26 Aralık 2021 Pazar

MAKÂSID-I ŞERΑA ALANINDA MUHAMMED TÂHİR B. ÂŞÛR’UN MAKÂSIDU’Ş-ŞERÎATİ’L-İSLÂMİYYE ADLI ESERİ

 

İslâm’ı hayata hâkim kılabilmenin tek yolu cihad destekli fıkıh (ictihad) faaliyetidir. İslâm’ı bir din olarak vahye dayalı temel kaynaklarından almak, kavramak ve anlaşılır bir dille, açık bir söylemle anlatmak (tebliğ) ve hayata geçirmek anlamında olması gereken fıkıh, bu işlevi sebebiyle hayatı bir bütün olarak ele almak zorundadır. Bunun tabiî sonucu olarak da şerî ve sosyal bilimlerin üzerinde, onların hepsini de kucaklayıcı bir yapı arz etmesi gerekir.

Müslümanlık temel inanç olarak “Tevhîd” esası üzerine kuruludur. Her şey denge üzeredir ve bir bütünlük arz etmektedir. İnsan, varlık âleminde ayrı bir dünyada değil, bütünün içinde ve fakat merkezî konumda bir yerdedir. Dışımızdaki âlem de kezâ bütünlüğün bir parçasıdır. Bu bütünlüğü ince bir nizam ve denge üzerine oturtan hakîm, habîr, alîm olan yüce bir İrade ve Kudret vardır ve varlık âlemi bütünlük içinde tek elden yaratılmakta, tedvir ve tedbir edilmekte, düzen bu şekilde sürdürülmektedir.

Bu bütünlük içinde insanın önemli bir yeri vardır ve insan da gene aynı nizama tabi, aynı İrade ve Kudret’in şümul ve hükümranlık alanındadır. Başka bir güce açık ne bir alan vardır, ne de böyle bir alanı sağlayabilecek başka bir güç vardır. Bu itibarla madde ile manayı; ruhu ile bedeni ile; aklı ile kalbi ile ve gönlü ile insanı; toplumsal, siyasal, iktisadî… yönü ile hayatı; biri diğerinin uzantısı olması hasebiyle dünya ve âhireti… kısaca her şeyi bir bütün olarak almak ve bu bütünlüğe tek bir “Kâdiri Mutlak”ı egemen görmek, ve O’nun irade ve kudreti dahilinde bulunan ve O’nun koyduğu nizam içinde var olmuş ve varlığını sürdürmekte olan bu âlemi sadece O’nun bilmek, O’nun iradesinin tecellî etmeyeceği bir alan asla tasavvur etmemek… tevhid inancının tabiî bir gereği olmaktadır.

Fıkıh işte bu bütünlük anlayışı içinde, haddi zatında zorunlu olarak Allah’ın kulları olan biz insanları gönüllü olarak da O’na kul yapmanın ve hayatımızı O’nun koyduğu ilkeler, amaçlar doğrultusunda düzenlemenin gayreti içindedir ve bunun için vardır. Bunu yaparken bütünlüğü göz ardı etmeden insanı ruh ve beden olarak, akıl, kalp ve gönül sahibi bir bütün olarak, ferdi insanlık âlemi içinde, insanlık âlemini de diğer âlemler içinde bir bütün kabul ederek duyulacak ihtiyaçları öngörmesi ve bunu en güzel biçimde karşılaması gerekecektir. Bu itibarla Fıkıh, inanç ve ahlâk meselelerini konu edinen ilimlerden kendini koparamayacağı gibi, psikoloji, sosyoloji gibi ilimlerle de keza insanın içinde yaşadığı sosyal ve fizik çevre ile uğraşan ilimlerle de yakından uğraşmak zorundadır.

Bugün müslümanlar bir taraftan tevhide inanmanın gereğini duyarlarken, öbür taraftan da hayatlarının parsellere ayrıldığını ve her bir alanının başka güçler tarafından doldurulduğunu, Kâdir-i Mutlak olarak inandığı Allah’ın, hayatının sadece cüzî bir kısmına egemen olduğunu görmektedir. İnsanımız bütünlük fikrinden koparılmış ve kendisine gündüzün dünya için, gece âhiret için çalışabileceği, aklını işine gönlünü Allah’a verebileceği, bedenine Tagut’un ruhuna ise Tanrı’nın hükmedebileceği, bunun da normal ve çağdaşlık gereği olduğu telkin edilmiştir. Bu telkinler altındaki insanımız ya işin vahametini kavrayarak büyük ıstıraplara maruz kalmış, içinde yaşadığı topluma yabancılaşmış, tamamen kendi kabuğuna çekilerek sosyallikten uzaklaşmış yahut da telkinlere inanarak çifte kişilikli insanlar halini almışlardır; yani aynı insan hem mü’min hem kâfir gibi bir yaşantı sürdürmeye başlamış ve zamanla buna hem kendisi hem de başkaları alışmışlardır.

