7 Ekim 2012 Pazar

Erkeklerin bazı akıl almaz tavırları


Garibce bir iki yazı yazdı. Bunlar özellikle de ilahiyatta okuyan kızların ve sosyal hayatta kendilerine yer açmaya çalışan çoğu tavırları ile modern kadınların zaman zaman geleneksel modda tavır belirledikleriyle ilgili idi ve buna sebep aklının karıştığını ve izahta zorlandığını yazmaya çalışmıştı.
Olumlu olumsuz tepkiler aldı.
Garibce’nin aklını erdiremediği erkek tavırları da yok değil. Ama o sayfanın diğer yüzü idi. Sıra ona gelince elbette ondan da okuyacakları vardı.
Hz. Ömer’den beri biz erkekler değişimi yeterince izleyemedik, takip edip yönlendiremedik. Hep arkasından toplamaya çalıştık. Çoğu kez hoşumuza gitmese de alışmaya, zoraki kabullenmeye çalıştık daha doğrusu mecbur kaldık.
Mekke’den hicretle Medine’ye geldiğimizde biz Müslümanların hanımlarının da yeni bir iklime taşındığını ve burada havanın Mekke’ninkinden farklı olduğunu ha deyince fark edemedik. Ne zaman ki kadınlarımız Ömerlerimizin bile karşısına dikilip, onlara laf yetiştirmeye kalkışınca afalladık, ne yapacağımızı bilemedik. Eyvah, dedik bu bizim kadınlar meğer Ensar kadınların huyundan huy kapmışlar. Onlar gibi erkeklerden hiç çekinmez olmuşlar, Ümmü Süleym’in Hz. Peygamber’e sorduğu cinsellikle ilgili sorulardan birçokları utanmış, ama o sormak istediğini sormaktan geri durmamıştı. Eş sıfatıyla kadınlar rahatlıkla yüzünü yumuşak buldukları Hz. Peygamber’e bile, şiddetinden şeytanın bile yolunu değiştirdiği koca Ömer’e bile laf yetiştirmeye kalkışmışlar.
İşte bu gibi durumlar karşısında afallayan bizler, aleyhlerine atacağımız her adımın vahiy tarafından yerildiğini de gördük. O eski sere serpe halimizin yerini artık her an vahiy gelir de bizi rezil rüsva eder kaygısı almış ve dilimizi tutar olmuştuk. Hz. Peygamber’in vefatı ile bu endişe kalkmıştı, artık yumup gözümüzü ta eskisi gibi ağzımıza ne gelirse söyleyebilecektik ama köprünün altından da çok sular akmıştı. Kadınlar sosyal hayatta belli bir yere gelmişlerdi. Aha Ayşe anamız bile devesine binmiş, bir orduya kumanda etmeye kalkışmıştı. Bu biz Alilerin çok hoşuna gitmemişti. Ama görmeden gelemeyeceğimiz de bir gerçeklikti. Ebu Hüreyre’ler öyle sonunu düşünmeden hadis bile rivayet edemez olmuşlardı, onun yanında. Çünkü kadın olduğuna bakmadan anında düzeltmeye kalkıyor ve üstelik de sözü itibar görüyordu. Çünkü sahip olduğu yetenekleri yerli yerinde kullanması yanında bir de medenî cesaret örneği veriyordu.
Çoğu durağan geçen asırlar geçti. Kadının toplumdaki sosyal durumu vahyin iyileştirme çabasına rağmen rampadaki arabanın düze çıkamadan gerisin geri kaçması gibi bir süreç yaşandı. Bizzat Hz. Peygamber, “Geceleyin bile bu Allah’ın kullarını mescitlere gitmekten alıkoymayın!” demesine rağmen biz, “Hayır!” dedik “Onlar evden çıkarlarsa bunu kötüye kullanırlar”. O yüzden otursun oturdukları yerde. Yazı okumasını bilsinler ama yazmasını asla… Sonra kim bilir neler yapmazlar ki. Madem evden çıkmayacaklar. Öyle ise nafakaları arasında ayakkabı masrafının da yeri olmazdı. Bizim fakih kitabına onu da yazdı.
