26 Eylül 2012 Çarşamba

Türküyü seninle daha bir sevdik Neşet Agam!


Bir büyük abdal Hakk’a yürüdü.
Çocuk iken abdal gelmiş dediler mi dağlara kaçardık. Çünkü abdallar bülük keserlerdi. Biz çocuklar öyle bilirdik. Yanımızda kız çocukları da kaçarlardı.  Öyle bir abdal korkusu vardı. Başka  yönleri bizi ilgilendirmezdi. Oysa kalbur yapmak, sepet örmek, kalaycılık yapmak, dişçilik yapmak... gibi pek çok iktisadî katkıları olurdu. Ha bir de düğünler onlardan sorulurdu. Çalgıcılar hep onlardan olurdu.
Abdal, “bedel” ya da “bedîl”in çoğulu olmalı.  Diğer bir çoğul şekli de “büdelâ”.  Anlamları ise oldukça derin. Tasavvufî manalar içeriyor.  Evliya arasından seçilmiş kırklar’dan her birinin adı anlamında kullanılıyor.  Çoğulu da büdelâ geliyor.
Nasıl oldu bilinmez her iki çoğul şekli de bizim günlük dilimizde aptal ve budala olmuş  ve hakaret içeren, aşağılamayı amaçlayan bir kullanıma dönüşmüştür.
Biz Türkler hepimiz Türkü dinler, türkü söyler, türkü severiz:
Bunca erler evliyalar
Türkü sever türkü söyler
Görür gözlü enbiyalar
Türkü sever türkü söyler.

Askerde bir moral gecemiz olmuştu. Kısa dönem erleri arasında. Bizim Yüksek İslam Enstitüsü mezunu bir arkadaşımız vardı.  Allah vergisi bir sese sahipti.  Program onun üzerinde idi. Planlandığı gibi üç beş şarkı falan söyledi. Ama sonra iş tabii mecrasını girdi saatlerce türkü söyledi. Herkes de coşku ile dinledi.  Demek ki Türk ancak türküde karar kılıyor, ruh huzurunu türküde buluyordu.
Bizim İmam Hatip neslinde nereden beslendiğini pek bilemediğim bir musiki düşmanlığı vardı. Belki Hanefî geleneğinden geliyordur. Çünkü Hanefî metinlerine göre “el-Lehvü harâm velev bi darbi’l-kadîb= eğlence haramdır, isterse bir çubukla vurularak çıkarılan ahenkli seslerle bile olsa!” (Bu metinde geçen “kadîb” söğüt dalından yapılan düdük gibi bir enstrüman adı da olabilir. Bütün aramalarıma rağmen böyle bir karşılığının olduğunu bulamadım.) Bunun sonucunda nerede bir davul zurna duysak şeytan eğlencesi bildik, nerede bir saz görsek şeytan düttürüsü saydık. Ozan “Şeytan bunun neresinde” diye elindeki sazın gıdıklamadık yerini koymadı, neresinde haydi göster dedi durdu ama “Yoo, dedik biz mutlaka olmalı, kitaplarda öyle yazıyor!”
Neyse ki insanın sağduyulu yapısı kitapta her yazılana da iltifat etmiyor, etkilendiği bir şey karşısında bu söz olsun, name olsun, bir sazın teli olsun gönlünü ona açıyor, oradan soluklanıyor. Böylece yobazların kendisine boğmasına fırsat vermiyor.
İşte böyle bir havada bile, Ey Abdal Neşet! biz seni çok sevdik. Seninle türküyü bir daha sevdik. Seninle abdallığın ne demek olduğunu yeniden öğrendik.
Senin öz yeğenin –o şimdi Hadis profesörü-, ruhuna eş bildiği sazını imam hatip sıralarında duyduklarına sebep hezene asmış ona yirmi otuz yıl hiç dokunmamış, ama bakmış ki gerçeklik söylenenlerde değil, özde duyulanlarda, indirmiş hezenden sazını vurmuş tellerine, vurdukça bu Garibce de dahil su serpmiş nicelerin gönüllerine... Ellerine sağlık diyoruz şimdi.  Belli ki sizin ocak daha çok Neşetler çıkaracak. Ocak boş kalmayacak. Siz var oldukça bizim susamış gönüllerimiz, yanmış ciğerlerimiz az da olsa serinlemiş, huzur bulmuş olacak.
Garibce’nin Gurbet Türküsü adlı yazısını  okuyanlar bilir ki ey Neşet Agam, kıtalar arası gurbetin göyündürdüğü, etrafa konursu saçan  yüreğini Garibce senin “Mevlam ayrılık vermesin Goğde uçan guşa  leylam!” türkünle söndürmeye çalışıyordu. Ben eminim ki hasretle yanan her kalbin, gam kederle dolan her gönlün dilinde senin şu ya da bu türkün hep olmuştur ve olacaktır. Senin bedenin, hasretini bitirdi ve bir emanet olarak vatan bağrına, baban Muharrem aganın ayaklarının ucuna  bizzat seni seven milyonların eliyle tevdi ediliyorsun.  Ama ruhun türkülerinle bizim yanık bağırlarımızda, bizim ruhlarımızla eş olmaya hep devam edecek. Türkler var oldukça türkü sevecekler, türkü söyleyecekler ve dudaklarında senin türkülerin hep var olacak.
Sazının ve sözünün etkisini ölçebilecek ah bir ölçerimiz olsa da millete rol biçenler, ahkam kesip nizamat verenler senin durumundan ibret alsalar!
Ruhun şad olsun!
26.09.2012
GARİBCE


25 Eylül 2012 Salı

Cami kapıları neden kilitli olur?

 
E.K. adlı MEB’de çalışan bir bayan arkadaşımız şöyle diyor:
“Bilmem ne camisinde namaz kılayım dedim, imam kapıyı kilitlemiş… Cami kapıları her daim açık olmalı!”
 
