4 Mayıs 2013 Cumartesi

Allah’ın zıllında olmak mı Allah’ın zıllı olmak mı?



Zıll gölge demektir.  “fî zıllıllah = Allah’ın gölgesinde olmak” ifadesi muteber hadis kitaplarında çokça geçer. Allah’ın gölgesi demek O’nun himayesinden kinaye olur. Bazı rivayetlerde de  “Fî zıllı arşillah = Allah’ın arşının gölgesinde” şeklinde tamlama şeklindedir.
Düşünün mahşer dehşetini!
Güneşin yaklaştırıldığı, beyinlerin fokur fokur kaynadığı ve hiçbir gölgenin olmadığı o günde Allah’ın özel inayetine mazhar olan ve bizzat O’nun himayesi altında bu dehşetli günün çetin azabını savan, bu şekilde özel bir korunma altına alınan kimseler var.
Biz de onlardan olmayı umut ederiz. Ama belli ki bu umutla, taleple ya da iltimasla değil hak etmekle elde edilebilecek bir mertebe gibi gözüküyor.
Kimmiş bu böyle bir mazhariyete sahip kimseler. Bir de ona bakalım. Bunlar hadislerde şöyle geçiyor:
 1.Allah yolunda birbirlerini sevenler[1].
2.Haklarına razı olanlar, istenildiği zaman verenler, insanlara hükmettikleri zaman sanki kendilerine hükmediyormuş gibi davrananlar.[2]
3.Ve meşhur yedi zümre: Âdil hâkim, âdil devlet başkanı, Rabbine ibadet ve taat içinde yetişmiş genç, kalpleri mescitlere bağlı adamlar, Allah sevgisi üzere bir araya gelen ve Allah sevgisi üzere ayrılan kimseler, sağının verdiğini solu bilmeyecek şekilde gizli sadaka verenler, soylu ve güzel bir kadının çağrısına “Ben Allah’tan korkarım” diyerek hayır diyebilenler, tenhalarda Allah’ı anıp gözlerinden yaşlar boşananlar[3].
4.Hüzün hali, halleri olanlar.[4]
5.Zor durumda olanlara ödeme için mühlet verip, gerektiğinde borç senedini yırtıp alacaklarını tümüyle bağışlayanlar.[5]
Görüldüğü gibi bu mazhariyet zor da olsa her birimizin yapabileceği özelliklerdir. Ufukta bir serap gibi asla elde edilemeyecek özellikler değildir. Yani insanlar olarak işimiz ham hayale, boş ümitlere bağlı değildir. Hani iktisadiyatı bozuk ülkelerde zengin olmak bir hayal olur, o yüzden de kumar ve şans oyunları alır yürür, çünkü iş tamamen şansa kalmıştır. Oysa iktisadiyatı düzgün ülkelerde durum öyle değildir: Orada arabaların arkasına şöyle yazarlar: “Haset etme ne olur? Çalış senin de olur!”
Gelelim Allah’ın zıllı olma hikayesine:
Efendim Allah’ın zıllında, onun özel inayetinde olmak ve bunun için çalışıp çabalamak bazı insanları kesmez, bunun bir emeğe dayalı bir mazhariyet olması onları bozar. Onlar bununla yetinmezler aksine bizzat Allah’ın yeryüzündeki gölgesi olmak isterler.
Buradan kendilerine bir kudsiyet alanı oluştururlar ve dokunulmazlık ve bunun sonucu olarak da haklı olarak la yüs’el amma yef’al yani sorumsuzluk payesi elde etmek isterler. Bunu bazı hallerde kişiler kendileri yapmasa bile etrafını kuşatan aveneleri yaparlar.
Bu alanda kendilerini böyle görmek isteyen iki zümre vardır. Birincisi sultanlardır. Müstebit hükümdarlar, iktidarlarını kimseyle paylaşmak istemezler ve kimseye de hesap vermek istemezler. Yaptıklarını La yüs’el bir makamdan sadır olmuş ve meşruiyetin haza ölçüsü olacak şeyler görürler ve herkesin de  itaatini bir boyun borcu olarak talep ederler. Onların elleri Allah’ın elleridir. Hz. Ebu Bekir Allah’ın değil Rasulullah’ın halifesi (ardılı) idi, bunlar böylesi bir paye ile yetinemezler, bizzat Allah’ın yeryüzündeki halifesidirler. O yüzden mutlak hakikatin temsilcileridirler, mutlak itaati hak ederler. Bir karış bile olsa itaatten ayrılan boğazındaki Allah’a olan kulluk ipini sıyırıp atmış olur ve ipsiz kalır.
