23 Mayıs 2012 Çarşamba

Us pahası




Türkçemizi tasfiye etmek furyasının hesapsız kitapsız yapıldığı zamanlar, Türk Dil Kurumu’nun bazen yerinde çabalarını da olumsuz tepkilere maruz bıraktı.

Eski kelimeler yerine yenilerinin uydurulmasına gösterilen tepki, aslında Türkçe olan ve halk arasında da kullanılan kelimelerin tervicine de tepkiye dönüştü.

Şimdi çok iyi hatırlıyorum, us kelimesi de tervice çalışılan kelimelerdendi. Usa vurmak, us dışı, usçuluk vb. gibi bizim pek alışık olmadığımız biçimlerde kullanımı sıkça duyulur olmuştu. Ben benzer tepkiyle “Hayır olmaz. Bu kelimenin yalın kullanımı yoktur. Uslu çocuk şeklinde kullanımları var ama “Us” şeklinde yalın kullanımı yok. Bunlar uyduruyorlar” diye tepkimi ifade ediyordum ve bu konuda kendimden çok emindim.

Seneler sonra bir defasında bizim kayın valide birilerine kızmış kendi kendine yüksek sesle söyleniyordu. Bir ara “Bu bana bir us bahası olsun!” demez mi?

Bizim Kayseri ağzıyla -“Anaaaam!” dedim. “Demek bu kelime halkın öz dilinde mevcutmuş da biz bilmiyormuşuz.”

Peki, bu tamam! Bizim cehaletimize bağlı bir eksiklik. Hem de yaşımız daha çok gençti belli ki daha duyup öğrenecek çok şeyimiz vardı. İyi de Türk Dil Kurumu’na olan bu tepki neydi o zaman.

Dil uydurmalarla olmuyor, canlı bir organizma gibi o da doğuyor, gelişiyor ve ölüyor. Velba’sü ba’del-mevti hakkun fehvasınca bazı kelimelerin öldükten sonra zamanla tabii olarak yeniden dirilmesi ve yeniden yaygın bir kullanım kazanması da mümkün. Ama bunun şartı hortlatılmadan çıkarılması şeklinde olmalıdır.

Bizim usumuz da öyle olsun. Bu tecrübe de bizim için bir “us bahası” olsun.

Bizim kayınvalidelerden aslında öğrenecek daha çok şeyimiz var!

Göç olgusu ve ailelerin savrulması, bizim büyüklerden öğrenebilme imkânlarımızı da maalesef birlikte savurdu. Dil başta olmak üzere kültürümüz zayıfladı, boşluklar oluştu. Ne yazık ki bu boşluklar şimdi Batı’ya ait kelime, deyiş, davranış ve değerlerle dolduruluyor. Eskiden hayır olmaz derken başımızı yukarı doğru kaldırıyorduk, şimdi yana yana sallıyoruz.

Eskiden karşıdan karşıya geçmek için düğmeye basıyorduk, şimdi butona basıyoruz. Var gerisini artık siz hesap edin!

Kendi özümüze dönebilmek için daha çoook us pahası ödeyeceğe benziyoruz.

Uslu olun, usla kalın!

Sevgiyle!



23.05.2012

Garibce

22 Mayıs 2012 Salı

KARARAN UFKUMUZU AYDINLATACAK OLAN ÜÇ AYLAR: HOŞ GELDİNİZ




Selam olsun cümlemize!

Biz eğitimciler olarak bir mevsimin sonuna daha geliyoruz derken değerli müftümüzün uyarısıyla aslında çok daha genel geçer bir mevsime, üç aylar huzur iklimine yeni girmekte olduğumuzu hatırlıyoruz.

Bu vesile ile üç aylarınızı tebrik ediyor ve bu konudaki değerli müftü agam Hüseyin Erdoğan’ın yazısını sizlerle paylaşmak istiyorum.

Kadir kıymet bilenlerden eyle bizi Ya Rab!

22.05.2012

Garibce



KARARAN UFKUMUZU AYDINLATACAK OLAN ÜÇ AYLAR: HOŞ GELDİNİZ

Gözleri Cennet ufkunda saadet arayışı içerisinde olan Müslüman Kardeşim!

On bir ayın Sultanı’ın habercisi, feyiz ve bereket dolu mübarek kandil gecelerinin resmi geçit yaptığı ÜÇ AYLAR’a erişmiş bulunuyoruz ve hatta lütuf ve ihsana, af ve mağfirete istek ve rağbetin zirveye tırmandığı mübarek REGAİB KANDİLİ’ni idrak etmek üzereyiz.

Recep, Şa’ban ve Ramazan denilen nurlu bir devre, hayr u bereketin, feyiz ve faziletin sergilendiği doyumsuz bu mevsimi değerlendirme zamanına erişmiş bulunmaktayız.

‘Recep tevbe, Şa’ban muhabbet, Ramazan da Hakk’a kurbiyyet ve vuslat ayıdır.’

‘Recep günahı, zulmü, cevri terk etme; Şa’ban ise salih amel işleyip vefâ gösterme; Ramazan ise sıdk u sefaya erme ayıdır.”

‘Recep’te şevkle girişilen tövbe ve hasenat kabule mazhar olur; Şa’ban’da ise işlenmiş eski seyyiat/günahlar avf u mağfiret kılınır; Ramazan’da ise kula ilâhî ihsan ve ikram sunulur.’

Bu sebepten dolayı baş tacımız, göz nurumuz ve gönül sürurumuz sevgili Peygamberimiz a.s. bu üç aylar hakkında: “ Recep Allah’ın, Şa’ban benim, Ramazan da ümmetimin ayıdır..” buyururlar.