İşin bu noktaya gelmesinde, bütünlük fikrinin kopması ve Fıkhın asıl mahiyet ve işlevini yitirerek ayrı bir vadide çevreden habersiz fertlere ve toplumlara yön verme, onları “gütme” iddiasını sürdürmesi büyük rol oynamıştır. İman, amel ve ahlâk bütünlüğü unutulduğu için fıkhın alanı “şerî amelî ahkâm” olarak daraltılmış ve zamanla bunların sûrî şekiller alması kaçınılmaz olmuştur. Oysa ki din “şerî amelî ahkâmı” iman düzlemi üzerine oturtmak ve ahlâkî semereler vermek için vaz’ etmiştir. Öyleyse ne iman düzlemi üzerine oturtulmayan, ne de ahlâkî semereler vermeyen bir amel/fiil, iş, eylem gerçekte “meşrû” olamaz. Âleme, bütünlük gözü ile bakılmayan her yaklaşım, insanı parselleyecek, hayatı farklı güçlerin egemenliğine teslim edecek her izah yanlıştır. “Gönüllü kulluğa” ulaştırmayan her adım bizi Hakk’tan uzaklaştıran, şeytana yaklaştıran adım olacaktır. Fıkhın amacı bize mutlak anlamda “adım attırmak” değil, bunun Hakk’ın istediği için, Hakk için ve Hakk’a götürecek biçimde olmasını sağlamaktır. Dolayısıyla bizi Hakk’a ulaştırmayacak bir adımı, Tevhid’den uzaklaştıran parçacı bir çabayı bizden uzak tutmak Fıkhın vazifesidir.

Fıkhın bunu yapabilmesi için iki şeye önem vermesi gerekiyor: Birincisi hareket noktasının çok iyi tespiti, bunun mutlaka vahye dayalı sağlam bir zemin olmasına özen gösterilmesi. İkincisi de amaçların, değerlerin, ilkelerin çok iyi belirlenmiş olması ve yapılacak işlerin, tutulacak yolun mutlaka belirlenen amaçlara (makâsıd-ı şerîa) ulaştırıcı olduğundan emin olunması.

Fıkhın vahye dayalı kaynaklarından olan Kur’ân ve onun açılımı olan ve onayını alan sünnet, hükümleri bugünkü kanun tekniğinde olduğu gibi soyut maddeler halinde vaz etmemiş, aksine neden ve niçin bu hükümlerin konulduğuna yani hikmet-i teşrîye büyük önem atfetmiştir. Hükümlerin imanla irtibatlandırılması ve amaçlanan bir sonucu meydana getirici şekilde “gönüllü kulluk” icrasını isteme Kur’ân ve sünnet fıkhının belirgin özelliğini teşkil eder.

İslâm vahyi inmeye başladığından beri teşrîde takip olunan bu usûl ashap tarafından da anlaşılmış ve iyice kavranmıştı. Onlar, Rasûlullah’ın (s.a.) arkasından, teşrî sürecini onunla birlikte bilfiil yaşamanın kendilerine kazandırmış olduğu meleke sayesinde, vahyin hayata geçirilmesinde gerçekten başarılı olmuşlardı. Onların bu başarısını, teşrî usûlünü iyi kavramalarında, hükümlerin arkasındaki maksatları, gerekçeleri görebilmelerinde, dine ve hayata bir bütün olarak bakabilmelerinde, birini diğeri için görmelerinde aramak gerekir.

Üzülerek belirtmek gerekirse fıkhın bu özelliği sonuna dek hep böyle sürdürülememiş ve zamanla fıkıh; iman, amel ve ahlâk bütünlüğünü göz ardı eden soyut kurallar halini almış ve dahası amacın gerçekleşmesi zaman zaman hiç dikkate alınmayarak “hiyel” gibi maksadı ters şekilde gerçekleştirici ama suretâ meşrû hüküm ve uygulamalar bile insanımızı gönüllü kulluğa yükseltmesi gereken fıkıh olabilmiş, bunlar şöyle ya da böyle meşrû sayılabilmiştir. Çünkü zamanla bütün çabalar nasların sündürülmesi anlamına gelebilecek lafzî yorum tekniklerine indirgenmiş, Usûl-ı fıkhın şerî delillere bakışı, hemen hemen Arap diline ait özellikler ile, rivâyetle ilgili konular açısından olagelmiştir. Yapılan ictihâd faaliyetleri de çoğu kez bu iki çerçeve ile sınırlı kalmış gibidir. Zamanla insanımızı mutlu kılacak, dünya ve âhiret saadetini temin edecek bir fıkıh ortaya konulamayışının en büyük sebebi bu anlayış olmalıdır.