Ve günümüze geldik.
Tarlada çapa işi vardı. Evde gelin boşu boşuna oturuyordu. Neden çapa yapmasındı, otu, ekini biçmesindi.  Kadın tarlaya çıktı ve akşamlara kadın kızgın güneşin altında çapa yaptı.
Öğle paydosunda azığı hazırlamak da onun vazifesiydi. Hazırladı. Kulluğu aklına düştü ve namazını da kılmak istedi. Kayın peder oradan bağırdı. “Öyle sere serpe kılamazsın kızım, çünkü mahrem! Oturarak kıl!”
Sosyal roller icabı hayatı boyunca gelinlik etmeğe mahkum gelin hanım “Baba, ama akşama kadar tarlada çapa yaptırıyordun hani. Namazda mahrem olan rüku ve secde hali, akşama kadar ben çapa yaparken mahrem olmuyor mu?!” diyemedi. Çünkü adı utanmazlığa, yaptığı saygısızlığa çıkardı.
Garibce işte bu ayrıma da bir türlü akıl erdiremedi.
Erkek, çağdaş değerlerin yüceltildiği Türkiye’de yaz aylarında kısa kollu, göğsü bir iki düğme açık gömlekle dolaştı. Göğsünden ve kollarından taşan  postu andıran kılların görünmesi sonucu “yahu bu evrimi henüz tamamlayamamış!” türünden müstehzi bakışlara bile aldırmadan çalımla gezindi.  Bacağında haşama denize koştu. Tanıdık bir yüze rastlamayacağından emin olduğu her yerde kapri pantolon giydi,  şortla bile dolaştı. Kimliği ancak yanına almak zorunda kaldığı kadını ve kızı ile ortaya çıkıyordu. O yüzden de olabildiğince gittiği yerlere yalnız gidiyordu. İşler tıkırındaydı ah bir de şu kızların okuma sevdası olmasaydı. Buna sebep dışarı çıktılar. Annelerini de yanlarında çıkardılar. Bizim adamın da kimliği dışa vurdu.  Yanındaki kadının üzerinde dört mevsim giyeceği türden, sıkı sıkıya sarıldığı muhkem bir palto varken, kendi üzerinde yazın alttan iç donunu gösterecek kadar şeffaf keten kumaştan giysiler vardı.
Garibce işte bu tavrı da anlayamadı.
Kendi adı Memili idi, Cumali idi, Cuma idi, Şaban idi, Satılmış idi; değiştirdi. Hoşuna gitmeyen isimleri üzerinden attı. Ama bu kez yeni doğanına, kendi üzerinden bir türlü açığa vurmayı istemediği ideolojik isimler koydu… Cihad dedi, Mücahid dedi… Çocuğa nasıl taşıyacağına hiç bakmadan çifte çifte isimler koydu.
Garibce ben bunu da anlayamadım.
Belli ki daha çoook anlayamadığımız şeyler var ve olacak.
Ama her şeye rağmen kadınlar evden çıktı. Okuma yanında yazmasını da öğrendi.  Ömer’e bile laf yetiştiren, Alilere kafa tutan, kendi varlıklarını haykıran bir mecrada ilerlemeye başladılar. İşte bu yolda erkeklerin “işlerine gelince şöyle gelmeyince böyle” tavırlarına onlar da kendilerini kaptırmazlarsa, bir de erkeklerle rekabet gibi bir çıkmaza girmezlerse alabilecekleri yol olabildiğince açık gözüküyor.
Bir de erkeklerin dolduruşuna de gelmemeliler. Rivayete göre erkekler, bazı yerlerde geleneğin bütün gücüyle egemen olmasına rağmen, kadınları yirmi metre önden buyur ediyorlarmış. Öylesi durumlarda kadınlar bunun yol güvenliği (mayın riski) açısından bir buyurma olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurmalıymış.
Garibce değil mi?
Dua ile!

