7 Haziran 2013 Cuma

Tencere tava, gel de bunu anla!


 Efendim, ben İmam Hatip Okulunun orta kısmını Develi’de okumuştum. Birçok vesile ile yazmışızdır. Kendi kendimize bakan çocuklardık. Doğru dürüst bazlamayla bile olsa karnımız doymazdı. Nice günler aç geçerdi günlerimiz. Öğle yemeği paydosu bizim için en zor zamanlardı. Çocuklar karınlarını doyursunlar diye mola verilirdi, ama bizim evde yemek olmazdı. Doğru dürüst malzeme bile yoktu. Olsa bile kim pişirecek, kim taşıracak. Nice gün aç aç geri dönerdik sınıflarımıza. Bağ bozum mevsimi okulun etrafındaki bağları başaklamaya çıkardık. Unutulan birkaç salkım üzüm bulursak karnımızı doyururuz belki derdik. Belki doyduğumuz günler de olmuştu. Köyden bazlamanın geldiği günler mesela öyle günlerdi. Ama çoğu kez de köyden yufka gelirdi. Şehir ekmeği almaya paramız olmazdı. Yufkayı yenilebilir hale getirmek için önceden sulamak ve sofra bezi içinde bir süre bekletmek gerekirdi. Yanında yemek olmadan da katıksız yenmezdi.
Çok sıkıntılı günlerdi. Çoğumuza bit düşmüştü. Zayıf, sıska çocuklardık. Yüzümüzde kansızlık emaresi okunurdu.
İmam Hatip Okulu’nun lise kısmını o zamanlar açmamışlardı ve Develi öğrencileri çil yavrusu gibi dağılmıştı. İmkan bulan Kayseri, Niğde, Adana gibi illerde okullarını sürdürmeye çalışmışlardı. Benim gibi bir kısım da babalarının işlerine yardım etmek üzere kendi köylerine dönmüştü. “Haydi köyümüze geri dönelim!” türküsü onlar için de söylenmiş gibiydi.
Bizim su ile dönen yarma /döğme değirmenimiz vardı. Biz dink derdik. Onu çalıştırma işi de artık benim işim olmuştu. Okul unutulmuştu. Yaşım on sekiz olunca belki bir imamlık gibi bir görev alacaktık ve memur olacaktık. Memur o zamanlar büyük adam demekti. Yani büyük olmamızın önünde sadece yaş engeli vardı.
Neyse işte böyle bir zamanda okulların açılmasından tam üç ay sonra bir sene önce benim girmiş olduğum Devlet Yatılı sınavları sonuçlarına göre ben yedeğe kalmışım, asillerden girmeyen olunca sıra bana gelmiş ve benim yeniden okuma şansım doğmuş. Başta Hüseyin ağabeyim olmak üzere sebep olanlara hep duacıyım. Kayseri İmam Hatip okulu müdürü benim üç ay devamsızlığıma rağmen beni okullarına kabul etti ve ben beşinci sınıftan yeniden yarım kalan tahsilime başlamış oldum.
Sanki yeni bir hayata doğmuş gibiydim. Hayatımda ilk kez Beykoz Fabrikası ürünü ayakkabı vermişlerdi ve onu giyiyordum. İlk kez yün kumaştan üzerime dikilen  -upuzun da olsa- ceketi giyiyordum.
Hele yemekler var ya. Babamın ocağından ve anamın kurduğu sofradan ırak yerde ilk kez hem gözüm hem de karnım doyuyordu. Gerçi sabah kahvaltısında çeyrek ekmek bana az geliyordu, doymuyordum ve ortada fazladan kalan bir iki çeyrek ekmeğin bir parçasını alabilmek için elimdeki ekmeği çabucak tüketip ondan bir parça almak için gayret ediyor, parçayı alınca da aheste aheste yiyerek tadını çıkarıyordum. Çay kazanda pişiyordu ve şekeri içindeydi. Ben bayılıyordum. Düşünün şimdi düzenli kahvaltı, her gün üstelik şekeri de içinde çay.
Öğle yemekleri çeşit çeşit, akşam yemekleri hakeza öyle.
Ben bu nimetlerin sarhoşluğu içindeydim. Fakat bir türlü anlayamadığım bir şey oluyordu. Bazen yemekhanede öyle bir kaşık tabak sesi yükseliyordu ki, nöbetçi öğretmen ne yapacağını şaşırıyordu.  Öğrenciler hep birden kaşıkları metal yemek kaplarına vuruyorlardı, sesler çıkarıyorlardı.
Günlerce ben bunu bir türlü anlayamamıştım. Sonra yavaş yavaş çözdüm. Meğer bunlar çıkan yemekleri beğenmiyorlarmış, ona sebep tabak çanak dövüyorlarmış. Neymiş efendim makarna çıkıyor, mercimek çıkıyor, pırasa, ıspanak çıkıyormuş.
Vay anam vay!
Garibce’nin aklı bir türlü basmıyor. Nasıl bassın ki! Asıl tabak döveceklerin  önlerinde bir tabak, ellerinde bir kaşık bile yok.
Öbür tarafta boylarınca nimete gönenmişler var, şükürleri yok.
Şimdi gene benzer sesler duyuyor, yıllar geçiyor aklı gene basmıyor.
Tencere tava dövenlerin Türkiye genelinde hangi şehirler olduğuna bakıyor: İzmir, İstanbul, Ankara… Türkiye’nin en zengin şehirleri.
Semtlere bakıyor . Şehirlerin en zengin semtleri.
Mahalleler keza öyle.
Geçen bir arkadaş “Biz Ünalan mahallesinde oturuyoruz. Derme çatma evler. Bizde ses yok ama karşımızda büyük bir site var. Sesler oradan geliyor!” diyor.
Garibce diyor ki yahu bunda bir terslik var:  Tencere tavayı asıl çalacaklar çalmıyor da hiç ilgisi olmayıp onları bir enstrüman  gibi kullananlar çalıyor.
İnsanlar yoksul kalır, tencere tabak tam takır olur, tencerede pişirip tabakta yiyecek bir nevaleleri olmaz, o zaman ellerindeki kaşığı öfke ile bir tencereye bir tabağa vurur. Ha o zaman ben de bunu anlarım. Öyle olsun biz de tempo tutalım. Ama bunları dövenler, kahir ekseriyet ile belki hayatlarında tencerenin neye yaradığını bile bilmeyecek derecede lüks ve sefahat içinde bir hayat sürenler.
O yüzden Garibce’nin aklı bir türlü basmıyor.
Vaktiyle de basmamıştı. Şimdi de almıyor.
“Çok şey değişti!” deniyor ya. Garibce bakıyor bakıyor: “Yok yahu, hiçbir şey değişmemiş!” diyor.
Dua ile!
07.06.2013

GARİBCE

Huzur, ancak birlikte yaşanabilen bir şeydir


 

Hayırlı cumalar!

