26 Ekim 2012 Cuma

Bayramlı cumamız Cuma olsun!



Bugün bayramın ikinci günü ve Cuma…
Hacıların ise bayram günü… Allah bizden mutlak isabeti istemiyor. Ona gücümüz de yetmezdi zaten. Elimizden gelen cehd ve gayreti ortaya koyabiliyorsak, yönümüzü tespit için elden gelen gayreti gösterdikten sonra namazımız kıbleden başka yere doğru kılınmış da olsa kabul etmesi gibi, günleri şaşırarak bayram ya da hac etmemizi de kabul ediyor. Ama bunun şartı, isabet için elden gelen cehdi (ictihad) eksiksiz ortaya koymak.
Bugün mahalle camisine gittim. Doğrusu Cuma olduğunu unutarak biraz da geç gitmiş oldum. Cemaat kalabalıktı, ilave hasırlarla caddeye taşmıştı. Hutbeye birisi çıktı. Dışarıda sesinden takip ediyoruz haliyle. Camiin imamı olmadığı belli idi. Zannın çoğundan kaçının mealindeki ayetle giriş yaptı ve ahlâka dair bir hutbe irad etti. Okuması kıttı, .belli ki daha önce hiç okumamıştı. Her bir şeyi bir birine kattı. Belli ki yer yer satırlar da atlanıyordu. Bayrama denk gelen böylesi bir Cuma hutbesi hiç hoş olmadı. Konu olarak da güncel değildi. Bayram münasebetiyle ziyaretleşmenin, birlik ve beraberlik olmanın, kaynaşmanın önemi gibi bir konu daha uygun olabilirdi.
Neyse namazı bitirdik ve dağıldık.
Cuma, esas itibariyle bir ibadet olması yanında haftalık bir etkinliğimiz olmalıydı. Ama öyle gözüküyordu ki herkes yasak savma kabilinden gelmiş bir an evvel dağılmanın telaşı içindeydi. Cumanın en güzel yanı, eve dağılma anı gibi algılanıyordu.
Bu Cuma, bizim cumamız değil… Bu Cuma bize bir haftalık heyecan verecek bir etkinlik değil.
Bu Cuma, bize önümüzdeki hafta boyunca ışık tutacak bir Cuma değil.
Bu Cuma bir hafta arayla günahlarımıza kefaret olabilecek bir Cuma görüntüsü vermiyor.
Bu Cuma, bedenlerimiz gibi gönüllerimizi de bir araya cem etmiyor.
Bu Cuma, başta imam olmak üzere mahalle sakinlerini dar bir mekanda toplamanın ötesinde çok şey vermiyor.
Bütün bunlara rağmen Cumamız -gene de sağ olsun- kendi üzerine düşeni yapıyor.
Ah dinî hizmet veren hocalarımız, hizmet alan cemaatimiz de kendi üzerine düşeni az çok yapsa.
Cumamız gerçek cumalar olsa!
Her hayırlı duamız kabul olsun!
Bayramlı cumamız mübarek olsun!

26.10.2012
GARİBCE

24 Ekim 2012 Çarşamba

Bugün kurban bayramı: Mübarek olsun!



Bir bayrama daha eriştik. Rabbimize hamd olsun. Bu bayramı bizim için bayram kılan sevgili peygamberimize salat ve selam olsun!
Bugün ne yapıyoruz:
Berâ b.Âzib anlatıyor: Hz. Peygamber Kurban bayramı günü bize namazdan sonra hutbe irad etti ve “Kim namazımızı kılar, kurbanımızı da keserse yapılması gerekeni isabetle yapmış olur. Kim kurbanını namazdan önce kesmişse, o namaz öncesi (etlik) kesmiş olur, onunki kurban olmaz…”  buyurdu[1].
Yine başka bir rivayette de Hz. Peygamber bayram hutbesinde şöyle buyurmuştu: “Bu günümüzde yapacağımız ilk şey namazımızı kılmak sonra da gidip kurbanlarımızı kesmektir. Her kim bunu böyle yaparsa sünnete isabet etmiş olur.”[2]
Demek ki ilk işimiz bayram namazımızı kılmaktır.
Kurban bayramı namazının çeşitli tarifleri vardır elbet. Ama Garibce’nin tarifi halk irfanının tarifidir: İki salla bir bağla, üç salla bir yolla! Birinci rekatta Sübhaneke’den sonra ziyade üç tekbir; eller ilk ikisinde yana salınacak üçüncüsünde bağlanacak,  ikinci rekatın en sonunda da rükua gitmeden önce ziyade dört tekbir alınacak; ilk üçünde eller yana salınacak dördüncüsünde ise rükua yollanacak.
Kim ne derse desin ve ne kadar çarıklı bulunursa bulunsun, bendeniz bundan daha iyi tarif görmedim. Hikmetin ta kendisi. Hem cami hem mani. Akılda tutmaya bire bir. Maksat da o değil mi? Bilimsellik derdi yüzünden çoğu yazıp çizdiklerimizi kimse anlamıyor, biz bile birbirimizin ne dediğini anlamak için bazen bir metni birkaç defa okumak zorunda kalıyoruz.
İkinci işimiz kurban kesmek. Muhtemelen yarın ben saat on sularında elimde bir poşet etle eve dönmüş olacağım. Ne oldu? Kurbanı kestik, yüzdük, pay ettik ve evimize getirdik. Ailenin bu etkinlikte hiç katkısı, görgüsü olmayacak, haberleri bile bulunmayacak. Benim ise uzaktan seyretme imkânım. Çoğu artık kurumlara bağışladığı için onlar kesildiğini de görmez oldular.
Anlaşılan o ki bu iş kurumlaştıkça, kurbanımız ibadet havasından uzaklaşmaya başladı. Eve et getirme bayramı gibi oldu.
Bazı kuruluşlar, pay sahiplerine ilk gün et verebilmek için, arife günü kestirilmiş olan etlerden veriyorlar, kesimi yapan firma ile daha sonra da kurban etleriyle mahsuplaşıyorlarmış. Yani eğer kurbanın etinde kurban oluşuna sebep özel bir bereket varsa, artık ondanda mahrum kalınıyormuş.
Modernlik dünyamıza ne kadar sokulduysa, değerlerimizden bizi o kadar uzaklaştırdı ve onlara yabancılaştırdı.
Yakında kesimsiz kurban bağışı da yaygınlaşırsa bu gidişata bakarak şaşmamak lazımdır.
Ali Murat Daryal Hoca kurban kesmenin psikolojik ve teolojik temellerine dair kocaman bir kitap yazdı. Bu gidişle galiba anlattıkları boşa gidecek.
Her ne ise.
Yine de bayramımız bayram olsun; huzurun, sevincin, paylaşmanın, fakir ve fukaraya yardımın adresi olsun.
Sıla-yı rahim türünden ziyaretlerimiz daha bir çoğalsın. Küskünleriniz barışsın, gidilmeyenlere gidilsin, unutulanlar hatırlansın, büyüklere saygı, küçüklere sevgi gösterilsin. Sonsuz rahmet üzerimize çisil çisil yağsın. Yüzümüz gülsün. Bayram, herkes için bayram olsun.
Hayırlı bayramlarımız olsun!
Büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden!

25.10.2012
GARİBCE



[1] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (2 / 21)  عَنِ الْبَرَاءِ بْنِ عَازِبٍ ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُمَا ، قَالَ : خَطَبَنَا النَّبِيُّ صلى الله عليه وسلم يَوْمَ الأَضْحَى بَعْدَ الصَّلاَةِ فَقَالَ مَنْ صَلَّى صَلاَتَنَا وَنَسَكَ نُسُكَنَا فَقَدْ أَصَابَ النُّسُكَ ، وَمَنْ نَسَكَ قَبْلَ الصَّلاَةِ ، فَإِنَّهُ قَبْلَ الصَّلاَةِ ، وَلاَ نُسُكَ لَهُ
[2] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (2 / 20) 951- عَنِ الْبَرَاءِ قَالَ : سَمِعْتُ النَّبِيَّ صلى الله عليه وسلم يَخْطُبُ فَقَالَ إِنَّ أَوَّلَ مَا نَبْدَأُ مِنْ يَوْمِنَا هَذَا أَنْ نُصَلِّيَ ثُمَّ نَرْجِعَ فَنَنْحَرَ فَمَنْ فَعَلَ فَقَدْ أَصَابَ سُنَّتَنَا