Bu yazı ve talep bir anımızı hatırlattı. Nijerya’nın başkenti Abuca’da idik. Bizim Şemsi Hoca ile sabah namazı vakti bir Camiye gidesimiz tuttu. Orada küçük küçük mescitler çok. Ve bulduk bir tanesini ve içeri girdik. Küçücük bir mekân ve o mekânın neredeyse tüm alanı sıra sıra yatan insanlarla dolu. En az onbeş kişi boylu boyunca uzanmışlar ve hepsi de uykularını uyuyorlar. Artık namaz kılma vakti de olduğu için bizim varışımızla birlikte kalktılar ve abdest aldılar, birlikte namaz kıldık. Sonra öğrendik ki bu adamlar, yakın şehir ve kasabalarda görev yapan hocalar. On beş günde, bir ayda bir mescitte buluşmak üzere anlaşıyorlar ve gelen geceyi o mescitte geceleyerek geçiriyor. Sabah namazından sonra da bir halka oluşturuyorlar ve birlikte ders okuyorlar, müzakere yapıyorlar.
Biz de merak ettik, ne okuyorlar diye. Bizim bu talebimiz üzere çok genç birisine Kur’an okuttular. Arap makamı üzere güzel sesiyle Kur’an okudu. Ondan sonra da derslerine koyuldular ve biz de ayrıldık. Bizim için güzel bir tecrübe olmuştu.
Küçücük bir mescit. Sergi namına hemen hemen hiçbir şey yok. Sanat eseri sayılacak bir şey yok. Mihrap, minber, kürsü öylesine derme çatma. Bizim yol üzerindeki bazı mescitler gibi. İşte böyle bir mescit on beş kadar evsizi o geceye mahsus ağırlayabilmiş. Kapısı ardına kadar açık. Kilit milit bir şey yok. Çünkü kilit arkasına koyacak bir şey yok.
Gelelim bir de bizim camilere.
Bizim camilerimizde hem para edecek eşya var, hem de çok tarihî değeri olan eserler var. İnsanların dininin imanının para olduğu bir zamanda, para eden şey caminin minaresi ise neredeyse onu da bir kılıfına uydurup çalacaklar. Nice tarihî çinilerimiz sökülmüş, şamdanlar, mihraplar, minberler soyulmuş, Kabe örtüleri çerçevelerinden sökülmüş… Para kumbaraları parçalanmış… Hele halılar… Soyulmadık, çalınmadık para edecek hiçbir değer kalmamış… Bütün bunlar olunca insanlar çareyi namaz sonrasında hemen kapıları kapatmakta bulmuşlar.  Hz. Peygamber’in mescidine girseydiniz ve bir şeyler almak isteseydiniz neyi alıp götürecektiniz. Şamdan, lamba, idare…  bile yoktu. Minber, mihrap gibi mescid için en işlevsel kısımlar, birer hurma kütüğünden ibaretti. Zemin topraktı, yağmur yağdığı zaman çamur olurdu. Hz. Ömer zamanında çakıl döşenmişti. Sergi yoktu. İnsanlar varsa ayakkabıları (na’l), onlar  ile namazlarını kılarlardı.  Ve kapıları ardına kadar açıktı. Eşi Fatıma ile kavga eden Alilerimiz oraya sığınır ve geceyi orada geçirirlerdi. Uzaklardan gelen kervanlar ağırlıklarını oraya indirirlerdi. Evsizler için zaten Suffe denilen bir kısım tahsis edilmişti, üzeri örtülü o çardakta yaşantılarını sürdürürlerdi.
Bütün bu sadeliğine karşın, Hz. Peygamber’in mescidi çok işlevseldi o kadar ki tüm hayatın nabzı orada atardı. O günkü mescid, bu gün mevcut olan her bir kurumun nüvesiydi; cami-mektep-adliye teşkilatı-meclis binası-askerî komuta merkezi, evlendirme dairesi, acil servis… gibi aklınıza gelen her türlü hizmetlerin yapıldığı bir mekân halindeydi.
Medeniyetin ilerlemesi ve hayatın sadelikten kozmopolit bir yapıya evirilmesiyle birlikte iş bölümü gereği kurumların her biri artık mescitten ayrılmış ve müstakillik kazanmıştı.
Camiler, artık sadece ibadet edilen yerler halini almıştı.  Bu olandır, iyi veya kötü şeklinde bir değer atfetmeksizin ortaya konulmuş bir tespittir.
Mescitleriniz sade iken o sizi koruyordu ve sığınmak isteyen, orada gecelemek isteyen herkese kapıları açıktı ve mabet olmanın yanında sığınaktı, korunaktı.
Ama camileriniz şimdi çok süslü, çok şatafatlı, çok değerli eşyalar, paraya çevrilebilir eserler içeriyor. Haliyle siz de onları saklamak istiyorsunuz. Bunun yolu da kapısına kilit vurmak.
Eminim ilgililere sorsanız size benzer cevaplar vereceklerdir.
Şimdi ben size sorayım: Siz olsaydınız ne yapardınız?
Camileriniz sadece ibadetlerin yapıldığı dört duvarı olan ve iklim şartlarına göre üzeri açık ya da kapalı olan kapısı hiç olmayan ya da ardına kadar açık olan, ayaklarımızdaki nalinlerle ya da nasır tutmuş çıplak ayaklarla basmaktan çekinmeyeceğiniz, kedi köpek gibi hayvanların dışkılarını yapması halinde fazla bir sorun oluşturmayacak hatta bedevinin indiğinde küçük abdestini bile bozabileceği toprak bir  zemin ya da basit bir hasır içeren bir şekilde mi olsun?
 Ya da çıplak ayakla bile basıldığı zaman iz yapan lüks halılarla kaplı, her türlü ihtişamı, estetiği, güzelliği bir araya getirmiş, altın varaklarla yazılmış levhalarla, gümüş şamdanlarla, avizelerle… süslü bir camimiz mi olsun. Eğer cevabınız  ikincisi ise o zaman ayakkabılarınız koymak için bile kilitli sandukalar yapmak, dört bir tarafa kamera koymak ve her bir kapıyı kilitlemek zorundasınız.
Bir başka yol daha var. Kendini mabetlere adamış adamlarımız  olur mu? İşleri sadece namaz kıldırmaktan ibaret olmayan, kendini gerçek anlamda camiye ve cemaate adamış gönüllüler olursa belki o zaman da camilerimizi devamlı olarak açık tutmak mümkün olabilir. İmamlarımızın devamlı camilerde beklemeleri çok zor.  
Bazı camilerde sonradan gelenler için namaz kılabilecekleri küçük bir mekân olmaktadır.  Aynı işlevi görecek mekânlar her cami için düşünülebilir ve sonradan gelenler de en azından camiye giremeseler bile namazlarını kılmış olurlar.
Müftülerimiz bu konuda, özellikle de kadınların camilere alıştırılması hususunda düşünüyor olmalılar.
Bir zamanda ve mekânda genel ahlak bozuldu mu, bunun pis kokusu demek oluyor ki mescitlerimizi bile etkiliyor. Yoksa neden kilitleyelim ki?
Dua ile!
25.09.2012
GARİBCE
 