Tutulan usûl dairesinin geniş olmaması sebebiyle gerek Kur’ân’ın tefsiri ve gerekse hadislerin şerhi aşağı yukarı bu çerçeve içerisinde kalmış, akıl ve düşünce ihmal edilmiş, insanlık hayatına yön verecek şerî hükümlere delâlet eden nasların tefsirinde yalnız umûm, husus, ibâre, işâre, muhkemlik, mücmellik… gibi yönler esas alınmış, o hükümlerin insan hayatındaki önemine, tesirine o kadar itina gözüyle bakılmamış, hem kitabın hem de sünnetin genel maksatlarına, hukuk kuralı olacak şeylerin insanlık hayatındaki önemine gereği kadar itibar edilmemiştir.

Böyle bir yaklaşım sonucunda ictihadın ikinci bir temel ayağı olan “makâsıd-ı şerîa” bu işlemler esnasında dikkate alınmamıştır. Bu tavrın tabiî sonucu olarak “Hikmet-i teşrî” ilmi de, gerçek anlamda bir ilim olarak gelişmemiş, bu dalda hemen hemen hiçbir eser —bir istisna halkası hariç— verilememiştir.

Söz konusu istisnâ halkasını Cüveynî, Gazzâlî, Râzî gibi öncüler olsa da asıl olarak  İzz b. Abdisselâm’ın (ö. 660/1262) Kavâidu’l-ahkâm’ı, onun talebesi Karafî’nin (ö. 684/1285) el-İhkâm fî temyîzi’l-fetâvâ ani’l-ahkâm’ı ve el-Furûk’u; Şâtıbî’nin (790/1388) el-Muvâfakât’ı, Şah Veliyyullah ed-Dihlevî’nin (ö. 1176/ 1762) Huccetullâhi’l-bâliğa’sı teşkil eder. Bunlar içerisinde el-Muvâfakât ile Huccetullâhi’l-bâliğa adlı eserlerin çok müstesnâ bir yeri vardır. Her ikisi de tarafımızdan çevrilmiş ve her ikisi de İz Yayıncılık kalitesiyle Türk okuyucularının istifadesine sunulmuştur.

Fıkhî düşünce tarihinin yüz akı halkası bu isimlerle bitmemiş ve Tunus’un Ezher’i olan Zeytûne Üniversitesi şeyhi Muhammed Tâhir bin Âşûr’un (ö. 1973) kudretli kalemiyle zirve bir eserle ivme kazanarak çoğalacağının ve seviyenin giderek artacağının müjdesini de vermiştir.

Şimdi müsaadenizle bu değerli kitabı biraz tanıtmak istiyorum. “İslâm Hukuk Felsefesi Gaye Problemi, Mekâsıdu’ş-Şerâti’l-İslâmiyye” adıyla değerli arkadaşım Vecdi Akyüz’le birlikte tercüme ettiğimiz ve üçüncü basımı Rağbet Yayınları, İstanbul 1999 (İkinci basım: İz Yayıncılık (İstanbul 1996) (Birinci basım: İklim Yayınevi, İstanbul 1988) tarafından gerçekleştirilen bu eser orta hacimde (310 sayfa) ve güzel bir baskıyla okuyucularına ulaşmış bulunmaktadır. Bu vesile ile emeği geçenlerin hepsine teşekkür ederiz. Eserin bizce ilk kez tanınması doktora dersleri sırasında değerli danışman hocam Hayreddin Karaman sayesinde olmuştu. Kısmen beraberce okumuş, teşvik ve yardımları ile tercüme etmiştik. Sonra İslâm Hukukunda Ahkâmın Değişmesi (M. Ü. İlahiyat Fak. Vakfı Yayınları İstanbul 1990, 1995) adlı doktora tezimde, bu değerli insanın fikirlerini —üstadımın da yorumlarını ekleyerek— kanaviçe işler gibi tezimin hemen her sayfasında işlemek imkân ve bahtiyarlığına sahip oldum. Bu naçiz eserimiz —bir tez olmasına rağmen— kısa sürede eğer ikinci baskısını yapabildiyse bunu, Hayreddin Karaman gibi bir üstadla İslâm Fıkhı Düşünce Tarihinde bir zirve isim olan İbn Âşûr’un bu değerli kitabını okuma nimetine sahip olmaya borçlu olmalıdır. Bu vesile ile İbn Âşûr’a Allah’tan sonsuz rahmet, üstadıma da Allah’tan sağlık, sıhhat ve âfiyet içerisinde uzun ömürler niyaz ediyorum, daha nice istifadelerde bulunabileceğimizi umuyorum.