İslam’ın siyasî birliği ve bayramlar



Şimdiye dek çok kere Müslümanlar farklı günlerde bayram yaptılar. Ne oldu? Hiiç!
Zaman zaman aynı günde de bayram yaptıkları oldu. Ne oldu? Gene kocaman bir hiiç! Diyeceksiniz ki o zaman bunca çabaya ne gerek vardı? Kendimizi üzmeye değer miydi?
Müslümanları kültürel olarak bir arada tutan çok sayıda ortak payda var. Ama onların siyasî olarak bir araya gelmeleri mümkün gözükmüyor. Bunda dünyanın gidişatını belirlemede kendilerini gerçek anlamda Yeryüzünün sahibi (eskiden olsaydı ruy-i zemine düşen zıllullah falan derdik) olarak gören ve bunun gerektirdiği davranışları neye mal olursa faturasını ödemeden hiç kaçınmadan siyaset eden dış güçlerin baskıcı emelleri oldukça belirleyici bir rol oynuyor. Osmanlının mirasının geride pay ediliş şekli, sadece haritaya bakmak yoluyla bile olsa bize aslında çoook şey söylüyor. Nasıl bölük pörçük edilmişiz?! Nasıl aramıza asla geçit vermeyen sınırlar koymuşuz, mayınlar döşemişiz?! Nasıl bir siyasî deha ve tahakküm ki koca ümmeti, üstelik hiçbiri kendi başına yeterli olmayacak şekilde bölmüşler. Kiminde nüfus var, toprak yok; kiminde toprak var, nüfus yok, kiminde petrol var; petro-dolarları nereye koyacaklarını bilmez olmuşlar, kiminde yoksulluk diz boyu; kiminde beyin gücü var, göç etmiş; kiminde kol gücü var Almanya’yı imara gitmiş. Potansiyel olarak belki her şey var ama bunların hepsi, bir araya gelip de tek bir vücut oluşturacak durumda değil. Böyle bir birleşimi engellemek için üstelik her türlü tedbir de var.
Eskiden siyasî anlamda bir hilafetimiz vardı, sembolik de olsa zaman zaman işe yarıyordu. Nitekim kurtuluş savaşı sırasında sırf hilafete sebep Hindistanlı Müslümanlar bize yardım etmişlerdi ve biz de o paralarla İş Bankası’nı kurmuştuk (Helal olsun!) Ama hilafetimiz çok sembolikti, faydası mı zararı mı büyüktü, belli değildi. Vaktiyle Mısır’da oturan Abbasî halifeleri gibi, gerçek hükümdarlara ve sultanlara menşurlar veren, unvanlar dağıtan bir makam olmak çok da anlamlı değildi. İcracı bir güç olamayınca bir makam olarak bir yer işgal etmesinin de anlamı yoktu. “Hilafet, Hükümet ve Cumhuriyet mana ve mefhumunda esasen mündemiç olduğundan Hilafet makamı mülgadır”  dedik ve onu tarihe mal olmuş bir kurum olarak sinemize gömdük. Gerçi basübadelmevt (öldükten sonra dirilme) hak ise de, bu gerçeklik bir iman işiydi ve ahirete yönelikti, belli ki bu kurum dünyada artık devrini tamamlamıştı.
Ama doğrusu sembolik de olsa İslam’ın siyasî birliğine ihtiyaç duyuluyordu. İslam Konferansı/İşbirliği Teşkilatı muhtemelen böyle bir ihtiyaçtan doğmuştu. Ama bir türlü etkin olamamıştı ve olamıyordu. Müslümanlar bayramlarını bile tevhit edemiyorlardı.
Bunun elbette birçok sebebi vardı. Ama en büyük sebep, bazı devletler ve yöneticileri için bu ayrılık bir varlık sebebi gibi gözüküyordu. Bütün Müslümanların siyaseten de birliğinin önündeki en büyük engeller, varlıklarını bu ayrılığa endekslemiş “devletlu”lerdi.
Geçmişte de ayrılıklar ve gayrılıklar oluyordu. Ama dünya o zamanlar çok büyüktü, ihtilâf-ı metâli’e itibar, Müslümanların birliğini zedelemezdi. İctihad farklılıkları her zaman olurdu, ama ülülemr bunlardan birini meriyyülicra kılar, ülülemrin emrinin iktiranına mazhar olan o görüş rüçhaniyet kesbeder ve bütün Müslümanların üzerinde toplanabileceği bir ortak payda haline gelebilirdi. En azından nazarî olarak bunun imkânı vardı.
Bugün bu işlevi kim görecek. Halifemiz yok. Onun yerini doldurmasını umut ettiğimiz İslam Konferansı/İşbirliği Teşkilatı, ancak hilafetin düştüğü ülke Türkiye’nin yavaş yavaş yeniden ayağa kalkmasıyla birlikte ona muvazi olarak itibar kazanmaya başladı. Ama henüz dünya Müslümanlarını siyaseten temsil edebilecek güçte olmaktan çok uzak.
Dünya Müslümanları birliğini tepedekilerin istemesi ve buna destek vermesi adem-i imkana talik gibi bir şey. Allah’tan demokrasi diye bir şeyi Müslümanlar da giderek öğrenmeye başladılar da belki halkların kıyamı sonunda onlar da mecburen ve mecburiyetten ayaklarını sürüyerek de olsa böyle bir birlikteliğe doğru adım atarlar. Artık dünya eskisi kadar büyük değil. Anında herkes, ne olup bittiğini görüyor ve biliyor. Kültürel anlamda zaten bir ve beraber olan Müslüman halkların hiç olmazsa bayramların birliği gibi sembolik birliktelikleri istemesi ve yönetimleri bu doğrultuda zorlaması bir ihtimal de olsa mümkün gözüküyor.
Demokrasinin olmadığı ülkeler ve onların yöneticileri bu birlikteliğe ne kadar gönüllü olacaklardır? Sözgelimi el-Memleke el-Arabiyye es-Suûdiyye (Bu arada memleket bizim dilimizdeki memleket değil, kelimenin tam anlamıyla el-krallık (!) demektir) yöneticileri böyle bir birlikteliğe ne kadar katkı sağlayacaklardır?
Vaktiyle Şerif Hüseyin, kendisini bütün müslümanların başı görme sevdasına kapılmıştı. Dünya Müslümanlarının üzerinde bunların siyaseten ağırlıkları ne olabilirdi ki? Bütün Müslümanlığın henüz Cezire dışına taşmadığı bir anda Hilafetin Kureyş’in elinde, halifenin de Kureyşli biri olmasının vakıa olarak (reel politik) da bir anlamı vardı. Çünkü tüm Araplar ancak bir Kureyşlinin etrafında toplanabilirlerdi. Şimdi bütün dünya Müslümanlarına nispetle Arapların hem nüfusu ve hem de nüfuzu belli.
Buna rağmen genelde Araplar ve özelde de Suud Kralları, kendilerini bu dinin sahibi görmektedirler. Kendilerine Hâdimü’l-Haremeyn derler, ama davranışları, tavırları itibariyle Sahibü’l-Haremeyn gibidirler. Kabe’nin tepesinden bakan Krallık Sarayı bu şuuraltının dışa vuran yalın bir tezahürüdür. Bu sahipler, o kutsal beldeler ve özelde de kıblegâhımız olan Kabe ve etrafındaki Mescid-i Haram’ın Mekke’ye nispetle konuşlandırılması, varlığının geleceğe taşınması, geçmişinin ve tüm hatıralarının korunması konusunda dünyanın en uzak köşesinde yaşayan diğer Müslümanların da hakkı olduğunu asla kabul etmezler, mevcut anlayışı sürdürerek bunu yapamazlar. Hal böyle olunca da kendi varlık sebeplerini ortadan kaldırıcı vaktiyle 1978 yılında İstanbul’da yapılan ve Suutlu delegelerin de katıldığı “Rüyet-i Hilal Konferansı”nda alınan kararlara,  ayların tespiti ve bayram günlerinin tevhidi yolunda belirlenmiş olan kriterlere uyamazlar. İki kişinin gördüğü iddiasına dayalı olarak mahkemenin vereceği kararlarla tüm müslümanların kaderini ilgilendiren bayram ve hac günlerini belirlemeyi bir dayatma olarak sürdürürler.
Bu konferansla ilgili DİB başkan yardımcısı Ekrem Keleş  tarafından verilen kısa bir bilgi:
''Diyanet İşleri Başkanlığı 1978 yılında İstanbul'da Rüyet-i Hilal (Hilalin Görünmesi) konusunu tartışmak üzere 22 İslam ülkesinden katılımla konferans düzenlemiş ve din alimleri ile astronomların katılımıyla bir takım kriterler belirlemiştir. Bu kriterlere göre hilalin görülebilmesi için astronomik olarak güneş battıktan sonra batı ufkunda görülmesi, güneş ile ayın arasında en az 8 derecelik açısal mesafe bulunması ve bu mesafenin en az 5 derecesinin ufuk üzerinde olması gerekiyor. Bunlar görülebilirlik kriterleri. Sadece astronomik hesaplamalar değil, hilalin görülebilirlik esası üzerine hesap yapılması ve bu çerçevede kameri ayın belirlenmesi gerekiyor. Bu ilkeleri Diyanet İşleri Başkanlığı 1978 yılından bugüne uyguluyor.''
Bu konferansta alınan kararla Mekke'de bir rasathane kurulması yönünde karar alındığını ifade eden Keleş, ''Çünkü Mekke-i Mükerreme İslam'ın doğduğu yer ve İslam dünyasının merkezi. Mekke'de kurulacak rasathane ile burada bilimsel hesaplamalar yapılması ve bu doğrultuda rasatlar gerçekleştirmesi kararlaştırıldı. Böylece İslam dünyasında Hicri ayların başlangıcı sağlıklı bir şekilde tespit edilsin ve birlik sağlansın denilmişti'' dedi.
Ancak aradan geçen süre içinde Suudi Arabistan'ın fıkıh kitaplarında tarif edildiği şekilde eskisi gibi ''sadece hilali görerek aya başlama ve tamamlama ilkesini'' benimsediği için bu karar uygulanamadı.
Bu seneki durumla ilgili olarak da Diyanet adına bir değerlendirme yapan değerli Ekrem Keleş hocamız şöyle bir açıklama getirmiş:
Diyanet İşleri Başkanlığı bu yıl Zilhicce hilâlinin Güney Amerika’nın batısında astronomik hesaplamalara (yani takvime) uygun şekilde görüldüğünü, Kandilli Rasathanesinin de bunu doğruladığını açıkladı.
Suudi Arabistan Yüksek Mahkemesi ise kendi coğrafyasında görülmesini esas alarak, Zilhicce ayının bir gün sonra başladığına karar verdi.
Bu bir içtihattır ve Şafiî mezhebine uygundur.
Türkiye’nin esas aldığı Rasathane verileri ve takvim ise Hanefî mezhebine uygundur.