Sahi, hacca kim gider?


وَإِذْ بَوَّأْنَا لِإِبْرَاهِيمَ مَكَانَ الْبَيْتِ أَنْ لَا تُشْرِكْ بِي شَيْئًا وَطَهِّرْ بَيْتِيَ لِلطَّائِفِينَ وَالْقَائِمِينَ وَالرُّكَّعِ السُّجُودِ (26) وَأَذِّنْ فِي النَّاسِ بِالْحَجِّ يَأْتُوكَ رِجَالًا وَعَلَى كُلِّ ضَامِرٍ يَأْتِينَ مِنْ كُلِّ فَجٍّ عَمِيقٍ (27) لِيَشْهَدُوا مَنَافِعَ لَهُمْ وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ فِي أَيَّامٍ مَعْلُومَاتٍ عَلَى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْبَائِسَ الْفَقِيرَ (28) ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَتِيقِ (29) ذَلِكَ وَمَنْ يُعَظِّمْ حُرُمَاتِ اللَّهِ فَهُوَ خَيْرٌ لَهُ عِنْدَ رَبِّهِ وَأُحِلَّتْ لَكُمُ الْأَنْعَامُ إِلَّا مَا يُتْلَى عَلَيْكُمْ فَاجْتَنِبُوا الرِّجْسَ مِنَ الْأَوْثَانِ وَاجْتَنِبُوا قَوْلَ الزُّورِ (30) [الحج]

26.       Hani biz İbrahim’e, Kâbe’nin yerini, “Bana hiçbir şeyi ortak koşma; evimi, tavaf edenler, namaz kılanlar, rükû ve secde edenler için temizle” diye belirlemiştik.
27.       İnsanlar arasında haccı ilan et ki, gerek yaya olarak, gerek uzak yollardan gelen yorgun develer üzerinde sana gelsinler.
28.       Gelsinler ki, kendilerine ait birtakım menfaatlere şahit olsunlar ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği (kurbanlık) hayvanlar üzerine belli günlerde (onları kurban ederken) Allah’ın adını ansınlar. Artık onlardan siz de yiyin, yoksula fakire de yedirin.
29.       Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Beyt-i Atik’i (Kâbe’yi) tavaf etsinler.
30.       Bu böyle. Kim Allah’ın hükümlerine saygı gösterirse, bu, Rabbi katında kendisi için bir hayırdır. Haramlığı size okunanların (bildirilenlerin) dışında bütün hayvanlar size helâl kılındı. Artık putlara tapma pisliğinden kaçının, yalan sözden kaçının.

Hz. İbrahim, Allah’ın emriyle Kabe’in inşasını tamamlayınca kendisine “İnsanlara hac etmelerini ilan et, herkese duyur!” denildi.  O: “Ya Rabbi! Benim sesim ulaşır mı ki!” dedi. Allah: “Sen ilan et, duyurması bize ait!” buyurdu.  Bunun üzerine Hz.İbrahim, Ebu Kubeys tepesi üzerine çıktı ve : “Ey insanlar! Yüce Allah size bu beyti ziyaret etmenizi emretti. Ta ki sizi cennetiyle ödüllendirsin ve cehennemin azabından azat etmiş olsun. Haydin hacca gelin!” diye nida etti. Bu çağrıyı erkeklerin sulblerinde olan, kadınların rahimlerinde bulunan herkes duydu. Karşılığı “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk! Buyur Allahım buyur!”  demek oldu. O gün o çağrıya her kim Lebbeyk diye cevap verdiyse vakti saati geldiğinde o hacca gitti.  Herkes o andaki icabeti ölçüsünde bu ziyareti gerçekleştirdi. Bir defa diyen bir defa, iki defa diyen iki defa hac yaptı.
İbn Abbas’ın beyanına göre de Hz. İbrahim bu ilanı yapınca dağlar eğildi, engeller ortadan kalktı ve onun sesi dünyanın her bir yanına ulaştırıldı. Dağ taş her şey bu kutlu çağrıyı duydu ve “Lebbeyk Allahümme Lebbeyk!” diye icabette bulundu.
Kurtubî’ni Tefsirindeki bu beyanlara göre demek ki hacca herkes gidemiyor, o kutlu çağrıyı duymuş olup da dağların taşların Lebbeyklerine kendi Lebbeykini de katıp o kutlu çağrıya icabet edenler  ancak gidebiliyor.
Vaktiyle o çağrıya kulak açmış ve “Buyur Allahım buyur!” diye cevap vermiş kimseler, mevsimi geldiği zaman içlerinde bir kıpırtı duyuyor, bir heyecandır yaşıyor. O heyecanla bütün engelleri aşıp o kutlu mekana ulaşıyor ve Hac ediyor. Ne mal kalıyor engel olarak, ne makam,  ne evladüıyal ne de kota… Bir şekilde yolunu bulup gidiyor. Garibce’nin vaktiyle kasap yöneticisi olarak gitmesi gibi.
Allah haccımızı hac etsin!
Sahibülbeyt olarak  konuklarına ikramını bol etsin!
Anamızdan doğduğumuz gün gibi bizi her türlü günahlarımızdan, kaprislerimizden, hırslarımızdan, kötücül düşünce ve duygularımızdan arındırsın!
Amin!
25.09.2012
GARİBCE