Vah vah! Vah ki ne vah!
Bunlarla ilgili literatür de oluşturulmuştur[6]. Kur’an iki kapak arasına konulmuş ve Hz. Peygamber de vefat etmiş olduğuna göre bunu Kur’an’a söyletmek elbette ki imkansızdı. Ama Peygamber ne güne duruyordu. Hem onun söyleyecekleri tükenmiş de değildi. Nice mevzu hadisi şeriflerimiz vardı ve çok da iyi gidiyordu. Ulemanın “İçinde sultan kelimesi geçen her hadis uydurmadır” şeklindeki tespitleri ancak kendilerini bağlardı. Kendilerinde ise insanları bağlayacak başka bağlar vardı. İşte o bağlar nice gözleri dağlardı, nice imkanları sağlardı. İşte böyle bir ortamda sen avane-i hazele  ve dalkavuk-ı şahane ol da “Çok yaşa padişahım”, “İsabet buyurdunuz sulltanım!” deme. İşte bu iman ve inançla 1876 tarihli  ilk Kanun-ı Esasî’mize “Zât-ı akdes-i padişahî mukaddes ve gayr-ı mesuldür” deyu yazmadık mı?
Bu da nereden çıktı deyu hiçbir aksülamel oldu mu?
Olamazdı. Çünkü hiç Zıllullahi fil’ard olan Sultan’a şaşı bakmak olur muydu? İnsan çarpılırdı. Ne din kalırdı ne iman. Hafazanallah!
Kendilerinin zıllullah olduğu iddiasında olan ikinci zümre de bir takım kendilerini ehlullah olarak takdim eden ve çoğu kerametleri kendilerinden menkul zevat-ı kiram hazeratıdır. Bunların sırları takdis olunmuştur. Bunlara “Nevverallahu merâkıdehum ve madâciahum! = Allah kabirlerini ve yattıkları yerleri pür nur etsin!” şeklinde dua etmek caiz olmayabilir. Çünkü bunlar ölmezler. Bunların zahirini batınını bir bilmek lazımdır. Onlar biz her nerede olursak olalım bizi görürler, gönlümüzden geçenleri bilirler. Hatta zamandan-mekandan münezzehtirler. Bunların halleri sırdır. Ulema gibi kitaptan değil doğrudan Allah’tan ve peygamberden alırlar. O yüzden de hallerine akıl sır ermez. Akıl sır ermeyen bir konuda at koşturmak, akıl yürütmek de bizim haddimiz değildir. Bu konuda ulama birliğinin dahi söyleyebileceği bir şey yok gibi gözükür. Ama yine de onlara sormak lazımdır.
Allah Garibce kulunu affetsin.
Ey Müslümanlar. Neye inandığınıza ve neye inandırılmak istendiğinize iyi bakın. Hoş birisinin arkasına takılıp gidiyor olsanız bile Allah size iki göz vermiş, birini kapattıysanız bari öbürünü ucundan olsun açık tutun. Arada bir yoldaki levhaları da okuyun. Eğer doğru yolda iseniz zaten mesele yok. Ama levhalar, arkasına düştüğünüz kimsenin sizi yanlış bir istikamete doğru götürmekte olduğunu işaret ediyorsa, dinin genel geçer kuralları ve ilkeleri size yanlış yaptırılmakta olduğunu söylüyorsa o zaman sakın inanmayın, hemen gözünüzün açık ucunu da yumun. Siz Allah’ın yeryüzündeki tecellisinden daha iyi bilemezsiniz. İlkeler şaşar, kurallar bizi aşar. Kitaplar yanlış yazar. İnsan dediğin bir beşer. Düşmez kalkmaz bir Allah var. Bir de zıllullahi fil ard.
Sen gassal elinde meyyit ol yeter.
Yok artık o demde ne kaygı ne keder.
İnnemâ eşkû bessî ve huznî  ilallah!
Ve ufavvidu emrî ileyke ya Rabbi!
Ben bir kulum mabudum Allah!
La havle vela kuvvete illa billah!
Açım, doyur beni.
Susuzum kandır beni!
Ey bize bizden yakın!
Görünmezsin hicap nedir?
Tutulmuş sana giden bütün yollar
Bunca vize acep nedir?
Kulun eremedi sen gel, uymaz bize istiğna!
Bunca engel var, liyukarribûnâ ilallahi zülfâ.
İyyâke na’budü ve iyyâke neste’în.
İhdinâ’s-sırata’l-müstekîm.
Allah’ım! Şifa ver bî ilacım.
Lütfu inayetine muhtacım!
04.05.2013
GARİBCE