Garibce de diyor ki Diyanetin bu tavrı da genel konjonktüre uygundur.
Ne yapaydık yani… Doğru olduğuna inandığımız bir ilkeden mi vazgeçeydik. Ya da Suud yönetimini mi yola getireydik.
Şöyle böyle diyoruz ama biz Cumhuriyet Türkiye’si olarak çok yol almışız. Bunu ancak diğer İslam ülkeleri ile kıyaslayabildiğimizde anlayabiliyoruz.
Demokrasi galiba iyi bir şeymiş. Geç de olsa biz öğrendik, öğreniyoruz. Ama öğrenecek daha çoook kimse var!
Bakarsın Arap baharının ardından yaz da gelir, her türlü meyveyi dereceğimiz zamanlar olur.
Neden olmasın?
Dua ile!
Bayramınızı tebrik ediyor, huzur ve mutluluklar diliyorum.
24.10.2012
GARİBCE

Bayram hangi gün? el-Cevab: Deliye her gün bayram!



Bayramın hangi gün olduğunu soranların sayısı çoğaldı.

Garibce diyor ki: Deliye her gün bayram.
Biz üzerimize düşeni yaptık, hak ettik ve bayram ettik de Allah kabul etmedi mi!

Dünyada hâlâ iki yaklaşım var: Biri teşri’ye kafayı bozmuş olanlar. Bunlar Hz. Peygamber “Hilali görün!” dedi, öyle ise ille de görmeden olmaz diyenler. Ondan sonra da neyi, nerede ve nasıl ve ne ile göreceğini bir türlü bilemeyenler, bir iki kişinin “gördük” demesine, bütün İslam Dünyasının kaderini bağlamaya çalışanlar. Bunlar, önlerini yirmi dokuz günden fazla asla göremezler.

İkincisi de teşrii tekvin ile birlikte ele alıp, teşrîe ilişkin bir hüküm verecekse evvelemirde bu hükmün tekvindeki karşılığını, mesnedini tespite mübaderet edip, öyle karar verenler. Yani bir kapak atacaksa, önce kazanı tespit edip de ona uygun düşecek bir kapak atmak yanlısı olanlar.
Eğer aklımız olmasaydı, birinci yol bizim için de vazgeçilmezdi.
Eğer elimizde mutlak gerçekliğin ölçütlerini ve esaslarını veren bir kitabımız olmasaydı, takvim belirlemede on beş asır önce zaten başka bir yolu da olmadığı için rü’yeti esas alma araç hükmünü aynı şekilde bugün bizde alırdık. Ama Kitab bize amaç değerlere ulaşabilmenin araç değerlerinin çokluğunu da bildiriyor ve “Ayın ve güneşin bir hesap üzere olduğunu” söylüyor. Amaç olan ibadetlerimizin ifası için, elinde başka ölçüt olmayanlar için güneşin gölge boyundan vb. bahsediyor, ama aynı Kitab asıl bize ilkeyi veriyor.
Bizim ilkemiz şudur: Tevhid gereği tekvin ve teşrii birlikte ele almak ve teşrii tekvin üzere oturtmak. Aynen kazana kapak uyarlamak, makineye kullanma kılavuzu yazmak gibi. Hesap ile ayın ve güneşin takvimini belirlemeye kalkışanlar amaca teşriden değil, tekvin üzerinden yürüyorlar. Ama onlara bu hareketi de gene teşrî öğretiyor.
Sadece teşrî’e kafa takıp da tekvini göz ardı edenler, sanki tekvine itibar etmek hâşâ Allah’tan başkasının yasalarına itibar etmek gibi değerlendiriliyor. Daha doğrusu sonuç o anlama geliyor. Eski ayın sonu ve yeni ayın başını sadece iki kişinin görmesiyle ispata çalışırken –ki bu araç vaktiyle yegâne idi ve alternatifi henüz yoktu- artık çok iyi bilinen ve sonuçları da yüzyıllar boyu tecrübe edilmiş olan ve en ufak bir yanılma payının dahi olmadığı tecrübî olarak da bilinen hesaba sırt çeviren, ona itibar etmeyen bu adamlar sanki bu hesaba esas olan tekvinin bir başka elden kotarıldığını düşünüyor olmalılar. Hâşâ! Ama mazurdurlar çünkü akılları ermiyordur. Ya da zaten hiç yoktur ve sorumlu da değillerdir! Veyahut da akılları develerin kıçlarını yağlamak varken, tamponları altından olan arabaların sevdasındadır.
Deliye her gün bayram.
Garibce, size aklınıza mukayyet olmanız için dua ediyor.

24.10.2012
GARİBCE

Bu konuda Diyanet yetkilileri ne düşünüyor. Başkan’ın yaptığı açıklamalarla ilgili kendi sitelerinde yapılan haberi sizlerle paylaşmak istiyoruz.