 Bugün Garibce, Kazdal camiinde idi. Sohbet konusu birlik, beraberlik ve kardeşlik idi.

Kürsüde Hucurât 49/6-13 ayetleri tilavetle başladı.

Hamdü senadan sonra “Topyekun silm'e girme” (Bakara 2/208) emrini içeren ayeti okuyarak sohbeti başlattı. Silm ve İslam'ın aynı kökten geldiğini ve dolayısıyla müslümanlığın huzur ve barış ile özdeş olduğunu belirti. Gerçek huzur ve barışın ancak İslam'a girmek ve onun emir ve yasaklarına riayet ile olabileceğini söyledi.

“Şeytanın adımlarına uymayın" diyen ayetten maksadı açıklamaya çalıştı. Özetle şunları söyledi: Şeytan çoğu kez içimizde kaprislerimizdir, ihtiraslarımızdır. Bazen dışarıda en yakın arkadaşımızdır, işimizdir, eşimizdir. Dolayısıyla bizi Hak ve hakikatten alıkoyan her şey bizim şeytanımız olabilir ve bizim onlardan uzak durmamız gerekir. Bize sigarayı, alkol kullanmayı, kumar oynamayı öğreten bizim arkadaşımız olamaz, o gerçek anlamda şeytanımızdır. Boynuzlu, kuyruklu, tırnaklı, eli dirgenli şeytan aramak beyhudedir. Öyle bir şeytan yoktur.

İnsanız, insanlıktan sıyrılma şansımız da yoktur. İyi insan ya da kötü insan olma bizim seçimimizdedir.

İnsan olarak aramızdaki ilişkileri sevgi, şefkat ve merhamet üzere oturtmalıyız. Kin ve nefret üzere ilişkilerimizi sürdüremeyiz.

Hak ve hakikat her zaman ortak değerlerimiz ve paydamız olmalıdır.

Bütün dünya olarak birlikte üretiyorsak, aynı şekilde birlikte de tüketmeliyiz. Üretirken herkesin ortak olduğu ama tüketirken güçlülerin egemen olduğu ve bu yüzden sömürülen milyonların açlıktan ölüme mahkum olduğu bir dünyaya karşı hepimizin itirazı olmalıdır. Böylesi bir haksızlığa ve sömürü düzenine dur denmesi insan olarak sorumluluğumuzun gereğidir.

İhtiyaçlarımızı ihtiraslarımıza kurban etmemeliyiz.

Aynı gemide yaşıyoruz. Üst kattakiler (yöneticiler, zenginler, aydınlar vb.) alt kattakileri gözetmeli ve kollamalıdır. Onları kendi hallerine bırakmaları halinde iyi niyetli de olsalar yaptıkları hatalar, tüm geminin batmasına ve  tüm toplumun birlikte helak olmasına yol açacaktır.

Herkes bulunduğu yer ve konum itibariyle, toplumun genel refahı ve huzuru için bir sorumluluk almalıdır.

Garibce, genelde bu ve benzeri konular üzerinde durdu.

Tabii vaaz, öğretici olmaktan çok hatırlatıcı bir etkinliktir. Akla olduğu kadar belki ondan daha çok duyguları da hesaba katan bir söylem tarzıdır. Bunun sonucunda hem konuşanın hem de dinleyicilerin etkilenmesi söz konusu olur.

Garibce'nin konuşmasından şahsen ben etkileniyorum. Bunda da öyle oldu. Umarım benzer etkiler, diğer dinleyiciler için de söz konusu olmuştur.

Allah cümlemize huzur versin.

Cumamız mübarek olsun!


07.06.2013

GARİBCE

 