[1] مسند أحمد بن حنبل - (5 / 328)  إن المتحابين بجلال الله في ظل الله وظل عرشه يوم لا ظل إلا ظله
[2] مسند أحمد بن حنبل - (6 / 67) عن عائشة عن رسول الله صلى الله عليه و سلم انه قال : أتدرون من السابقون إلى ظل الله عز و جل يوم القيامة قالوا الله ورسوله أعلم قال الذين إذا أعطوا الحق قبلوه وإذا سئلوه بذلوه وحكموا للناس كحكمهم لأنفسهم
[3] مسند الطيالسي ( دار هجر ) - (4 / 208) عن أبي هريرة ، قال : قال رسول الله صلى الله عليه وسلم : « سبعة في ظل الله يوم لا ظل إلا ظله : حكم عدل ، وإمام عدل ، وشاب نشأ بعبادة الله ، ورجل قلبه معلق بالمسجد حتى يرجع إليه ، ورجلان اجتمعا على حب الله وتفرقا على حبه ، ورجل تصدق بصدقة فأخفاها حتى لا تدري شماله ما تخفي يمينه ، ورجل دعته امرأة ذات حسب وجمال فقال : إني أخاف الله ، ورجل ذكر الله خاليا ففاضت عيناه من خشية الله عز وجل »
[4] المستدرك على الصحيحين للحاكم مع تعليقات الذهبي في التلخيص - (1 / 533) عن أبي ذر قال : قال لي رسول الله صلى الله عليه و سلم : زر القبور تذكر بها الآخرة و اغسل الموتى فإن معالجة جسد و موعظة بليغة و صل على الجنائز لعل ذلك أن يحزنك فإن الحزين في ظل الله يتعرض كل خير
[5] المعجم الكبير للطبراني - (14 / 39) "مَنْ أَنْظَرَ مُعْسِرًا، أَوْ وَضَعَ عَنْهُ، كَانَ فِي ظِلِّ اللَّهِ يَوْمَ الْقِيَامَةِ، أَوْ كَنَفِ اللَّهِ".
 الآحاد والمثاني ـ مشكول - (3 / 576)  إِنَّ أَوَّلَ النَّاسِ يَسْتَظِلُّ فِي ظِلِّ اللهِ عَزَّ وَجَلَّ يَوْمَ الْقِيَامَةِ لَرَجُلٌ أَنْظَرَ مُعْسِرًا حَتَّى يَجِدَ شَيْئًا ، أَوْ يَتَصَدَّقَ عَلَيْهِ بِمَا يُطَالِبُهُ ، يَقُولُ : مَالِي عَلَيْكَ صَدَقَةٌ ، ابْتِغَاءَ وَجْهِ اللهِ تَعَالَى ، وَخَرَقَ صَحِيفَتَهُ
[6] مسند البزار 18 مجلد كاملا - (12 / 17) 5383 السلطان ظل الله في الأرض يأوي إليه كل مظلوم من عباده فإن عدل كان له الأجر ، وَكان يعني على الرعية الشكر ، وَإن جار ، أو حاف ، أو ظلم كان عليه الوزر وعلى الرعية الصبر ، وإذا جارت الولاة قحطت السماء ، وإذا منعت الزكاة هلكت المواشي ، وإذا ظهر الزنا ظهر الفقر والمسكنة ، وإذا خفرت الذمة أديل للكفار ، أو كلمة نحوها.
السنن الكبرى للبيهقي وفي ذيله الجوهر النقي - (8 / 162)  « إِذَا مَرَرْتَ بِبَلْدَةٍ لَيْسَ فِيهَا سُلْطَانٌ فَلاَ تَدْخُلْهَا إِنَّمَا السُّلْطَانُ ظِلُّ اللَّهِ وَرُمْحُهُ فِى الأَرْضِ ».