İslam dünyasının takvim birliği sağlayamamış olması çok büyük bir eksikliktir

Tarih: 22.10.2012
Diyanet İşleri Başkanı Prof. Dr. Mehmet Görmez, Hac İdare Merkezinde bir basın toplantısı düzenleyerek Mekke’de Hac organizasyonunu takip eden basın mensupları ile bir araya geldi. Diyanet İşleri Başkanlığının kutsal topraklarda verdiği hizmetler hakkında bilgi veren Diyanet İşleri Başkanı Görmez, İslam dünyasınca kullanılması önerilen ortak takvim konusunda önemli açıklamalarda bulundu.
Bu yıl Müslümanların farklı günlerde Kurban Bayramı’nı idrak edecek olmalarının İslam dünyası için çok üzücü olduğunu vurgulayan Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, “Elini alnına koyarak dağlarda, tepelerde hilal arayarak, takvim birliği sağlamak mümkün değildir.” dedi.
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez şöyle devam etti:
“Bizim hesaplamamızın yanlış olduğuna dair en küçük ima görseydik bunu halkımızla paylaşmaktan çekinmezdik…”
“Biz Arafat'ta iken Türkiye'de kardeşlerimiz bayram yapmış olacak. Bu çok üzücü bir durum… Bugüne kadar takvimde birlik gerçekleştirememiş olmak, bayramlarda sevinçleri paylaşamamış olmak büyük bir eksiklik. Türkiye'de bu konuda pek çok kişi soru soruyor. Sosyal medyadan her gün çok sayıda soru gönderiliyor. 'Diyanet neden susuyor?' diye soruyorlar. Ben Türkiye'de iken Din İşleri Yüksek Kurulu ile toplantı yaptım. Kandilli Rasathanesinin yetkilileri ile görüştüm. Astronomi bilimiyle uğraşanlarla bir araya geldik. Toplantıların bilgilerini birleştirdik. Her iki bilgi değerlendirildi.
Bir Müslüman olarak bir hadis hocası olarak bu toplantılarımızda bizim yanlış yaptığımıza dair en küçük ima görseydim, bayramları ilan etme yetkisi Kandilli Rasathanesi'ne verilmesine rağmen bunu halkımızla paylaşmaktan çekinmezdik. Peygamberimizin İslam mesajını getirişinin üzerinden 14 asır geçmiştir. Uluğ Bey’leri, Ali Kuşçu’ları yetiştirmiş, astronomi ilmini medreselerde hadis ve tefsirle birlikte ders olarak takdir etmiş bir millet olarak, dünyadaki uzay, astronomi bilgileri, Güneş'in hareket hesapları matematiksel olarak tespit edildikten sonra, insanların dağlarda tepelerde ellerini alınlarına koyarak hilali aramalarıyla takvim birliği sağlamamız mümkün değil. Birlikten bahsediyorsak bu yolla birlik olmaz.”
“Dağlarda, tepelerde hilal gözetleyerek veya gözetlediğini söyleyerek bayramlara birlikte başlamamak doğru değildir…”
Kur'an-ı Kerim'de geçen “Güneş ve Ay belli bir hesap içerisinde hareket eder.” ayet-i kerimesini hatırlatan Diyanet İşleri Başkanı Görmez, “Eğer Müslümanlar 14 asırdır bu tespiti yapamamışsa bu, büyük bir ayıptır. Bu hesabı insanlık tespit etmiştir. Bundan bir asır önce insanlar namaz vakitlerini belirlemek için bir çubuk dikerek gölgesini ölçüyorlardı. Gölgeyi ölçerek namaz vakitlerini hesap ediyorlardı. Şimdi ise kolumuzdaki saate bakarak hesap ediyoruz. Artık gölge ölçerek namaz vakitlerini tespit etmiyoruz. Dolayısıyla dağlarda, tepelerde hilal gözetleyerek veya gözetlediğini söyleyerek bayramlara birlikte başlamamak doğru değildir.” dedi.
Diyanet İşleri Başkanı Görmez şöyle devam etti:
“Birlik önemlidir. İslam dünyasının birlikte bayram yapmasına çok önem veriyoruz. Onun için kendi sistemimiz üzerinde ısrarcıyız. Bununla takvim birliği sağlanabilir. Elini alnına koyarak dağlarda tepelerde hilal arayarak, takvim birliği sağlamak mümkün değil.”
“Rü’yet-i Hilal Konferansı’nın kararına uyulmamıştır…”
“1978 yılında Ru’yet-i Hilal Konferansı’nda şu karara varılmıştır: Dünyanın herhangi bir noktasında, bir rasathane marifetiyle hilal görüldüğü tespit edilebiliyorsa, bizim coğrafyamızda da imsak vakti girmemişse o takdirde biz, ertesi günün hilalini birlikte idrak etmiş oluruz ve o hicrî ayın başlangıcına girildiğine karar verilmiş olur. Ama üzülerek belirteyim ki belli bir süre sonra bu karara uyulmamıştır.”
“Bu konu kardeşler arasında bile ihtilafa neden oluyor…”
“Bu konu özellikle gönül coğrafyalarımızdaki kardeşlerimiz arasında bölünmeye neden oluyor. Türkiye’ye göre mi yoksa Suudi Arabistan’a göre mi bayram yapmak konusunda gönül dünyamızdaki ülkelerde ihtilafa neden oluyor. Elbette bu doğru değildir. Aynı evde kardeşler arasına bile bir fitne olarak girebilen bir konudur. Dolayısıyla 1978’de aldığımız kararı uygulamak istiyoruz.”
“İslam dünyasının birlikte bayram yapması konusunda ısrarcıyız…”
“Madem Türkiye’de bayram bir gün önce peki Diyanet İşleri Başkanlığı yetkilileri nasıl bir gün sonra Arafat’ta olabiliyorlar?” şeklinde bir soru soruluyor. Çok haklı bir soru. Bunun için de özellikle diğer üç mezhebin görüşünü alarak “ihtilaf-ı metali” dediğimiz, farklı bölgelerde hilalin doğuşunu değil, kendi coğrafyasında hilali görmeyi esas almak diye bir kural var. Bu kural da uygulanabiliyor. Türkiye’deki uygulama da doğrudur. Buradaki uygulama da doğrudur. Ama biz daha büyük bir doğruda ısrarcıyız. Nedir o? Bütün İslam dünyasının aynı gün bayram yapması, aynı gün bayram sevincini birlikte yaşaması. Bunun çok önemli olduğunu düşünüyoruz.”
“Birlik sağlanamazsa 2015’te bu sorun yeniden gündeme gelecek…”
“Takvim sistemimizde 2015 yılında hem Ramazan hem de Kurban Bayramı’nda ihtilaf yaşayacağız. Bir daha bu ihtilafı yaşamamak için Diyanet İşleri Başkanlığı olarak elimizden gelen her türlü gayreti sarf edeceğiz. Ama yolumuz bellidir. Yolumuz birlik yoludur. Takvim birliğini sağlamak esas olmalı. Takvim birliğini sağlamak “Güneş ve ay belli bir hesap içerisindedir.” ayetini dikkate alarak bütün astronomi ve fıkıh âlimlerinin birlikte bu tespiti en güzel bir şekilde yapmalarından geçiyor.”
“Türkiye’deki kardeşlerimize tekrar ifade ediyorum. Ne onların kurbanlarında ne de burada kesilecek kurbanlarda herhangi bir tereddüt yoktur. Çünkü pek çok fakihimize göre farklı bölgelerde hilalin doğuşunu farklı günlerde değerlendirmek vardır.”

23 Ekim 2012 Salı

Teşrik Tekbirleri



Arife günü sabah namazından başlayarak bayramın dördüncü günü ikindi vakti dahil toplam yirmi üç vakit farz namazlarımızın ardından teşrik tekbirleri getirmeyi unutmuyoruz.


 اللَّهُ أَكْبَرُ اللَّهُ أَكْبَرُ ، لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ وَاَللَّهُ أَكْبَرُ ، اللَّهُ أَكْبَرُ وَلِلَّهِ الْحَمْدُ
Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kurban etmeye tam anlamıyla teşebbüs ettiğinde ona Allah tarafından bir fidye olmak üzere bir koç ile gönderilen Cebrail belirmiş ve “Allahu Ekber! Allahu Ekber!” diyerek tekbir getirmiş, Hz. İbrahim “Lâ ilâhe illallahu Vallahu Ekber!” diyerek tehlil ile mukabele etmiş, İsmail de Allahu Ekber!  Ve lillâhi’l-hamd!” diyerek tekbir ve tahmidde bulunmuştu[1].
Bu üçlüden tevarüs edilen bu kutlu zikirle biz, bütün Peygamberlerin bu mübarek günde yapmış oldukları en üstün zikri[2] yapmış olmanın yanında aynı zamanda her dem onların bu hatıralarını da yad etmiş olmaktayız.
İbn Abbas Hac 28’de[3] geçen “eyyâm ma’lûmât =Belli günler”i Zilhicce’nin ilk on günü, Bakara 203’de[4] geçen “eyyâm-ı ma’dûdât = sayılı günler”i de teşrik günleri diye açıklamıştır[5].
Hz. Peygamber bu günlerde oruç tutmayı yasaklamış ve şöyle buyurmuştur: “ Arife günü (Zilhicce’nin 9. Günü),  Nahr (kurban) günü (10. gün) ve teşrik günleri (11, 12 ve 13. günler) biz Müslümanların yeme içme günleridir”[6].
Bu günlere teşrik günleri denmesi ile ilgili olarak iki izah vardır. Birincisine göre, bu günlerde hacıların Mina’da evleri ya da çadırları yoktur, hep güneş altındadırlar; o yüzden de “Güneşte yanma günleri” anlamında “teşrîk günleri” denmiştir[7].  Çünkü ş-r-k maddesi güneşin doğuşunu ve kızışını ifade eden bir fiil köküdür.
İkinci izaha göre ise bu isimlendirmenin, hacıların kurban etlerini kızgın güneşe serip kurutmaları sebebiyle olduğu söyleniyor[8].
Bu günler zikir günleridir. O yüzden Arife günü sabah namazının farzı akabinde başlayarak her farz namazın akabinde teşrik tekbirleri getirilmesi gereklidir. Bu Ebu Hanife’ye göre sekiz vakit ve sünnet, İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’e göre ise 23 vakittir ve farz namazı kılan kadın erkek, yolcu mukim herkese vaciptir[9]. Mezhepte fetva 23 vakit görüşü doğrultusundadır.  Buna göre bayramın dördüncü (teşrîk günlerinin son) günü ikindi vakti akabinde alınacak tekbirle sona erer[10].
Hz. Peygamber teşrik günlerinin hepsinde kurbanın kesilebileceğin beyan buyurmuştur[11].  Hanefîler bunu bayramın ilk üç günü şeklinde kayıtlıyorlar. Şâfiîlerde ise dördüncü günde de kesilebiliyor. Günümüzde kesim işlerinin kurumsallaştırılması ve belli merkezlerde toplanması müthiş bir izdihama sebep olmakta ve zaman zaman ilk üç gün içinde kesim işlemi tamamlanamamaktadır. Hz. Peygamber’in haddizatında böyle  bir beyanının olması ve bunun esas alınarak kesim vaktinin belirlenmesi karşılaşılan bu türden izdiham ve yetiştirememe sıkıntılarının ortadan kaldırılmasında  etkin olacaktır.
Dua ile!

