kızsa süt kardeşi de kız olacak.
 Sağlık Bakanlığı'nın bebek ölümlerini azaltmak için üzerinde çalıştığı anne sütü bankası projesine Diyanet'ten vize çıktı. Dini açıdan sakıncalı olduğu konusunda tartışmalara neden olan proje için formül bulundu. Buna göre doğum yapan annenin en fazla 1 tane süt çocuğu olacak, ayrıca çocuk kızsa süt kardeşi de kız olacak.
AİLE RIZASI ARANACAK
Sağlık Bakanı Mehmet Müezzinoğlu, projenin her anlamda detaylı bir şekilde araştırılıp hayata geçirileceğini belirtti. Müezzinoğlu, “Proje ile ilgili Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan görüş aldık. Fayda durumu ile ilgili hayırlı olduğunu ilettiler. Ayrıca Yahudi ve Hıristiyan cemaatlerle de görüştük, inceleyeceklerini söylediler” dedi.
Aile rızasının kesinlikle alınacağını belirten Müezzinoğlu ilk etapta süt çocuğu projesinin işleniş aşamalarını ve şartlarını şöyle anlattı: “Bu tedbirler kapsamında bir annenin kendi çocuğuyla aynı cinsiyette sadece bir süt çocuğu olacak. Sağlık açısından tüm tetkikler yapılacak. Süt kardeşliği nüfus kütüğüne işlenecek. her iki tarafın kardeşleri de bilgilendirilecek. 5’er yıllık periyotlarla bilgilendirme yapılacak. Farklı dinlerden kişilerin de başvurusu kabul edilebilecek.”
Diyanet’ten 7 maddelik uyarı
Diyanet İşleri Başkanlığı “Anne Sütü Bankası” konusunda yazılı bir açıklama yaptı. Din İşleri Yüksek Kurulu’nun konuya ilişkin 2012’de yaptığı müzakerede konunun dini açıdan sakınca doğurmaması için dikkat edilmesi gereken hususları değerlendirdiği bildirildi. Kurulun bu konudaki kararları şöyle sıralandı:
*Süt verecek kadının kendi çocuğunu sütten mahrum bırakmaması.
*Başka kadının sütünü içen çocuklar arasında oluşacak mahremlik dairesini olabildiğince daraltmak için pratik bir tedbir olarak bir kadından alınan sütün sadece erkek veya sadece kız çocuklara verilmesi.
*Süt veren kadınla süt verilen çocuğun kimliklerinin kayıt altına alınması ve bu bilginin her iki tarafa da verilmesi.
*Bu hususun yasal düzenlemeyle güvence altına alınması.
*Evliliğe engel teşkil eden süt akrabalığı dairesinin daha da genişlememesi için birden fazla anneye ait sütlerin karıştırılmaması.
*Süt veren anneye masrafları dışında bir ücret verilmemesi, alınan sütlerin para karşılığı satılmaması.
*Annesinin sütüyle beslenme imkanı bulunanların bu sistemden yararlandırılmaması.
LÜTFİ ERDOĞAN - BUGÜN GAZETESİ

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...