25 Eylül 2013 Çarşamba

Aman da yandım trend elinden


 

Ey fitnesi çok kavli yalan yandım elinden
Bir nâz ile bin gönlüm alan yandım elinden

Ahmed Paşa ne için söylemiş bilmem ama  fitnesi çok kavli yalan nitelemesi içinde yaşadığımız ve girdabında kaybolduğumuz trendleri ifadeye çok uyuyor.

Hayatın tabii bir seyri var. Dünya kurulalıdan beri  bir şekilde  o seyrini sürdürüyor.

İnsanlar medeniyyü’t-tab’ imiş, şimdiki ifadesi ile sosyal varlıklar. Bir arada yaşamaya mahkum ve mecburlar. Birbirlerine destek olmasını bilirler. Ama birbirlerine köstek olmada üzerlerine daha yoktur.

Dün Eyüb Sabri Kaya arkadaşımızın jüri esnasında bir benzetmesi hoşuma gitmişti. İslam’la ilgili modern yorumların ya da akımların “çocukluk hastalıkları gibi” olduğunu söylemişti.

Hani kızamık gibi, çiçek gibi çocukluk döneminde maruz kalınan hastalıklar vardır. Bunlar geçicidir, fakat ciddiye alınmaz ve önlem alınmazsa kalıcı izler de bırakabilirler.

Bu akımlar ya da anlayışlar çoğu saman alevi gibi parlayıp geçiyor. Kalıcı olan yine tabii seyrinde devam eden anlayışlar oluyor.

Günümüzde benzer şekilde trendler var.

Kimliğimizi bazen bunların belirlediği zehabına kapılarak ihtiyaçlarımızı ihtiraslarımıza kurban edebiliyoruz.

Müstakil evlerimizden, apartmanlara buna sebep taşındık. Orada apartman sakinleriyle henüz daha yeni yeni tanışmaya başlamıştık ki yeni bir trendle sitelere çekildik.

Yazlıksız olmaz dedik.

Bari devre mülkümüz olmalı diye düşündük.

Aramızda henüz bir ünsiyet peydahlamadan, yeterli bir alışkanlık doğmadan  ev eşyalarımızın miadı dolmuş, yenilememiz gerekmiş.

Telefonumuzun akıllı olması icap etmiş.

Arabamızın “yeni” kokusu kaybolmuş.

İyi de bütün bunların bir bedeli var.

Bu bedeli kim ve nasıl ödeyecek?

Bedel ödemeye kimse yanaşmıyor, ama talepler sahici bir ihtiyacı dile getiriyor gibi sıralanıyor.

Evleniyor. Çocuk yapmak istemiyor. Bu kez çocuğu olmuyor, kimsesiz bir çocuğa kucak açmayı da istemiyor, isteğini elde etmek için şartları ve imkanları zorluyor. İlle de benim olmalı diyor.

İmdi bu örnekler üzerinde sağlıklı bir şekilde düşündüğümüzde burada belirleyici olan şey acaba nedir diye kendimize sorduğumuzda, cevabın “Elbette ihtiyaçlar!” olduğunu söyleyebilir miyiz?

Ben cevabın böyle olmasını çok isterdim. Fakat öyle olmadığını ve bu taleplerde trendin belirleyici olduğunu görüyorum.

Bu trend dediğimiz şey sağanak gibi hepimizi etkiliyor. “Ama efendim adam Müslüman o da öyle yapıyor ya da o da öyle düşünüyor” demenin çok da anlamı yok. Çünkü Müslümanlık ya da başka bir değer yüklü aidiyet bu akımlara nispetle eldeki şemsiye gibi bir şeydir. Normal yağmurlu havalarda şemsiye işe yarayabilir, sizi ıslanmaktan koruyabilir. Ama sağanak halinde etrafı tutan ve her yeri suların sellerin bastığı bir ortamda elinizde şemseyi olmanın çok bir faydası olmaz.

İşte bu yüzdendir ki mesela bizim İlahiyatta okuyan kızlarımız bile feminist tavırlar gösterebiliyor. Tarikatlarımız bile bir hırka bir lokma söylemi yerine zikirlerini Kırbaşoğlu hocanın tekerlemesiyle lisan-ı halleriyle “masa kasa nisa” şekline getirebiliyorlar. Cemaatler holdingleşebiliyor. Markasız giysiler giymekten utanıyoruz. Bir ömür sürdüğümüz mahallemizi, ilk fırsatta terk edip, bir siteye geçmeye can atıyoruz.

Özgürlük anlayışı, bir trend olarak her bağı koparmayı bir erdem olarak takdim ediyor. Koparılan bağlar arasında kulluk bağları, göbek bağları, aile bağları var.

Elbette çocukluk dönemi hastalıkları gibi bunlar da geçer.

Hayat tabii mecrasında yine ilerler.

Sahici ihtiyaçlar, ihtirasların yerini alır.

Ben, biz öğrenci iken sevgili hocamın giymekte olduğu ceketi yine üzerinde gördüğümde “İşte bu!” derim.

Volvo’suyla beş milyon kilometre yol yapmış Amerikalı’nın hikayesini okuduğumda normal bir davranış gibi “Bunda ‘Vay be!’ diyecek ne var ki?” haber konusu yapmışlar diye tepkimi ifade ederim.

Niye olmasın!

Dua ile!

25.09.2013

GARİBCE

 

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Ömer Nasuhi Bilmen yerine Hatiboğlu Hoca ilmihal yazsaydı!



Ömer Nasuhi Bilmen hoca merhum  (ö. 1971) saygın bir ilim adamı. Erzurumlu. İstanbul’da yaşamış, Diyanet İşleri Başkanı olmuş.

Devrim sonrası, eski kültürümüzle irtibatı yeniden kurma çabaları sonucu büyük eserler vermiş. Onun en yaygın bilinen eseri ise Büyük İslam İlmihali. Bizim öğrenciliğik dönemlerimizin yegane sayılabilecek en temel baş ucu kitabımız. Müftü olunca da elimizden düşürmediğimiz fetva kitabımız.

Sonraları galiba dili ağır geldi ve  sadeleştirildi. Ama hâlâ oluşturduğu karizması devam ediyor.

İşbu çok değerli başucu kitabımızı Mehmed Said Hatiboğlu Hoca tenkit ediyor.

Niye?