24.10.2012
GARİBCE


[1] العناية شرح الهداية - (2 / 438) أَنَّ جِبْرِيلَ لَمَّا جَاءَ بِالْقُرْبَانِ خَافَ الْعَجَلَةَ عَلَى إبْرَاهِيمَ عَلَيْهِمَا السَّلَامُ فَقَالَ اللَّهُ أَكْبَرُ اللَّهُ أَكْبَرُ ، فَلَمَّا رَآهُ إبْرَاهِيمُ قَالَ لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ وَاَللَّهُ أَكْبَرُ ، فَلَمَّا عَلِمَ إسْمَاعِيلُ بِالْفِدَاءِ قَالَ اللَّهُ أَكْبَرُ وَلِلَّهِ الْحَمْدُ.
[2] العناية شرح الهداية - (2 / 438)
وَرَوَى ابْنُ عُمَرَ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ قَالَ " { أَفْضَلُ مَا قُلْت وَقَالَتْ الْأَنْبِيَاءُ قَبْلِي يَوْمَ عَرَفَةَ : اللَّهُ أَكْبَرُ اللَّهُ أَكْبَرُ لَا إلَهَ إلَّا اللَّهُ وَاَللَّهُ أَكْبَرُ ، اللَّهُ أَكْبَرُ وَلِلَّهِ الْحَمْدُ }
[3] لِيَشْهَدُوا مَنَافِعَ لَهُمْ وَيَذْكُرُوا اسْمَ اللَّهِ فِي أَيَّامٍ مَعْلُومَاتٍ عَلَى مَا رَزَقَهُمْ مِنْ بَهِيمَةِ الْأَنْعَامِ فَكُلُوا مِنْهَا وَأَطْعِمُوا الْبَائِسَ الْفَقِيرَ (28) ثُمَّ لْيَقْضُوا تَفَثَهُمْ وَلْيُوفُوا نُذُورَهُمْ وَلْيَطَّوَّفُوا بِالْبَيْتِ الْعَتِيقِ (29) [الحج : 28 ، 29]
[4] وَاذْكُرُوا اللَّهَ فِي أَيَّامٍ مَعْدُودَاتٍ فَمَنْ تَعَجَّلَ فِي يَوْمَيْنِ فَلَا إِثْمَ عَلَيْهِ وَمَنْ تَأَخَّرَ فَلَا إِثْمَ عَلَيْهِ لِمَنِ اتَّقَى وَاتَّقُوا اللَّهَ وَاعْلَمُوا أَنَّكُمْ إِلَيْهِ تُحْشَرُونَ (203) [البقرة : 203]
[5] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (2 / 24) وَقَالَ ابْنُ عَبَّاسٍ وَاذْكُرُوا اللَّهَ فِي أَيَّامٍ مَعْلُومَاتٍ أَيَّامُ الْعَشْرِ وَالأَيَّامُ الْمَعْدُودَاتُ أَيَّامُ التَّشْرِيقِ.
[6] سنن أبي داود ـ محقق وبتعليق الألباني - (2 / 295) قَالَ رَسُولُ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- « يَوْمُ عَرَفَةَ وَيَوْمُ النَّحْرِ وَأَيَّامُ التَّشْرِيقِ عِيدُنَا أَهْلَ الإِسْلاَمِ وَهِىَ أَيَّامُ أَكْلٍ وَشُرْبٍ ».
[7] أخبار مكة للفاكهي - (4 / 260)  2584 - حَدَّثَنِي إِبْرَاهِيمُ بْنُ يَعْقُوبَ، عَنْ يَحْيَى بْنِ آدَمَ قَالَ: ثنا أَبُو حَمَّادٍ، عَنْ جَابِرٍ قَالَ: سَأَلْتُ أَبَا جَعْفَرٍ لِمَ سُمِّيَتْ أَيَّامَ التَّشْرِيقِ قَالَ: لِأَنَّهُمْ كَانُوا يُشَرِّقُونَ لِلشَّمْسِ بِمِنًى فِي غَيْرِ بُيُوتٍ وَلَا أَبْنِيَةٍ فِي الْحَجِّ "
[8] شرح السنة 516 - (7 / 227) وأيام التشريق سميت به ، لأنهم كانوا يشرقون فيها لحوم الأضاحي أي : يقطعونها ويقددونها.
[9] العناية شرح الهداية - (2 / 440) وَقَالَا هُوَ وَاجِبٌ عَلَى كُلِّ مَنْ صَلَّى الْمَكْتُوبَةَ لِأَنَّهُ تَبِعَ لَهَا
[10] العناية شرح الهداية - (2 / 436) وَيَبْدَأُ بِتَكْبِيرِ التَّشْرِيقِ بَعْدَ صَلَاةِ الْفَجْرِ مِنْ يَوْمِ عَرَفَةَ ، وَيَخْتِمُ عَقِيبَ صَلَاةِ الْعَصْرِ مِنْ يَوْمِ النَّحْرِ ) عِنْدَ أَبِي حَنِيفَةَ . وَقَالَا : يَخْتِمُ عَقِيبَ صَلَاةِ الْعَصْرِ مِنْ آخِرِ أَيَّامِ التَّشْرِيقِ
[11] مسند البزار - (2 / 10) قَالَ رَسُولُ اللهِ صلى الله عليه وسلم : أَيَّامُ التَّشْرِيقِ كُلُّهَا ذَبْحٌ.