İNSANOĞLUNUN YÜKÜMLÜLÜĞÜ


 

Bu metin, Şah Veliyyullah’ın, Huccettullahi’l-bâliğa adlı eserinin 69-72 sayfalarından bazı tasarruflarla çevrilerek hazırlanmıştır.
 Bu konuda Allah Teâlâ şöyle buyurur:
“Biz amaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi; (bununla beraber onun hakkını tam yerine getirmedi). Çünkü o zâlim, çok cahildir”[1].
Gazzâlî, Beydâvî gibi bilginler emanet hakkında şu açıklamayı yapmışlardır: Emanet, tâat ve isyan karşılığında sevap ve azabı göze alarak yükümlülük altına girmek, sorumluluğu üstlenmektir. Emanetin göklere ve yere arzından maksat, onların yeteneklerinin dikkate alınmasıdır. Kaçınmalarından maksat ise, liyakatsiz olma, sorumluluğa kabiliyetli bulunmama, tabiî yapılarının buna elvermemesi anlamında kaçınmadır. İnsanın yüklenmesinden kasıt da, ona liyakat ve kabiliyetinin bulunmasıdır.
Buna göre âyette geçen, “Çünkü o çok zâlim, çok cahildir” ifadesi yükümlülüğün gerekçesini bildirmektedir. Çünkü zâlim, âdil olmayan, fakat âdil olma imkânı bulunan kimsedir. Câhil de, bilgi sahibi olmayan; fakat bilgilenme imkânı bulunan kimsedir. İnsanoğlu dışında kalan diğer yaratıklar bu özelliğe sahip değildir. Onlar, ya bilgi sahibi ve âdildirler; kendileri için asla cehalet ve zulüm söz konusu olamaz. Melekler böyledir. Ya da âdil değillerdir, ayrıca âdil olabilecek özelliğe de sahip değillerdir. Hayvanlar da böyledir. Şu halde yükümlülüğe liyakati olan ve onun için gerekli kabiliyete sahip olan, (melekler gibi) bilfiil değil bilkuvve (yani potansiyel) kemâle sahip bulunan varlıktır ki, bu da insandır.
Konunun daha açık bir hal alması için önce meleklerin hallerine bakalım: Onlar, isteklerden soyutlanmışlardır; bu itibarla ne açlık, susuzluk, korku, üzüntü… gibi hayvânî gücün tefrit hali, ne de şehvet, öfke, kendini beğenme gibi ifrat hali onları etkilemez, beslenmek, büyümek gibi şeyler onları ilgilendirmez. Onlar her an kendilerine yukarıdan inecek olan şeylere yönelik beklenti halinde bulunurlar. (…) Onlar, kendilerine ait hiçbir arzu ve istek taşımazlar, ilâhî irade içerisinde kendi benliklerini yok ederler.
Bir de hayvanların hallerine bakalım: Hayvanlar aşağılık duygularla donanmıştır. Onlar devamlı olarak süflî tabiatlarının gereği doğrultusunda hareket ederler ve onlar içerisinde kendilerini kaybederler. Onlar bir şeye yönelmişlerse, bu mutlaka hayvânî bir güdünün ya da kendi tabiatlarının gereği olan insiyaklarla meydana gelir.
İnsana gelince; Allah Teâlâ, yüce hikmetinin gereği olmak üzere insanı iki yönlü yaratmıştır:
a) Melekî yönü: Bu, insanın sahip olduğu ve melekler âlemiyle müşterek bulunduğu ulvî yönünü teşkil eder.
b) Hayvanî yönü: Bu, da insanın diğer canlılarla müşterek olan süflî yönünü oluşturur.
İnsanın bu iki yönü arasında sürekli bir çekişme hali vardır. Melekî yön, insanı yücelere doğru çekerken, hayvanî yön onu süflî âleme doğru çeker. Hayvânî güç belirgin hal alır ve etkisini gösterirse, melekî yön gizlenir. Melekî yön galebe çalarsa, hayvanî yön siner ve etkisini kaybeder.
Allah Teâlâ, ilke olarak bunlardan hangisi üstün gelirse, onu diğerine egemen kılmaktadır. Dolayısıyla hayvânî güç galebe çalarsa, Allah Teâlâ onu destekler ve ona münasip olan şeyi kendisine kolaylaştırır. Melekî kuvvet üstün gelirse bu kez de onu destekler ve kendisine uygun olan şeyi onun için kolaylaştırır. Nitekim Allah Teâlâ, bu meyanda şöyle buyurmaktadır:
“Kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, biz de onu en kolaya hazırlar, onda başarılı kılarız. Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp Hakk’a boyun eğmez, en güzeli de yalanlarsa, biz de ona en zoru kolaylaştırırız”[2].
“Hepsine; dünyayı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de, Rabbinin ihsanından, ayırt etmeksizin veririz. Rabbinin ihsanı kısıtlanmış değildir”[3].
İnsanın melekî ve hayvanî yönleri, hem hazlara hem de elemlere açıktır. Haz duyması, kendisine uygun olanı idrak etmesi; elem ise, ters düşen şeyi tatmasıdır.
Nasıl ki, bedeninde uyuşturucu kullanan kimse, ateşin yakıcılığını hissetmez, uyuşturucunun etkisi azalıp da eski tabiî haline döndüğü zaman, acıyı son derece şiddetli bir şekilde hissederse, insan da öyledir. Hayvanî yönün melekî yöne galebe çalması halinde, şu anda hissedilmeyen elem ve ızdıraplar sonradan ortaya çıkar.
İnsanı, insan olarak yaratan Yüce Allah, bu iki gücün dengelenmesini istemektedir. Bunun için de peygamberler aracılığıyla ilahî mesajlar göndermiş ve insanın hem melekî yönünü hem de hayvanî yönünü ihmal etmeyecek bir hayat tarzı öngörmüştür.
Kısaca insan, sorumluluğa elverişli yaratılışıyla lisan-ı hal ile Yüce Allah’a arzuhalde bulunmuş, melekî yönüne uygun düşecek şeyleri kendisine vacip kılmasını, sonra bunlara riayetinden dolayı kendisini ödüllendirmesini; hayvanlık derekesine düşürecek şeyleri kendisine yasaklamasını ve şayet işlerse kendisini cezalandırmasını istemiştir.
Şu halde sorumlu kılınışımızın sebebi, akıl, irade gibi bizleri ayrıcalıklı kılan özelliklere sahip olan fıtrî yapımız, sorumluluğa olan ehliyetimizdir.
Dua ile!