‘Recep ekme, Şa’ban sulama ve tımar, Ramazan ise hasat ve biçim ayıdır.’ Değerli kardeşlerim! Rahmeti sınırsız, mağfireti hesapsız Rabbimizin, bizler için çıkış yolu ve sığınak olacak buyruklarına bir bakar mısınız?:

“Ey Mü’minler! Hep birden günahları terk ederek Allah’a yönelin/tövbe edin ki kurtuluşa eresiniz.” (Nur 24/31)

“De ki: Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah (af dileyip tevbe eden herkesin) bütün günahlarını bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” (Zümer 39/53)

Allah’ın rahmetinden ümut kesmek, rahmete sırt dönmektir. Zira umut kalbin duasıdır. “Size azap gelip çatmadan önce Rabbinize dönün, O’na teslim olun, sonra size yardım edilmez.; siz farkında olmadan, ansızın başınıza azap gelmezden önce. Rabbinizden size indirilenin en güzeline/Kur’an’a uyun..; Kişinin: ‘Allah’a yakınlık konusunda kusurlu davrandığım için bana yazıklar olsun! Gerçekten ben alay edenlerdendim (diyeceği günden sakının)!.’(Zümer  39/54-56).

Kur’an’ımızın bu buyruklarından sonra, Sevgili Peygamberimizin duaların kabulü noktasında şu müjdesi de kayda değer bir husustur:

“Duaların reddedilmeyip kabul edildiği beş gece vardır: Bunlardan biri Recep Ayı’nın ilk Cüma gecesi olan Ragaip Kandili’dir…”

Kur’anî ve Nebevî buyruk ve müjdelerden sonra: Günahı, isyanı, cürmü, gafleti, eğriyi bırakıp doğruya, batılı bırakıp Hakk’a, kötüyü bırakıp iyiye yönelme zamanı gelmiş olmalı değil mi?

Yaratılış gayesini sezip, görevini idrake başlamak, sorumluluğunu hissedip Azîz ve Celîl olan Rabbe mahbûp ve makbûl kul olmaya yönelmek azmi ve kararında olmak ne güzel bir hedeftir değil mi? Rahmet ve Şefkat Peygamberi olan Efendimize halis ve sevimli bir ümmet olmaya çaba göstermek için bu kandillerin resmî geçit yaptığı ÜÇ AYLAR’ı en uygun fırsat olarak görmek ve gereğini yapmak ne saadettir.! Gurbettekiler de dahil olmak üzere tüm kardeşlerimizin REGAİP kandillerini tebrik ediyor, dünya-ahiret saadeti diliyor ve bu konuda son sözü, söz ustası, Gaye İnsan-Ufuk Peygamber a.s,’a bırakıyorum:

“Allah’ım! Recep ve Şa’ban’ı bizim için mübarek kıl ve bizi Ramazan’e eriştir.”

Hüseyin ERDOĞAN

21 Mayıs 2012 Pazartesi

İmkânlar sadece bir imkândır.


Aralık’ta müftü iken bir imamım vardı, Halit isminde. Kulağına kar suyu kaçmış balıkların sersemliği gibi bir halet vardı üzerinde. İstanbul’a gideceğim ve şöyle okuyacağım böyle okuyacağım diye konuşur dururdu.  Halbuki orada okusa kendisini -ben dahil- okutabilecek bir çok kimse vardı. İçinde bulunduğu imkânların farkında değildi.

Yıllardır İstanbul’dayız. Artık İstanbul vatan-ı aslîmiz oldu. Kendi özyurdumuza gittiğimizde –gitmek fiilini kullanışımıza dikkat edilmeli- yolcu gibi hareket ediyoruz, namazlarımızı kısaltarak kılıyoruz. İstanbul, dışarıda olanlar için her türlü imkânın bulunduğu yer. Taşı toprağı da altın. O yüzden gelen geliyor ve bu göç bütün hızıyla devam edeceğe de benziyor.

Bizim İlahiyat talebeleri açısından da baktığımız zaman İstanbul gerçekten bir imkânlar yumağı. Hangi uçtan yakalasan saracak çok şey var. Ama bir o kadar da dolaşık. Dışarıda olanlar bir İstanbul’a varsalar istedikleri şeyin hemen oluvereceğini sanıyorlar. Fakat İstanbul’da olanlar her nedense bir türlü istediklerini elde edemiyorlar. Elde edenler de yok değil hani. Fakat onlar İstanbul’u, bir afsun değil bir imkân olarak görenler.

İmkânlar hiçbir zaman kendiliklerinden bizi amaçlarımıza ulaştırmazlar. Aynen akıp giden su ve zaman gibi kullanırsan kullanmış olursun, kullanmazsan kaybetmiş. Hiçbir zaman dilimini dondurup da hıyn-i hacette kullanmak üzere yedekte tutmak mümkün değildir. Bütün imkânlar böyledir.

Vaktinde ve yerinde kullanmadıysan geçip gitmiştir. Sana da geriye nedamet kalmıştır.

İmkânlar bizi yetiştirmiyor, sadece bizim yetişmemizi mümkün kılıyor.

Ah şunu bir anlayabilme imkânımız olsaydı!

İmkânları kullanabilme yolunda azmi cezmi kasd ile!



21.05.2012

Garibce

20 Mayıs 2012 Pazar

Bugün de geçti ama iyi geçti!



Köy Derneklerinin İşlevi

Bir Pazar akşamının sonuna gelirken, ev ve fakülte çevresinden çıkmış olmanın kazandırdığı farklı bir hava, fakat trafiğin verdiği yorgunluğun rehaveti var üzerimde.

Günler öncesinde yeğenim aradı, çocuğunun sünneti olacakmış. İlle ona gelmemi hatta mevlit okumamı rica etti. Ben de mevlit falan onlar bizim yapabileceğimiz şey değil, ama gelmeye çalışacağım demiştim. Sonra eşim ve kızım da bana eşlik ettiler. Yol bilmemenin faturası epey bir ağır oldu. Navigasyon (yolgöster) cihazı sadece eve yaklaşınca işimize yaradı. Daha önce birkaç kez bizi boşuna dolandırdığı için henüz güvenimizi kazanamamıştı. O yüzden dönülecek dediği yerde gideceğimiz yerin levhası yok diye dönmedik. O da yeni alternatiflerle bizi yönlendirmeye çalıştı. Ama biz daha çok gene sora sora gittik. Anayoldan çıkmış olmanın cezasını iki ilçenin içinden geçerek, minibüslerin ardına düşerek, onların yol ortasında dur-kaklarını bekleyerek ödedik. Ama yaklaşınca cihaz işi doğrulttu ve bizi tam adrese ulaştırdı.