Çünkü onun penceresinden bakıldığında bu kitap İslam’ın nezahetine leke olabilecek ifadeler içeriyor. Söz gelimi o şeyle diyor:

“Çünkü bizim ulemamızın çoğu, kendi ihtisasları dışındakilerin dediklerini  bilmeye ne lüzum görmüş, ne de zaman bulabilmiş, ancak nakille yetinmişlerdir. Günümüz Türkiye’sinde de  bu durum pek değişmiş sayılmaz. Mesela Hanefi fıkhı allamesi Erzurumlu Ömer Nasuhi Bilmen merhumun, milyonlarca baskısı yapılan Büyük İslam İlmihali’nde, içine fare … düşmüş kuyuların temizlenmesiyle ilgili olarak  hâlâ bin sene evvelinin, bugünün ilmine göre sağlığa mutlak aykırı fetvalarına yer verilmekte, ilgili uzmanların görüşlerine işaret etme ihtiyacı asla duyulmamış görülmektedir.  Bu kayıdsızlığın vehametini anlayabilmek için, işbu ilmihalin 1968 baskısının 54. sahifesi 63. maddesini misal olarak alıyorum:

“Bir kuyu, içine düşen deve, koyun, keçi, at, katır, merkeb, sığır, manda tersleriyle (kakalarıyla) –muhtar olan kavle göre (tercih edilen alim görüşüne göre) pis olmaz. Bu terslerin yaş veya kırık olmasıyla, kuru ve sağlam olması arasında fark yoktur. Çünkü bunlardan korunmak pek müşkildir”.

Bu satırları okuyan günümüz aydınının “aman Ya Rabbi!” diyerek utanca boğulduğunu görür gibiyim.  Anlaşılıyor ki, temizleme zorluğundan dolayı pis bir şeye temiz damgası vuran muhtar (!) kavilleri temizlenmedikçe, temiz İslam’ı ortaya koyabilmenin imkanı yoktur. Bu fetvaları halen geçerli sayıp tatbik etmeye kalkışacakların maruz kalacakları felaketlerde baş sorumlu acaba kim olacaktır dersiniz? (Mehmed Said Hatiboğlu, İslam’ın Aktüel Değeri Üzerine 1, Otto Y. Ankara 2009, s. 139)

Garibce diyor ki: Sorumlu evvelemirde Hatib Hoca olacak.

Niye: Çünkü gördü ama yazmadı.

Ömer Nasuhi Bilmen ancak elinden geleni yaptı. Akran ve emsalleri içinde hiç kimsenin yapamadıklarını o yaptı.

Hem ilmihal yazdı hem o koskoca mukayeseli İslam Hukuku muhalled eserini.

Evvela şunu sormak lazım: Bilmen hoca, Hatib Hocanın beklentisi doğrultusunda bir ilmihal yazabilir miydi?

Bence yazamazdı.

Neden?

Çünkü Bilmen hocanın yaşadığı hayat ve içinde bulunduğu imkanlar onu çepeçevre kuşatıyor ve her yönden onu sınırlandırıyordu.

Hatib Hocanın hayretle dikkatini çeken satırları Garibce ve emsalleri defalarca okumuşlardı ama hiç de onların dikkatini çekmemişti.

Neden?

Çünkü Garibce ve emsalleri köylü idi, kırsal hayatta doğmuşlar ve büyümüşlerdi. Şehire geldiklerinde de beraberlerinde köylülüklerini de getirmişlerdi. Bilmen hocanın anlattıkları, kırsal (yarı bedavet) hayatın bir parçasıydı. O yüzden de Hatib Hocanın büyük bir utanç meselesi olarak gördüğü şey hâlâ o hayatın içinde olan ya da olduğunu sanan kimselerin  garibine gidecek bir durum değildi.

Henüz daha yürümesini pekleştirdiği andan itibaren annesiyle birlikte koyun sürüsünün eğleştiği yere koyunları sağmaya giderlerdi. Garibce koyunun başını tutar, annesi de helkeye sütü sağardı. Tabii bu arada hayvanın tabii ihtiyacı gelebilir ve utanacak ve de tutacak değil ya ihtiyacın görüverirdi. Haliyle memelerinin altına konulan helkenin de ağzı açık olduğu için hayvanın dışkısı sütün içine düşüverir, sağım yapan kadıncağız da yüzünü biraz buruşturarak sütün üzerinde yüzen o boncuk boncuk nesneleri eliyle şöyle atıverir, geride hafif sarımtrak bir renk kalır, o da kaybolur giderdi.

Ha bir de köye dolu helkeler elde sütle dönülürken helkelerin içine kasdı mahsusla bir iki kığı atanlar da olurdu. Nazara bire bir olduğuna inanılırdı.

Köy süt ve yoğurdunun neden lezzetli olduğunu şimdi ben daha iyi anlıyorum galiba.

Hatib Hoca bunları bilmez.

Sonra diyelim bizim Susuz Yurda gittiniz. Akşama kadar orda çalışmak zorundasınız. Adı üstünde: Susuz Yurt. Hiçbir yerde su yok. Sadece bir kuyu var, hepsi o kadar.

Kırsal kesim demek tarım kadar hayvancılık da demektir. Tarım da hayvan gücüyle yapılırdı. Dolayısıyla sığır cinsinden hayvanların, taşımayı sağlayan at, eşek, katır gibi hayvanların kırsal kesimde vücudu zarurat-ı hayatiyedendir. Koyun keçi türünden davar ise zaten her yerde otlamak durumundadır. Eee bunların dışkılama ihtiyaçlarını kontrol edemezsiniz.  Bunlar ihtiyaç duydukları yere bırakırlar. Sonra güneş bunları kurutur ve hafifler, çıkan bir rüzgar da alır önüne savurur ve nerede bir kuytu yer varsa oralara doldurur. Susuz yerlerde lütuf eseri bulunan kuyular geneli itibariyle özellikle sıcak yaz mevsimlerinde dolu olmaz, bazı hallerde ancak kova yardımıyla su çekilerek kullanılabilir. Dolayısıyla  rüzgarın önüne kattığı nesneleri savurduğu kuytu yerlerden biri de bu kuyulardır. Arazide olan kuyuların yüzeyinde illa ki az ya da çok bu tür savruntular bulunur.

Orada bulunmak ve yaşamak zorundaysanız, sizin ille de o kuyudaki sudan yararlanabilmek için bir yolunu bulmanız lazım. O yüzünde yüzenlerin izahını yapmanız lazım.

Bunu Bilmen hoca çok iyi bilir. Garibce de bilir. Ama Hatib Hoca bunu nereden bilsin.