6 Haziran 2013 Perşembe

500. yazımız: Bir doktora öğrencimiz Garibce'yi yazdı







Garibce ve
Fıkıh Anlayışı



Hayatı: Mehmet Erdoğan 1956 yılında Kayseri’de doğmuştur. İlk ve orta eğitimini tamamladıktan sonra Kayseri İmam Hatip Lisesi’ni bitirmiştir. 1979’da Erzurum Atatürk Yüksek İslami İlimler Enstitüsü’nü bitirmiştir. 1984 yılında Marmara Üniversitesi’ne okutman olarak girmiş, “İslam Hukukunda Ahkâmın Değişmesi” adlı tezi ile doktor ünvanı almıştır. 2001 yılında profesörlüğünü alan Hoca, halen Marmara Üniversitesinde çalışmalarına ve öğrenci yetiştirmeye devam etmektedir.
Birçok kitap, makale ve sempozyum sunumları vardır.
Hoca, eserlerinde fıkha bakış açısını şu temel üzerine oturtarak tarif eder:
“Din Kur’an’ın ifadesiyle kökü sabit, dalları göklerde ve her an yemiş veren görkemli, semereli bir ağacın kökleri, gövde ve dallarından, dalları meyvelerden nasıl ayrı düşünülemezse iman, İslam ve ihsan kavramları da aynıdır. Bunların birbirinden ayrı düşünülmesi sadece zihin dünyasındadır.  Hz. Peygamber’in risaletin amacını ‘ahlaki güzelliklerin tamamlanması’ şeklinde özgülemesi ve İslam’ın din olarak hedefine ‘insan-ı kamil’ in konulması, toplum olarak ufka ‘Medine-i Fâzıla’nın yerleştirilmesi aynı bakış açısının bir sonucudur”.
Burada ağacın toprak altında kalan ve görünmez olan kısmını yani kökleri, insanın Yaratıcısı ve gayb alemi ile olan alakasıdır. Bu konuların öğretilmesi akaide, savunulması ise kelam ilmene aittir.
Gövde, dallar ve dalların ucunda duran kabuğa kadar olan kısmına füru denir, bunu konu edinen ilim fıkıhtır.
Dalların ucundaki semere, meyve ise nihai amaçtır ve bununla da tasavvuf, ahlak ilmi ilgilenir.
Fıkhı ise şu şekilde tanımlar:
“Bir zamanlar fıkıh dinin tümünü anlamayı, kavramayı ifade ediyordu. Nitekim Kur’an’da ‘et-tafakkuh fi’d-dîn’ ifadesi geçer ve genel anlamda dini anlama ve kavrama çabasının adı olarak bilinir. Ebu Hanife’nin akaid konularını içeren risalesinin adı el-Fıkhu’l-ekber’idi. Diğer taraftan fıkıh, fıkh-ı zahir ve fıkh-ı bâtın diye de ikiye ayrılıyordu, zühd ve ahlakı da içine alıyordu. Ancak zamanla fıkıh denildiği zaman sadece davranışlarımızla ilgili olan disiplin kastedilir olmuştur. İş bu noktada da kalmamış ve özellikle onun yerine ikame edilmeye çalışılan İslam Hukuku tabiri, dinin tamamen hukuk boyutuna indirgenmiş, Allah-kul ilişkilerini düzenleyen ibadet bahislerinden arındırılmış, daha önce iç içe olan iktisattan, siyasetten vb. ayrıştırılmış ve böylece anlam ve alanı iyice daraltılmıştır.”
O’na göre fıkıh, tasavvuf ve akaid farklı şeyler değildir, sadece aynı menbadan akan suyun farklı havuzlarda toplanılmasıdır.
Fıkha bakış açısının aslında tanrı inancı ile alakalı olduğunu ifade eder. İslam dini tevhid ilkesi üzerine kurulmuştur. Bu nedenle Halk ve Emr sıfatlarını haiz olan Yaratıcı tekvin ve teşri sahibidir. Dolayısıyla fıkhın şümulünü bir şekilde daraltmanın ve tamamen seküler alanlar oluşturmanın imkansızlığı ortadadır. Ancak nasıl ki zamanında kelam ve akaid ilimleri fıkıhtan ayrılmış yeni bir disiplin oluşturmuşlarsa, iktisat, siyaset vb. de fıkıhtan ayrılıp müstakil bir ilim halini alabilir. Bu tabi aynı kaynaktan beslenmeleri şartıyladır. Havuzların farklı olması zenginliktir.
O’na göre fıkıh, “et-tafakkuh fi’d-din” olduğundan olaylara dinî, ahlakî, tasavvufî yönlerden yaklaşmaktadır. Yani olayı bütün yönleri ile ele almaya çalışmakta, parçacı yaklaşımdan özellikle kaçınmaktadır. Diyebiliriz ki bütünü görmeye önem vermektedir. İşte “Garibce” de tam da bu bakış açısının bir sonucu, semeresidir.