24 Eylül 2012 Pazartesi

SEN HACCETMEMİŞSİN ARKADAŞ



Bir okuyucumuz ile aramızda şöyle bir diyalog geçti:
-Hocam, Allah nasip ederse eşimle birlikte önümüzdeki ay Hac yolculuğuna çıkacağız. Eşim görevli olarak gidiyor. Hocam, bize bu yolculuğumuzda ne tavsiye edersiniz? Yazarsanız cok seviniriz.
-Güle güle gidin güle güle gelin!
-Hocam çok hoşsunuz. İnanın bu mesaj aklıma geldikçe güleceğim!
-Garibce'yi takip et, hac ile ilgili bir metin yayınlayacağım inşallah!

Diyalogdan da anlaşıldığı gibi hacca gidenlerin biz hocalardan beklentileri var. Eminim ki menâsik (hac görevleri) hakkında ilgili ve yetkili kimseler yeterince bilgi veriyorlardır. Garibce olarak benim de bir katkım olsun, dedim.
Aşağıdaki yazı böyle bir amaç için uygun olabilir. Hem farklı bir çeşni olarak ayrı bir tat da verebilir. Hacdaki sembolizm açısından da önemli bir metindir diye düşünüyorum.

Gene diyorum "Güle güle gidin güle güle gelin!"

Allah işinizi kolay kılsın, her bir şeyi tam yapmaya muvaffak kılsın ve menasikin içini ruhu ile doldursun ve hac ile siz hayat bulun, dönüşte getireceğiniz ruhla biz de sizinle hayat bulalım.

Allah kabul etsin!

 

24.09.2012

GARİBCE

 
 

SEN HACCETMEMİŞSİN ARKADAŞ

Bir adam Şiblî (veya Cüneyd)e veda etmeyegitti. Şiblî (Cüneyd) ona sordu:
- Nereye gidiyorsun?
- Hacca.
- Öyle ise iki çuval götür, onlara orada rahmet doldur ve onları giyerek bize getir ki senin bize hacdan getirdiğin hediye olsun, gelene verelim, ziyaret edeni ağırlayalım.
Adam diyor ki: Vedalaşıp huzurundan çıktım, hacdan dönünce bana sordu:
- Haccettin mi.
-Ettim.
-Haccetmek için ne amel yaptın?
-Guslettim, ihrama girdim, iki rekat namaz kıldım ve telbiye ettim.
-Bununla haccı akdettin mi?
-Ettim.
-Peki yaratıldığından beri bu akdine aykırı düşen bütün akitleri bozdun mu?
-Hayır.
-Sen akdetmemişsin.
-Sonra elbiseni çıkardın mı?
-Evet.
-Yaptığın her işten soyundun mu?
-Hayır.
-Sen elbiseni çıkarmamışsın.
-Temizlendin mi?
-Evet.
-Bu temizlikle sende bulunan her illeti giderdin mi?
-Hayır.
-Sen temizlenmemişsin.
-Telbiye ettin mi?
-Evet.
-Telbiyenin aynen cevabını aldın mı?
-Hayır.
-Sen telbiye etmemişsin.
-Harem’e girdin mi?
-Girdim.
-Harem’e girmekle her haramı terk etmeğe karar verdin mi?
-Hayır.
-Sen Harem’e girmemişsin.
-Mekke’yi gördün mü?
-Evet.
-Mekke’yi görünce Allah’tan sana hal geldi mi?
-Hayır.
-Sen Mekke’yi görmemişsin.
-Mescid-i Haram’a girdin mi?
-Girdim.
-Allah’a yaklaşmaya erdin mi?
-Hayır.
-Sen Mescide girmemişsin.
-Kâbe’yi gördün mü?
-Evet.