Bilmen hoca tarım toplumunun bir temsilcisi. Kendisi o hayatı yaşamamış bile olsa zihnî kodları tamamen o döneme ait. Elindeki malzeme hep o hayatın ürettiği bir birikim. Kendisi de çok ender bir paye ile –çünkü akranları içinde ikinci bir Bilmen Hoca yok- bu birikimin üzerinde oturan bir kişi olarak onları değerlendirmiş, kopan gelenekle irtibatı yeniden sağlamanın çabası içinde olmuş ve başarılı da olmuş.

Bilmen Hocayı bindiği at, eşek katır ilgilendiriyordu. Onların yedikleri ve çıkardıkları haliyle bir sorun olarak onu çevreliyordu. O da haklı olarak çözdüğü sorunlar arasına eşeğin, atın, katırın battığı şeyin necis ya da temiz olduğunu, çıkardıkları şeyin keza necis ya da tahir olup olmadığını, haydi necaset-i hafife diyelim, bu kez içine karışmış olduğu şeyi necis edip etmeyeceğini haliyle sorun ediniyor ve cevabını  ilmihale yazıyordu. İlmihal, yaşanılan hayatın rehber kitabı demekti. Yazılanlar onun hayatına ya da öngördüğü hayata tıpatıp uyuyordu.

Haliyle ben de Susuz Yurt’ta çalışacağım zaman, oradaki kör kuyunun suyunu içmede bir sakınca görmeyecektim, çünkü bunun fetvası zaten verilmiş oluyordu. Kaldı ki fetvası verilmese bile ben onu gene de içmek zorunda olacaktım.

Oysa Hatib Hoca yaşadığı hayatta eşeği, atı, katırı sadece seyirlik olarak görmüş, onları belgesellerde ancak izlemişti. O, biz onu bildik bileli Mercedese binerdi. Hiç kimsenin doğru dürüst arabasının olmadığı yıllarda bile bineği Mercedesti. Allah için Hocaya da yakışırdı. Hem hakkını da verirdi. “Bizim Mercedes ne güne duruyor ki!” diye daha yeni tanıştığı Konyalı bir talebeyi ta otogara yetiştirmişti (Bunu Zekeriya Güler anlatıyor ve  bu sadece örneklerden biriydi). İlim talebelerine hizmeti kendine şiar edinmiş biri olarak terkisine talebelerini de bindirirdi ve bundan da büyük bir haz duyardı.

Mercedes su içmezdi, suya batmazdı. O yüzden onun böyle bir problemi yoktu.

Mercedes dışkılamazdı.

Ama bu kez Mercedesin de çıkardığı şeyler vardı. Hatib Hoca işte yaşamının bir gereği olarak ancak bunları sorun edinebilirdi.

Dolayısıyla Hatib Hoca eğer ilmihal yazmış olsaydı, kuyulardaki necaset miktarının tahammül edilebilecek miktarıyla değil, havaya salınan karbonmonoksit gazının müsamaha edilebilir limitiyle ilgilenir ve ilmihaline onları yazardı.

Merkeplerin gördüğünde duracağı kırmızı ışık, geçeceği yeşil ışık yoktu.

Ama mercedes için yanıp sönen ışıklar, bir sürü işaretler vardı.

Hayvanların kendiliklerinden verdikleri zarar hederdi. Ama sürücüsü varsa o zaman sorumlu olan sürücü olurdu.

Mercedes kendi gitmezdi, kendi durmazdı. İlle ki onu yürüten, durduran Hatib Hocası vardı. Hatib Hoca ilmihal yazsaydı yolların genişliğinin yüklü iki deve karşılaştığı zaman kolaylıkla geçebileceği kadar olmalı diye yazmaz, iki taraflı araçların park ettiği yerin ortasından en azından itfaiye aracının geçebileceği genişlikte olması gerekir diye yazar,  Bilmen hocanın hilafına trafik ile ilgili çok önemli bir bölüm açar ve yazar da yazardı. Ahkam-ı hamse (ya da seb’a) nın en güncel örneklerini trafik sorunlarından verirdi.

Hatib Hoca maaş ile geçinen bir adamdı. Zekatta nisabı yazacak olsaydı işe herhalde vaktiyle dağdaki göçebe hayat sürenlerin davarlarıyla söze başlamazdı. Böyle bir şey onu bozardı. İnsanların yaşadıkları dünyada ve kıtada ve bölgede ve ülkede refah düzeyini ölçen genel geçer kıstasları esas alır ve kişinin ekonomik durumunu ona göre belirler, kimin varsıl kimin yoksul olduğunu ona göre ayarlardı.

Belki kimilerine göre saçmalamış olabilirdi. Ama o emindi ki saçmalama hakkı sadece  böyle bir isnadı kendisine yöneltenlerin tekelinde değildi.

Garbice diyor ki: Ben bir uc tuttum. Sarması artık okuyucu olarak sana kalmış gibi.

Sahi Hatib Hoca ilmihal yazsaydı, sizce neler yazardı?

Bilmen hocamıza rahmet diliyorum.

Hatib Hocamıza hayırlı uzun ömürler niyaz ediyorum.

Garibce de saçmalama hakkının kimsenin tekelinde olmadığına inananlardan.

Dua ile!