04.05.2013
GARİBCE


[1] Ahzâb 33/72-73.
[2] Leyl 92/5-10.
[3] İsrâ 17/20.

3 Mayıs 2013 Cuma

MÜTTEKÎLERİN ÖZELLİKLERİ: GAYBA İNANMA



“2/3. Ki onlar gayba inanırlar, namazı ikâme ederler, kendilerine rızık olarak verdiğimizden infakta bulunurlar”.
Yüce Allah, bu âyette kurtuluşa eren müttekîlerin temel özelliklerinden bahsetmektedir: İnanç, ibadet ve infak. Bunlar sırasıyla iç dünyamıza, bir bütün olarak bedenimize ve sahip olduğumuz mal varlığımıza yönelik yerine getirmekle yükümlü olduğumuz görevlerimizdir. Bu yazımızda gayba inanma konusunu ele alacağız.
Çoğunluk tefsir âlimlerine göre “gayb” iman edilen şey anlamındadır ve genel kabul gören şekliyle duyular ile algılanamayan, akıl ile de zorunlu olarak idrak edilemeyen ancak vahiy yoluyla hakkında bilgi sahibi olunabilen şeyler demektir[1]. Bir başka ifade ile insanın kavrayış alanının ötesinde bulunan, onu aşan hakikatin tüm safhaları olan, bilimsel gözlemlerle isbatı veya reddi sözkonusu olmayan şeylerdir[2]. Buna göre gaybın konusunu Allah’ın varlığı, sıfatları, melekler, cin, şeytan, kabir hayatı, âhiret hayatı, hesap, sırat, cennet, cehennem… gibi şeyler oluşturacaktır.
İmana gelince, “eman vermek, güvenilir kılmak” ya da “emin olmak, tam bir güven duymak, inanmak” anlamlarına gelmektedir[3].
Dinî anlamda imân, sözlük anlamındaki imandan iki noktada farklılık arzeder: Birincisi kendisine inanılması gereken şeyler bizzat dinin belirlemiş olduğu şeyler olacaktır ve bunların tümü Kelime-i Tevhîd ile Allah’a ve Peygambere iman şeklinde toplu olarak ifade edilir. “Âmentü billâhi ve melâiketihî… ” ile de ayrı ayrı ortaya konulur ve Allah’a, meleklerine, kitaplarına, peygamberlerine, âhiret gününe ve kadere inanmak şeklinde sayılır. Ayrıca Kelam ilminde de bunlar detayları ile anlatılır, temellendirilir ve savunması yapılır.
İkincisi imanın bizatihî mahiyeti açısından da yani imanın ne olduğu noktasında da farklılık arzeder ve bu konuda İslâm mezhepleri çok farklı görüşlere sahiptir[4]. Tercih edilen izaha göre “iman; kalp ile tasdik, dil ile ikrar”dır. Birincisi aslî rükün, ikincisi ise zâid rükündür. Dolayısıyla tehdit gibi bir zaruret sonucu ikincisi yani dil ile ikrar olmasa da iman bulunur. Ancak her halükârda kalp ile tasdik rüknü, iman için olmazsa olmaz koşuldur. Ayrıca imanın bir asıl hali, bir de kemal hali vardır. İmanın aslında herkes eşittir ve bu halin zıddı küfürdür, kemâl halinin zıddı ise fısktır ve bu konuda insanlar farklı farklıdırlar. İmanın yetmiş şu kadar şubesi[5] işte bu kemal halini oluşturur, bu itibarla onlardan birinin bulunmaması insanı kâfir kılmaz, fâsık yani günahkâr yapar.
Merhum Elmalılı, ağaç benzetmesiyle imanı köklere, amelleri de bu imandan fışkıran sürgünlere benzetir. Meselâ kışın toprak üstünde dalların kuruyup dökülmüş olması, köklerin yokluğuna delâlet etmez. O köklerden ortam müsait olduğunda yeni sürgünler fışkırabilir. Bu itibarla amel, imandan bir cüz değildir[6].
Meşhur Cibrîl hadisinde[7] üç esas konulmuştur: İman, İslâm ve İhsan. Bu üç terim, inanç, ibadet ve günlük yaşantı, ahlâk olmak üzere dinin üç boyutunu ortaya koyar. Bunların birbirine nisbeti ağacın kökü, gövde ve dalları, meyvesi gibidir. Meyvenin olabilmesi için, mutlaka gövde ve dalların, gövde ve dalların ayakta durabilmesi, canlılığını sürdürebilmesi için de sağlam köklerinin olması zorunludur. Ancak tersi aynı şekilde bir zorunluluk değildir. Yani köklerin varlığı zorunlu olarak gövdeyi, gövdenin varlığı da zorunlu olarak meyveyi gerekli kılmaz. Ne var ki işin doğasında mülazemet ilkesi gereği bunlar hep birlikte olur. Kökler sürgün verebilmek için, sürgünler de meyveye durmak içindir. Kalpte yer eden ancak eyleme dönüşmeyen bir iman düşünülemez. Keza bir semeresi olmayan eylemin de anlamı yoktur. Sonuçta asıl amaç semereyi elde edebilmektir. Zaten din olarak İslâm’ın amacı da “güzel ahlâkın tamamlanması”[8] değil midir?
Böylece müttekîlerin birinci vasfı kısaca şu oluyor: Gayba yani Allah’a ve O’nun buyurduklarına, Peygambere ve onun duyurduklarına iman etmek; bu inancı kalp ile tasdik edip, bir zaruret olmadıkça dil ile de ifade etmek.
Bu iman ve inanç ile yaşantımızı sürdürmek dileğiyle…

03.05.2013
GARİBCE


[1]              bk. Râzî, II, 26; İlyas Çelebi, “Gayb”, DİA., XIII, 404.
[2]              Esed, I, 4.
[3]              Râzî, II, 23; Elmalılı, 177.
[4]              bk. Râzî, II, 23.
[5]              bk. Buharî, Îmân, 3; Müslim, Îmân, 58; Ebû Davûd, Sünne, 14.
[6]              bk. Elmalılı, I, 173-185.
[7]              Buharî, Îmân, 37; Müslim, Îmân, 57.
[8]              Muvatta, Husnü’l-huluk, 8.

2 Mayıs 2013 Perşembe

Değişime ayak uyduramadım, emeklerim boşa gitti.