Garibce

Ben bir Garibce’yim hayat salında
Ne işim olur benim erik dalında
“Garibce kimsenin dili değil, özünde kabaran duyguların, zihninde çakan fikirlerin, aklında uçuşan fikirlerin ve tabi ki yılların birikimi bilginin dili” diyor kendini tanımlarken ve şiarının da bilgi, duygu ve mizah olduğunu ekliyor.
Garibce 2012’de kurulmuş bir blogdur, aslında bir blog olmaktan daha çok anlam ifade eder. Çünkü burada yıllarca büyük gayret ve emeklerle oluşturulmuş bir birikimin olayları ve meseleleri yorumlaması söz konusudur. Bu meseleler ve olaylar her şeye dair olabilir. Zira ona göre fıkıh daha önce de söylendiği gibi “et-tafakkuh”  şeklindedir, dolayısıyla hayatın içinden bütün olaylar onun ilgi alanına girer.
Aslında Garibce’nin tarihi daha eskidir. Duygu ve Hikmet ile Öykülerin Büyüsü, Kırk Mesel Hadis, imam hatip okulları için Fıkıh ve Fıkıh İlmine Giriş gibi eserlerle daha önceki yazıların bir kısmı yayınlanmıştır. Garibce, 02.09.2012 tarihli yazısından kendinden ve bloğun ortaya çıkma serüveninden bahseder.
Garibce fıkhî açıdan yeni meselelere dair hüküm verirken veya yorumunu bildirirken şu ana prensipler ışığında hareket eder:
-          Tevhid ilkesi: Halk’ın da emr’in de âlemlerin Rabbı olan Allah’a özgülenmesi esası.
-          Tekvin-teşri ayrılmazlığı: Teşriin tekvine nisbeti prospektüsün ilaca nisbeti gibidir.
-          İnanç-eylem ve erdem bütünlüğü: İlk ikisinin üçüncüyü doğuracak şekilde var oluşu.
-          Et-tafakkuh fi’d din anlayışı: Dini her boyutuyla bir bütün olarak kavrama ilkesi.
-          Ezmânın tagayyürü ile ahkâmın tegayyuru inkâr olunamaz kaidesi: Makâsıd ve vesâil dengesi keza taabbudîlik ve talîl ilkesi.
-          Maslahatın her hükmün sınanmasında ilke olarak kullanılması prensibi.
-          Fıkhın, bir süreç olarak dinin hayatın içinde tutulması çabası olması.
Garibce’yi daha yakından tanımak için yazılarına bakmak daha doğru olacaktır:
Garibce iyi bir gözlemcidir. Gözlemlediklerinden müthiş sonuçlara ulaşabilmektedir. Örneğin kendisine gönderilen bir sempozyum davetiyesinden bile çağın getirdikleri ile hükümlerin de değiştiğini vurgular ve dahası destekler de:
 “Gerçekten, yaşanan hayatı öğrenmek için iyi ki varsınız.
Tüyü bitmemiş yetimin malları türünden köhne söylemler ve  bilmem kaç düğümlü bir deve yularını attığı için bir türlü hesabını veremeyen Ömer’in adaletinden hala dem vuran ve onlardan medet umanlar var. Bunlar artık eskimiş nümune-i imtisaller. Oysa bizim imaj ufkunda parıldayacak ve cümle alemin gözlerini kamaştıracak yeni rol modellere ihtiyacımız var.
Ve ey başkanlarımız, rektörlerimiz iyi ki varsınız!
Müslümanlar köyden geldiler, köylü kaldılar. Temedün-i hâdıra sizin ellerinizde neşvü nema bulacak ve bu medeniyetin yeni azizleri sizler olacaksınız.
Var olma yarışında, artık herkes sizi hizaya alarak kendisine bir yer edinmeye çalışacak.” ( En büyük davetiye bizim davetiye!)
Bazen bunu; evinin bahçesindeki kendi eliyle diktiği, fidanken etrafına çelik ip bağladığı ama büyürken almadığı ve zamanı geldiğinde gövdeye dar geldiği için kırılan ağaca söyletmektedir:
“Ya işte böyle!
Yılların emeği boşa gitti. Ne yüzünden? Vaktiyle yapılan fidanın yararına olan bir durumun ağacın boy atıp büyümesi ve çapının gelişmesi halinde yeni durumuna uygun yapılması gereken işin yapılmaması, ihmal edilmesi yüzünden.
Canlı ve bitki bünyeleri böyle olduğu gibi sosyal kurumlar vb. de böyle. Bir küçüğü korumak üzere koyduğunuz velayet yetkisi, çocuklar büyüyünce de aynı şekilde devam ettirilmek istenirse o çocuklar hiçbir zaman büyüyüp de adam olamazlar.
Kurumlar da öyle.
Sistemlerde öyle.
Şeriatlar bile öyle.
İlk geldiği gibi kalmıyor, hayata muvazi olarak değişiyor. Değişmesi gerekiyor.
Bu değişimi başarıyorsa ayakta kalıyor ve daha güçlü bir vaziyette varlığını sürdürüyor.
Aksi takdirde bizim ağaç gibi küt diye kendisine bağlanan bütün umutlarla birlikte yıkılıp gidiyor. Emekler boşa çıkıyor”. ( Değişime ayak uyduramadım, emeklerim boşa gitti.)
Ona göre ahlak fıkıhtan ayrı değildir, ahlakilik dinin amacıdır, önceliğidir ve tarihte müslümanları üstün kılan da ahlaki vasıflarıdır:
“İşte bu ahlâkîlik, işte bu ilkeliliktir ki Müslümanları ve İslam’ı güçlü yapmıştı.
Bu ruhtan uzaklaştıkça, ahlaken değer kaybettikçe Müslümanlar zelil olmuşlardır.
Onları bir arada tutan en güçlü bağ işte bu ortak ahlakîlik esaslarıydı.
Her şeyi kaybetsek de bunları kaybetmememiz gerekirdi.
Çünkü Müslümanlığın asgarî koşulları bunlar demekti.
Sağlam ve sahih bir inanç düzlemi üzerine bina edilen ibadetlerimiz bile işte bu ahlakîliği sağlamak ve sürdürmek içindi.” (Ah bir önceliklerimizi belirleyebilsek!)
Meseleleri yorumlarken “empati” kurması, önemli ve belirgin özelliklerindendir. Buna özellikle “Mesafe ve Empati”, “Empati ve İsar” başlıklı yazılarda görülebilir. Ayrıca diğer yazılarındaki satırları kaleme alırken de empati yaptığına sıkça rastlanır. (Örneğin; Saîd Ramazan el-Bûtî: Bir âlimin mürekkebine şehadet kanı da karıştı”)
Garibce’nin geniş bir konu yelpazesi vardır. Bazen önemli bir alimin öldürülmesinden dolayı arkasından bir ağıt yakar (Saîd Ramazan el-Bûtî: Bir âlimin mürekkebine şehadet kanı da karıştı), bazen katıldığı toplantı, sempozyumlardaki bir meseleyi ele alır, konunun ele alınışındaki aksaklıkları dile getirir ve olması gerekeni anlatır (Ne olur, kapı duvar olmasın!, IV. Din Şurası 2009 Ardından Bazı Değerlendirmeler, Bütün Yönleriyle Hac Sempozyumu Değerlendirmesi, Isparta Fıkıhçılar Toplantısının Ardından: Bilimsel Çalışmalarda Zaaf Sebepleri, Rihle fi’t-taâm), bazen aslî mekanına duyduğu özlemden ve oralara dair şeylerden bahseder (Bir Köy Var Toroslarda, Ben yaylaya gitmek istiyorum ), bazen fıkhî bir meseleyi ele alır (Vajinal akıntının dini hükmü, Süt Bankası, Jelatinli balık yağı kapsülleri, Keşke benim de aklım karışık olmasa!) bazen ise öğrencilere dairdir yazdıkları (Siyer ve Fıkıh dersimizin ardından!, Bir mezuniyet uğruna ya Rab ne kıyafetler geçiyor!, Burs paralarını ne yapsam, Armine mi Aker mi alsam?) ve daha bir çok konuyu ele alır, değerlendirir.  Yani kısacası halkın vicdanını sızlatan bir hadiseyi, kamuoyunu meşgul eden bir durumu, zihnine takılan bir olayı, duyduğu-gördüğü veya farkına vardığı yeni bir şeyi paylaşmaktan, bir olayla ilgili hislerini-duygularını açıklamaktan çekinmez. Bunları yapması gerektiğine inanarak bir sorumluluk bilinci ile veya içinden geldiği için yazar. Halkın içinden biri olarak yazar yazılarını. Dolayısıyla dili anlaşılırdır. Zaten okuyan herkesin anlaması (bir yerde kendisinin de ifade ettiği gibi irşad amacı da taşıdığı) için yazılarını kaleme almaktadır. Aslında yazılan yazılarla hukuk sosyolojisi de yapılmaktadır.
Kendisinin Garibce’ye bakışı ise şöyledir:
“Garibce tuttu. Hatta bazı hocalarım beni artık Garibce olarak çağırıyor. Hoşuma gidiyor mu? Pek bilmiyorum. Çünkü Garibce ben değilim, o içimdeki ben. Biraz muzip, yazgan, eyvallahı olmayan biri. Oysa ben garibim öyle mi? Ağzı var dili yok… Üstelik ilk görenler için oldukça sert bir görüntü veriyor, kendisine yaklaşılması zor görülüyor. Sessiz mi sessiz. İş bölümünde konuşmak ellere, dinlemek ona düşmüş. Hele anlatılan bayat ve kaba fıkralar karşısındaki tutumu, anlatanı çileden çıkartacak kadar soğuk ve tepkisiz. O yüzden fıkra anlatma meraklısı olanlar ondan çok haz etmezler.
Neyse ki sonuçta Garibce de içimdeki ben. O yüzden Garibce diye çağrılmamı çok da yadırgamıyorum.”
Garibce,  meşakkatli ve zor bir süreçten geçerek ancak elde edilmiş bir bilgi ve tecrübe birikiminin hayata ve insana dair her şey hakkında samimi bir şekilde yazdığı birçok değeri içinde barındıran yazılardır. Dürüst, içten ama mesafeli, heybetli bir duruşu simgeler. Gariptir ama içinde nice farklılıkları barındıracak kadar da kocaman bir yürek vardır. Şehy Galib’in dediği gibi; “Bir şu’lesi var ki şem’i cânın, fânusuna sığmaz âsumanın”…
Feyruz’un bir şarkısında “ إنما الناس سطورٌ كتبت لكن بماء” dese de, bazı insanlar vardır ki isimlere kayalara nakşedilmiştir, asla silinmez. Siz de onlardan birisiniz Hocam…Öğrenciniz olduğum için çok mutluyum, gururluyum. Hürmet ve saygılarımla…