14. 08. 2013

GARİBCE


27 Temmuz 2013 Cumartesi

Galiba tövbe etme zamanı: Sılayı rahim


Bir Ramazan günüydü.
Artık, tesbih gibi elinden düşürmeyip bakmayı vird edindiği akıllı telefonunu gene eline aldı dakikalarca baktı. Baktıkça yüzü geriliyor, sinirleri artıyordu. Her yerden silah ve kan kokusu geliyordu. Ciğer göğünmelerinin konursusu yürekleri burkuyordu.
Gezi olayları yüzünden günlerce hiçbir şey yapamamıştı. Suriye’de akan kan oluk oluktu. Şimdi bir de Mısır çıkmıştı. Beterin beteri vardı. Masum kalabalıkların üzerine  ordu sahici mermilerle ateş ediyor, iki yüz kişi ölüyor ve yüzlercesi ağır olmak üzere  binlercesi yaralanıyordu. Üstelik ölenler nişan alınarak vuruluyordu. Vuran ordu, milletin kendi öz ordusu görünüyordu.
Feys’de yüzler gülmüyordu. Tivit’te keza kin ve nefret yağıyordu. Herkes birbirine lanet yağdırıyordu.
Böyle bir dünyada yaşıyordu. Olmasına müstazafların yanındaydı ama yaptığı bir şey de yoktu. Dua ediyordu ya. Daha ne yapsındı. Dua en güçlü silahtı.
Bir oruç mevsimindeydi ve huzuru yoktu. Huzuru bozacak o kadar şey vardı ki, bunların arasından sıyrılıp huzuru bulması mümkün değildi.
Bir yanda genç kraliçe doğum yapmış diye bütün medya ona kilitlenmişti. Bir yanda savaşlar yüzünden ölen sayısız çocuk vardı, hala dünyada açlıktan ölenlerin sayısı milyonlarla ifade ediliyordu ama varlıkları ile yoklukları arasında  kayda değer bir durum olmadığı için onlar habere konu olmuyordu.
Sılayı rahim ömrü uzatır diye duymuştu. Çoktandır gitmediği memleketini özledi. Sırayla birkaç kardeşini aradı. Cevap veren olmadı. Herhalde işte güçte idiler, dedi. Sahi oruç da tutuyorlar mıydı? Ne de olsa ağır işleri vardı ve günler çok uzundu. Sonra eski zamanları hatırladı. Ekin biçimi mevsimine denk gelen oruçları… İnsanlar oruçlarını tutarlardı. Zaten orucun bir albenisi de vardı. Kendisini tuttururdu zahir.
Bir süre sonra  telefonu bir kez çaldı. Az önce aradığı kızkardeşi kendisine dönmüştü. Belki kontörü yoktu. Onu yeniden aradı ve konuştular, halleşip, dertleştiler. Köyün bir kenarında güzel bir evleri vardı. Önünde  bir bahçe. Şehirlerde olsa villa derlerdi hani. Çiçek tarhı olacak yerlere onlar soğan, maydanoz, biber vb. ekerlerdi. Çiçekleri de olurdu. Dışarıdan bakınca varlıklı sayılırlardı.
“Geçiminiz nasıl?” diye sordu.
“Çok şükür!” dedi.
Hangi Anadolu kadını böyle bir sual karşısında hemen dert yanardı ki. Laf lafı açtı ve adam kardeşinin geçim sıkıntısı çekmekte olduğunu anladı. Ayda elli yüz lira bile olsa bir gelirin onlar için ne kadar önemli bir şey olduğunu öğrendi. Adam altmış beş yaşına ulaşmış artık onu çalıştırmak için kimse gurbete götürmez olmuş. Çocuklar ayrılmışlar zar zor geçinirlermiş. Köyde bir iki inekleri varmış. O da tabak hastalığına yakalanmış, sütleri kesilmiş. Güzün olunca komşuların ekmeğine gidermiş, dağ yemişleri toplar, mevsiminde yemlik, kenger, ekşimen, yılan pancarı toplarmış, yazın mevsim erişince de çıkan salatalık, biber, domates ile ekmeğe katık edip gül gibi geçinip giderlermiş.
Bütün bunları öğrendi. İnanamadı. Ne yapılabilirle ilgili bir şeyler konuştu. İki tarafın da sözü uzatamayacağı anlaşılmıştı. Telefonu kapadı.
Yanakları ıslanmıştı. Öfkesini alamadı. Epey bir hıçkıra hıçkıra ağladı.
Özlediği huzurun kendisini yavaşça sarmaladığını hissetti.
Sosyal medyaya ve tüm küresel araçlara lanet etti.
Dünyanın öbür ucundaki olaylardan anında haberdar ediliyordu. Ama savrulmuş kendi öz ailesinin bireylerini ihmale terk ediyor ve ilgisizliğe bir anlamda mahkum ediyordu.
Kraliçe’nin bebesine mi sevinsindi.
Msır halkına mı yansındı.
Suriye halkına mı.
Kendi öz ailesine karşı ilgisizliğine mi ağlasındı.
Yüreğinde bir sızı hissediyordu. İlginç bir şekilde sızı arttıkça huzuru artıyordu.
Sılamızı ihmal ettik; başkalarının derdiyle dertlenmedik. Allah da bizden huzuru aldı.
Açlar bulamıyor.
Biz ise tat alamıyor olduk.
İyi mi!
Galiba tövbe etme zamanı.
Dua ile!
27.07.2013
GARİBCE