Vardığımızda Kayseri Develi’ni biri Cücün Köyüne ait, diğeri Yukarı Künye ve Avlağa köylerine ait yan yana iki derneğe ait mekânlara köylülerin doluşmuş olduğunu gördük. Mekan zemin kat birer dükkandan ibaret. Birine kadınlar doluşmuşlar, diğerine erkekler. Ben erkeklerin yanına girdim. Mekân dar ve davetliler iyice doldurmuş, bir hoca efendi de konuşma yapıyordu. Bizim yeğenler hemen bana bir yer veriverdiler ve ben oraya iliştim. Hoca efendi güzel aklı başında, muhatap kitlenin anlayabileceği şekilde bir konuşma yaptı ve sonunda “Sözü uzatmanın anlamı yok, sizler arif kişilersiniz, sözün tamamı cahillere söylenir” diye de güzelce bağladı. Doğrusu ben bu sözü “Aptallara” diye biliyordum. O daha nazik bir biçimde ifade etti. Arkasından bir Yasin okudu ve dua ile programı kapattı. Pide ve ayran ikramı, arkasından bir yemek duası ve böylece program bitmiş oldu. Herkes dışarı sokağa çıktı ve kalabalık bir saate yakın sokakta ayak üstü muhabbet etti.  Kadınlar tarafında da bir hoca hanım konuşma yapmış, bizim hatun bir şey anlaşılmadı falan diyordu.

Sonra bizi eve buyur ettiler. Biz de hemen yakında evi olan hanımın amcasının oğlunun evine  gittik. Orada bir müddet dinlendik. Çay ve yanında bir şeyler ikramından sonra izin istedik ve evimize doğru yola çıktık. Bugün fakültedeki balıkları yemleyemediğim için  dönüşte bu iş için oraya uğradık. Fakat kapılar kapalıydı ve içeri giremedik. Bugün onlar iki su bir ekmek yerine geçer talimi yapacaklar. Oradan da alışverişimizi yaptık ve evimize döndük.

Şimdi geriye doğru bu günümü değerlendirmek istiyorum. Kendi yapacağım işlerimi terk etme, balıkları aç koyma pahasına akraba ziyareti yaptık. Çocuğun annesi yeğenim çok sevindi, eşi çok memnun oldu. Çok sayıda akraba ve tanıdıkları gördük, sılayı rahim yapmış olduk.

Eşim ve kızım için bir değişiklik oldu.

Hayatı tanıma anlamında bir tecrübeye daha sahip oldum.

Derneklerin işlevini gördüm. Bu köy dernekleri gerçekten bu insanları bir araya getiriyor, sünnet, nişan, düğün, cenaze gibi etkinliklerde çok önemli işler görüyor. İnsanlar normalin üzerinde denilebilecek bir ilgi ve alaka ile birbirlerinin davetlerine icabet ediyorlar. Bunlar çok güzel. Aklı başında bir hoca efendinin ahlak içerikli bir konuşma yapması, dualar etmesi bunlar da çok güzel.

Fakat bu dernekler köyden kopup gelen bu insanları hâlâ kendi köylerinde yaşamaya da mahkûm ediyor. Her gün aynı mekânda ve aynı insanlarla görüşüp konuşan bu insanlar şehir kültürünü öğrenme ve içselleştirme konusunda zorluk çekiyorlar. (Bu entegrasyon sorunu benzer şekilde Almanya’da yaşayan Türkler tarafından cami etrafında kümelenme şeklinde kendini gösteriyor.)

Diğer taraftan mekânlar hiç elverişli değil. Meskûn mahallede ve sokak arasında bulunuyor. Havanın güzel olduğu zamanlarda bu insanların çoğu dışarıda dikilerek muhabbet ediyorlar. Zaten çoğunluğu sigara içiyor ve orada ayakta dikilmeleri için bu da bahaneleri olabiliyor. Bu durumdan oralarda oturan aileler rahatsız olabiliyorlar.

Bu insanların imkânları yok denecek kadar az. Hâlâ çoğunun iş güvencesi yok. Pek çoğu kirada oturuyor. Yaptıkları iş karşılığı aldıkları evler ise çoğu kez bodrum ya da giriş katlarda oluyor ve sağlıksız bulunuyor.  Dolayısıyla onların kendi imkânları ile daha iyi şartlarda bu tür etkinliklerini sürdürmeleri zor gözüküyor.

Burada zannımca Belediyelerimize iş düşüyor. Bu insanlara daha ucuz fiyatlarla daha güzel ve ferah mekânlar sunmaları gerekiyor. Bunun entegrasyon açısından da çok olumlu katkıları olacağını düşünüyorum.
Sevgi ve saygıyla!

20.05.2012
Garibce

Not: Cücün’lülerin derneği köye ait pek çok hatırayı canlandıracak objeler içeriyor. Birkaçının fotoğrafını sizlerle paylaşıyorum.
















Sağdan sola doğru:
İdare-Lamba-Fener-Lüks lambası  En sağda olması gereken ÇIRA eksik









19 Mayıs 2012 Cumartesi

Selamet gemisi


“Ey yeryüzü! Yut suyunu. Ey gök! Tut suyunu” denildi. Su çekildi, iş bitirildi. Gemi de Cûdî’ye oturdu ve “Zalimler topluluğu, Allah’ın rahmetinden uzak olsun!” denildi (Hûd 11/44)

Dün akşamki o kısa sürede her yeri tufana çeviren afetin arkasından yukarıdaki hitabın bir benzerini bizler içinde lütuf buyuran ve sağ salim evimize ulaşmamıza imkân veren Yüce Rabimize hamd olsun. O hal saatlerce, günlerce ve hatta haftalarca, aylarca sürebilirdi. Kudretinin sonsuzluğu karşısında ona kim dur diyebilirdi. Ama her an olduğu gibi dün de lütfu ile muamele buyurdu ve ibretlik bir kıvamda son ve her şey sükun buldu. Fakültenin kantinini su basmış, koca koca tüpleri sürüklemiş, bodrum katlar su dolmuştu. İnşallah bunlar ibret almaya birer fırsat olur ve yeni yapılarımız bu türden afetleri de hesaba katarak yapılır, zarar ve ziyan azaltılır.
İşte o zaman selamet gemisi huzur ve sükunet limanına oturur.
Zalimler zulümlerinin karşılığını bulurlar. Zulüm adaletin zıddıdır. Adalet ise her şeye hakkını vermek demektir. Bir alana düşecek su miktarını hesaba katmadan su gideri yapmak ve boruların hacmini ona göre ayarlamamak, o işin hakkını vermemek demektir ve bu Kur’an ıstılahınca bir zulümdür. Zalimler cezaların bulmaya müstahaktırlar.
Rabbimiz cümlemizi lütfuyla korusun.
18.05.2012
Garibce

18 Mayıs 2012 Cuma

İktibas mı alıntı mı?