Kübra NUGAY


4 Haziran 2013 Salı

Ne olacak bizim bu karganın hali?


Üç gün önce gece 01.00 gibi evin önüne geldik. Arabadan indiğimizde kızım “Aaa! Fare!” dedi ve irkildi. Bu kızlar nedense hemen hepsi fareden, kimi kediden ve hatta börtü böcekten çok korkuyorlar. Dedim “Ne faresi, taş olmalı!” Yolun tam ortasında bir karartı vardı ve bir kafa silueti belli oluyordu hatta gagaya daha çok benziyordu. Kıpırdadığı yoktu. Fare olsa çoktan kaçardı. Yaklaştık… Aaa bir  de ne görelim. Bir karga yavrusu.
Malum, daha önce de bahsetmiştik. Bizim evin önündeki ağaçta bir karga yuvası vardı.  Epey bir zamandır anaçlar, kuluçkadan yavrularını çıkarmış ve onları büyütüyorlardı. Çok da hızlı büyüyorlardı. Anne ve babaları münavebeli olarak onlara yiyecek ve su taşıyorlardı. Onlar da yuvanın keyfini çıkarıyorlardı. Onları izlemesi de bana düşüyordu.
Anlaşılan o ki bu karga yavrusu ya yuvadan düşmüştü, ya yuvadan atılmıştı. Belli ki bir sebebi vardı. Hiç kaçtığı falan da yoktu. Aldım. Bir hafif “gııık” sesi çıkardı. Çitin kenarına, ayak değmez bir yere bıraktım. Olduğu yerde kalırsa arabalar ezebilirdi.
Bıraktım ama içimi de bir endişe kapladı. Ya kediler yerse!
Sabah oldu, gözüm yavruyu aradı. Yavru desem de artık yuvadan uçma kıvamına gelmiş, boz tüyleri atmış, bayağı bir karga olmuş. Ama her ne sebepse bir garabet var. Gözüm sağı solu aradı. Epey bir zaman sonra  bıraktığım yerden beş on metre yanda gene çitin üzerinde  bir yerde bir karartı gördüm. Baktım. Bizim karga yavrusu. İyi dedim, sevindim. Demek ki kediler dokunmamış. O gün hafif bir yağmur da vardı. O yağmurun altında ıslanmıştı da. Fakat bizim karga hiç kıpırdamıyordu.  Galiba ölmüş dedirtecek kadar saatlerce hiç kıpırdamadan çitin üzerinde duruyordu. Hele  başını iyice aşağı salıp kendisini bırakması vardı ki gören kesinlikle bu ölmüş derdi. Galiba uyku pozisyonu böyle idi. Gözüm hep üzerinde oldu. Kâh bir kafasını kaldırıyor, üzerine yağan yağmurun ıslaklığını  silkelenerek gidermeye çalışıyor, ama daha çok uyku modunda  duruşunu sürdürüyordu.
Yahu bunun anne babası nerede diye soruyorum? Yuvada iki tane yavru vardı. Sabahleyin yuvaya baktığımızda yuvanın tamamen boş olduğunu görmüştük.  Anaç kargaların yuvaya uğradıkları da yoktu. Kendilerinden bir emare de bulunmuyordu. Hanımla dertleştik dedik: “Böyle ana olur mu? Yavrucağızı belli ki kendi kaderine terk etmişler. Bu kargada hiç mi annelik duygusu yok. Anne dediğin gelir yavrusuna cesaret verir, onu hayata bağlar.” Oysa bizim manzarada anneden eser yok.
Korkum kedilerden. Bir de şimdi çocuklar bir keşfederlerse bak sen şenliğe. Elleri uzanacak kadar bir yükseltide ve kaçmak şöyle dursun hiç kıpırdamıyor  bile. Kendi köy çocukluğumuz aklıma geldi. Biz şimdi böyle bir karga yavrusu bulsaydık kim bilir neler yapardık. Allah’tan çocuklar, görmelerine rağmen  kargaya ilgisiz çıktılar ve dokunmadılar.
Aaa o da ne? Bir ara yavrunun yanında bir karga gördüm. Anlaşılan anne kargaydı. Bir şekilde ya kaybettiği ya da terk ettiği yavrusunu belki görmeye gelmişti.
Söylendim: “Karaçıkından gidesice! Böyle annelik mi olur? Şu yavrunun günlerdir çektiğine bak!”
İyi de havyarlar güdüsel hareket eden varlıklar. Ne zaman acıyacağı, ne zaman acımayacağı ona güdüsel olarak öğretiliyor. Günlerce yumurta üzerinde yatan ve günlerce onları besleyen bu kargalar, bu yavruyu ne oldu da terk ettiler ya da onu yuvadan attılar?
Zannım odur ki, onlara artık yavruların uçma saati geldi denildi. Onlar da bu sevki tabii ile onları yuvanın kenarına getirip, arkalarından itiverdiler. Zaten günlerce yuvanın kenarında kanat çırpma eylemi yapıp duruyorlardı. Uçma vakti geldi ise uçmalıydı. Uçmak için de gerekiyorsa yuvadan atılmalıydı.  Bizim yavru da öyle olmuştu. Ama o uçacağına yer çekimine boyun eğmiş, kanatlarını kullanabilmeyi başaramamış ve yuvanın dibine çakılmıştı.
O gün hava kararırken baktım yerinde yok. Sağa sola bakındım. Birde baktım bizim arka taraf ağacın olduğu bahçe kısmında. Kaygım daha da arttı. Kediler orada cirit atıyorlar. Tam da onlara yem olma durumunda. İçim rahat etmedi biraz sonra indim ve onu kedilerin kolayca yetişemeyeceğini umduğum, çit arasında yüksekçe bir yere koydum.
Sabah ilk işim ona bakmak oldu. Koyduğum yerde duruyordu. Sevinmeli miydim, üzülmeli miydim, bilemiyordum.
Okula giderken yanıma yem ve su da aldım. Koyduğum yere bir mermer parçası yerleştirdim. Üzerine yemi ve suyu koydum. Okula gittim. Döndüğümde yarım metre kadar ancak yerinden oynadığını gördüm. Su azalmıştı ve yemin bir kısmı yenmişti. Ama bizim karga mı yedi başkası mı ondan emin değildim. Akşama kadar oralarda eğleşti. Akşama doğru  biraz daha yükseğe çıkmıştı ve uygun bir dal üzerine tüner vaziyette idi.
Ertesi sabah kalktığımda orada yoktu.
Hemen indim ve bahçeyi kontrol ettim. Yoktu. Sevindirici olan tüy de yoktu. Kediler yemiş olsaydı mutlaka tüy kalıntısı olurdu. Sokağa Pazar da kurulacaktı. Okula gittim. Döndüğümde ağaçlar üzerinde uçuşan kargalar gördüm. Hemen kulak kesildim, gözlerimi diktim. Belli ki  biri anaç karga diğeri yavru idi ve uçma talimleri yapıyorlardı.
Anaç karga bizim kargaydı ama uçurduğu yavru bizim yavru muydu. Yoksa hakkında bir bilgimiz olmayan öteki yavrusu muydu? Onu bir türlü seçemedim. Sadece  o uçmakta olan yavrunun bizim yavru olmasını temenni ettim.
Yapılacak bir şey de yoktu. İnşallah odur dedim ve rahatlamak istedim.
Başka da ne yapabilirdim ki?
Yahu şu Garibce’nin işine bak!
Millet ayağa kalkmış, kimi özgürlük diye bağırıyor ve nasıl bir özgürlükse önüne geleni yakıp yıkıyor, Büyük bir gafletle uyuyan milleti uyandırmak için sabahlara kadar tencere tabak dövüyor. Bizim Garibce de yuvadan düşmüş ya da uçmaya zorlanmış bir karga yavrusunun kaygısını çekiyor. Günlerce  takibini yapıyor ve hatta yazısını yazıyor. Haydi şimdi sen ol da “La havle vela karga” deme.
Adam boyunduruğun zelvesini kaybetmiş, öküzü koşacak bir türlü bulamıyor. Aklı fikri hep zelvede ve Lâ havle çekiyor: “Lâ havle velâ zelve”
Gerçekten Garibce!
Ne yapalım, elinden ancak bunlar geliyor. Büyük hikayeler, büyük anlatılar  ona birkaç numara  büyük geliyor.
Küçük şeyler onun daha çok ilgisini çekiyor.
Bu bir karga yavrusu hikayesi de olsa.
Dua ile!
04.06.2013