İbn Âşûr, söz konusu ettiğimiz halka içinde Şâtıbî’ye özel bir önem atfeder. Gerçekten de o makâsıd konusunu ilk kez müstakil olarak ele alan ve bu konuya tam bir cilt yer ayıran çok değerli bir müellif olma ayrıcalığına sahiptir. Bununla birlikte konuyu bu çapta ilk kez ele almış olması hasebiyle İbn Âşûr’un zihnindeki düzeye ulaşamamış, gereksiz uzatmalara dalmış, konu bütünlüğünü bozucu unsurlara da yer vermiş bazı hususları ise dikkatinden kaçırmıştır.

İbn Âşûr, sonra gelmenin ve daha önceleri yapılmış olanları görmenin kendisine verdiği avantajla konuyu daha derin bir vukûfiyetle ele almış ve sahip olduğu üstün fikrî kişiliğini de yansıtarak sahasında gerçek bir otorite olmuştur. O konuyu üç bölümde ele almıştır:

1. Hukukun gayelerinin temellendirilmesi, hukukçunun makâsıd-ı şerîayı bilme zorunluluğu vb.

2. Hukukun genel gayeleri.

3. Hukukun özel gayeleri.

Görüleceği gibi müellif, önce konuyu nazariye olarak ele almakta, temellendirmekte daha sonra da bunu her bir meseleye uygulayarak özel maksatları ortaya koymaya çalışmaktadır. Bu haliyle Dihlevî’nin Huccetullâhi’l-bâliğa’da tuttuğu yola benzer bir yol izlemektedir.

Sonuç olarak biz, bu üç eserin de mutlaka birbirinden müstağni kılmayacak şekilde önemli olduklarını, her birinin ayrı ayrı önemli yerleri olduğunu belirtiyor, bu eserlerin Türk okuyucularına ulaştırılmasında bizi bir pay sahibi kılan Yüce Allah’a hamd ediyor, her üçünün de basımını güzel bir biçimde gerçekleştiren İz Yayıncılık’a teşekkür ediyor, üzerimizde hakkı olanları hürmetle yad ediyor, kusurlarımızı bağışlamanızı ve iyi niyetimize yormanızı siz sevgili okuyucularımızdan rica ediyoruz.

 

Doç. Dr. Mehmet ERDOĞAN

24. 03. 1996    Ferah/İstanbul

 

11 Aralık 2021 Cumartesi

Garibce maniler

 Kahve gelirdi Yemen'den

Uzak dur hakka sövenden

Müslümanlık belli olur

Halka verdiği güvenden


Arı bal alır kevenden

Mürebbi olmaz dövenden

Temkini elden bırakma

Yüzüne karşı övenden

25 Kasım 2021 Perşembe

Garibce maniler: Kahve bahane

 Kahvemi içtim sadesin

Dostsuz olmuyor can nerdesin

Gönül bağı kilitlenmiş

Gel açam sana gül deresin


Kahvemi içtim ortasın

Yokladım aha burdasın

Hem gönlümde hem dilimde

Hem yanımda hem ordasın


Kahvemi içtim şekerli

İhtiraslar dört çekerli

Gönül gözüm gördü seni

Gayrı görmem bundan kerli


Kahvem yoktu içtim çayı

Adın andım vuslat payı

Hasret oku dilde sızı

Bildim atan kader yayı


Çayı olmalı demlice

Avunsun diye Garibce

Demlikten sanma çay döker

Demler derdini gizlice


Dua ile!

25.11.2021

GARİBCE

17 Kasım 2021 Çarşamba

Dünyam benim hayatımdır, sürgün de neyin nesi?

 

Allah sonsuz rahmeti ile muamele etsin. Üstat Sezai Karakoç rahmetli olmuş.

Sevilen bir insandı. Ne saadet!

Vefatı sebebiyle ne kadar da çok paylaşıldı, şu dünya hayatının sürgün olduğu.

Bana hep ters gelirdi.

Dünya hayatının sürgün olduğu.

Neden olsundu ki?

Zaten tek bir hayat vardı, O’ndan gelip O’na giden. Aynı hayatın iki ucu vardı biri yakın diğeri öteki olan. Doğum ve ölüm sade birer eşikti. İkincisinin inşası birincisine bağlı idi.

İlkinkinin yeri ekeneğimiz olan arz idi.