25 Temmuz 2013 Perşembe

Adaletten öte bir şey var mı? İhsan



Kur’an’da “adl” ve “âdil” sözcükleri Allah için kullanılmıyor.
Taradığım kadarıyla hadislerde de  “Âllah adl” ya da “Allah âdil” şeklinde bir kullanım şekli de geçmiyor.
Buna mukabil el-Esmâu’l-hüsnâ arasında “el-adl” var.
Ama buna karşılık insanlara “adaletli” olmaları emrediliyor. Kin ve öfke dolu olunan insanlara karşı bile adaletli olunması emrediliyor ve adaletin takva için en uygun davranış biçimi olduğu vurgulanıyor[1].
En cami (kapsayıcı anlam yüklü) ayetlerimizden biri, her Cuma hutbesinin en sonunda okunan en-Nahl 16/90 ayetidir:
انَّ اللَّهَ يَأْمُرُ بِالْعَدْلِ وَالْإِحْسَانِ وَإِيتَاءِ ذِي الْقُرْبَى وَيَنْهَى عَنِ الْفَحْشَاءِ وَالْمُنْكَرِ وَالْبَغْيِ يَعِظُكُمْ لَعَلَّكُمْ تَذَكَّرُونَ (90)  [النحل]
“Şüphesiz Allah, adaleti, iyilik yapmayı, yakınlara yardım etmeyi emreder; hayâsızlığı, fenalık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (en-Nahl 16/90)
Adalet, her şeye hakkını vermek demektir. Allah’ı tazim, tahmîd, tesbih, tehlil, tekbir ve tevhid… bilumum saygı ve tapınma anlamı içeren davranışlar sadece O’nun uluhiyet ve rububiyet hakkıdır. Bunu O’na özgülemek yerine yedek tanrılar (putlar) edinip, onları da tazime paydaş görmek,  ancak Allah’a nispet edilmesi söz konusu saygıyı bu uyduruk şeylere de nispet etmek şirk koşmaktır ve şirk en büyük zulüm sayılmaktadır.[2]
Onluk yapana on, beşlik yapana beş vermek adalettir.
Emek ücret dengesi adalettir.
Bir kötülüğe dengi bir ceza vermek adalettir.
Sizin yüzünüze bir tokat akşeden kişi, sizin de onun yüzüne bir tokat akşetmenizi hak etmiştir ve sizin de onun hakkını vermeniz (tabii doğrudan ihkak-ı hak şeklinde değil, adalet mekanizmalarını devreye sokarak) adalettir.
Yüce Allah adaleti emrediyor. Demek adalet iyi bir şey.
Fakat Allah hemen bir şeyi daha emrediyor: O da “İhsân”.
İhsân, güzellik kökünden türetilmiş ifâl babında bir masdardır. Ahsene’nin bab özelliği olarak iki anlamı var: Biri geçişlilik katkısı ile kişideki güzelliği başkasına geçirmek yani “başkalarına güzellik ve iyilik yapmak” demektir. Nitekim yukarıdaki Diyanet’e ait mealde de böyle çevrilmiştir.  Fakat ihsân’ın bir diğer manası daha vardır ki o da kişinin “güzelliğe, iyiliğe kesmesi” demektir. Buna göre Muhsin demek kişinin kendi güzel, fikri güzel, fiili güzel, davranışları güzel demek olur. Bu mana, elbette birinci manayı da içinde taşır. Çünkü güzel insan, güzel işler yapar.
İhsan, hadiste de kulluğumuzu hep Allah’ı görüyormuş gibi yapmamız anlamında terimleştirilmiştir[3]. Allah güzeldir. O’nun güzelliği bizi bürümüştür ve biz bunun farkındalığına ulaşmışızdır. O’nun hep huzurunda olmanın bilinci ile ne yapmışsak hep güzel yapmışızdır; imanımızda, ibadetlerimizde ihlastan, işlerimizde kaliteden ödün vermemişizdir.  Ne âlâ!
İhsan sonucunda kişi, adalet makamının bir üst katına çıkar. Bunun sonucu olarak kendisine bir kötülük edene dengi bir ceza vermesi adalet gereği iken, o affeder, bağışlar.
Mesela kısasa kısas adalettir. Ama bağışlamak ihsândır; ancak muhsinlerin yapabileceği bir davranıştır.
Birisine borç vermiştir. Vadesi gelmiştir. Ama adam ödememiştir. Kişinin borcunu ödemeyen o kimseyi mahkemeye vermesi ve cebrî icra yoluyla hakkını alması adalettir. Kimse ona haksızlık yaptı diyemez. Ama o kimsenin “fe nazıratun ilâ meysere”[4] fahvâsınca o kişiye mühlet vermesi, ilave süre tanıması, vadeyi uzatması ihsan mertebesiyle alakalı bir davranıştır.
Hele borcun kısmen ye da tamamen bağışlanması ihsan üstü ihsan demektir.
Allah’ın sevdiği “muhsinler” de işte bunlardır.
Bizi de onlardan kılması duasıyla!
25.07.2013
GARİBCE



[1] يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا كُونُوا قَوَّامِينَ لِلَّهِ شُهَدَاءَ بِالْقِسْطِ وَلَا يَجْرِمَنَّكُمْ شَنَآنُ قَوْمٍ عَلَى أَلَّا تَعْدِلُوا اعْدِلُوا هُوَ أَقْرَبُ لِلتَّقْوَى وَاتَّقُوا اللَّهَ إِنَّ اللَّهَ خَبِيرٌ بِمَا تَعْمَلُونَ (8)  [المائدة : 8 ، 9]
[2] وَإِذْ قَالَ لُقْمَانُ لِابْنِهِ وَهُوَ يَعِظُهُ يَا بُنَيَّ لَا تُشْرِكْ بِاللَّهِ إِنَّ الشِّرْكَ لَظُلْمٌ عَظِيمٌ (13) [لقمان : 13]
[3] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (1 / 20)  مَا الإِحْسَانُ قَالَ : أَنْ تَعْبُدَ اللَّهَ كَأَنَّكَ تَرَاهُ فَإِنْ لَمْ تَكُنْ تَرَاهُ ، فَإِنَّهُ يَرَاكَ
[4] وَإِنْ كَانَ ذُو عُسْرَةٍ فَنَظِرَةٌ إِلَى مَيْسَرَةٍ وَأَنْ تَصَدَّقُوا خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (280)  [البقرة]