GARİBCE







3 Haziran 2013 Pazartesi

Tıvıtır olursa cıvıtır: Yalan haberler acıtır



يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِنْ جَاءَكُمْ فَاسِقٌ بِنَبَإٍ فَتَبَيَّنُوا أَنْ تُصِيبُوا قَوْمًا بِجَهَالَةٍ فَتُصْبِحُوا عَلَى مَا فَعَلْتُمْ نَادِمِينَ (6) [الحجرات : 6]
“Ey iman edenler! Size bir fasık bir haber getirirse, bilmeyerek bir topluluğa zarar verip yaptığınıza pişman olmamak için o haberin doğruluğunu araştırın!” (Hucurât 49/6)
Bu ayet, bugünlerde daha bir ibretle okunmalı.
Ne oldu bir türlü anlayamadık. Devrim mi yapıldı? Özgürlükler mi kısıtlandı? Özel yaşam alanlarına müdahale mi edildi? Bu soruların cevabı açısından bugünü dünden farklı kılacak bir şey yok gibi. Bununla birlikte Türkiye genelinde yayılma istidadı gösteren şiddet olayları var. Kimin neye hizmet ettiği belli olmayan bir kaos ortamı oluşturulmak isteniyor. Bu sonucun en büyük payı ise Sosyal Medya oldu.
O kadar çok asılsız haber yayıldı ki…
Eğer sağduyu olmasa ve yılların tecrübesi bulunmasa pek çoğumuz bunlara inanabilirdik. Nitekim çokları da inanmış gibi. Bunun sonucunda insanlarımız, akıbeti vahim olabilecek bir sürece doğru itilmek isteniyor.
Yakma, yıkma işi yağmalamaya kadar varmış gözüküyor.
Kim neye hizmet ediyor. Küfürler, hakaretler gırla gidiyor. Kin ve öfke ateşi, ateşe verdikleri araba, işyeri ve makinelerin yangınından daha şiddetli gözüküyor.
Büyük kalabalıklar oluştu. Bunu görmek gerekir. Fakat bu kalabalıkların yaptıklarını makul görmek de bir o kadar zor. Belli ki bu insanlar bir şeylere inandırılmış. Bunda  en büyük  pay sosyal medyaya ait. Bunun böyle olduğu örnekleriyle ortaya konuldu.
Yalan üzerine bina yapılıyor. Bunlar yatsıya kadar ancak dayanır. Ancak günümüzde zaman çok hızlı. O yüzden yatsıya kadar da olsa o kadar çok yanlış yapılabiliyor ve o kadar büyük tahribat yapıyor ki. O yüzden telafisi asla mümkün olmayan yanlışlara zemin oluşturuyor.