Öbür hayatımıza lazım olan mekân ise cennetti ve o bu hayatta inşa edilirdi, ekip biçilen her bir şey orada devşirilirdi.

Bu hayattaki konumumuz ise hilafetti.

Hilafet Allah namına bu hayata vaziyet etmekti.

İnsan vatan diye sahiplenmediği yere nasıl vaziyet edebilirdi ki?

Onu nasıl imar eder, onu damağında tadı kalan cennete nasıl çevirirdi?

Yalan ile sahici olanı nasıl elde ederdi?

Sonra Kur'an’a baktım: Hilafet insanın varlık sırrı idi:

وَاِذْ قَالَ رَبُّكَ لِلْمَلٰٓئِكَةِ اِنّ۪ي جَاعِلٌ فِي الْاَرْضِ خَل۪يفَةًۜ  قَالُٓوا اَتَجْعَلُ ف۪يهَا مَنْ يُفْسِدُ ف۪يهَا وَيَسْفِكُ الدِّمَٓاءَۚ وَنَحْنُ نُسَبِّحُ بِحَمْدِكَ وَنُقَدِّسُ لَكَۜ قَالَ اِنّ۪ٓي اَعْلَمُ مَا لَا تَعْلَمُونَ

"Hani, Rabbin meleklere, "Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım" demişti. Onlar, "Orada bozgunculuk yapacak, kan dökecek birini mi yaratacaksın? Oysa biz sana hamdederek daima seni tesbih ve takdis ediyoruz." demişler, Allah da, "Ben sizin bilmediğinizi bilirim" demişti."  (Bakara 2/30)

وَهُوَ الَّذ۪ي جَعَلَكُمْ خَلَٓائِفَ الْاَرْضِ وَرَفَعَ بَعْضَكُمْ فَوْقَ بَعْضٍ دَرَجَاتٍ لِيَبْلُوَكُمْ ف۪ي مَٓا اٰتٰيكُمْۜ اِنَّ رَبَّكَ سَر۪يعُ الْعِقَابِۘ وَاِنَّهُ لَغَفُورٌ رَح۪يمٌ

"O, sizi yeryüzünde halifeler (oraya vaziyet eden kimseler) yapan, size verdiği nimetler konusunda sizi sınamak için bazınızı bazınıza derece derece üstün kılandır."  (En'âm 6/165)

وَعَدَ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْ وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ لَيَسْتَخْلِفَنَّهُمْ فِي الْاَرْضِ كَمَا اسْتَخْلَفَ الَّذ۪ينَ مِنْ قَبْلِهِمْۖ وَلَيُمَكِّنَنَّ لَهُمْ د۪ينَهُمُ الَّذِي ارْتَضٰى لَهُمْ وَلَيُبَدِّلَنَّهُمْ مِنْ بَعْدِ خَوْفِهِمْ اَمْناًۜ

"Allah, içinizden, iman edip de salih ameller işleyenlere, kendilerinden önce geçenleri egemen kıldığı gibi onları da yeryüzünde mutlaka egemen kılacağına, onlar için hoşnut ve razı olduğu dinlerini iyice yerleştireceğine, yaşadıkları korkularının ardından kendilerini mutlaka emniyete kavuşturacağına dair vaadde bulunmuştur."  (Nûr 24/55)

Din dilinde dünya hayatını yeren, onun geçiciliğine vurgu yapan, onun fitne olduğunu söyleyen ifadeler bizi frenlemek içindir. Hayatın sadece buradaki hayattan ibaret olmadığını unutmamamız içindir. Yoksa dünyanın gerçekten kötü ve dünya hayatının bir sürgün yeri olduğu için değildir. Dünya bize hem cennet olacak kadar hem cenneti kazandıracak kadar güzeldir ve emeği hak eder.

Bize lazım olan iman ile birlikte yapacağımız salih amellerdir. Dünyayı mihverinde tutacak olan iman, onu imar edecek olan da salih ameldir.

Dünyası mamur olmayanın ahiretinin düzgün olacağı makul da değildir.

Harap, yıkık, dökük, sel almış, yel süpürmüş ekenekten güzel mahsuller alındığı nerede görülmüş?

Dünyamızı sevelim ve ona vaziyet edelim vesselam.

Hem de Allah namına!

Yoksa işimiz bir türlü yoluna girmeyeceğe benziyor.

Dua ile!

17.11.2021

GARİBCE

26 Ekim 2021 Salı

Garibce’nin güldüğü şeye bak!