-Allah için tuttuğun gayeye erdin mi?
-Hayır.
-Sen Kâbe’yi görmemişsin.
-Üç defa koşup dört defa yürüdün mü?
-Evet.
-Seninle beraber olan her şeyden kaçıp vazgeçtin mi? Dört defa yürümekle güvene erip bundan dolayı Allah’a şükrettin mi?
-Hayır.
-Sen masivadan geçmemişsin.
-Hacer’e elini sürüp selamladın mı?
-Evet.
-Hani derler ki Hacer’i selamlayıp elini süren Allah’ı selamlamıştır. Allah’ıselamlayan da güvendedir. Sende güven alameti gördün mü?
-Hayır.
-Sen Hacer’i selamlamamışsın.
-İki rekat namaz kıldın mı?
-Evet.
-Yüce ve Aziz Allah’ın önünde durur gibi olduğun yerde durup niyetini O’na gösterdin mi?
-Hayır.
-Sen namaz kılmamışsın.
-Safa’ya çıktın mı?
-Evet.
-Ne yaptın orada?
-Tekbir getirdim.
-Safâ’ya çıkmakla sırrın saflaştı mı? Rabb’ini tekbir etmekle kâinat gözünde küçüldü mü?
-Hayır.
-Sen Safâ’ya çıkmamışsın, tekbir de getirmemişsin.
-Sa’y ederken hervele ettin mi?
-Evet.
-O’ndan O’na kaçtın mı?
-Hayır.
-Sen hervele etmemişsin.
-Merve’de durdun mu?
-Evet.
-Merve’de üzerine sekine indiğini gördün mü?
-Hayır.
-Sen Merve’de durmamışsın.
-Oradan Mina’ya gittin mi?
-Evet.
-Temenni ettiğin sana verildi mi?
-Hayır.
-Sen Mina’ya gitmemişsin.
-Hayf Mescidine girdin mi?
-Evet.
-Hayf Mescidine girmekle korkun tazelendi mi?
-Hayır.
-Sen Hayf mescidine girmemişsin.
-Arafat’a çıktın mı?
-Evet.
-Yaratıldığın ve varacağın hali bildin mi? Bildin mi ki Rabb’in kimdir ve inkar etmekte olduğun o Yüce Zat kimdir? ve Allah sana, özel insanlara gösterdiği bir hal gösterdi mi?
-Hayır.
-Sen Arafat’a çıkmamışsın.
-Meş’ar’e koştun mu?
-Evet.
-Orada Allah’ı, masivayı unutturan bir zikirle andın mı? Ne şekilde cevap verildiğini duydun mu?
-Hayır.
-Sen Meş’ar’e çıkmamışsın.
-Kurban kestin mi?
-Evet.
-Şehvetlerini ve iradeni Hakk’ın rızasında yok ettin mi?
-Hayır.
-Sen kurban kesmemişsin.
-Şeytan’ıtaşladın mı?
-Taşladım.
-Sendeki cehaleti attın mı? Bu suretle sende ilim gördün mü?
-Hayır.
-Senşeytanı taşlamamışsın.
-Ziyaret ettin mi?
-Evet.
-Sana birtakım hakikatler açıldı mı? Yahut ziyaret sebebiyle ikramların arttığını gördün mü? Çünkü Peygamber (sav): “Hac ve umre yapanlar, Allah’ın ziyaretçileridir. Ziyaret edilenin, ziyaret edene ikram etmesi bir borçtur” buyurmuştur.
-Hayır.
-Sen ziyaret etmemişsin.
-İhlâl ettin mi?
-Evet.
-Helal yemeğe azmettin mi?
-Hayır.
-Sen ihlâl etmemişsin.
-Veda ettin mi?
-Evet.
-Nefsinden ve ruhundan tamamen çıktın mı?
-Hayır.
-Sen veda etmemişsin, hac da etmemişsin. İstersen tekrar dönüp haccet. Tekrar hacca gidersen bu söylediğim şekilde haccetmeğe çalış[1]