Türkçemizin yeterince zengin olduğuna inanırım. Yeri geldiği zaman yeni kelimeler türetmeye de uygun olduğunu bilirim. Kendi yöreme ait Öztürkçemizde bile bunun imkânlarını gözlerim. Değirmeni durdurmak için kullanılan aygıta “Bağlak/ bağlağı” derdik. Bağlamak mastarından türetilmiş bir alet ismi. Kağnının ok kısmının ve boyunduruğun yükü öküzün boynuna binmesin diye durduğu zaman okun altına konulan sırığa da “dayamak” fiilinden türetilen “dayak” kelimesini kullanırdık. Daha nice bunun gibi kelimeler var pek çoğumuzun bilmediği.

Bir medeniyete mal olmuş kitap, kalem, defter… gibi kelimelerden kurtulmaya çalışmak için insanın akılla arasının güzel olması gerekir.

Kurtulmaya çalıştığımız kelimelerden biri de “iktibas” olmuştur. Şimdilerde iktibas yerine “alıntı” kullanılmaktadır. Bu da güzel bir Türkçe; alıntı, çalıntı, salıntı, yoluntu, kalıntı, buluntu, ışıltı… gibi bu kalıpta türetilmiş örneklerini çoğaltmak mümkün.

Gerçekten alıntı, iktibas yerini tutuyor mu? Tabii bunun ayırımını yapabilmek için her iki kelimenin kök anlamlarını karşılaştırmak gerekir.

Alıntı malum almak fiilinden türetilmiş bir isim olmaktadır. Almak fiilinin özünde bir olumluluk ya da olumsuzluk yoktur, hatta vermek fiiline göre erdemlilik açısından nisbî bir olumsuzluk içerdiği de söylenebilir. O yüzden eski dilimizde almak yerine daha çok vermek eklemeli ifadeler kullanılır ve geliverilir, gidiverilir ve hatta alıverilirdi. Şimdi buna mukabil kahve, çay, yemek ve hatta banyo ne varsa alınır olmuştur.

Oysa iktibas mastarı, “Kabes” kökünden türetilmiştir. Kabes Türkçemizdeki “Eskâ” yani ucu yalımlı olan odun parçası demektir. Herkesin anlayabileceği bir dille ifade edecek olursak meşale ile ifade edilebilir. Nitekim yağmurlu zifiri karanlık bir gecede Hz.Musa ve doğum sancıcı çekmekte olan eşi çaresiz bir halde oldukları bir sırada uzakta bir ateş belirmişti ve Musa ailesine “Siz burada bekleyin ben bir ateş görür gibi oldum. Onun yanına gideyim “Belki size ondan bir kabes (eskâ) getiririm yahut üzerinde bir kılavuz bulurum” demişti. (Tâhâ 20/10)
Türkçe meallerin çoğunda buradaki kabese “kor” anlamı verilmiş. Elmalı “Yalım” demiş. En yakın anlam bu olsa gerek. Belli ki “eskâ” kelimesi bilinmediği için onu kullanan olmamış. Her ne ise bu kelime ucunda yalımlı ateş olan ve elle tutularak taşınabilen bir nesnenin adı olmakta ve elinde tutan onu kendi ateşini yakmada veya çevresini aydınlatmada kullanmaktadır.

İşte bu kelimeden türetilen iktibas, bir yalım gibi etrafını aydınlatıcı bir sözü alıp kendi sözüne ışık katmak, yahut başkasına ait olan yalımlı bir sözü alıp kendi öz ateşini yakmak üzere ortaya konulan bilimsel çabanın adı olmuştur.

İmdi, “alıntı” bu kavramı karşılıyor mu karşılamıyor mu? Kararı okucu vermeli.

Bu kavramı karşılamak üzere ben olsaydım “IŞILTI”, fiil olarak da “IŞILTILAMAK” kelimesini önerirdim. İktibas’ı sanırım daha iyi karşılardı. Ya da ona hiç dokunmazdım, tüm bir medeniyetin ortak kavramlarından biri olarak kullanılmaya devam ederdi.



18.05.2012

Garibce

17 Mayıs 2012 Perşembe

Anneee! diye seslenebilmenin bahtiyarlığı!




Birkaç sene önceydi. Antalya’da bilmem ne tatil köyünde bir sempozyum vardı ve benden de İslam Hukukunda Değişim’e dair bir tebliğ sunmamı isteişlerdi. Tatil güzeldi. Allah şifalar versin Salim Öğüt hocayla birlikte deniz henüz soğuk ve oldukça dalgalı olmasına rağmen boş vakitlerde denize girdik. Korku heyecan veriyor ve kendimizce bundan bir haz alıyorduk. Hoca ile fikirlerimiz uyuşmasa da ruhlarımız çok iyi kaynaşıyordu. O yüzden ilim meclislerinde karşı karşıya gelsek de çıkışında yan yana kolkola olabiliyorduk.

Hoşça geçen bir iki günün ardından otobüsle Antalya Havaalanına oradan da İstanbul’a dönecektik. Yolda bir dere kenarında yeşilliğin içinde bayır sayılabilecek bir yerde mola vermişlerdi. İndik ve hava aldık. Berat Özipek de konuşmacılar arasındaydı. Yanında annesi de varmış. Orada çay içiyorlardı. Hoca annesine çay ikram etmek istemiş ve -Anneee! diye seslenmişti. Ve ben bunu taa yüreğimde duydum.

Ne oldu bilemiyorum. Bir anda beni bir ağıt tuttu. Bayağı ağlıyordum.