23 Temmuz 2013 Salı

Görücülükten zumlamacılığa değişim


“Ne olacak bizim bu oğlanların hali!” başlıklı yazımızda hem oğlanların hem de kızların evlenmelerinin giderek zorlaştığından söz etmiş ve “Fuzûlî” olarak da olsa gençlere yardım etmek gerektiğinden söz etmiştik.
Hayat öyle bir şey ki su gibi akıyor ve bu akışla birlikte her şey değişiyor. Bugünkü akan su dünkü akan su değil, bu kesin. Fakat, “bugünkü suyun dünkünden farkı nedir?” diye sorduğunuzda da alacağınız cevap hemen çoğu kez bir “Hiiiç!” oluyor.
O zaman ne değişti ne değişmedi.
Aslında oyuncular değişiyor, araçlar, yollar, usuller bunlar hep değişiyor. Fakat bunların gerisinde duran asıl saikler, bizi harekete geçiren ihtiyaçlar değişmiyor.
Evlilikle ilgili eskiden evlenecek adayların birbirlerine akın edebilmeleri için illa ki birinin “elbir”lik yapması gereği vardı. Çünkü çoğu kez oğlan kızı göremezdi. Kızların oğlanları görme şansı daha fazlaydı.
Biri kızın ya da oğlanın dizinin dibine oturur ve onun kulağına falancanın oğlunun ya da kızının adını fısıldardı. İçlerine aşk ateşi düşmesi için bazı kereler adı bile yeterdi. Kızlar köylerde su getirmek için köy meydanındaki çeşmelere giderlerdi. Oğlanlar bu anları bir fırsat bilirlerdi. Yahut düğünlerde,  şenliklerde göz göze gelirler birbirlerine vurulurlardı. Geleneklerin katı olduğu yerlerde ya da ailelerde oğlanın evlendiği kızı ancak gerdek gecesinde gördüğü bile olurdu.
Hayreddin Karaman (kendisi benim doktora danışman hocam olur)  Konya’da İmam Hatip Okulunu okurken (1953) habersizce nişanlamışlar ve durumu mektupla kendisine yazmışlar, hocayı çok seven kayınpeder öyle numaralar çekmiş ki iki yıl süren nişanlılık döneminde hoca kızı asla görmeye muvaffak olamamış. Ebesine yalvarmış bari cansız bir hayalini göreyim diye. Ebesi bu işin bir şekilde üstesinden gelmiş ve kızın üç yaşında iken elinde bir üzüm salkımı ile çekilmiş fotoğrafını getirmiş. Ne yapsın, başkası yokmuş. Sonrada gripin kapağının üzerindeki başı ağrıyan bayanın resmini gösterip, “Aha böyle biri!” demiş Hocanın merakını giderebilmek için. Hoca 1956’da İmam Hatip orta kısmını bitirmiş olarak yirmi iki yaşında evlendiğinde ancak zifaf gecesinde hanımının yüzünü görebilmiş. Tepkisi “Kardeşine benziyormuşsun!” olmuş ve beğenmiş ve hep beğenmiş. (bk. Hayreddin Karaman, Bir Varmış Bir Yokmuş Hayatım ve Hatıralar, İz Yayıncılık 2008, I, 159)
O dönemlerde aile büyükleri ya da yakın dostlar araya giriyor ve işi bitiriyorlardı. Tabi dışarıdan bir gözle her iki ailenin birbirlerine denkliklerini dikkate alarak bu işi yaptıkları için asırlar boyu bu iş sağlıklı neticeler vererek yürüyordu. Hem evlenme yaşı oldukça küçüktü, kızlar ayrı bir eve değil, ailenin yanına gelin geliyorlardı. Üstelik nikahta da keramet vardı.
İhtiyaç vardı ve bunu karşılamanın yolu da işlek bir biçimde çalışıyordu.
Şimdiye gelince artık herkes meydanda. Hem oğlumuz hem kızımız sosyal hayatın içinde. Otobüste, caddede, okulda, camide, sinemada… kısaca her yerde. Kimsenin kimseden kaçtığı, göçtüğü yok.  Kimsenin bir başkasını görememe diye bir derdi yok. Herkes ve her şey ortada. Sosyal Medya evin mahremiyetini de bitirdi.  Dolayısıyla böyle bir ortamda evlilik için artık görücü usulüne ihtiyaç kalmadı. Elhak bu doğrudur, fakat bu kez de bir başka sorun vardı: Herkesin ve her şeyin meydanda olması, herkesin birbirine benzer bir hal alması.
Mezuniyet hatıra fotoğrafları vardır. Öğrenciler merdivene boy boy dizilirler ve topluca fotoğraf çektirirler. Bakınca herkes meydanda ve ortalıkta, ama hepsi birbirinin aynı.
Alta not düşülür: İkinci sırada sağdan üçüncü kişi benim diye.
Temel, Hollanda da iki cins inek arasında boynuzlarından tutarak fotoğraf çektirmiş ve Fadime’ye göndermiş: Altına da yazmış: Ortadaki benim!
İşte böylesi bir durumda herkesin flu bir görünüm arz ettiği ortamlarda zumlama ihtiyacı belirdi. Öyle ya herkesin görünür olduğu bir ortamda özel olarak bizim dikkat nazarlarımızı üzerine çekeceğimiz kişiyi nasıl belirleyeceğiz.
Eskiden görücülüğü bir yol olarak doğuran ihtiyacın bir benzerinin burada da kendisini hissettirdiği gözüküyor.
Bu zumlama işini ya evlenmek isteyen adaylar kendileri yapacaklar. Ulaşmak istedikleri kimselerin dikkatini çekebilmek için gerekirse dokuz tombalak atacaklar.
Ya da gene bu iş büyükler/ dostlar olarak bize düşecek.
Görülüyor ya her şeyin değiştiği bir dünyadayız ama aslında saikler değişmiyor.
İhtiyaçlar hep aynı duruyor ve ihtiyaçlar kendi usul ve yollarını da oluşturuyor.
Dua ile!
23.07.2013

GARİBCE

18 Temmuz 2013 Perşembe

Güç ve Çaresizlik


İnsan olarak ne kadar güçlü olduğumuzu düşünürüm. İçinden çıkamadığımız sorun olmamış, aşamadığımız dağ kalmamış. Everest gibi zirveler bile hırsımızla, gücümüzle baş edememiş. Okyanuslar aşmışız, kanallar açıp denizleri birbirine bağlamışız. Tonlarca ağırlıklı metal kuşları uçurmuşuz. Balıkların inemediği derinliklere dalmışız.
Yazın sıcağını serinliğe, kışın dondurucu soğukluğunu sıcaklığa döndürmüşüz.
Dev seralarda yazın meyvesini kışın yetiştirmiş, kış günü yaz meyveleri yemişiz.
Toprağı sıkıp, içinden her türlü sebze ve meyve fışkırtmış, tahıl ekip  ürün hasat etmişiz.
Makine yapan makineler icat etmişiz.
İnsanın yerini alması için robotlar geliştirmişiz.
Şehirlerin altını üstüne getirecek, küremizi yörüngesinden savuracak korkunç silahlar yapmışız.
Bütün bunları yapan kudretli biz, meğer aynı zamanda ne kadar da acizmişiz.
Bir virüsle baş edemeyip helake yelken açmışız. Salgınlar olmuş, kıran girmiş birer birer yaprak gibi dökülmüşüz. Adı değişmiş veba olmuş, taun olmuş kolera olmuş, kuş gribi, domuz gribi, deli dana. Anadolu insanı hepsine birden “Kıran girdi” demiş.
Felaketler karşısında eli kolu bağlı çaresizliğin resmini vermişiz. Amerika’nın meşhur kasırgaları, Büyük Okyanus sahillerinin tsunamileri ve her yerde ve zamanda depremler… Yangınlar, sel felaketleri… O muazzam teknolojiler, dağları un ufak eden ve yerlerine gökdelenler diken o devasa iş makineleri felaketler karşısında karton kutular gibi kendini sele kaptırmış, yerin yutmasına mani olamamış.
Ve sosyal yönüyle zaaflarımız.
Kendi özümüze sözümüzü geçiremeyecek kadar zayıf halimiz. Sigara, içki, uyuşturucu zararlıdır biliriz ama geri duramayız, gücümüz yetmez.
Kendi eşimizle, öz oğlumuzla, öz kızımızla iletişim kuramayacak kadar zavallı oluşumuz ve onlara bir türlü ulaşamamanın sancılarıyla kıvranışımız.
Yusuf’unu kaybeden Yakub’un çaresizliği.
Yusuf’un gömleği yırtılırken, hapiste unutulmaya yüz tutulmuşken ki çaresizliği.
Yusuf’un kardeşlerinin son kertede, babalarına Bünyamin’siz olarak dönme zorunda kalışlarındaki çaresizlikleri.
Yunus’un balık karnındaki çaresizliği.
Kavmine söz geçiremeyen Musa’nın, sakalını Musa’ya kaptırmış olan Harun’un, havarilerinin ihanetine uğrayın İsa’nın  ve kendi öz kavmi tarafından taşlanan, canına kastedilen ve ülkesinden kovulan Hz. Muhammed’in çaresizliği.
Ne var ki her zaman hesapta olmayan bir şey daha var: İlahî inayet, insanlığı kuşatan eşsiz rahmet. Her şeyin bitti artık dendiği zamanda o imdadımıza yetişiyor da yeni bir umut, yeni bir solukla hayat yeniden ve  bir eşik daha atlayarak devam ediyor.
Ya Rabbi! Bizi bize koma. Gazabını  geçen rahmetinle bizi kucakla.
Biz gerçekten çok aciziz. Ve biz her daim senin inayetine, lütuf ve ihsanına muhtacız.
İnnemâ eşkû bessî ve hüznî ilallah!
Ve ufavvidu emrî ileyke Ya Allah!
La havle ve la kuvvete illâ billah.
Aleyhi tevekkeltü ve ilheyhi ünîb!
Ve mâ tevfîkî illa billah!