Fatih Çipil isimli kullanıcının kişisel bloğunda derlediği ve TRT Haber’de de yayınlanan “Sosyal medyadaki 17 yalan haberler” başlıklı yayın bu konuya en güzel bir örnek olacak durumdadır.

İbret almak lazım.
Lütfen yukarıdaki ayeti bir daha okuyun.
Dua ile!

03.06.2013
GARİBCE


1 Haziran 2013 Cumartesi

Ahmet Amcayı uğurladık!


Ölüm Allah’ın emri, şu ayrılık olmasaydı gibisinden türküler var.
İnsan yaşlanır ve akıbet ölümdür.
Kimi gencecik gider, gô ekin yolunmuş gibi.
Kimi yaş kemalini bulur, bir türlü ölemez. Onun ıstırabını çeker. “Herkes gitti, ben kaldım geri!” der. Ölemediğine hayıflanır. Rahmetli Kara Mustafa, kendisinden iki yaş küçük babamın arkasından  hep böyle hayıflanırdı. “Senin baban gitti, ben kaldım geri!” derdi. Ölememenin kaygısını çekerdi.
Kendi kendime demek ölüm bile vakti gelince beklenen ve özlenen bir şeymiş derdim.
Dün Ahmet Amcayı uğurladık. Sevgili dostumuz Ziya Yılmazer aganın babası Ahmet amcamızı.
Sabah konuşmuşlar oğlu Ziya agamla. “Bir türlü ölemedik!” falan gibisinden laflar etmiş.
Ölmek ne ki? Lakin bizim elimizde değil. Vakti saatine merhun bir şey. Gelince kim geciktirebilir. Gelmeyince kim öne alabilir.
Ahmet amcanın eşi yıllardır sözde ölüyor, ama bir türlü olmuyor. Ahmet amca bizim hatunun ifadesiyle “gözünün içi gibi” ona bakıyor.
Bir de duyduk ki Ahmet amcaya araba çarpmış.
Arkasından iyiymiş dediler ve çok sürmeden “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn!” Ahmed amcanın ölüm haberi geldi. Hem de aynı dergaha giderken, kendi dergahından birinin kullandığı hasta nakil aracının çarpması sonucu Hastaneye kaldırılmış ve kalp krizi sonucu da vefat etmiş.
Vakit gelince bahaneden çok ne var!
Ölüm Allah’ın emri de işte bu türden kazalar olmasa. İnsanlar üzerine bindikleri mereti daha bir dikkatli kullansa. Altındaki bilmem kaç yüz beygir güçlü motorun kendi gücü olmadığını, sadece kontrolünün kendisine ait olduğunu bilseler. Bugün öğreniyoruz ki hemen hemen aynı saatte bizim torun da parktan eve dönerken ara sokaktan karşı karşıya geçerken bir densizin hızlı sürdüğü araç tarafından az daha eziliyormuş. Poposuna aldığı darbe ile havaya savrulmuş ve ani frenle kızaklayan aracın altında ezilmekten son anda kurtulmuş.
Hep kader kader diyoruz da, bana biraz öyle değil gibi geliyor. Tamam kader diye bir şey var. Geriye doğru baktığımızda kader inancımız olmasa izah edemeyeceğimiz pek çok şey var. İyi de insan niye sorumlu o zaman. Demek ki insan biraz da kendi kaderini kendisi yazıyor. Yahut o türden yazılacaklar için Allah kalemi insanın eline tutturmuş oluyor, o da yazıyor. Demek ki gücü dahilinde bulunuyor. Neyse bu konu çok su götürür. Fazla girmeyelim.
Neyse biz o akşam cenaze evine gittik. Sayın Dekan da gelmişti. Cenaze ile ilgilenilmesi için yakın alaka gösterdi. Kur’an okuduk, dua ettik.
Adli tıbba kaldırıldığı için cenaze Cuma namazına yetişmedi. İkindi namazını müteakip Valide Atik camiinde cenaze namazını kıldık. Büyük bir kalabalık vardı. Helalleşme sesleri adeta gök kubbeyi çınlatacak kadar güçlüydü. İnsanın bir aidiyetinin olması galiba iyi bir şey. Meczupların çığlıkları da vardı.
Vasiyeti üzerine Hasköy’deki aile mezarlığına defnettik.
Dönüşte akşam namazını müteakip yine aynı camide Kur’an okuyup dua ettik.
Namaz çıkışında Belediye tarafından hazırlanmış etli pilav ikramı doğusu benim çok hoşuma gitmişti.
Büyük kentlere göç sonrası doluşan insanların çoğu komşu da olsalar birbirlerini tanımıyorlar. Evler ise daracık ve kalabalık misafirleri ağırlayacak gibi değil. Üstelik gelenleri ağırlamak için komşular tarafından ikram edilmek üzere yemek getirildiği falan da yok. Bu durum bizim hatunun dikkatini çekmiş ve özellikle şu anda bizim oturmakta olduğumuz mahallede hiç de durumun öyle olmadığını komşuların günlerce ölü evine yemek taşıdıkların söyledi, laf aramızda demek ki bizim mahalle daha gelişme evresini tamamlamamış!
Neyse işte böyle bir ortamda Valide Atik camii gibi geniş avlusu olan, avlusunda koca çınarın gölgesinde ucuz fiyata devamlı taze çay sunulan, yeterince oturulacak yerleri olan mekanlara çok ihtiyaç var. Hele bir de Belediye aş kazanını kaynatmış ve yanında ayranı ve tatlısı da olmak üzere gelenlerin karınlarını da doyurmuşsa, bundan daha güzel bir şey olamaz.
Dünkü merasim sebebiyle gördüm ki Valide Atik’de taziye için toplanan kadınlı erkekli insanların merasim bitmesine rağmen yatsı namazı sonrasına kadar Cami avlusunda sohbete devam etmeleri, dertleşmeleri, uzun zamandan beri birbirlerini göremeyen dostların hasret gidermeleri gerçek bir ihtiyacın göstergesi.
Camiler yeniden bu kabilden sosyal işlevlerini üstlenmeli.
İnsanları sadece namaz için değil, her türlü sosyal etkinlikler için de bir araya getirebilmeli. Belediyeler, camilere bu gözle yeniden bakmalı ve her türlü altyapı destek hizmetlerini hazırlamaya çalışmalı.
Doğrusu ben dünkü cenaze namazı sebebiyle Valide Atik’de geçirmiş olduğumuz zamandan çok haz ettim.
Diğer katılımcıların da aynı duyguları hissettiklerini sanıyorum.
Bu vesile ile Ahmet amcamıza bir kere daha rahmet diliyorum.
Başta Ziya agam olmak üzere, annemize ve tüm yakınlarına sabr-ı cemil ve ecr-i cezil diliyorum.
Rahmeten vasia!
Tüm geçmişlerimiz için de Allah’tan sonsuz rahmetinin tecellilerini bekliyorum.
Dua ile.
01.02.2013