Seni canından çok sevdiğine inandığın aziz varlığına “Anneee!” diye seslenebilmenin ne kadar büyük bir haz olduğunu düşündüm. Artık benim böyle bir şansım yoktu. Bütün anneler benim de annem sayılırdı ama hiçbiri benim annemin yerini tutmuyordu.

Hayatında çok da iyi ifade edemediğimiz anne sevgisine dair duygularımızı içimizde yeşertmek ve hep canlı tutmak hâlâ bir imkân olarak bizde idi.

Bütün annelere olan saygımızdan elbet bir pay rahmet olur ve kendi öz annemize de düşerdi.

Onun dostlarını gözetmek vazifemiz olmalıydı.

Onları rahmete vesile olacak şekilde anmak vefamıza alamet kılınmalıydı.

Son olarak öptüğüm derisi iyiden iyiye kırışmış olan ellerini bir daha dudaklarıma oradan alnıma götürmek ve arkasından yavrum, kuzum diyerek bağrına basışını, saçımı başımı okşayışını beklemek, kocaman adam olmamıza rağmen ayrı düşmüş kucaktaki bir çocuk gibi kucağına atılmak ve düğümlenen hıçkırıklarımızı göğsünde dindirmek gibi ruhumuzu saran özlemleri artık hep hayallerimizde yaşatacaktık.

Anneciğim, senin şahsında bütün annelere selam olsun.

Her anne diye anılışlarınız adedince size rahmet olsun.

Bir daha ellerinden öpüyorum!

Boynumu bükmüş başımı sıvazlamanı bekliyorum!

Dua ile!

Ve rahmeten vasi’a!



17.05.2012

Garibce

15 Mayıs 2012 Salı

Ve kubbe yere indi!




Adı Ali Özek hocamız ile anılan Fakülte Tatbikat Camimizin tarihi çok eski değil. Fakat depreme yeteri kadar dayanıklı olmayışı ve fakülte kampüsünün yeniden dizaynı gibi sebeplerle yenilenmesi projesi fiiliyata geçirilmiş durumda.

Her aşamasını an be an izlediğimiz yıkımı inşallah yapım takip edecek ve biz onun da günlüğünü tutmaya çalışacağız.

Şimdiden bir muhalefet var gibi. Muhafazakârlık böyle bir şey! Varlığı koruma güdüsü, yeni açılımların önünü tıkayabiliyor ve birçok proje buna sebep daha doğmadan ademe mahkum edilebiliyor.

Ben şahsen güzel olacağı inancındayım. Ve ben eminim ki şu anda klasik kabul edilen birçok şey belki de vaktiyle yeni hatta bidat bulunmuş idi. Ama zamanla eskilerin yerini aldı ve hatta klasikleşti. Varlığımızı sürdürebilmemiz, yeni yeni bidatler ortaya koyup daha sonra onları bünye içinde içselleştirip kendi öz varlığımıza dahil etmekten geçiyor. Güneş devamlı parlaklığını, her an içinde gerçekleşen patlamalara borçlu. O patlamalar olmasa sönmeye yüz tutar. Yenilikleri (bidat!) de böyle görmek lazım.

Hz. Ömer’in teravih namazı ile ilgili düzenlemesi sonunda söylemiş olduğu “Ni’meti’l-bid’atü hâzihî” sözünün bugünkü dildeki en doğru karşılığı “Bu ne güzel bir yenilik oldu” demektir. Şimdi teravihimiz ibadetler alanında yapılmış ve sürdürülmekte olan en köklü bir düzenleme olarak varlığını sürdürmektedir. Ben sanat tarihi açısından konuyu ele alabilecek değilim. Ama insanların yenilik karşısındaki tutumlarında muhafazakârlık belirleyici bir tavır gibi gözüküyor ve bu tavır belki bünyeyi koruyor ama gelişmeye kapı aralamadığı için korunduğu sanılan bünye kendini yenileyememenin verdiği sıkıntı ile içten içe zayıflıyor ve çöküyor.

Bugün yere inmiş olan bu kubbenin altında nice hatıralarım vardır. 1984 yılında okutman olarak fakülteye intisap etmiştim. Daha öncesinde Diyanet teşkilatında müftü ve vaiz olarak görev yapmıştım. İslamî İlimler Fakültesinde okuduğum yıllar amelelik yapmadığım son üç yılda -Ramazan ayının yaz aylarına denk düştüğü yıllarda- Ramazan imamlığı yaparak harçlığımı çıkarmaya çalışmıştım. Tabii her akşam vaaz ediyor ve böylece tecrübe kazanıyorduk. İlmimiz yoktu ama, Kayseri’nin Eken Hoca gibi meşhur hatiplerini dinliyor, akşam olunca da topladıklarımızı kendi cemaatimize satıyorduk. Yaptığım bayram vaazının ardından beni büyük âlim zannedenler bile vardı.

İşte bu tecrübe ve cesaretle Fakülte camimizin kürsüsüne çıkma cüretkârlığı gösterdim ve ibadete kapatılıncaya kadar da bazen sık sık bazen aralıklarla kürsüde vazife yapma şerefine erdim.

Laf aramızda bu kürsüye çıkmak pek de kolay değil, tam bir cesaret işi. Bir bakmışsın gördüğün zaman bir gülümseme alan muzip bir arkadaşın girmiş. Bir bakmışsın hocaların girmiş. Bir bakmışsın eski Diyanet işleri başkanlarından Lütfi Doğan hoca girmiş. Hoca minberin arkasına geçerdi ve orada kendisini bana göstermezdi. Herhalde rahat konuşayım diye. Gene Diyanet İşleri Başkanlarımızdan değerli Hocam Süleyman Ateş o da sık sık gelenlerdendi ve o kürsünün arka tarafına doğru geçer ve otururdu. Birkaç defa da benim konuşmalarımı beğendiğini ve aynı minval üzere devam etmemi söylemişti. Bu bana teşvik olmuştu.

Birinde ben kürsüde iken ön yan kapıdan Sevgili Cumhurbaşkanımız girmiş ve beni elini yüreğine götürerek selamlamış ve mihrabın hemen arkasında yerini almıştı.