18.07.2013

GARİBCE

16 Temmuz 2013 Salı

Milli Piyango


Prof. Dr. Süleyman Ateş Hoca, Milli Piyango'nun haram olmadığını söylemiş.

Haber7: A Haber'de Özlem Denizmen'in sunduğu Para Durumu programına katılan Diyanet İşleri eski Başkanı Prof. Dr. Süleyman Ateş, Milli Piyango oynamanın hükmü ile ilgili verdiği cevap şaşırttı.
Kur'an-ı Kerim'in kumarı yasaklama nedeninin; insanı namazdan alıkoyması ve insanları birbirine düşman etmesi olduğunu belirten Prof. Dr. Süleyman Ateş, "Eğer bu şartlar oluşmuş ise bu haramdır" dedi.
Milli Piyango'nun insanları meşgul etmediğini, birbirine düşman etmediğini o yüzden de haram olmadığını ifade eden Ateş "İnsanlar Milli Piyango bileti alır, ondan sonra ya unutur ya da bileti saklar. Bu insanın vaktini almaz. Sadece bilet almaktan ibarettir. Fakat öteki Loto ve Toto bunlar insanın vaktini alan şeylerdir. Bunlar haramdır. Fakat Milli Piyango haram değil ama çok güzel bir şey de değildir. Mekruhtur anca... Yani hoş bir şey değildir. Ama öteki gibi haram sayılamaz. Benim kanaatim böyledir." sözlerine yer verdi.
_oOo_
Hoca keşke meseleye daha başka pencerelerden de baksaydı.
Kumar, müşterek bahis ve benzeri şans oyunları sonucu elde edilen servet nasıl helal olabilir ki!
Kumarın bin bir türlü oynanış şekli vardır. İlk gelecek plaka çift mi olacak tek mi, kimin lokumunun üstüne sinek konacak… gibi akla hayale gelmedik şekilleri var. Kumar oynamak isteyen ve buna hasta olan kimselerin elinden şimdiye dek bilinen bütün kumar enstrümanları alınsa, onlar daha o anda yeni bir yol bulurlar. Bu bir saplantıdır. Kur’an bizi bu tür saplantılardan kurtarmaya çalışıyor.  Mesele sadece vakit öldürme, oynayanlar arasında kin ve düşmanlığa sebebiyet verme meselesi değildir.
İnsan rızkını kazanmak için meşru bir yol tutmalı ve elde edeciği rızkın helalinden tadını çıkarabilmelidir.
Hay’dan gelen Hû’ya gidermiş.
İnsanlar, normal yollardan çalışıp kazanma ve zengin olma umutlarını yitirdikleri zaman, artık her şeyi şansa bırakırlarmış. Bir toplumda kumar ve şans oyunlarının yaygın olması o ülkenin ekonomisinin sağlıklı olmadığının da bir göstergesi sayılırmuş.
Hükümetler, ihdas ettikleri sözde millî yollarla umutları sömürme yerine, yaygın istihdam oluşturmanın ve adil bir servet dağılımının yollarını bulmalı ve imkanlarını hazırlamalıdır. Arabaların arkasına yazarlar ya hani: “Nazar etme ne olur! Çalış senin de olur!”
Gerçekten çalıştığı zaman insanlar kazanabileceklerine inandırılmalı ve zengin olmak için sağlıklı yolun çalışmadan geçeceği tecrübî olarak gösterilebilmelidir.
İsrafın ve tebzirin yasak olduğu, mütref bir hayat sürmenin yerildiği ve toplumsal helaklerin sebebi olarak gösterildiği bir İslam tüketim anlayışında saman alevi gibi parlayan zenginleşmelerin çok da anlamlı olmayacağı açıktır.
Biz, herkesin ocağının yandığı, herkesin ocağında aşın piştiği ve o aşın huzur ile paylaşıldığı bir yaşam tarzını benimsiyoruz.
Emek, sermaye ve risk üstlenme gibi meşru bir sebebe dayalı olmayan kazançlara iyi gözle bakamayız.
Bu piyangonun millîsi ile elde ediliyor bile olsa.
Helalinden bol kazançlar duasıyla!
16.07.2013