Çalışıyorken dalmışım. Sonra baktım seslice gülmüşüm. Allah Allah! dedim. Geçmişe gitmişim. Seksenli yıllar. İstanbul’a yeni geldiğimiz günler. Ümraniye’de bir aile apartmanında oturuyoruz. Boş bir daireye bir kiracı gelmiş. Kamyonu yanaştırdılar ve eşyalarını çekmeye başladılar. Ve ben onları görünce inmişim ve eşya bitene kadar onlarla birlikte taşımışım. Ne tanıyorum ne de haklarında bir bilgi sahibi oluyorum.

Şimdi ta o zamanlara gitmişim ve aklıma düşmüş. Sonra da sesli sesli gülmüşüm. Allah Allah! demişim. Sonra aklıma Güngören’den Yedi Kule’deki rahmetli Ahmet Güler Amca’nın bize kol gererek açtığı, Hacı Anne’nin kızımıza ebelik yaptığı çatı katına taşınmam aklıma düştü. Haseki’de beraber okuduğumuz Ahmet Akyıl arkadaşımla birlikte çekmiştik. O zamanlar fazla eşyamız yoktu ama bir buçuk ton kömür vardı. Hepsini ikimiz sırtımızda taşıdık yedinci kata oradan da çekme kata. O son basamaklarda tükenmişlik hissederdik ama, ininceye kadar gücümüz geri gelirdi ve böylece hepsini taşıdık. Elimiz yüzümüz kömür karası olmuştu, ama özümüz apaktı. Ahmet’çe benim arkadaşımdı sadece. Onun benim gibi inşaat tecrübesi de yoktu. Sırtına semer vurma bilmezdi, omzunda harç taşımamıştı. Ama arkadaşımdı, zor anında arkamda idi.

Sonra daha başka hatıralar geldi aklıma. Bugün hala oturmakta olduğumuz eve taşınmamız lazımdı ve eski evimizdeki komşumuz İsmail Bey o da aynen bizim gibi yükün altına kendisini koşmuştu. Ne isteyen vardı ne bekleyen? Üstelik bu kez eşyalarımız özellikle de kitaplarımız pek çoktu. Taşı taşı bitmiyordu. Gücümüz bitiyordu ama kitaplar bitmiyordu. Aşağıdan sırtlandığımız yük daha ikinci kata çıkmadan iki katı ağırlaşıyordu ve daha iki kat daha çıkarılacaktı.

Bunları hatırladım.

Sonra şimdiye geldim.

O eskide kalan kendime güldüm.

Gülmeli miydim, ağlamalı mıydım? Onu da bilemedim.

İşte böyle!

Dua ile!

26.10.2021

GARİBCE

30 Eylül 2021 Perşembe

İbadetler ruha nispetle ilaç mıdır? Gıda mıdır?

 

 İmam el-Gazzâlî el-Munkızu mine’d-dalâl adlı kitabında şöyle der:

“İbadetler insan kalbinin sıhhati için bedeninin sıhhati için gerekli olan ilaç gibidir. Her insan ilaçların etkilerini ve nasıl terkip edildiğini bilemez. Onu ancak doktor olanlar ya da özel olarak onun bilgisine sahip olanlar bilir. Her hasta doktorun kendisi için hazırlamış olduğu reçeteye tabi olur ve onun hakkında doktorla tartışmaya girmez. Aynı şekilde bana aşikar oldu ki peygamberler tarafından beyan edilen ibadet ilaçları da öyledir. Onların belirlenmiş sınırları, tayin edilen miktarları ile nasıl tesir edeceği aklın kıt sermayesi ile bilinemez. Bu itibarla bu özellikleri akıl sermayesi değil nübüvvet nuru ile bilen peygamberlere uymak gerekli/vacip olmaktadır. Nasıl ki ilaçların miktarı, ağırlığı ve nevi itibariyle farklı oluşu ancak havasın bilebileceği bir sırdan hali değilse ibadetler de aynı şekilde kalpler için birer ilaç olmakta ve çeşitli tür ve miktarlardan oluşan fiillerden meydana gelmektedir. Bakıyoruz miktar bakımından secde rükuun iki katı, sabah namazı ikindi namazının yarısıdır. Bunların bir sırdan yoksun olması düşünülemez. Bunlar ilacın hasseleri gibi özellikler olup ancak nübüvvet nuru ile bakan peygamberler tarafından bilinebilir. Bunlardan birer hikmet çıkarmak için uğraş verenler ya da bunların öylesine belirlenmiş hareketler olduğunu sananlar gerçekten hamakat ya da cehalet üzere bir davranış sergiliyorlar demektir.”[1]

Teşbihte hata olmaz derler, ama hatasız da teşbih olmaz.

İmdi bu benzetme aslında güzel ve hikmetli gözüküyor. Fakat bu benzetme ibadetleri ruha nispetle ilaç gibi gösteriyor.