Yaptığım birkaç bayram vaazlarımdan ikisinde sevgili başbakanmız da hazır bulunmuş ve imamın hemen arkasına dizüstü çökerek bir buçuk saat süren vaazlarımı hiç oturumunu bozmadan dinlemişti. O orada olduğu için bütün devlet erkanı da oradaydı. Birinde Avrupa Birliği’ne fazlaca asıldıkları bir zamanda ben bir hikaye anlatmıştım:

Adamın birinin iki karısı varmış. Biri yaşlı biri genç. Adam yaşlı olana son derece vefalı, saygılı ve bağlı imiş. Genç olana da âşık. Adamcağız yaşlı eşinin dizine başını koyduğu zaman kadıncağız eşinin başındaki siyah saçları koparırmış ki kendisine daha çok benzesin. Genç olanın başına koyduğu zaman o da ak saçları koparırmış ve kendine benzetmeye çalışırmış. Adamın işi zormuş vesselam.

Türkiye’nin durumu da tam öyle idi. Doğuya bağlı idi, vefası bunu gerektiriyordu. Avrupa’ya ise aşıktı. Aslında hikayeyi kendisi için anlatmamıştım, yeri gelmişti. Ama onun durumuna tam denk düşüyordu.

Böyle daha nice tevafuklar olmuştu.

İlk zamanlarda hocalardan biri bana “Vaaz etmememi, üslubumun güzel olduğunu, vaazın üslubumu bozacağını” söylemişti. İlahi cilveye bakın ki bana bu öğüdü veren hoca daha sonra bizden vaaz etme talebinde bulunmayı gerektiren bir makama getirilmişti.

Bizi doğru anlayıp takdir edenler de vardı. Yanlış anlayıp siygaya çekenler de.

İlmî görüşüm ne olursa olsun, tartışmalı konuları hiçbir zaman kürsüye taşımadım ve her vesile ile ahlâkî değerlerden söz ettim. Bir fıkıh hocası olmama rağmen ilmihal konularının ahkâma ilişkin hususlarına hemen hemen hiç değinmedim. Bunları başka alanlarda olan hoca arkadaşlarım zaten yapıyorlardı.

Vaazlarımın başkalarına etkisi konusunda bir bilgi sahibi değilim. Ama bizzat kendimin konuşmalarımdan etkilendiğimi hissedebiliyordum. En azından benim kendime etkisi oluyordu ve bu bana yetiyordu.

Vaazın, bilgilendirmeden daha çok duygu boyutunu öne çıkaran ve bilinen konular da olsa “Fezekkir, fe inne’z-zikrâ tenfeu’l-mü’minîm = Sen hatırlat çünkü hatırlatma inananlara fayda verir” fahvasınca etkili bir biçimde hatırlatma kabilinden olması gerektiğine inanıyorum.

Camimizde vaaz yanında hutbe iradı dışında imamlık, müezzinlik gibi görevler de yaptım. Hatta birkaç akşam ezanı bile okudum.

Bir mabed için çok kısa ama bir insan için uzun sayılabilecek bu kabilden etkinliklerin sürdürüldüğü işte o kubbe şimdi yere indi…

Daha iyi imkânlarla yeni bir inşa onun yerini alacağı için üzgün değilim. Klasik bir kubbe yerine şimdi helozonik bir kubbe örtecek gene üstümüzü. Bir kamış gibi minareleri olacak. Mihrap, minber, kürsü şekli ne olursa olsun aynı işlevi sürdürecek. Önemli olan bu makamlarda kalıcı hizmet üretebilmek. İnşallah  o günleri de görür, huzur içinde yıkımı tamamladığımız gibi inşayı da tamamlar ve cemaatimizle yeniden buluşuruz.

Projeye destek verenleri, uygulayanları dualarımızla destekliyoruz.

Haydi kolay gelsin!



15.05.2012

Garibce
























13 Mayıs 2012 Pazar

VE SEN EY ANNE!

Bugün anneler günüymüş!

Her ne kadar pek işi yoksa da günlerle yine de Garibce bunu bir vesile kılarak sizinle bir yazısını paylaşmak istiyor.

Bütün annelere ve son resimde olduğu gibi annelik yükünü üstlenenlere saygı ile!

13.05.2012

Garibce



VE SEN EY ANNE!


Ne kadar rahmet ve cemal sıfatı varsa hepsinin billurlaşarak kendisinde tecelli ettiği kadın biz erkekler için, biz insanlar için ne değil ki: Ama öyle bir kadın var ki, hepimize nispetle hep aynı: Ana.

Dokuz ay karınlarında yattık, varlığımızı özlerinden aldık, tekmelerimiz, kıpır kıpırlarımız garip bir his verdi onlara, bastırılarak okşayan şefkat dolu bir elin üzerimizdeki varlığını daha o anda hissetmeye başladık. Ölümle burun buruna geldi bizi kucağına alabilmek için, buram buram ter döktü, acılı çığlıklar göğe ağdı, bizi indirebilmek için, kâh kendisinden geçti, kâh yarı yoldan döndü, ama duyduğu ıngalar yüzüne al oldu, allık oldu, gözünde parıltı, geleceğe umut oldu, Tanrının eşsiz rahmetinin hâlâ üzerimizde olduğunun inancıyla yüzü mutlu oldu, kaybettiği kandan ağaran yüzüne can, fersiz gözüne ışık geldi ve her şeyi unuttu. Bunca acı ve ıstırap dinmiş, bunca zahmet rahmete dönüşmüştü. Selam sana ey anne! Artık sen sıradan bir insan değilsin, ilahî rahmetin özel himayesinde, nahif ve latif bedenin, Latîf ve Vedûd olan Yüce kudretin özel korumasındadır. Sen, bu nahif halinle o kadar yüceldin ki cenneti bir halı gibi senin ayaklarının altına sermek gerekti, öyle bir payeye erdin ki, bütün insanlar cennete ermek istiyorlarsa, bunun yolunun senin ayaklarına kapanmak, senin hoşnutluğunu almak olduğunu öğrendiler kutlu peygamberinin dilinden.