07.10.2012
GARİBCE

6 Ekim 2012 Cumartesi

Maşerî duygu ve öğretilerin gücü


Ben yuvası  bozulan bir anne kuşun çırpınışını seyredip duygulansam, sen de koyun ve kuzuların kavuşma sahnesini seyretsen ve onların meleşmeleri, her bir annenin yavrusunu arayışı ve bulduktan sonra da koklayıp mutlu oluşunu, kuzunun annesinin memesine vuruşlarını  seyretsen ve duygulansan, bir başkası da bir başarı öyküsünü dinlese ve duygulansa… Ne olur? Üç tane duygulanmış insanın aynı mekanda buluşması sonucu üç tane duygulanmış adamın birlikteliği olur.
Keza sen bir kitap okusan, ben de başka bir kitap okusam, o da daha başka bir kitap okusa. Sonra biz bir araya gelsek. Farklı kitap okumuş üç adam bir araya gelmiş olur.
Ama sen, ben ve o, söz gelimi bizim neslin yaşadığı bir örnek olarak Müslüman zenci boksör  Muhammed Ali’nin şampiyonluk maçını ya da daha berilerde Rahmetli Turgut Özal’ın Bulgaristan’a rüşvet vererek bizim adımıza yarışmasını sağladığı Naim Süleymanoğlu’nun olimpiyat şampiyonluğunda birincilik kürsüsünde istiklal marşımızı okutuşunu seyretsek, yılların böyle bir sahneye hasretiyle gözlerimizden akanlarla, ağzımızdan burnumuzdan saçılanlar birbirine karışsa, konuşamaz olsak, sadece bir birbirimize bakışarak ve kucaklaşıp sarmaş dolaş olarak davransak ne olur?
Bu önek, üçümüzü tek bir vücut, tek bir yürek, tek bir umut, geleceğe ortak bir bakış kılar. Duygularımız aritmetik diziyle bir artı bir artı bir eşittir üç değil değil, geometrik diziyle bir yanında bir eşittir on bir, bir tane bir daha yüz on bir… şeklinde çığ gibi büyüyerek artar. Kişiye özgü enerjiler sinerjiye dönüşür ve vücut bulan heyecan, coşku ve duygu dalga dalga büyüyerek bütün bir milleti ve ümmeti sarar.
Milletin her birinin farklı bir kitap okuması halinde ise beherimiz birer kitap okumuş olur. Her birimizin bildiğini öbürü bilemez, güldüğü espriye gülemez…
Ama hepimiz aynı kitabı okumuşsak, o kitabın içeriği ortak paydamız olur, dili dilimiz, esprileri esprilerimiz, imgeleri imgelerimiz olur. Sırf o kitaba sebep millet içinde yeni bir dil oluşur. O kitaptan habersiz olanlar o dili, çağrışımlarıyla birlikte anlamazlar; gülüneceğe gülemezler, ağlanacağa ağlayamazlar.
Müslümanlar işte buna sebep hep aynı kitabı okurlar.
Ama bir de anlasalar.
Garibce değil mi?

06.10.2012
GARİBCE

Neye yarar benim cumam, selamlıkta sen yoksan!