1992 yılında taşınmış olduğumuz ve halen oturmakta olduğumuz evimizin arka tarafı bizim cephemiz oluyor.
Evimizin önünde şimdi ardıçgillerden iki andız ağacı bulunuyor. Bunlardan biri benim bulunduğum katı geçmeye başladı. Üzerinde iki tane yuva var. Biri boş. Şu anda birinde sahibi kuluçkaya yatıyor. Elbet bülbül olmayacak, bahtımıza düşen karga oldu. Ama olsun, kuş ya sen ona bak. Zaten çoğumuz kargadan başka kuş da tanımayız.
Bu ağacı geçen sene dördüncü katın hizasına kadar budattım. Akıl işi değildi. Ama kadınların temizlik saplantısı ağacın tümden kesilmesi riskini doğurmuştu. Ben de hiç olmazsa iyice budayayım da bari öyle olsun kurtarayım diye sevgili dünürümle birlikte ağacın aşağıya doğru tüm dallarını kestik, kolunu kanadını budadık vesselam. Şimdi tuhaf bir görüntüsü var. Metrelerce ip ince ve uzun bir gövde ve en tepede Frenk şapkası gibi  birkaç metrelik kısımda ağaç görüntüsü. Buna da şükür. Balkona oturduğum zaman ve aşağıya da bakmadığımda tam bir ağaç gibi görünüyor, hafif bir rüzgar esintisiyle ırgalanıyor, bir güzelin salınması gibi beni büyülüyor. Dallar arasına gizlediği yuvasındaki kuluçkada olan karganın siluetini ve harareti düşürmek için daim açık olan ağzını görüyor olmak bana keyif veriyor.
Gelelim ötekine. Öteki ağacımız bu bahsettiğim ağacımızın üçte biri boyunda. Oysa yaşları aynı. Başta üç adet dikmiştim. Sonra ilerisini düşünerek bunlar büyüyecekler ve koca koca ağaç olacaklar, mekana sığmayacaklar diye birini kendi elimle sökmüştüm. İyi de yapmışım.
Bu fidanlar henüz küçük iken ayakta bile duramıyor, küçük çocukların yeni yeni yürümeye başladığı zaman düşmemesi için bir desteğe tutunma ihtiyaçları gibi bunların da böyle bir ihtiyaçları bulunuyordu. Bu ağaçlardan sorumlu olan ben vazifemi bihakkın yerine getiriyordum ve bakımlarını tam olarak yapıyordum. Haliyle yanlarına birer dikeç diktim ve sağlam olsun diye de atılmış çelik çamaşır ipleriyle fidanı bu dikece tutturdum.
Aradan birkaç yıl geçti. Fidanlar büyüyüp gövdesi dikece ihtiyaç duymayacak hale gelince artık onlara gerek kalmadı ve onları söktüm. Aradan yıllar geçti ve ağaçlar artık epey büyümüşlerdi. Evimize bir güzellik katıyorlardı. İnce uzun boylu salınan görünümleriyle, biz çocuk iken Süllü dayımın hanımının çocuklarının entarisine taktığı ceviz büyüklüğündeki zilleri hatırlatan etrafları çizili yuvarlak  kozalaklarıyla –ki bazı yörelerde bundan pekmez de yapıyorlarmış-  büyük bir haz veriyorlardı.
Bir kış günü kar yağmıştı. Ağaç yapraklı olduğu için haliyle yağan karı tutuyor ve üzerlerine büyük miktarda ilave bir ağırlık biniyordu. Sabah baktım ki bizim ağacın biri yerden yarım metre yükseklikte bir yerinden küt diye kırılmış ve yan yatmış.
Aklıma hemen karın ağırlığını taşıyamadı ona sebep kırıldı şeklinde bir izah geldi. Üzüldüm ama yapılacak bir şey yoktu.
Sonra neden ötekisi ayakta kalmıştı da bu böyle kırılmıştı diye kendi kendime düşündüm ve ağacı incelemeye başladım. Acaba biri kesmiş olabilir miydi? Öyle bir duruma mahal ve ihtimal yoktu. Çünkü ağaçlar henüz küçüktü, kimsenin rahatsız olduğuna dair bir emare yoktu ve taze olmaları hasebiyle de görüntüleri çok daha güzeldi.
Sonra başka ne gibi bir sebep olabilir diye baktım. Bir de ne göreyim. Ağacın kırılarak devrilmesinin sebebi bizzat benim vaktiyle ağacın hayrına yapmış olduğum bir fiil idi.
Hani küçükken dikeci tutturmak için çelik çamaşır ipiyle bağlamıştım ya. Zamanla dikece ihtiyaç kalmamıştı ve yerinden sökülmüştü. Çelik ip ise muhtemelen çözülemediği için o hal üzere bırakılmıştı. Nasıl olsa bir zararı yoktu. Çünkü ağacın kalınlığına göre oldukça gevşekti.
Ancak aradan geçen seneler ağacın boyu ile birlikte gövde kalınlığını da artırmış, vaktiyle bol gelen çelik ip ağacın etrafını bir bilezik gibi  sarmaya başlamış, ağaç kalınlaştıkça da sıkmaya başlamış, ağaç büyümesini buna rağmen sürdürünce de halat ağacın gövdesine gömülmeye başlamış ve ağaç büyümesine engel olan bu sorunu çelik halatın oturduğu yerin her iki tarafına da taşarak aşmaya çalışmış ama sonuç itibariyle orası boğuk olduğu ve bir türlü kalınlaşamadığı için  zayıf kalmış, normal günlerde bir şekilde  durumu idare ederken, karlı günde üzerine fazladan bir yük binince taşıyamamış ve çelik ipin boğduğu yerden çat diye kırılmış.
Ya işte böyle!
Yılların emeği boşa gitti. Ne yüzünden? Vaktiyle yapılan fidanın yararına olan bir durumun ağacın boy atıp büyümesi ve çapının gelişmesi  halinde yeni durumuna uygun yapılması gereken işin yapılmaması, ihmal edilmesi yüzünden.
Canlı ve bitki bünyeleri böyle olduğu gibi sosyal kurumlar vb. de böyle. Bir küçüğü korumak üzere koyduğunuz velayet yetkisi, çocuklar büyüyünce de aynı şekilde devam ettirilmek istenirse o çocuklar hiçbir zaman büyüyüp de adam olamazlar.
Kurumlar da öyle.
Sistemlerde öyle.
Şeriatlar bile öyle.
İlk geldiği gibi kalmıyor, hayata muvazi olarak değişiyor. Değişmesi gerekiyor.
Bu değişimi başarıyorsa ayakta kalıyor ve daha güçlü bir vaziyette varlığını sürdürüyor.
Aksi takdirde bizim ağaç gibi küt diye kendisine bağlanan bütün umutlarla birlikte yıkılıp gidiyor. Emekler boşa çıkıyor.
Allah’tan bizim ağacın kökü sağlamdı. O yüzden kırıldığı yerin etrafından sürgünler verdi. Ben de onlardan sadece birini bıraktım ve diğerlerini budadım. Kılavuz sürgün o bıraktığım dal oldu. Şimdi o dal üzerinden büyümesini sürdürüyor. Yamuk bir biçimde.
İbret alacak ne çok şey var etrafta.
Bakabilsek, görebilsek ve elbette ki okuyabilsek.
Değişimi dikkate almayan bir istikrar arayışı, bizim ağacın küt diye gitmesi gibi boşa çıkmaya mahkumdur.
Bizim ağaç öyle diyor. İnanmazsanız gidin sorun.
Dua ile!
02.05.2013
GARİBCE

1 Mayıs 2013 Çarşamba

Kurtuluş kurallara uymakta mı, birilerinin ardına düşmekte mi?