Ve sen ey anne! bunca yüceliğinle yavrularının hiçbir zaman ayaklarına kapanmasına razı olmadın, ama hep sen onların üzerine kapandın, şefkat kanatlarını her zaman onların üzerine -anaç tavukta somutlaşan örneğindeki gibi- gerdin, sıcacık kucağında besledin büyüttün. Varlığı bir parçaydı bedeninden, gıdası da oldu bedeninden. Minik bedeni müşfik ellerinle bağrına basıp, yüce kudretin itina ile donattığı besin deposunu emmesi için ağzına verdin, copur copur emerken, karnında tekmeler attığı sırada duyduğun hisse benzer garip duygular duydun, canından can emen bu yavruyu gözlerinle sevgiye, gülümseyen yanağınla güzelliğe, yanaklarına dokunan parmaklarınla sıcaklığa boğdun. Karnını doyurmadın sadece, ruhuna erdin, özünden öz, canından can kattın. O seninle iken hep senin gibi yumuşak, latif, müşfik idi. Senin kadar saf ve temizdi. Kartlaşması, sertleşmesi, saflığını kaybetmesi hep senden uzaklaşmasıyla başladı, sana uzak kalmasıyla yerleşti ve kalıcı oldu. Ne zaman sana döndüyse, o eski safiyetini, masumluğunu, yumuşaklığını bulmak için döndü. Ama heyhat geçen zaman her dem kaybettiğimiz şeyleri geri getirmiyordu.

Ve sen ey anne! Hiç üşenmedin, uyku nedir, tünek nedir bilmedin, eşin rahat döşeğinde horul horul uyurken sen geceleri kalktın, karanlıkları aydın ettin, yeter ki yavrum ağlamasın dedin, aç kalmışsın, susuz kalmışsın aldırmadın, yeter ki yavrum huzurlu olsun dedin, altı hep kuru olsun istedin. Hiçbir insanın gördüğünde hoşlanmadığı, çoğunun tiksinti duyduğu manzaraları sen hiç yüzünü buruşturmadan karşıladın ve ortadan kaldırdın.

Bir gün değildi bu yaptıkların, katlandıkların, bir ay da, bir sene de. Bir ömür boyu hep böyle gidecekti ve bitmeyecekti derdin.

Nice ninniler söyledin başucumda, gözlerinden uyku akıyordu elbet, sen de insandın, nice memen ağzımda iken üzerime düşecekmiş gibi yapmıştın yatak içinde, beşiğimin kenarında. Hele ateşim yükseldiğinde şaşırmıştın ne yapacağını ve ey anne çok sürmeden dilimden anlayan tek kişi sen olmuştun. Bir ağıttan dilim vardı benim, her ihtiyacımda aynı telden çalardım, ama sen onu ihtiyacıma göre tercüme eder ve anlardın.

Dilim yeni yeni dönmeye başlamıştı, ilk söylediklerim ba ba demek olmuştu. Sanki karnında taşıyan, memesini çeşme gibi ağzıma dayayan, kucağını beşik yapan oymuş gibi, ama sen hiç alınmadın, yavrum konuştu dedin, Bak babası yavrumuz konuştu diye sevgine, sevincine onu da katmak istedin.

Ve sen ey anne! Hani bacaklarıma güç geldiğini hissettiğinde beni day daya alıştırıyordun. Bir adım önüne koyup, ellerine sarılan ellerimi boşandırmaya çalışıyor ve sana doğru ayaklarımı atmamı istiyordun. Ama ben kendimi atıyordum ey anne, o kadar sıcaktın, o kadar müşfiktin, o kadar doyulmazdın ve senden ayrılık o kadar dayanılmazdı ki, ayaklarımı değil özümü atıyordum sana ermek için. Ama daha yığılmadan özüm, yere kapanmadan yüzüm, yetişiyordu gene o müşfik ellerin ve sonunda ey anne niyetini anladım ve sana ulaşmak için ayaklarımı da kullanabileceğimi keşfettim. Ne kadar sevinmiştin o zaman ey anne, bir türlü anlayamamıştım. Oysa benim ayaklanmam, ayaklarımın üstünde durabilmem senden uzaklaşabilmem demekti. Ben olmazsam ne yapacak, bağrına ne basacaktın ey anne. Ve ey anne sonra öğrendim ki benim olmadığımda, yokluğumda kucağına meğer taş basarmışsın, gülen gözlerinin arkasında bu hazin sonu bilen bir gönlün varmış ve sen hiç belirtmedin. Kucağından inen yavrunu ölünceye kadar orada taşımak üzere yüreğine bindirdin, ciğerinin bir parçası eyledin. Ve ey anne duydum ki insanlığını kaybetmiş canavar ruhlu bir adam kendi öz annesine kıymış, o kadar canavarmış ki hatta yüreğini yerinden sökmüş, yürek elinde giderken ayağı takılmış, düşmüş ve canı yanmış. Can havliyle “Anam!” deyince elindeki ana yüreği dile gelmiş ve “Kuzuuum!!” demiş.

Ve ey anne ve ey anneler! Siz bize ne yaptınız ki biz size bunları yaptık. Hangi adaletin tecellisidir bu ey Allahım! Annelerimiz neden ağlar, neden ağlatırız annelerimizi. Hangi suçlarının karşılığıdır bu! Canımıza can katmak mıdır suçları? Bu ezilmek, bu horlanmak nedendir? Varsa bir izah edecek ne olur gelsin beri.

O zamanlar ben de seni, senin beni sevdiğin gibi, senden öğrendiğim gibi seviyordum. Bazen birileri -Babam da olsa- en çok kimi sevdiğimi soruyorlardı ve beni konuşturmaktan büyük zevk alıyorlardı. Ben hiç münafıklık yapmadan hep seni sevdiğimi söylerdim. Çünkü senden başkasını sevmem ancak seninle mümkündü, sevgim sendin ve senin sevdiklerine uzanırdı ancak. Sen olmadan sevemezdim ki kimseyi.

Ve ey anne, sende öğrendim sığınmayı. Ben nasıl sığınırsam sana, sen de O’na sığınırdın, anlayamazdım ama hissederdim hep. Ninnilerinde hep bir isim anardın, belli ki Yüceydi ve Yüceler Yücesi. Ben kendimi senin sanırdım, sen ise kendini kucağındaki benle O’nun bilirdin. Ve sende öğrendim özümün derinliklerinde O’na seslenmeyi, O’ndan cevap duymayı.