Garibce dün (05.10.2012) Cuma namazı çıkışında  “Kadınların bazı tavırları sizce de garibce değil mi?!”  başlıklı bir yazı yazmıştı. 
Sosyal her alanda kendilerine canhıraş alan açmaya çalışan kadınların nedense Cuma namazına gelince birden geleneksel rollerle arzı endam ederek denize nazır kantinin konforlu koltuklarında çay ve kahvelerini  höpürdetmenin tadını çıkarmakta olduklarını Garibce bulduğumu yazmaya çalışmıştım.
İlgi, alaka ve tepkiler konu üzerinde biraz daha durma gerektiği kanaatini verdi.
Önce kısa bir tarihçe verelim:
Müslümanlar ilk Cuma’yı Yesrib’de henüz nüve halinde bir bir cemaat oluşturmaya başladıkları andan itibaren Müslümanlığın kısa bir süre içinde Medine’de yayılmasına çok büyük katkısı  olan Esad b. Zürare ve Hz. Peygamber tarafından öğretmen olarak gönderilen Mus’ab b. Umeyr’in öncülüğünde kılınmaya başlamışlardı. Hz. Peygamber de Medine’ye hicreti esnasında henüz daha Kuba’da iken ilk Cuma namazını kılmıştı (Şimdi orada Mescid-i Cuma adında bir cami var).
Ondan sonra da hadarî oldukları sürece her zaman Cuma namazı kılınmıştır.
Yüce Allah da şöyle buyurmuştur:
يَا أَيُّهَا الَّذِينَ آمَنُوا إِذَا نُودِيَ لِلصَّلَاةِ مِنْ يَوْمِ الْجُمُعَةِ فَاسْعَوْا إِلَى ذِكْرِ اللَّهِ وَذَرُوا الْبَيْعَ ذَلِكُمْ خَيْرٌ لَكُمْ إِنْ كُنْتُمْ تَعْلَمُونَ (9) فَإِذَا قُضِيَتِ الصَّلَاةُ فَانْتَشِرُوا فِي الْأَرْضِ وَابْتَغُوا مِنْ فَضْلِ اللَّهِ وَاذْكُرُوا اللَّهَ كَثِيرًا لَعَلَّكُمْ تُفْلِحُونَ (10) وَإِذَا رَأَوْا تِجَارَةً أَوْ لَهْوًا انْفَضُّوا إِلَيْهَا وَتَرَكُوكَ قَائِمًا قُلْ مَا عِنْدَ اللَّهِ خَيْرٌ مِنَ اللَّهْوِ وَمِنَ التِّجَارَةِ وَاللَّهُ خَيْرُ الرَّازِقِينَ (11)