GARİBCE











Ey azim sen neymişsin be!



Kesret-i azimet ve fevkâlâde-i âlî himmet
Arabamı bir cumartesi Fakülte’nin inşaatlardan arta kalan boş bir yerine park ediyorum. Benden az önce de bir araba durmuş oda parka çalışıyor. İçinden bir bayan iniyor. Gözlükleri var. Tanıdık gibi geliyor. Pek oralı olmazmış gibi davranıyorum. Sonra bir bey bir çocuk arabası indiriyor. Bayan bana sahip çıkacak gibi bakıyor. Ben de ondan cesaret alarak bakıyorum. Hay Allah, şu bizim kız! Arabanın arka koltuğunda oturan bir çocuk var. Onu indiriyor ve konuşuyoruz. Ben bir anda yeni bir dede daha oluyorum.
Evlenmiş, yürümekte olan bir çocukları var. Birini de bekliyorlarmış.
-“Eee!” diyorum. “Asistanlık ne oldu?”
“-Onu bıraktım” diyor. “Kendi memleketimden ve aynı meslekten biri ile evlendim”.
“-Allah mesut ve bahtiyar etsin, çok sevindim!”.
“-Eee!” diyorum. “Burada işin ne. Özlem mi gideriyorsun!”
“-Danışman hocam ile görüşecektik de”.
“-Ne danışmanı?”
“-Yüksek Lisans”.
Hem de bizim alandan.  Kızım ne işin var, zaten bak bir tanesini hazırlamışsın. İkincisi de hazırlanıyor yolda. Bütün bunların bir de üstüne senden tez mi istiyorlar.
Vah vah ki ne vah!
Hemen bizim vaktiyle Bilge’yi hatırladım. Kızcağız bir tez döneminde iki çocuk doğurmuş, onları büyütmeye çabalıyor. Yetmiyormuş gibi bir de biz kendisinden tez istiyoruz.
Kendisine takılmış ve bu halimizle ne kadar gaddar, zalim ve acımasız olduğumuzu kendisine söylemiştim. Bu kızımız vesilesiyle o anımı hatırladım. Demek ki tarih devam ediyor.
Bir taraftan hayıflanıyorum ama bir taraftan da baktım bizim kızın keyfi yerinde. Oh ne güzel. Eşini bulmuş, Allah lütuf üstüne lütufta bulunmuş. Arabaları da var. İnşallah evleri de olur.
Ama o lisanı haliyle  “Yok diyor, eğer tezimi hazırlamazsam bir eksiklik olur”.
Azim denilen şey herhalde işte bu olmalı.
Bütün engelleri bir dozer gibi düzlüyor ve aşılmaz gibi görünen maniaları yok ediyor ve sizi istediğiniz yere ulaştırıyor.
İlim talebeleri olarak bizim öğrencilerimizin en çok eksikliğini hissettiğim özellikleri bu: Zaaf-ı azimet, kıllet-i himmet.
Öğrencilerimiz geneli itibariyle çok yetenekliler, imkanlar fevkalade mükemmel. Ama bütün bu artı özellikler yanında maalesef yeterince  hırslı ve azimli değiller. Birçoğu zaten başta çok isteksiz ve hatta gönülsüz. Bir kısmının zamanla aklı başına geliyor ama bu kez de epey bir zaman geçmiş oluyor.
Bizim kız gibi önde böyle örneklerin olması, belki onların da ufkunu açar, onları da motive eder.
Hey gidi günler hey!
Fakülteye geliyorsunuz. Ayaklarınız yeri görmüyor.
Hocanın kendi eliyle pişirip ikram ettiği çayı: “Ben bu bardaklarla içmem!” diyorsunuz. Aradan bir iki sene geçince aynı bardaklardan aynı çayı içmek en önemli zevklerinizden biri oluyor.
Sonra bir ilim hırsıdır sarıyor. Arkasından hayatın ve doğanın gerekleri doğrultusunda yelken açıyorsunuz. Önce bağrınıza bastığınız, sonra ellerinden tuttuğunuz, sonra arkanızdan gelen ve  daha sonra da ömrü billah hep arkasında olduğunuz çocuklarınız ve torunlarınız oluyor. Ve siz yedisinde ne iseniz yetmişinde de o oluyorsunuz.
Ve sonunda elinizde bir kitap, üzerinden bakarak konuştuğunuz gözlüklerle okumaya çalışıyorsunuz. Göğsünüze dayamış olduğunuz kitap yüzünüze kapanıyor ve müşfik bir el o kitabı göğsünüzden alıp, üzerinize hafif bir örtü örtüyor. Ve siz o elin şefkatini bütün benliğinizde hissediyor ve mutlu oluyorsunuz.
Ya selam!
Uzak mı, ya da bir ayda, bir senede mi bilinmiyor. Hayatın tadı da galiba biraz da bu gizemde saklı bulunuyor.
Cümle talebelerimize azimle her engeli aşmalarını diliyorum. Aşılan her engelin sizi biraz daha yükseğe taşıyacağını bilmelerini umuyor ve onlara başarıları yanında mutluluklar diliyorum.
Sevgiyle kalın!
01.06.2013

GARİBCE
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...