Bağlam: Kur’an , Müşrik Araplar ve Seyf Ayeti



Kur’an, Allah’ın kelamıdır. Yani sözdür. Her bir sözün kendine ait bağlamı olduğu gibi Allah’ın kelamının da belli bir bağlamı vardır. Bu bağlamları göz ardı ederek, kelamullahı bir kitap gibi sıralayarak bir Mushaf haline getirdiğiniz ve onu bir kitap gibi okumaya başladığınız zaman, kendi içinde çelişki gibi görünen birçok öğeye rastlamak mümkün olabilir. Muhtemelen Müşkilu’l-Kur’an adıyla yazılmış olan eserler de bu çelişki gibi görülen hususları izale etmeyi amaçlamış olmalıdır.
Söz gelimi Berâe (Tevbe)  suresiyle birlikte Müşrik Araplara yönelik olarak verilen ültimatoma bakalım. Bu surede daha sonra literatüre “Âyetü’s-seyf= Kılıç Ayeti” diye girecek olan
فاقتلوا المشركين حيث وجدتموهم... = Müşrikleri her nerede bulursanız öldürün!”  (Tevbe 9/5) ayeti bulunmaktadır.
Bu âyet Mekke müşriklerine yönelik bir ültimatom olmasına karşılık, bağlamından sarfı nazarla hükmü teşmil edilerek okunduğu zaman haliyle affı, güzellikle söylemeyi, hoşgörüyü, yüz çevirmeyi… ifade eden onlarca ayet ile çelişir bir hal almakta, bu çelişkiyi gidermek için de nüzul tarihi daha sonra olan bu kılıç ayetinin daha önce inmiş olan ve çoğu evrensel hukuk ve ahlak ilkeleri olan, din ve vicdan özgürlüğünün esaslarını oluşturan onlarca âyeti nesh ettiği iddiasıyla tefsirler yapılmakta, çelişkiden sözde kurtulalım denilirken hayatî ehemmiyeti olan onlarca ayetimiz de heba olup gitmektedir.
Oysa seyf âyeti Kureyş Araplarına özgü olarak inmiştir. Çünkü onlar Ümmü’l-kurâ’da yani İslam’ın mehdinde, başkentinde yaşamaktaydılar ve aynen bir çocuğun yeni doğduğunda kuvöze alınması ve bulunduğu ortamın her türlü mikrobik unsurlardan arındırılmasının gerekliliği gibi, oranın da her türlü şirk unsurlarından arındırılması iktiza etmekteydi. İslam’ın bekası için böyle bir kararın alınması hikmet gereği idi. Onlara şimdiye dek yüzlerce kez müsamaha gösterilmişti ve artık bu siyasete bir son vermenin zamanı gelmişti. Berâe suresi işte böyle bir ültimatomun adıydı. Bu işte  o kadar kararlılık vardı ki, indirilen her yeni surenin başında Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adı anılıyorken, bu surede müsamahaya mahal olmadığını ihsas için besmeleye dahi yer verilmemişti.
Bu siyaset başarılı da oldu ve çok geçmeden bütün Müşrik Araplar (Kureyş) Müslüman oldu ve çok geçmeden de İslâm’ın bayraktarlığını yapanlar arasında onlar da yer aldı.
Bağlamı dikkate alarak bu şekilde olması gereken bir izahat yapmak mümkün iken, sözde evrensellik vb. gibi içleri hiçbir zaman doldurulmamış sloganvari söz ve yaklaşımlar ile, Kur’an’ın pek çok genel geçer ilkesi heba edilmiş olmaktadır: Onlarla ifade edilen bu ayetlere birkaç örnek vermekle iktifa edelim:
“İnsanlara güzellikle söyleyin” (Bakara 2/83)
“Affedin, hoş görün…”  (Bakara 2/109)
“Dinde zorlama yoktur!” (Bakara 2/256)
“Eğer yüz çevirirlerse bil ki senin görevin tebliğdir (duyurmaktır)” (Al-i İmrân 3/20)
“Elçiye düşen sadece verilen mesajı yerine ulaştırmaktır” (Maide 5/99)
“En güzel olanı ile sav!” (Müminûn 23/96)
“Eğer yalanlarsa de ki sizin ameliniz size benim amelim bana!” (Yunus 10/41)
“Kendini bilmezler onlara bir şey derlerse onlar “selam= esenlik” diyerek savuşurlar.” (Furkan 25/63)
“İnkârcılara mühlet ver!” (Târık 86/17)
“Sen sadece bir hatırlatıcısın, onların üzerinde zorlayıcı değilsin!” (Gâşiye 88/21-22)
“Bağışlamayı esas al, marufu emret ve cahillerden yüz çevir!” (Araf 7/199)
“Sizin dininiz size, benim dinim bana!” (Kâfirûn 109/6)
……
Kur’an bize, onu çok sevip, öpüp başımıza koyduğumuz ve hiç durmadan hatim ettiğimiz zaman değil, aksine onu Kelamullah olarak iyi anladığımız, onun her bir şeyini kendi yerine koyduğumuz ve tümünü dikkate alarak, maksatları hasıl olacak biçimde anlamaya ve yorumlamaya çalıştığımızda fayda verir. İşte o zaman  nur olur önümüzü aydınlatır, şifa olur dertlerimize deva olur, rahmet olur her yönden bizi çepeçevre kuşatır, hidayet olur, doğruya, en güzele bizi götürür.
Dua ile!
23.10.2012
GARİBCE

22 Ekim 2012 Pazartesi

Kurbana Dair

Kurban bayramı arifesinde ortama ve beklentilere uygun düşeceği inancıyla kaleme almış olduğumuz "Kurbana Dair" başlıklı yazımızı sizlerle paylaşmak istiyoruz.
Bu vesile ile bayramımız şimdiden mübarek olsun!
Biraz uzuncadır, ama azminiz önünde engel değildir.
Kolay gelsin!

22.10.2012
GARİBCE



Kurbana Dair

Prof. Dr. Mehmet ERDOĞAN

 

Giriş: Kurban ve tarihçe

Kurban (Udiye), Allah Teâlâ’ya yaklaşmak amacıyla Kurban bayramı günlerinde (eyyâmu’n-nahr) davar (koyun keçi), sığır (manda dahil) ve deve cinsinden kesilen hayvana verilen ad olmaktadır.

Hz. Peygamber “Her ev halkına her yıl bir kurban ve bir atîre gerekir!” buyurmuştur. Atîre, vaktiyle Receb ayında kesilirdi. Daha sonra o uygulama kaldırıldı.

Gerek hac olsun gerek kurban, büyük ölçüde Hz. İbrahim geleneğinde önemli bir yer tutar ve onların yaşamış oldukları anıları bu vesile ile tazelemek ve o duyguları yeniden yaşamak amaçlanır.

Kurbanın tarihi muhtemelen insanlık tarihi kadar eski olmalıdır. Kur’an’da bilindiği gibi Hz. Adem’in çocuklarının kıssası anlatılır ve onların takdim ettikleri kurbanlardan birinin (Hâbil) kabul edildiği, diğerinin (Kâbil) kurbanının ise kabul edilmediği anlatılır[1].

 

Kurbanın hikmet ve yararları

Bir ayette de ifade edildiği üzere “güzel söz Allah’a ulaşmak üzere ağar, ancak onu yerine amel-i sâlih ulaştırır”[2] . Dolayısıyla bütün ibadetler gibi Kurban’ın kabulü de ancak bir amel-i sâlih olması halinde gerçekleşir. Yapılan işlerin, sıradan davranışlardan ayrılıp bir ibadet halini alabilmesi için onların “takvâ” üzere yapılmış olması, onlarla sırf Allah’ın rızasının amaçlanmış olması gerekir.

Bu özellik, ibadetlerde insanların dünyevî çıkar ve yararlarına yönelik unsurların olmadığı anlamına da gelmez. Esasen ibadetler dahi, kulun Allah’a yaklaşmak amacıyla yapacağı her fiil, sonuç itibariyle ya acilen (peşin olarak) ya da zaman içinde (dünyada ve elbette ki ahrette) kulun ve daha genel düzlemde tüm insanlığın (kamu) yararına olan şeylerdir. Bu manada anlamsız hiçbir ibadet de yoktur.

Hele bu kurban söz konusu olduğu zaman çok daha açıktır. Çünkü kurban sayesinde hem kesen açısından hem de toplum açısından pek çok menfaat bulunmaktadır. Her şeyden evvel genel ekonomi açısından bakıldığı zaman, bu vesile ile iktisadî alanda büyük bir canlılık yaşanmaktadır. Hemen her köyde sırf kurbanlık tedariki ve onları besleyip satma yoluyla geçimini temin eden bir kaç aile vardır. Büyük şehirlere kadar uzanan geniş bir yelpazede iktisadî anlamda ülke çapında büyük bir canlanmaya sebep olduğu herkes tarafından gözlemlenebilecek kadar açıktır. Hemen her türlü dernek ve vakfın bu işe soyunmuş olması, onlar için de kurbanın ne denli önemli bir gelir kaynağı olduğunu göstermektedir.

 

Kurbanın hükmü

Dinî hükmüne gelince, Hanefî mezhebine göre vâcib’dir. Vâcib onlara göre amelî farz demektir. Yani işlenmesinin gerekliliği açısından farzdan farkı yoktur. Ancak bu hükmü gerektiren deliller, bilgi değeri açısından amel yanında aynı zamanda itikadî bir hüküm de ispat edecek ölçüde katî (hem sübut hem de delâlet bakımından) bulunmadığı için ikinci derecede gereklilik bildiren bir hüküm olarak vacibi belirleme yoluna gitmişlerdir. Zira bir şeyin farz olması, o şeye aynı zamanda itikadı da gerektirir.