Ve sen ey anne, senden öğrendim fedakârlığı, diğerkâmlığı, paylaşmayı ve savaşmayı. Nice anaç tavuk gördüm, civcivlerini koruma güdüsüyle kedileri önüne katıp kovaladığını. Aynı güdüyle senin de yapamayacağın hiçbir şey yoktu ey anne ve ben huzuru işte bu duygunda bulur ve yaşardım.

Ve sen ey anne! Hani bir gün sevgili peygamberimizin yanına gelmiştin. Yanında iki çocuğun vardı, açtılar ve sen de açtın. Sana bir hurma ikram etmişlerdi. Aldın, itina ile ikiye böldün yanındaki yavrularının ağzına koymuştun ve senin payın onların yüzlerinin ışıltısını görmek olmuştu.

Hangisini anlatsam ki ey anne! Nice kez ben hasta olmuştum, hep başımda beklemiş ve derdimi üstüne almayı ne kadar da çok istemiştin. Hep bana dua ederdin yavrum kurtulsun diye. Aradan seneler geçti ve ey anne yıllar bizi de büyüttü ve şakaklarımıza aklar düştü. Ve sen gücün tükendi ve yatağa düştün. Bu kez ben sana dua ediyordum, annem kurtulsun diye. Bir ara annemin duası ile benim duam ne anlama geliyor diye düşündüm ve yüzüm kızardı.

Ne kadar yücesin ve bu gücü sana kim verdi ey anne!

Selam sana, seni hoşnut eden insana!

Selam cenneti ayaklarının altına seren Peygamberi zî şana

Ve övgüler kuşkusuz her dem Yüce Allah’a

18.11.2001 Ferah/İstanbul






12 Mayıs 2012 Cumartesi

Demek ki ülke kurtulmuş!


Bu vatan nasıl kurtulur?

Geçen Fakültenin Yunus Emre Binası’nın temel atma merasiminde Hayrettin Karaman Hocamdan bir kez daha duyma imkânımız oldu. Hoca ayak üstü etrafını çevirmiş hocalara anlatıyordu.

Vaktiyle birkaç asistan arkadaş Edebiyat Fakültesine Muhammed Hamidullah hocayı ziyarete gitmişler. O zamanlar tabii hocalar vatan kurtarmaya çok hevesliler ve ne gerekiyorsa yapmaya da çok azimliler. O kadar azimlilerdi ki onların ateşi arkadan gelen birkaç nesli de tutuşturmaya yetmişti (İyi anlamda hani).

Neyse Hoca’ya sormuşlar ve ondan bir kurtuluş reçetesi istemişler. Demişler “Hocam, ne olacak bu ülkenin hali?!”.

Muhtemelen bu soru tüm dünyanın kaderini kendilerine dert edinenlerin rahatlıkla kastedeceği gibi bütün İslam dünyasının hatta yerkürenin halini de içine alacak kadar geniş olmalıydı. Hoca bunlara demiş ki:

-Söyleyin bakalım siz kimsiniz ve ne yaparsınız.

-Hocam biz İslam Enstitüsünde asistanlarız. Orada kendimizi yetiştirmek üzere çalışmalarımız sürdürüyoruz.

-Güzel, ben de burada hocalık yapıyorum. Ülkenin kurtulmasına gelince siz orada en iyi asistanlık yapın, hakkı ne ise onu tam olarak yerine getirin. Ben de burada en iyi hocalık yapayım. İşte o zaman ülke kurtuldu demektir.

Yoruma hacet var mı?

Allah rahmet etsin ben de Hoca’dan Erzurum’a misafir öğretim üyesi olarak birkaç dönem gelmesi sebebiyle konferans şeklindeki derslerine katılmış ve çok istifade etmiştim. Dünya çapında bir hocaydı. Kısa bir Suriye tecrübem dolayısıyla da gördüm ki Hamidullah Hoca’yı en iyi takdir eden ve ondan azami derecede istifade eden Türkiye olmuştur. Ben Fıkıh ve Siyer dersimde Hocanın İslam Peygamberi’nin ikinci cildini mukarrar kitap olarak Yüksek Lisans öğrencilerime okutuyor ve bunu o dersten başarılı olmanın ön şartı olarak sayıyorum.  Öğrencilerimizden de okuyup da buna sebep bana kızgın olanı görmedim. Geri bildirimlerde hep “-İyi ki okuttunuz hocam, çok istifadeli ve ufuk açıcı oldu” değerlendirme ve takdirlerini aldım. Allah değerli hocamıza rahmet etsin.

Hayrettin Hocam ise ülkemizin medarı iftiharları arasındadır. Demek ki asistanlığını çok iyi yapmış.

Eeee! Sonuç: Demek ki ülke kurtulmuş!

Kurtulmuş mu? Kurtulmamış mı?

Ben iyimser olanlardanım. Bana göre bugün dünümüzden çok daha iyi. Ben hocamdan daha iyiyim diyemem, ama talebelerimin benden daha iyi olduklarını rahatlıkla söyleyebilirim. Hocam birinci kuşaktı. Önlerinde kimse yoktu. Hem yol açtılar hem yol aldılar. Biz onların açtıkları yolda yol aldık. Biz ikinci kuşağız. Üçüncü kuşak yetişti ve dördüncü kuşak yolda. Ebu Hanife; Hz. Peygamber,  İbn Mesud – Alkame - İbrahim en-Nehaî - Hammad silsilesinin altıncı kuşağı. Acele etmeğe de gerek yok. Bence gidişat iyi. Her ne kadar ilmî anlamda yapılanları kapı pencere diye nitelemek yerinde ise de o nitelemenin de üzerinden epey bir zaman geçti.  Eldeki malzemeler iplik yapılacak kıvama ulaştı. Geriye ne kaldı. Üç nal ile bir at! (Şaka şaka!)

Haydi boş durma, bu mirasa sen de bir şeyler kat.

Hocalarımıza saygı, öğrencilerimize sevgi ile.

Hak söyleriz, yoktur bilerek sözümüzde yanlış

Cümle okuyucularımızdan bekleriz alkış

13.05.2012

Garibce


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...