GARİBCE

Çocuklara isim verme: Kader ve Yeter



Kırk bir yaşına vardığı için artık doğurma şansının kalmayacağını düşünen ve kocasına şimdiye dek altı kız doğurmuş ve bu kez ille de erkek doğuracağım diye beklerken hem de iki tane daha kız dünyaya getiren Kürt kadını hemen durumdan vazife çıkarmış ve ikizlere adlarını da verivermiş kendince: Bext ve Bese.
Bütün dillerde benzerleri olan isimler: Kader ve Yeter.
Kocası bunu duyunca: “Sen bebelere isim vermemişsin ki. Göklere mektup yazmışsın!” demiş ve devamla da eklemiş: “Hüsranını ilan etmişsin. Allah’ın gücüne gider valla. Ne lüzum var buna?” Sonra da kendi aklındaki isimleri vermiş çocuklara: Pembe ve Cemile… Çayda eriyen şeker küpleri gibi yumuşacık ve tatlı, her türlü sivriliklerden uzak isimler. (Elif Şafak, İskender, İstanbul 2011, s. 19-20)
İsim verilirken mesaj da verilmek isteniyor olması galiba bütün kültürlerde var.
Mesela Yahya ismi, hem anlam hem de kullanılış amacı bakımından bizim Yaşar’ın tam karşılığı.
İsimlerden kimi bu sekiz kız annesinin isimlendirmesi örneğinde olduğu gibi doğrudan bir dilek, bir dua olarak Allah’a arz anlamı taşıyor. Haşa itiraz olamaz zaten. Olsa olsa naz makamında bir davranış olur.
Kimi devlete. Bu günlerde bir çocuğa verilen Kürdistan ismi yüksek mahkeme tarafından onandı.
Kimi kimlik beyanına yönelik.
Kimi kültür taşıyıcısı olma biçiminde.
Kimi tarihi köklerle yeniden bağ kurma.
Kimi kendi sülalesine bağlılık andı şeklinde.
Böyle uzayıp gidiyor saikler.
Ama şu unutulmamalı ki bu isimleri koyanlardan çok o çocuklar taşıyorlar bu isimlerin yükünü. Kimi yaz yaz bitmez, formlara sığmaz up uzun isimler, kimi müstehcenlik çağrıştıran isimler, kimi apaçık ideolojik çatışma ifade eden isimler… Bu çocuklara yazık değil mi?
Bu nasıl anne ve babalık şefkati ki kendisi beyan etmeye cesaret edemediği kimliğini ya da ideolojisini çocuğuna koyduğu isim üzerinden gerçekleştirmek istiyor.
İsim koyma bir haktır ve bu doğrudur. Ama aynı zamanda bir sorumluluktur da.
Bu yeni nesillerin zaman içinde en çok özlemini çekecekleri şey, muhtemelen kendi aile büyüklerinin isimlerini kendi öz çocuklarında yaşatamamaları olacak gibi gözüküyor.
Kendi öz semalarımızı o kadar  öz kültürümüze yabancı yıldızlar doldurdu ki, isimlendirmede onlardan bir türlü kendi değerlerimize sıra gelmiyor. Zaten doğurduğumuz çocuk toru topu bir iki. Erdoğan’ın üç çocuk talebini bile insanlar fazla buluyor. Mesela şöyle dokuz tane çocuk doğursalar, o takdirde istediği ismi vursunlar. Nasıl olsa aile isimleri de bunlar içinde bir şekilde yaşar.
Ama öyle değil.
Dua ile!
16.07.2013

GARİBCE

13 Temmuz 2013 Cumartesi

Ne olacak bizim bu oğlanların hali!


Eskiden bu sözü “Hep ne olacak bizim bu kızların hali!” diye söylerdik. Artık oğlanlarımız için de demeye başladık. Hakikaten ne olacak şu bizim -çocuk demeye dilim varmıyor- oğlanların ve kızların hali.
Başbakanımız ille de üç çocuk yapacaksınız diyor ve doğru da söylüyor. Zorlama yok. Ufuk gösteriyor, ötesini sen bilirsin ister yaparsın ister yapmazsın.
Ama yapabilmek için önce imkan lazım. Artık eskisi gibi çocukları leylekler getirmiyor.
Bir taraftan sosyal bir yara çocuk anneler. Sayıları binlerle ifade ediliyor. Henüz oyun çağında, doyası oynayabilmiş değil, ama kucağında bakmaya mecbur olduğu bebesi var.  Bu arada Ayşe annemizin bile zaman zaman oynadığı oyuncakları varmış. Hani istisnai durumlar olabilir. Ama yaygınlık kazanması bunun sosyal bir sorun halini alması gibi bir sonucu intac ediyor.
Taaddüd-i zevcâtın yani birden fazla kadınla evlenmenin  dinen caiz olması yanında hukuken de serbest olduğu Arap ülkelerinde “en önemli sosyal problemin unûse sorunsalı olduğunu” söylüyorlar.  Yani evlilik yaşı geçtiği halde bir türlü evlen(e)meyen kızların sayısının giderek artması.
Bu kızlar neden evlenmezler. Çünkü en büyük sebep evlenebilecekleri erkek bulamazlar. Meselenin bu yönü böyle.
Peki onlara eş olacak erkekler nerede?
Arazide. Zavallılar evlilikten gözleri öyle korkmuş ki tam anlamıyla arazideler. Kimi evlilik için olmazsa olmaz gördüğü kariyerini tamamlamada, kimi dünyanın öbür ucunda, kimi olur ya dışarı çıkarım da sırtıma birileri biniverir diye hep bir şeylerin arkasında.
Ebeveynler aman bizim kız evde kalacak diye hep kaygı ederlerdi, şimdi “Ne olacak bizim bu oğlanın hali!” diye ahu figan etmedeler.
İş böyle bir noktaya gelmiş vaziyette. Evleri olmayan insanlar için şu anda nerede bulunduklarının hiç de önemi yokmuş. Keza gidecek bir yerleri  olmayanlar için de öyle.
Hayatında, kendisinin diğer yarısı gibi gördüğü bir eşi olmayan birinin ihtiyaç duyması halinde yanındakinin kim olmasının da önemi yok. Ha dalında elma, ha dibinde elma. Ha bu ha ötekisi.
Müslümanlık zor zenaat. Bir Allah’a inanacaksın. Onun, bize kendi özlerimizden eşler yaratmış olduğuna inanacak ve onun arayışı içinde olacaksın. Eşinden başkasına bakmayacaksın, el uzatmayacaksın, dokunmayacaksın. Hal böyle olunca kendilerini korumaları için en çok ihtiyaç duydukları dönemde, evlilik yükünü omuzlamada en  mütahammil, evliliğin meyvelerini devşirmede en verimli oldukları dönemde bizim bu insanlarımıza eşlerini bulmada yardımcı olmamız gerekiyor ve onları yüreklendirmeye çalışmamız icab ediyor.
İyi çıktı bahtım, kötü çıktı vay sebep!
Olsun, biz de şöyle deriz: İyilik yap at denize, balık bilmezse Hâlık bilir.
Hem bunlar bizim kendi öz yavrularımız, ciğer parelerimiz ve de anne kuzuları.
Hayatın tozunu attırmış olsalar bile belli ki bu alanda desteğe ihtiyaçları var.
Sizce de öyle değil mi?
Dua ile!
13.07.2013

GARİBCE
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...