[1] Süleyman Ateş, İşarî Tefsir Okulu,Ankara 1974, s. 76-79.

23 Eylül 2012 Pazar

Sade kapı pencere ile bina olmuyor



Garibce daha önce bir vesile ile Rahmetli Erbakan Hoca’nın biz üniversite hocalarına bir sözünü nakletmişti. Hoca kendine has üslubuyla “Siz çok güzel çalışmalar yapıyorsunuz. Her biri çok değerli. Fakat sizin yapmış olduğunuz çalışmaları bir araya getirsek bundan basit bir kulübe dahi çıkmaz. Çünkü hepiniz kapı pencere yapıyorsunuz” demişti.
Gerçekten bu tespit beni çok etkilemişti. Öyle ya yüz tane kapı, beş yüz tane pencere bir araya getirilse gerçekten de bundan bir ev şöyle dursun bir kulübe dahi çıkmaz.
Bunu biz makro ölçüde Türkiye akademisyenleri düzleminde Türkiye’nin genel kaderi ile ilgili olarak ele alabileceğimiz gibi sadece ilahiyat alanında da ele alabiliriz. Daha da sınırları daraltarak temel İslam bilimleri alanına indirgeyebiliriz. Ve hatta kendi özel uzmanlık alanlarımızla da ilgili olarak test edebiliriz.
Söz gelimi ben fıkıh hocasıyım. İslam Dini Esasları adlı derste anlattıklarım, kendi içinde dönem sonu itibariyle acaba bir bütünü oluşturmuş oluyor mu? Yani dönemin sonunda ben hoca olarak ibadet konularını birbirinin üzerine ya da yan yana koyarak sonunda hepsi bir bina edecek şekilde dersimi tamamlamış olabiliyor muyum? Talebenin almasından sarfı nazarla sırf hocanın vermesi açısından bunu sağlamış oluyor muyum?  Bu anlatım ile olabilir, anlattırma yoluyla olabilir, makarrar kılınan kitapların okutulması yoluyla olabilir. Karma yöntem izlenebilir. Önemli olan sonuçtur. Eğer bizim yukarıdaki soruya cevabımız evet ise ne âlâ ne güzel, yok hayır ise hoca olarak bana yazık, bana ayrılan imkanlara yazık, bana bağlanan umutlara yazık.
Acaba benim anlattıklarımın mecmuundan bir dersin asgari gereklilikleri verilmiş oluyor mu, yoksa ben kendimce bir şeyler anlatıyorum ve fakat anlattıklarım haddi zatında çok güzel şeyler olsa da hep kapı pencere mesabesinde mi?
Sonra İslam Hukukuna Giriş dersinde benzer şeyi yapıyor muyum?  Bu derste daha sonra okutulacak olan dersler için gerçekten giriş mahiyetinde hazırlık konularını verebiliyor muyum. Eksiksiz olarak bir zemin oluşturup, fıkıh ilminin temellerini atabiliyor muyum?
Daha sonra İslam Hukuku I ve İslam Hukuku II derslerinde Giriş dersinde atılmış olan temeller üzerinde Fıkıh binasını yükseltmeyi başarabiliyor muyum? Usul dersi ile nazariye ve uygulama arasında esaslı ilişkiler kurabiliyor muyum? Metin dersinde bir nebze de olsa fıkhın belli dönemlerine ait resimler oluşturup, vaktiyle ne yapılmış olduğunun örneklerini ortaya koyabiliyor muyum? Diğer seçmeli derslerle binanın eksik gedik nesi varsa tamamlamaya çalışıp alanımla ilgili derslerin tümü bittiği zaman talebeye “İşte arkadaşlar… Gördüğünüz gibi Fıkıh budur” diyebilecek ve talebe de ortada duran dört başı mamur bir şah eseri seyreder gibi “Haklısınız hocam, gerçekten çok güzel… Helal olsun size!” diye mukabelede bulunup teşekkürlerini sunacaklar mı; yoksa benim gösterdiğim şeye bir ucube gibi bakıp, “Hocam, bunun neresi bina, bina diye bize gösterdiğiniz şey tümüyle  kapı pencere yığını… Biz bu sözde binanın içinde insanları nasıl oturtacak ve onlara eşsiz bir hayat vaat edeceğiz” diyecekler mi? Eğer bu ikinci şık gerçekleşecekse, yuh olsun bana ve bana verilen imkânlara, yazık benimle birlikte tükenen umutlara…
Sonra bizim oluşturduğumuz tam fıkıh binasıyla aynı şekilde oluşturulmuş tefsir binası, hadis binası, kelam binası, tasavvuf binası gene birbirini tamamlayacak şekilde bir araya geldi ve bir bütün oluşturuldu. Tümünün adı İslam İlimleri Medinesi (sitesi) oldu. Ne güzel! Hepsine alkış!
Yok aksi olduysa, fıkıhtan yontulmuş onlarca kapı ve pencere yanına aynı şekilde tefsir ve diğer ilimlerden benzer biçimde aparılmış kapı pencere istifleri bir araya getirilmişse… Yazık, hepimize yazık. Fakültemize yazık. Adımıza sanımıza yazık. Heba edilmiş olan imkânlarımıza   yazık. Tüketilen umutlara yazık.
Farz edelim ki olması gereken birinci şık gerçekleşti. Bütün bu başarılı binaların bir araya gelmesi sonucu oluşturulan Medine’mizin daha başka Medinelerle irtibatını sağlayacak, daha üst bir küllînin cüzîsi olacak şekilde konuşlandırılmasını sağlayacak daha başka çabalara bile ihtiyaç duyulacaktır.
Siz İslam dinini, tüm dünya dinleri içinde, İslam tarihini genel dünya tarihinin bir halkası olarak, İslam Düşüncesini genel insanlık düşüncesi tarihi içinde konuşlandıramazsanız yaptığınız çabaların fazla bir anlamı olmayacak, havada kalacaktır. Çünkü ne İslam ne de Müslümanlar ve onların tarihi ve coğrafyaları dünyanın ve onun tarihinin dışında değildir, belki o bütünün belli bir yeri, belli bir zamanı ve mekanı ve bunlarla ilgili ilişkiler ağıdır. O itibarla bu sayılanların, o bütünle dahi sahici bir konuşlandırılması, ilişkilendirilmesi, bağlantılarının ortaya konulması gereği vardır. Her kim yapacaksa, bunu  da o yapacaktır. Böylece İslam din olarak gerçek anlamda tanınmış olacak, onun bihakkın tahsil edilen ilmi de hem taliplerinin ayağını sabit kılacak hem de ufuklarını açacaktır.
Başaranlara selam olsun!
24.09.2012
GARİBCE

22 Eylül 2012 Cumartesi

Bizim ilahiyatçılar neden anlaşamazlar?