Kurbanın hükmü hakkında genelde Kevser suresinin son âyeti[3] delil olarak kullanılır. “Öyle ise Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!” şeklinde çevrilen “Ve’nhar” ifadesi, kurban kesme anlamında çok açık değildir. Çünkü kelimenin tam karşılığı “döşle” demektir. Zira “nahr” döş demektir. Buradan bıçağı hayvanın döşüne (develer döşünden kesilir ve buna nahr denir) vur şeklinde bir mana anlaşılır. Ancak pekâlâ zaten namazdan bahseden âyetin “namaz kıl ve döşle yani ellerini yana salma, döşüne koy!” anlamına gelmesi de mümkündür. O itibarla buradan delâlet açısından yüzde yüz kesin bir bilgiyi gerektiren farz hükmü çıkarılması mümkün değildir.

Kullanılan hadis delillerinden biri de “ Hali vakti yerinde olup da kurban kesmeyen bizim namazgâhımıza gelmesin!” şeklindeki nebevî beyandır. Buradaki vaîd (azarlama üslubu) kurbanın hükmünün asgarî gereklilik düzeyi olan vacib olmasını gerektirir.

Buna mukabil mezhep içinde kurbanın hükmünün sünnet olduğuna kail olan imamlar da vardır. İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’in böyle düşündüğü rivayet edilir. Onlar bu görüşlerine “Üç şey vardır ki bana yazıldı, size yazılmadı (başka bir rivayette) size ise sünnet oldu: Vitir namazı, kurban kesme ve kuşluk namazı” şeklinde rivayet ettikleri hadisi delil olarak kullanmaktadırlar. Ayrıca uygulamadan da Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer gibi bazı sahabîlerin, farz sanılır endişesiyle (zaman zaman) kurban kesmemiş olmalarını örnek olarak ifade ederler.

Diğer mezheplerde ise kurban güçlü sünnet kabul edilmekte, ayrıca kurban’ın şeâir-i islâmiyyeden olduğuna da vurgu yapılmaktadır. Bu yüzden de terkinin, sıradan bir sünnetin terki gibi algılanmaması gerektiğine dikkat çekilmektedir.  Kaldı ki Hanefî dışında kalan cumhura göre hükümler yedili değil beşli taksime tabidir. Onlar mutlak gerekliliği ifade için vacip tabirini kullanırlar. Öyle değilse mendûb derler. Sünnet de bu kavram içinde yer alır. Sonuç itibariyle kurban terki hoş karşılanamayacak derecede güçlü bir sünnettir. Bununla birlikte uygulamada Şafiî bölgelerde kurban kesiminin Hanefî mıntıkalara göre daha az ölçekte olduğu söylenebilir. Şahsen benim kanaatim Hanefî kesimlerde de hükmün biraz gereğinden fazla vurgulandığı ve bunun sonucunda oluşan örften naşi, aslında kesemeyecek durumda olanların bile kendilerini kesmek mecburiyetinde hissettikleri ve buna sebep gerekmediği halde borç altına girdikleri doğrultusundadır.

Bunun yanında bir de nisaba malik olan ailenin her biri için ayrı ayrı kurban kesilmesinin gerektiği görüşü de vurgulanmaktadır. Kurbana her kesimden talebin çokluğu da bu anlayışı tervic etmektedir. Oysa bizim Türk aile yapısında özelikle de çekirdek ailelerde esas itibariyle mal ayrılığı yoktur. Yani karı koca arasında mal ayrılığı gayrılığı yoktur, birinin malı ailenin malıdır. Bu itibarla aile adına kesilen bir tane kurbanın yeterli olması yolu tercih ve tavsiye edilmelidir. Hz. Peygamber kurbanını keserken “Bu benim, ailemin ve ümmetimin kurbanı diye” niyet ederek keserdi. Nitekim birinde iki koç kurban etmişti ve birini “Kendi ve ailesi adına” diye diğerini de ”Kendisi ve ümmeti adına” diye kesmişti[4].  Bu anlamda aile açısından niyetin bölünmesi gibi yersiz bir kaygıya mahal olmamalıdır.

 

Kurbanın rüknü:

Kurbanın rüknünün irakatu’d-dem olduğu ittifak konusudur. Yani, kurbanın kurban olabilmesi için mutlaka kurban bayramı günlerinde Hanefîlere göre ilk üç gün içinde (Şâfiîlere göre dördüncü günde de olabilir) kesilmesi gerekir. Kurban bayramının ilk günü fecrin doğuşu ile birlikte kurban da kesilebilir. Ancak meskun bölgelerde yaşayanlar kurbanlarını bayram namazından sonra keserler.

Kurbanın kurban olabilmesi için kesilmiş olmasının şart olması bu bağlamda sık sık sorulan, “Kurbanın canlı olarak tasadduku caiz midir?” sorusunu da cevaplamış olur. Böyle bir durumda yapılan şey sadaka olur, kurban olmaz.

Kurban, ancak kurban (kurbet) niyetiyle kesilir. Deve ve sığırın yedi kişiye kadar kimseye kurban olması mümkündür. Bu gibi durumlarda ortaklardan her birinin kurban niyetiyle iştirak etmesi gereklidir. İçlerinden birinin, gayrimüslim olması veya et niyetiyle kesime iştirak etmesi halinde (Hanefî mezhebine göre) hiçbirinin kurbanı sahih olmaz.

Müşterek kurbanlıklarda kurbet cihetinin de aynı olması şartı ise aranmaz. Yani biri adak, bir diğeri akika ve diğerleri de normal kurban niyetiyle bir araya gelseler ve müşterek bir kurban kesseler, bu caiz olur.

 

Kurbanın kesimi ve bazı psikolojik mülahazalar

Kurban bizzat kişinin kendisi tarafından kesilmesi daha uygundur. Hz. Peygamber’in veda haccında yüz kurban kestiği, bunlardan yaşları adedince bizzat kendisinin kestiği ve kalan kısmını da Hz. Ali’ye havale ettiği rivayet edilir. Eskiden bir müslümanın usulünce kurban kesmeyi becerememesi ayıp sayılırdı.

Kurbanın kurban olabilmesi için ille de kesilmesinin şart koşulması psikolojik tahlillere de tabi tutulmuş, bu konuda bazı çalışmalar da yapılmıştır (bk. Ali Murat Daryal, Kurban Kesmenin Psikolojik ve Metafizik Temelleri, MÜİFV. Yayınları, İstanbul) İnsanların içlerinde kan akıtmaya karşı bir meyil olduğu iddiaları vardır. Melekler de Allah yeryüzünde bir halife yaratacağını buyurduğu zaman hemen “Yeryüzünde bozgunculuk yapacak ve kan dökecek birini mi yaratıyorsun!” diye tepki göstermişlerdi. Arenalarda aç aslanlara parçalatılan insanların büyük bir tehacümle seyredilmesi, İspanyol boğa güreşlerinde madatorun her hamlesinde kana bulanmış boğaların yalpalamalarında oleylerin çekilmesi ve sonunda kalbe indirilen kılıç darbesiyle arenanın yıkılırcasına insanların coşması, şiddet içeren filmlerin büyük bir seyirci kitlesinin olması vb. insanın böyle bir yönünün olduğunu gösteriyor. İşte içinde sinsi bir halde yer tutan bu türden güdülerin meşru yollarla dışa vurumunun sağlanması, daha kötü neticeler doğurabilecek saldırgan davranışlardan onu alacağı gibi psikolojik yaklaşımlar ve tahliller yapılmaktadır. Hal böyle olunca, kurbanı bizzat kişinin kendisinin kesmesinin psikolojik açıdan daha da bir öneminin artacağı söylenebilir.

Günümüzde tabii şartlar değişti. Artık değil kendimizin kesmesi, kurbanın kesilmesini bile göremiyoruz. Ya evimize paket halinde ev geliyor, bazen tümüyle bağışlıyoruz onu d a göremiyoruz. Kurban bayramının sıradan bir tatilden farkı kalmıyor. İkram olarak da et yerine, tatlı ikramında bulunuyoruz.

 

Kurban ve israf

Kurban da hayvanlar kurban olarak kesilse de sonunda bunlar iktisadî açıdan birer değerdirler. O yüzden kesme işini ehil olan kimselere kestirmek ve gerek kesim sırasında gerek yüzüm ve gerekse içinin temizlenmesi ve etinin alınması sırasında israfa yer vermemek gerekir. Nasıl olsa kurbandır, bir hayır kurumuna verilecektir denilerek kurban derileri ehliyetsiz kişiler tarafından usulüne uygun olarak yüzülmemekte ve deriler kesilerek ekonomik açıdan genel toplamda çok büyük bir zarara sebep olunmaktadır. Ayrıca kurumlar tarafından kesilmiyor, kişiler kendileri kesiyorlarsa hayır kurumlarına verecekleri derileri mutlaka tuzlamalılar ve öyle katlamalılar. Zira tuzlanmadan uzun süre depolarda ve toplama mahallerinde bekleyen deriler kokmaya yüz tutmakta ve kalite itibarıyla değer kaybına uğramaktadır.