TDV, İstanbul Müftülüğü’nün çıkarmış olduğu Din ve Hayat (Sayı 18, Yıl 2013) dergisi  Adalet başlığı altında çıktı.
“İslam’ın Köprüsü Zekat ve Sadakanın Sosyal Paylaşım Açısından Önemi” adlı bir yazı da benim var.
Ömer Faruk Harman Hoca’nın “Yahudilik ve Hristiyanlıkta Adalet” başlıklı yazısında bir cümle şöyle:
“Artık kurtuluş şeriat kurallarına uymakla değil, İsa Mesih’i kabul edip yolundan yürümekle mümkündür” (s. 24)
Bu cümle bana “Yoksa bizde de mi böyle?” diye bir soru sormamı gerekli kıldı.
Hz. Peygamber öldü. Bu kesin. Buna dair pek çok Kur’anî nas var[1].
Hz. Ebu Bekir bu gerçeği bütün çıplaklığı ile o gün ne yapacaklarını şaşırmış pek çok kimsenin yüzüne haykırmıştı. Hz. Peygamber ölmüştü Hay ve Baki olan her zaman için Allah idi[2].
Hz. Peygamber geride ise tamama ermiş bir din bıraktı.
Bu dinin bir şeriatı vardı.
Bu dinin ilke ve esasları bulunuyordu.
Bunlar inanç, davranış ve ahlakiyat her ne varsa hepsini kapsayacak bir şümuldeydi.
Bundan böyle her kim şeriata uyar, bu ilke ve esaslar doğrultusunda bir yaşantı sürerse onun yolunda olurdu ve bu yol Allah’a giden yoldu.
Allah ve Rasûlüne mutlak itaat şarttı.
Bizim insanlarımıza bu galiba ağır geldi. Buna mukabil bir kısım insanlar, kurtuluşu aynen Hıristiyanların şeriat kurallarına uymakta değil İsa Mesih’i Tanrı’nın oğlu olarak kabul edip ona tapınma yolunda aradıkları gibi, peygamberin ruhunu ölümlü insanlara giydirdiler ve şeriatı, dinin ilke ve esaslarını bırakarak mutlak  o kişiye itaati gerekli görmede aradılar.
Üstelik böyle bir yolu tutmayanların da nasipsiz olduğunu, şeyhi olmayanın şeyhi şeytandır gibi ifadelerle de ulu orta ifade etmeye kalkıştılar.
Oysa Hz. Peygamber öldüğü zaman geriye Allah’ın kitabını ve Sünnetini bırakmıştı.
Varisleri ulema idi.
Kitap elimizde ve  mutlak itaati Allah ve Rasûlüne ait kılıyordu.
Her an aklınız başınızda olmalı zira aklı olmayanın dini yoktur diyordu.
Aklını kullanmayanların üzerine pislik boca edildiğinden bahsediyordu.[3]
O akıl başlarında olduğu için sahabe Hz. Peygamber’e yaptığı bir iş karşısında “Şöyle şöyle yapılsa daha iyi olmaz mı ya Rasûlallah!” gibi sorular sorabiliyorlardı.  “Gassal elinde meyyit gibi”  değil, muhakeme edip, en güzeli en doğruyu bulmada, yapmada üretmede kendilerini ifade ediyorlar ve bir kişilik sahibi olmanın onurunu taşıyordlardı.
Hz. İsa bir İsrailoğulları peygamberiydi. Pavlos ve takipçilerinin elinde onun bir insan peygamber olması yetmedi. Onu tanrının oğlu yapıp, sağına oturttular ve ona tapmaya başladılar.
Ey Müslümanlar!
Sakın ola siz onlara benzemeyesiniz.
Korunmuşluğu kendilerinden menkul, ama esas itibariyle yiyen içen ve tuvalete giden ölümlü insanları peygamber gibi hatta Allah gibi yüceltip şirke düşmeyesiniz.
Kimsenin Allah’a varmak gibi takat üstü bir boyun borcu yok, aksine bir kul olarak Allah’a ve Rasûlüne itaat borcu vardır.
Emirlerini yaparız. Yasaklarından kaçınırız. Bütün bunlar bizim küçük bir  tür tanrı olmamız için değil, sadece olgun bir insan olmamız içindir.
İnsanlar  bütün canlılar gibi yerler, içerler, tuvalete giderler ve hayatlarını bu minval üzere sürdürür vakti saati gelince de ölürler.
Allah’a kulluk, O’na itaat ile olur.
Özgürlük O’na itaat ile başka her şeyden azade olmak ve sorumluluk almakla olur.
Hz. Peygamber gaybı bilmiyordu. Zamanlı ve mekanlı idi.
Ya evliya öyle mi?! O bizi nerede olursak olalım görür, O mekandan-zamandan münezzehtir, gönlümüzden geçeni de bilir!
Hal böyle olunca evliyanın yanında peygamberin adı mı olur?
Oysa ilkelerle hareket ederek sorsak ve desek ki: Evliya kim?
Evliya Hristiyan azizleri gibi değil de veli kullar ise onun tarifini bizzat Allah Kur’an’da yapıyor[4]: “Allah’ın veli kulları için herhangi bir korku ve tasa yoktur. Onlar inanan ve takva sahibi olanlardır.”
Evet Kur’an’a göre veli inançlı ve takvalı olan kullardır. Oysa bizim evliya hep tasarrufta bulunur. Her tarafı onlar tutarlar, peygamberler bile ölürler, ama onlar ölmezler.
İnsan ölçüyü bir kaçırmaya görsün. 
Ne tarttığına ne de ölçtüğüne güven kalmıyor.
Ey insanlar! Kulsunuz ve sorumlusunuz. Yaptıklarınızdan, ettiklerinizden ve yapmanız gerekenleri terk etmenizden, terk etmeniz gerekenleri işlemenizden hep sorumlusunuz.
Bunda yegâne ölçüt bu yolun kuralları, ilke ve esaslarıdır.
Buradan Ankara’ya gitmek üzere yolda çıktıysanız, yoldaki işaretleri takip ederek ve kurallara uyarak gitmeniz gerekir. Önünüzdeki birinin aracını takip ederek o durunca siz de durur, o yürüyünce siz de yürürseniz ve o nereye giderse siz de oraya giderseniz varın artık akıbeti siz hesap edin. Belki varırsınız, ama belki de soluğu hiç hesap etmediğiniz bir son durakta alırsınız.
Müslümanlar olarak en son ve mütekamil bir dine ve şeriata sahibiz. İsrail oğullarının şeriatı gibi sırf ceza kabilinden olsun diye verilmiş hükümlerimiz yoktur. Her birinin bir hikmeti ve biz insanlar için geri dönücü eşsiz faydaları ve hikmetleri vardır.
Bizim vazifemiz yolda olmak, yolun kurallarına uymak, ilke ve esaslarına tabi olmaktır. Sonuç iyi bir kul olmaktır.
Sadece bu kadar!
Eskiler kerameti istikamette ararlardı.
En büyük keramet şeriatın gereklerini yerine getirmekti. Eline beline diline sahip olmak, hak ve hukuka riayet etmekti. Herkese  hakkını vermekti, adaletli olmaktı. Büyükleri saymak, küçükleri sevmekti. Diğerkam olmaktı. Müteekkil değil, mütevekkil olmaktı. Alan el değil veren el olmaktı. En hayırlılar insanlara ve özelde kadınlara en hayırlı olanlarımızdı.
Uçmak, uçurulmak bizim neyimize.
İsterseniz alimler birliğine sorun!
01.05.2013
GARİBCE