İlahiyatçılar neden anlaşamazlar?
Önce bu tespit doğru mudur? Garibce diyor ki: El-Cevap: Doğudur.
Peki, sebep nedir o zaman? El-Cevap: Sebep değil belki sebepler demek lâzım.
-Peki, say!
-Bir, barut yok.
-Eğer öyle ise gerisine lüzum yok.
Bence barut mesabesinde olan eksiklik dil meselesidir.
Garibce nazarında sözü edilen anlaşmazlığın birinci sebebi ortak bir dilin henüz tutturulamamış olmasıdır. İnsanlar  konuşurlar veya yazarlarken bir çok kavramı, terimi kullanıyor ve fakat ondan ne kastettiğini her zaman belki kendisi de tam olarak bilmiyor, o yüzden de aynı terimi farklı zamanlarda ve yerlerde farklı bir biçimde kullanabiliyor, aynı kavrama farklı içerikler yükleyebiliyor.
Bundan daha yaygın olan durum ise herkesin o kavramdan ya da terimden ne anladığı oluyor. Söz gelimi ben “fıkıh” dediğim zaman bir süreci, entelektüel bir çabayı kastediyorum, ama okuyucu bunu belli bir zaman diliminde uygulanmış, yahut falanca kitapta ifadesini bulmuş  pozitif hukuk anlamında anlıyor. Haliyle benim kastım ile onun anlayışı arasında bir ayrışma, farklılaşma doğuyor.
İkincisi, bu dinin dili yeterince bilinmiyor.  Kimi anadili Arapça olması hasebiyle her şeyi anlayabileceğini sanıyor. Oysa, din belli bir süreç dahilinde kendi özel dilini de oluşturmuş oluyor. Salât kelimesi söz gelimi dua ve niyaz anlamından alınıp, ona Allah için  başka, melekler için başka, müminler için başka anlamlar kazandırılıyor, belli şekil şartlarını havi bir ibadetin özel adı kılınıyor. Bunun örnekleri sayılamayacak kadar çok olabilir.  Keza bu gibiler temel İslam bilimlerinin tarihini ve edebiyatını bilmedikleri için bir bakıyorsunuz ellerinde, dillerinde adamların isimlerini bile değişebiliyorlar, Ali b. el-Medînî Müdeynî oluyor, Yahya b. Maîn Muîn oluyor, Attâb b. Esîd Üseyd oluyor, Hemmâm b. Münebbih Hümâm oluyor… Oluyor da oluyor.
Gene bu tarihi bilmeme kronolojik bir takım sorunları ortaya çıkarabiliyor. Birçoğu zamanı şaşırıyor ve olmadık zamanda olmadık kişilere olmadık işler yaptırıyor.
Bizim gibi dili sonradan öğrenenler ise tam öğrenemiyorlar ve o kadar fahiş hatalar yapabiliyorlar ki sormayın gitsin. Eti yenilen hayvanların derileri, eti yenilmeyen hayvanların derileri anlamında olması gereken  “Cildü’l-me’kûl ve gayri’l-me’kûl” ifadesi “yenilebilen deriler, yenilemeyen deriler” diye çevrilebiliyor. Lâm-ı âkibeti lâm-ı ta’lil olarak alıp sebep sonuç ilişkisi türünden sözle asla bağdaşmayacak anlamları çıkarabiliyorlar. Meşhur  “Lidû li’l-mevti…” sözünü “ölmek için doğun” diye çevirmek gibi. Hiç insan ölmek için doğar mı? Yaşamak için doğar, ama akıbet çaresiz ölümdür.
“Uyuyup da kılmadıkları (namaz), kıldıklarından hayırlıdır” şeklinde olması gereken bir metni “Kılmayanlar, kılanlardan hayırlıdır” şeklinde anlayıp Hz. Ömer’e ait bu sözü  teravihi kılmanın ademi meşruiyetine delil olarak kullanan anlı şanlı adamlarımız çıkabiliyor.
İn-i vasliyyeyi şartiyye olarak alıp, tanımlarda bile abuk sabuk cümlelere yer verebiliyorlar.
Terim olarak kullanma anlamındaki “ıtlâk”ı salıvermek anlamında anlayıp, adamakıllı ipten kopanlar oluyor.
Bunların örnekleri saymakla bitmez.
İki: Ortak bir zemin oluşturulamıyor. Ben kendime göre bir şeyler okuyor ve tahsil ediyorum. Sen de kendine göre bir şeyler okuyup tahsil ediyorsun. Üçüncümüz ise daha farklı. Bunlar aynı şeyler olmadığı için, benim çok iyi bildiğim bir şeyi sen hiç duymamış olabiliyorsun. Senin bildiğin konuda da ben yaya. Üçüncümüz ise keza öyle. Sonra üçümüz bir araya geldiğimiz zaman ortak bir payda oluşturup da onun üzerinden hareketle belli bir hedefe doğru yol alabilme imkânımız oluşmuyor.
Söz gelimi kendi fakültemiz de bile aynı dersin farklı hocaları, öğrencilerini farklı konulardan sorumlu tutabiliyor ya da ağırlıkları çok farklı olabiliyor. Birisi feraiz konusunu, öğrencinin  kırk işlemi çözebilecek kadar iyi öğrenmesini istiyor ve ona göre uzunca bir zaman ayırıyor, öbürü miras konusunun tümüne bir haftalık (dört saat) bir zamanı yeterli görebiliyor.  Sonuçta müfredat aynı bile olsa hoca bildiğini okur, kavli kadîmi tecelli ediyor.
Tıp okuyanlar bölüm ayrımına gitmeden tahsil hayatının büyük bölümünü aynı dersleri okumakla geçiriyor. Dolayısıyla her tıp mezunu tıbbın her konusunu aynı şekilde okumuş, ama daha sonra belli bir alanda uzmanlaşmış olarak yetişiyor. Fakat bizde söz gelimi tasavvufta doktora yapmış olan bir kimse belki hiçbir fıkıh metni okumamış olabiliyor. Ben tasavvuf çalışacağım, fıkıhtan bana ne diyebiliyor. Öyle olunca da her biri sanki gözüne at gözlüğü takmış gibi bir tür akademik körlük içine düşebiliyor. Yeterince hem derinlik, hem de olabildiğince ufukta genişlik bir türlü oluşmuyor.
Şimdilik bu kadarı yeterli. Eğer bu tespitler doğruysa ilahiyatçılar kendi aralarında nasıl anlaşabilsinler? Bu adem-i imkana talik gibi bir şey olur.
Vesselam!
23.09.2012
GARİBCE

Ulema ne işe yarar?