Kurban derileri post, kırba vb. gibi kullanım amaçlı değerlendirilebilir. Ancak kasap ücreti olarak kesen kimseye verilmesi ve satılması caiz değildir. Satılmış ise parasının tasadduk edilmesi gerekmektedir.

 

Kurban etlerinin değerlendirilmesi

Kurban etlerinin değerlendirilmesinde sünnet olanı, üç parçaya bölüp üçte birinin ev halkına yedirilmesi, üçte birinin eş dosta ikram edilmesi ve üçte birinin de fakir fukaraya tasadduk edilmesidir. Maddî durumu yerinde olmayan, çoluk çocuğu kalabalık olan aileler kurban etlerinin tamamını kendi ailelerine yedirebilirler.[5]

Deprem ve yaygın açlık gibi muhtaçların çok olduğu dönemsel zamanlarda kesilen kurban etlerinin üç gün içinde tüketilmesi, biriktirilip saklanmaması Hz. Peygamber’in bir arzusu olmaktadır. Ama öyle bir durum yoksa ihtiyaca göre üç günden sonrası için de saklanması caiz görülmüştür. Aslında kesmesi gerekmeyen ama buna rağmen bir şekilde kesen dar gelirli ailelere azını tasadduk edip çoğunu kendi aile efradı için saklamaları tavsiye edilebilir.

 

Kurban ile ilgili değişik sorunlar ve cevapları:

Kesimsiz kurban sadaka olur, kurban olmaz.

Kurbanın, gününde kesilememesi halinde daha sonraki günlerde kesilmesi gerekmez, tasadduk edilir. Fakir olanlar hakkında ise bir tür onlar için adak gibi sayılması sebebiyle mutlaka kurban niyetiyle alınmış olan hayvanın -bedelinin değil- kendisinin canlı olarak tasadduk edilmesi gerektiği söylenir.

Kurban etlerinden gayrimüslimlere de yedirilebilir.

Borç parayla yahut vadeli olarak yani henüz parası ödenmemiş, ileride ödenecek olması şartıyla alınmış hayvanların kurban edilmesi de caizdir.

Kredi kartıyla alınmış hayvanların kurban edilmesi caizdir.

Kesim sonrası tartılması ve karkas ağırlığı kaç kilo gelirse onun, önceden belli olan birim fiyatla çarpılarak bedelinin belirlenmesi yoluyla kurban kesimi de caizdir.  Hatta bu yöntemin, canlı canlı tartılarak alımı usulünden daha uygun olacağı söylenebilir. Çünkü bu usulde aldatılma riski en aza indirilmiş olmaktadır. Ayrıca bu durum örf halini de aldığı için, bu tür örfleri de artık hesaba katmak gerekir.

Yedi ortak birleşip, her birimize 30 kilo et düşecek şekilde bize bir kurban kes, etlerin fazlası senin olsun diye bir firma ile anlaştılar. Firma da iri bir hayvanı yedi kişi adına kurban olarak kesti ve eti tarttıktan sonra karkas ağırlığının 300 kilo olduğunu gördü. Sözleşme gereği ortaklardan her birine 30’ar kilo verdi, arta kalan 90 kiloyu da kendisi aldı. Acaba bu firma, bu örnekte sekizinci ortak olarak mı görülmelidir?

Bu konu tartışmalıdır ve iki farklı bakış açısına da açıktır. Birinci bakış açısına göre bu hayvan yedi kişi adına kurban niyetiyle kesilmiştir. Dolayısıyla caiz olmalıdır.

İkinci bakış açısında her ortak hayvanın yedide birinden azını almakta ve firma sekizinci ortak gibi gözükmektedir. Bu durumda da otaklardan hiç birinin kurbanı olmaz denilmektedir. Rivayete göre kurban organizasyonu yapan kurum ve kuruluşların birçoğu bu yöntemle çalışmaktaymış.  Zira gerek hayvan tedarikinde kolaylık ve gerekse kurban pay fiyatlarının standart bir rakam olarak belirlenmesi ve rekabete sebep bunun da asgari düzeyde tutulmaya çalışılması bunu gerektiriyormuş.

Günümüz ilahiyatçılarının büyük çoğunluğu böylesi bir uygulamayı caiz görmemektedirler.

Daha ucuz olduğu için yurt dışında kestirmek üzere vekalet verilmesi halinde, yükümlülük yerine getirilmiş olur ancak yurt içi ile yurt dışı kurbanı arasındaki ücret farkının tasadduk edilmesi uygun görülür. Hz. Peygamber Hakîm b. Hızâm adlı sahabîye bir kurbanlık alması için bir dinar (altın para) vermişti. O da bu parayla bir tane kurbanlık almış, sonra onu iki dinara satmış, tekrar pazara gidip bir dinarıyla başka bir kurbanlık almış ve Hz. Peygamber’e yanında bir kurbanlık ile bir dinar olduğu halde dönmüştü. Hz. Peygamber, o sahabiye bereket duası yapmış, kurbanını kesmesi yanında (kurbana sebep kazanılmış olan) o dinarı da tasadduk etmişti.[6]

 ÜSküdar/ Ferah
21.10.2012
 

 



[1] وَاتْلُ عَلَيْهِمْ نَبَأَ ابْنَيْ آدَمَ بِالْحَقِّ إِذْ قَرَّبَا قُرْبَانًا فَتُقُبِّلَ مِنْ أَحَدِهِمَا وَلَمْ يُتَقَبَّلْ مِنَ الْآخَرِ قَالَ لَأَقْتُلَنَّكَ قَالَ إِنَّمَا يَتَقَبَّلُ اللَّهُ مِنَ الْمُتَّقِينَ [المائدة : 27]
[2] إِلَيْهِ يَصْعَدُ الْكَلِمُ الطَّيِّبُ وَالْعَمَلُ الصَّالِحُ يَرْفَعُهُ [فاطر : 10]
[3] فصل لربك وانحر ( [ الكوثر : 2 ]
[4] قَالَ صَالِحٌ : قُلْت لِأَبِي : يُضَحَّى بِالشَّاةِ عَنْ أَهْلِ الْبَيْتِ ؟ قَالَ : نَعَمْ ، لَا بَأْسَ ، قَدْ ذَبَحَ النَّبِيُّ صَلَّى اللَّهُ عَلَيْهِ وَسَلَّمَ كَبْشَيْنِ ، فَقَرَّبَ أَحَدَهُمَا ، فَقَالَ : { بِسْمِ اللَّهِ ، اللَّهُمَّ هَذَا عَنْ مُحَمَّدٍ وَأَهْلِ بَيْتِهِ } . وَقَرَّبَ الْآخَرَ ، فَقَالَ { : بِسْمِ اللَّهِ ، اللَّهُمَّ هَذَا مِنْك وَلَك ، عَمَّنْ وَحَّدَك مِنْ أُمَّتِي } .
[5] فكلوا منها وأطعموا البائس الفقير ( [ الحج : 28 ]
وقال عليه الصلاة والسلام : وكنت نهيتكم عن ادخار لحوم الأضاحي فكلوا وادخروا
[6] سنن أبي داود ـ محقق وبتعليق الألباني - (3 / 265)  3388  عَنْ حَكِيمِ بْنِ حِزَامٍ أَنَّ رَسُولَ اللَّهِ -صلى الله عليه وسلم- بَعَثَ مَعَهُ بِدِينَارٍ يَشْتَرِى لَهُ أُضْحِيَةً فَاشْتَرَاهَا بِدِينَارٍ وَبَاعَهَا بِدِينَارَيْنِ فَرَجَعَ فَاشْتَرَى لَهُ أُضْحِيَةً بِدِينَارٍ وَجَاءَ بِدِينَارٍ إِلَى النَّبِىِّ -صلى الله عليه وسلم- فَتَصَدَّقَ بِهِ النَّبِىُّ -صلى الله عليه وسلم- وَدَعَا لَهُ أَنْ يُبَارَكَ لَهُ فِى تِجَارَتِهِ.
 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...