Ey iman edenler! Cuma günü namaz için çağrı yapıldığı zaman, hemen Allah’ın zikrine koşun ve alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu, sizin için daha hayırlıdır.
Namaz kılınınca artık yeryüzüne dağılın ve Allah’ın lütfundan nasibinizi arayın. Allah’ı çok zikredin ki kurtuluşa eresiniz.(Cum’a 62/9-11)
Bu âyette cumanın şartı olarak “çağrı yapılması” zikredilmekte, muhatap olanlar da bütün iman edenler kılınmaktadır.
Bu türden genel hitaplar erkekler üzerinden kadınlara da aynı şekilde yönelik olur. Eğer öyle olmasaydı kadınların Cuma gibi, oruç ve benzeri pek çok ibadetle yükümlü olmamaları gibi bir sonuç çıkarılabilirdi. Ama hepimiz biliyoruz ki öyle değil. Kur’an’ın kadınlara “erkekler üzerinden ulaştığı” tespiti ise bir vakıa olarak doğrudur, çünkü kadınlar evvelemirde hitaba muhataplık konumunda değillerdi, muhtemelen evlerindeydiler… Eğer ortada olsalardı Kur’an’ın onları görmezden gelmesi mümkün olmazdı. Nitekim Hz. Peygamber’e gelip de ısrarla hakkını arayan, Hz. Peygamber’in mevcut durumun ipkası türünden vermiş olduğu hükme rıza göstermeyip sızlanan ve şikayetini Allah’a havale eden ve bu yüzden “Mücâdile”  adıyla özel bir surenin gelmesine sebep olan kadını yok saymamış, dilekçesini anında cevaplandırmış ve fiilî durumu değiştirecek yeni bir uygulamayı devreye sokmuştu.
Biz Kur’an’ın “arabî”liğini söylerken aslında onun bu özelliğini ortaya koymaya çalışıyoruz. Ama yeterince boyu uzun olmayanlar bunu göremiyorlar, ayaklarının ucuna biraz yükselme zahmetine de hiç girmiyorlar. Arapça’nın bir dil (çok gelişmiş de olsa nihayet bir dil) olma özelliğinden öteye onun cennet dili olduğu vb. gibi takıntılarla onu Arapça olmaktan Rabca olmaya çıkarmaya çalışıyorlar. Sonra da yaş kuru ne varsa olmasını istedikleri, hepsini ona söyletmeye çalışıyorlar.
Eğer nüve halinde bile olsa bir cemaatiniz varsa haftalık, kocaman bir ümmetiniz varsa o zaman da yıllık merasimlere (Bayramlar ve Hac) ihtiyacınız olacaktır. Bu merasimlerde, birbirinizle tanışmanın, kaynaşmanın, güven tazelemenin, ortak problemlere ortak akılla çözüm arayışlarının, ortak bir geçmişten hareketle ortak bir gelecek inşa etmenin, bunun için gerekli tedbirleri müzakere etmenin, daha büyük, daha kucaklayıcı ortak paydalar oluşturmanın, her bir ferdi ıskalamadan okşayan manevi esintilerin feyzinden yararlanmanın, maşerî  bir duygu atmosferi oluşturmanın ve huzur ikliminde yeniden can bulmanın, günlerin yorgunluğu, olayların verdiği sıkıntıların boğuculuğu sonucu bitmişliğin tükenmişliğin tam da kendisini göstereceği anda yeniden maşerî bir heyecan ve solukla adeta şarj olmanın imkanını devşireceksiniz demektir.
Cuma selamlığı biz Müslümanların işte böyle bir haftalık etkinliğidir.
Cuma bir ibadettir ama salt bir ibadet değildir. Sosyal yönü ağır basan bir etkinliktir.
Cuma toplanmak, bir araya gelmek, tek bir vücut olmak, birlikte sevinmek, birlikte üzülmek demektir.
Cuma geçen bir haftanın muhasebesi, geleceğe ise projeksiyon tutmak demektir.
Cuma, ortak bir heyecan, maşeri bir vicdan olmak demektir.
Cuma, “sosyal hayatta varım” diyen herkesin katılması gereken bir eylemdir.
İşte böylesi bir selamlıkta kölenin ne işi vardır? O tarlada, bağda, bahçede, işte olmalıdır. Onun ortaçağ toplumunda yeri ve vazifesi bellidir. Hizmet de onun boynundadır. O, cumaya gidecek olan efendisinin abdest suyunu hazırlasın, ayaklarını yusun, olmayan çoraplarını giydirsin. Döndüğünde de efendi yemek sofrasını hazır bulsun.
İşte böyle bir ortamda iktisadî alanda yük tümüyle kölenin boynundadır; boyunduruk altında olanın cuması mı olur? Ha, Rabb’e ulaşabilmek için camiye ve cemaate ihtiyaç mı vardır? Allah, her yerdedir, görür ve işitir.
Keza  böylesi bir selamlıkta kadının ne işi vardır? O evinin en karanlık köşesinde, oturmalıdır oturduğu yerde? Çünkü Rabler (efendiler, sahipler anlamında) öyle istiyor.
Hz. Peygamber ile bile mücadele edip, şikâyetini doğrudan Allah’a havale edecek yürek nerede?!
Ya da kahvesini höpürtedir ve “işime böyle geliyor!” der de!
Gerçekten garibce!
Yukarıdaki ayetlerin devamı şöyle bitiyor:
(Durum böyle iken) onlar bir ticaret veya bir oyun eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp ona koştular ve seni ayakta bıraktılar. De ki: “Allah’ın yanında bulunan, eğlence ve ticaretten daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”

Ümmet-i merhumenin sıhhat ve selameti için!
Allah rızası için!