Ulemasız bu iş olur mu?
El-Cevap: Olmaz.
Doktorsuz tababet olursa, ulemasız da diyanet olur.
Ha nasıl olur? Tababette kocakarı ilaçları her derde derman olur, muskacılar, üfürükçüler, tükürükçüler deva dağıtır, askerliğini revirde yapmış olanlar, iğne vurmasını bilenler doktor kesilir, sonunda da “yarım doktor candan eder” sözü ne kadar da doğru imiş diye insanlar dizlerini döverler.
Diyanette ise, insanlar takvim yapraklarından, şuradan buradan şimdiyse internetten her ne okuduysalar hoca kesilirler, hele bir de meal falan okumuşsa artık hak getire… Allah şöyle buyuruyor, Peygamber şöyle duyuruyor diye ahkâm keserler ve sonunda da “yarım hoca dinden eder” sözü bizim için de artık bittecrübe sabit bir gerçeklik halini alır.
Ulama, bir vetire halinde bir geleneğin tevarüsünü mümkün kılan ve sürdüren bir zümrenin adıdır. Esasen bunlar peygamberin varisleridirler. İsrailoğullarındaki nebilerin işlevlerine benzer işlevleri vardır. Belli bir dil kalıbı içinde inen, belli bir üsluba sahip olan hem zaman ve hem de mekan olarak bir aidiyeti bulunan (Rabbânî= Allahca değil arabî-ümmî olan) bir mesajı, aynen İsrailoğulları nebilerinin Musa şeriatını kendi dönemlerine ait şartlar doğrultusunda güncellemeleri ve ihtiyaçlara çözümler üretmeleri gibi, ulema da arabî-ümmî karakteri olan münzel şeriatı müevvel kılma yani kendi dönemlerine uygun hale getirme, kendi zaman ve mekan özelliklerini dikkate alarak onu  güncelleme vazifesini bihakkın yerine getirebilecek kimselerdir. Bu ağır ve zor yükümlülüğü yerine getirebilmek için ehliyet ve liyakat gerekir. Bu, ancak tevarüs edile gelen bir meleke ile mümkün olur. Kişi, “kendim okudum kendim yazdım, sonunda da âlim oldum” demekle âlim olamaz. Şöyle ya da böyle emaneti kendisinden devraldığı üstazlarının olması gerekir. İcazet usulü bu gerekliliğin en belirgin ve kurumlaşmış şeklidir.  Hem bu usul ta Hz. Peygamber’e kadar çıkan bir usuldür. Hz. Peygamber, Cibrîl’den mezun, Cibrîl Allah’tan.
Sahabî Hz. Peygamber’den aldığını sonrakilere aktarırken, aynen onun gibi davranmaya, onun tavırlarını yansıtmaya  özen gösteriyor.  Aktardıklarının ümmetçe  kabulü ise, ancak ondan tevarüs edilen genelin bir cüzü olabilmesi imkanına bağlı oluyor. Genele uymayan, onu farklı bir mecraya çekmeye çalışan aktarımlar kabul görmüyor, şaz olmakla nitelenerek bir tarafa atılıveriyor, ciddiye alınmıyor. İbn Mesûd, Hz. Peygamber’e en çok benzeyen biri olarak  temayüz ettiği gibi, onun yetiştirdiği Alkame’de İbn Mesûd’a en çok benzeyen biri olarak temayüz ediyor. İbrahim  Alkame’ye, Hammâd İbrahim’e  ve nihayet Ebu Hanife Hammad’a… Bu, bir zincirin halkaları gibi iç içelik demektir ve böyle tevarüs edilerek geliyor. Birinin üstazlık dönemi ile bir sonraki üstazın taliplik dönemi örtüşüyor.  Uzun süreli beraberlikler yaşanıyor. Bir sonraki bir öncekinin “sahibi” yani  seneler boyu onun sohbetinde bulunan ve artık onu en az kendisi gibi tanıyan, kendi tercihleri onunkiler doğrultusunda şekillenmiş olan biri oluyor. Bunun soncunda o bedenen ölse bile, onun manevi varlığı sahibinde devam ediyor. Ebu Hanife demek, aynı zamanda geriye doğru Hammad demek, İbrahim demek, Alkame demek  ve İbn Mesud demek oluyor. Dolayısıyla Ebu Hanife sadece kendisini temsil etmiyor, birbirlerinden tevarüs etmiş olan üstazlarını da ifade ediyor. O yüzden de o, artık giderek oluşma aşamasına gelmiş bir geleneğin temsilcisi olabilme gücünü ihraz etmiş oluyor. Bunlar birbirlerinden sadece bilgi öğrenmiyorlar, o bilginin bağlamını da, maksadını da öğreniyorlar. Uzun süreli sohbetler sonucu bir sonrakinde bir öncekisinde mevcut olan melekeye benzer bir meleke hasıl oluyor ve bu süreklilik sayesinde öncekilerin bilgisi geleneğe dönüşüyor ve derelerdeki cıbıl suların sonunda bir ırmakta toplanarak eşli eşli akması gibi çevreye hayat veren, bir medeniyet havzasının oluşmasına imkan veren bir güç ve berekete sahip oluyor.
Allah’ın evrene müdahalesi biri halk (yaratma) düzleminde biri de el-emr düzleminde olmak üzere iki şekilde oluyor. Yani halk ediyor yaratıyor ve yarattığını da el-emr ile yönetiyor. Bu el-emr’in yeryüzüne  indirilmiş olan özü şeriatı oluşturuyor. Şeriatın açılımını ise el-Emrin mutlak sahibi, “ululemr”e havale ediyor.
Ululemr, zaman içinde ulema ve ümere diye iki sınıfa ayrılıyor. Ümera yönetim erkini, ulema da bu erkin tabi olacağı hukuku (fıkhı) oluşturuyor.
Ümera hukuka  tabi, hukuk ise şeriata yani bir öz (ruh) olarak indirilmiş olan el-emr’e.
Bunun güncellemesini yapacak olan da ulema.
Hal böyle ise ulemasız bu iş olur mu?
El-Cevap: Olmaz.
Ulema nerede? Yok, onlar geçmişte kaldı.
Peki, geçmişte kalan bir ulema, bugünün hukukunu yapabilir mi?
El-Cevap: Hayır yapamaz.
Peki, hukuksuz şeriat olur mu? El-Cevap: Olmaz.
Peki, şeriatın kıyamete kadar devamı ilahi koruma altında değil miydi? El-Cevap: Evet.
Galiba bir yerde yanlışlık var.
En iyisi bunu var olmayan ulemaya sormalı?
Dua ile!

22.09.2012
GARİBCE
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...