[1] وَمَا مُحَمَّدٌ إِلَّا رَسُولٌ قَدْ خَلَتْ مِنْ قَبْلِهِ الرُّسُلُ أَفَإِنْ مَاتَ أَوْ قُتِلَ انْقَلَبْتُمْ عَلَى أَعْقَابِكُمْ وَمَنْ يَنْقَلِبْ عَلَى عَقِبَيْهِ فَلَنْ يَضُرَّ اللَّهَ شَيْئًا وَسَيَجْزِي اللَّهُ الشَّاكِرِينَ (144) [آل عمران : 144]
إِنَّكَ مَيِّتٌ وَإِنَّهُمْ مَيِّتُونَ (30) ثُمَّ إِنَّكُمْ يَوْمَ الْقِيَامَةِ عِنْدَ رَبِّكُمْ تَخْتَصِمُونَ (31)  [الزمر : 30 ، 31]
[2] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (2 / 90) 1242- قَالَ أَبُو سَلَمَةَ فَأَخْبَرَنِي ابْنُ عَبَّاسٍ ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا أَنَّ أَبَا بَكْرٍ ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، خَرَجَ وَعُمَرُ ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، يُكَلِّمُ النَّاسَ فَقَالَ اجْلِسْ فَأَبَى فَقَالَ اجْلِسْ فَأَبَى فَتَشَهَّدَ أَبُو بَكْرٍ ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، فَمَالَ إِلَيْهِ النَّاسُ وَتَرَكُوا عُمَرَ فَقَالَ أَمَّا بَعْدُ فَمَنْ كَانَ مِنْكُمْ يَعْبُدُ مُحَمَّدًا صلى الله عليه وسلم فَإِنَّ مُحَمَّدًا صلى الله عليه وسلم قَدْ مَاتَ ، وَمَنْ كَانَ يَعْبُدُ اللَّهَ فَإِنَّ اللَّهَ حَىٌّ لاَ يَمُوتُ قَالَ اللَّهُ تَعَالَى : {وَمَا مُحَمَّدٌ إِلاَّ رَسُولٌ} إِلَى {الشَّاكِرِينَ} وَاللَّهِ لَكَأَنَّ النَّاسَ لَمْ يَكُونُوا يَعْلَمُونَ أَنَّ اللَّهَ أَنْزَلَ الآيَةَ حَتَّى تَلاَهَا أَبُو بَكْرٍ ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، فَتَلَقَّاهَا مِنْهُ النَّاسُ فَمَا يُسْمَعُ بَشَرٌ إِلاَّ يَتْلُوهَا.
وَيَجْعَلُ الرِّجْسَ عَلَى الَّذِينَ لَا يَعْقِلُونَ [يونس : 100] [3]
[4] أَلَا إِنَّ أَوْلِيَاءَ اللَّهِ لَا خَوْفٌ عَلَيْهِمْ وَلَا هُمْ يَحْزَنُونَ (62) الَّذِينَ آمَنُوا وَكَانُوا يَتَّقُونَ (63) لَهُمُ الْبُشْرَى فِي الْحَيَاةِ الدُّنْيَا وَفِي الْآخِرَةِ لَا تَبْدِيلَ لِكَلِمَاتِ اللَّهِ ذَلِكَ هُوَ الْفَوْزُ الْعَظِيمُ (64) [يونس : 62 - 64]
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...