Oysa ilaç hasta bedenler içindir ve ihtiyaç anında uygulanır. Gıda ise her gün düzenli alınması gereken bir ihtiyaçtır.

Garibce nazarımızda ibadetler su ve gıda gibi olmalıdır?

Ruhumuzun onlara sürekli ihtiyacı vardır.

Suyun hassesini bilmeyebiliriz, ama içtiğimizde onun bizi nasıl kandırdığını tecrübe ederiz. Gıdaların da aynı şekilde ne türden özellikler içerdiğini bilmeyebiliriz. Ama onları aldığımızda onların açlığımızı giderdiğini ve doyduğumuzu hissederiz.

Belki gıda alımına nispetle diyetisyenlere benzetilseydi daha mı açık olurdu?

İyi de o zaman herhalde öyle bir meslek yok idi.

Sonunda kulluk zor da olsa lazım.

Müstağnilik bize uymaz, hem nemize lazım.

Bu işler ne akılla oluyor ne de akılsız.

Terazisi akıl, dirhemi (ölçüt) vahiy olmalı insanın.

Göz asıl, görmeye ışık lazım.

Bunları dengelemek gerek.

Rıza ise nihai erek.

Dua ile!

30.09.2021

GARİBCE



[1] el-Gazzâlî el-Munkızu mine’d-dalâl, (özetle alınmıştır).

4 Eylül 2021 Cumartesi

Müslümanlık ne ki! Hem kolay hem zor!

 

Garibce dedi ki “Müslümanlık için öyle tahsile mahsile ihtiyaç yok!”

“Ne yani?” dedim. Dedi ki:

“İhlas ile kıl beşini.

İtkan ile yap işini.

Mutlu eyle eşini.

Üzme bir de konu komşunu...”

Dedim: “Yok mu dahası?”

Dedi: “Gayrısı hava bahası.”

Bu paylaşımımıza güzel yorumlar geldi:


Ekrem Özbay

Âmilenin âlime ile

Acaba nedir ki ilgisi,

Nasıl amel eyler insan,

İhlas hakkında yoksa bilgisi.

 

Ferit Yaldızbaş

Bildiği ile amel edene,

Allah öğretir bilmediğin,

İrfan gözü verir bir de,

Gösterir, ilimle görmediğin.

 

Aydın Başar

Akıt gözünün yaşını,

Fakir ile paylaş aşını,

Yetime çatma kaşını,

Kimseye eğme başını,

 

Necati Koçak da:

“Ooh. Dert yok. Tasa yok...!” demiş.

Mehmet Erdoğan

“Siz öyle sanın!” cevabını almış.

 

Mohammad Sarwar Daneshjoo

Garibce doğru demiş sayın hocam.

 

Hamdi Arslan

İşin özünü yakalamış… Daha ne olsun...?!!

Hamdi hoca belli ki tam not vermiş.


Sait Çavuşoğlu

Maşallah barekallah değerli hocam. Dilinize ve yüreğinize sağlık olsun. Allah her şeyin en güzelini nasip eylesin inşallah.


Tahsin Yazgan

Eyvallah yâ Hû 

 

Hasan Huseyin Yildiz

Alemi ailesi ve çevresi olan

Sevilir elbet o da toprağa gömülür

Alimi över kevni hikmetle Yaratan

Üzülür elbet alem onunla gömülür

 

Hüseyin Erdoğan

GARİBCE şu eşini mutlu et deyince neden hep kadınlar gelir akla...

 

Fatma Bozok

Çok garip!

 

İmdi müslümanlığı dört satıra sığdıran bu paylaşım kimince yeterli bulunmuş kimince hafif.

Oysa gözlemlerimiz gösteriyor ki bunları yapabilene ne mutlu!

Müslümanım diyen işte bunları yapabilen kimse olmalı.

İbadetlerimizi ihlas ile yapabilmek. Bir ömür bir türlü başaramadığımız bir erdem.

İşimizi itkan ile yapmak. Ne kadar zor bir şeymiş meğer. Yeni yerleştiğimiz evin üstünde oturanlar banyoyu kullanmaya başladı, her taraftan su aktı. Malzemede eksiklik yok, lakin işçilik yamuk. Balkonda mermer altı gözükmüyor diye derzlenmemiş, ama oturunca göze batıyor. Arabanın radyo kodu lazım oldu. Servise vardım talep ettim. Vaktiyle servis kitapçığına sadece renk kodunu yazmışlar, radyo kodu yok. Randevu almalısınız, dediler. Sonra ihmalin kendilerinde olduğunu belirtmem üzerine belki de hemen arabanın plakasını girdiler ve ekranda beliren kodu söylediler. Hepsi o kadar. Randevu al, randevuya git! 

Salla başını al maaşını!

İtkan ile yani işin tam hakkını vererek iş yapmak öyle kolay mı?

Eşini mutlu etmek için bir ömür yeter mi? Eş yola yatar ne ki ömür biter.

Bir de konu komşuyu zara vermemek. Bazen zarar için varlığımız bile yetiyor.

Vesselam! Garibce’nin bu formülü öyle “Ooh. Dert yok. Tasa yok...!” denilecek basitlikte ve sühulette değil. Zor hem de ne zor!

Azim ise zoru başarmaktır.

Dağ ne kadar yüce olursa olsun yol onun üzerinden aşar gider.

Dua ile!

04.09.2021

GARİBCE

Etiketler: Müslümanlık, ihlas, itkan.

11 Temmuz 2021 Pazar

Bilginin teknolojiye dönüşmemesi ile ilmin amele dönüşmemesi arasında ne fark vardır?

Galiba rüyasını gördüm. Herhalde bir savunmada idik. Aday bilginin üretilmesinden falan bahsediyordu, derinleşmeden söz ediyordu. Ben de sanki bu fikre pek katılmıyordum. Kendimce bir argüman ile karşılık veriyordum.

Hem soruyordum.

Bilginin teknolojiye dönüşmemesi ile ilmin amele dönüşmemesi arasında ne fark vardır? diye.

Bilgiyi ürettik ürettik ama teknolojiye dönüştürmedik, bütün insanlığın hizmetine sunmadık. Yahut teknolojiye dönüştürdük ama kendi tekelimizde tuttuk, karşılığında insanların dünyalarını istedik. Ya aldılar dünyalarından oldular ya da melül mahzun bakakaldılar. Biz ise semirdikçe semirdik.

Dinde de böyle derinleştikçe derinleştik. Çok ilmimiz oldu. Ancak bunun ne bize ne de insanlarımıza faydası oldu?

Ürettiğimiz dini bilgi bizi derin etti lakin bizi daha iyi insan etmedi. Bizi insanlığa hayırlı insan da etmedi. İnsanların en hayırlısı insanlara faydası dokunandı. Bizim ilmimiz derindi, kuyu dibine indirdi. Yukarılarda, gerçek dünyada ne var ne yok bilemez kıldı.

Hem ekonomide de durum aynı idi. Bir ülkede para hacmi az olsa ama hepsi tedavülde olsa, herkes durmadan ihtiyaç duyduğu şeyi alsa, ihtiyaç duymadığını satsa mı daha iyi idi? Yoksa para çok ama birkaç kişinin kasasında mı (kenz) olsa daha iyi idi?

Suyu içmek miydi iyi olan? Suyun analizini ve ilmini yapmak mı?

Sonra Garibce’nin deyişleri geldi aklıma:

Kaynağından soğura

Hikmet ile yoğura

İlim amel doğura

Kısır kalası değil! diyordu.

Allah da şöyle buyuruyordu:

“İleyhi yas’adu el-kelimü’t-tayyib ve’l-‘amelu’s-sâlih yerfe‘uh.

Kelime-i tayyibe O’na ağar, ne ki katına ulaşmasını amel-i sâlih sağlar!”

Dua ile!

11.07.2021

GARİBCE

Etiketler: İlim-amel, bilgi-teknoloji

29 Mayıs 2021 Cumartesi

Ben de müslümanım!

 

İnsan kutlu nefhadan bir solukmuş meğer

İslamlıksa insanlığa zait bir değer

İslamlık iddianda elhak doğrusundur

Kimseler senden zarar görmüyorsa eğer

29.05.2021

5 Nisan 2021 Pazartesi

Ağızdan çıkanda bir söz

 

Yunus'a selam olsun!

 

Söz vardır kağnıyı durdurur

Söz vardır zelveyi kırdırır

Söz vardır insanı fıttırır

Ağızdan çıkanda bir söz

 

Söz vardır cümle selam durur

Söz vardır ne saç baş yoldurur

Hem dirhem yese it kudurur

Ağızdan çıkanda bir söz

 

Söz vardır kalplere yol olur

Söz vardır ağızda bal olur

Söz vardır itlere yal olur

Ağızdan çıkanda bir söz

 

Söz vardır kalpleri titretir

Söz vardır koyunu kükretir

Söz vardır aslanı tüketir

Ağızdan çıkanda bir söz

 

Söz vardır kulakta direnir

Söz vardır özlerde deprenir

Söz vardır Garibce imrenir

Ağızdan çıkanda bir söz

 05.04.2021

GARİBCE 03042021

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...