06.010.2012
GARİBCE

5 Ekim 2012 Cuma

Kadınların bazı tavırları sizce de garibce değil mi?


 

Ben Garibce gerçekten bazı şeyleri anlamakta zorluk çekiyorum.

Bizim kadınlarımız artık evden çıkalı çok oldu. Okula gittiler, başardılar. Kız çocuklarımız oğlan çocuklarını geride bıraktı. Sınavlarda başı çektiler. Üniversite kapılarını zorladılar. Başörtüsü engel sayıldı, tâa Avusturya’lara gittiler. Yabancı diller de öğrendiler.

İş tuttular, para kazandılar. Cipe bindiler.

Sinemaya, tiyatroya gittiler. Cafelere takıldılar, nargile tüttürdüler.

Sosyal hayatta her alanda yer aldılar. Kendi yollarını kendileri açtılar. Elan sahip oldukları hakların birçoğunu söke söke aldılar ve hakkını verdiler. Bunların hepsi takdir ve hayranlık doğurdu.

Ama nedense bir türlü Cuma selamlığında yer almak gibi bir dertleri olmadı.

İş cumaya gelince bir anda geleneksel roller ortalıkta buz kesti. Kadının cumada ne işi olabilirdi ki?

Evet ne işi olabilir ki?

Doğru! Eğer Cuma sıradan bir etkinlik ise sonuna kadar doğru. Yok Cuma dinî olduğu kadar son derece önemli haftalık sosyal bir etkinlik ise o zaman her etkinlikte yer almaya canhıraş koşan kadınlar nerede?

Garibce bulunmazsa, benim nazarımda Cuma dinî olmanın çok ötesinde sosyal yönü ağır basan katılması mümkün olan bütün Müslümanların başka bir ifade ile sosyal hayatta yer alan kadın erkek herkesin katılması gereken bir etkinliktir. O gün maşerî bir kalabalık oluşacak, mümkünse tek bir yerde toplanılacak, bunun için özel musallalar (namazgâh)  olacak, orada Müslümanlar toplanacak, oranın en yetkili kişisi ya da onun tevkil ettiği bir kimse  geçmiş haftanın bir muhasebesini yapacak, hali değerlendirip geleceğe ışık tutacak bir konuşma (hutbe) yapacak. Nasihatta bulunacak, dua edecek. Akla olduğu kadar maşerî duygulara hitap edip, ortak heyecan ve ruh oluşturacak. Bir sonraki haftaya kadar hem maddî hem de manevî anlamda yönlendirmede bulunacak… Oradan dağılan Müslümanlar haftayı bitirmeyecekler, belki yeni bir haftaya ortak bir duygu ve şuurla başlangıç yapacaklar, yeryüzüne dağılıp Allah’ın fazıl ve kereminden kendilerine düşecek olan payı arayacaklar, şartlarını zorlayacaklar.

Bugün Kamil Yaşaroğlu Hocamız Fakülte mescidinde çok güzel bir hutbe irad etti. Nezakete dairdi ve erkek kadın hepimizin muhtaç olduğu bir erdemle ilgili idi. Biz dinledik. Ama bizim kızlarımız aynı saatte kantinde çay ve kahvelerinin tadını çıkarıyorlardı.

Diyeceksiniz ki: Hocam yer yok, zaten erkeklere bile zor yetiyor.

Doğrudur, ama sizin şu anda geldiğiniz yerlerde de vaktiyle hep erkekler vardı ve size ayrılmış hiç bir yer yoktu. Oraları siz zorladınız ve size ister istemez yer açıldı. Onun için perdelerin, kafeslerin ardında değil şimdi Fakültedesiniz, onun için kantindesiniz.

İşte ben bunu hakikaten anlayabiliyor değilim.

Garibce değil mi?!

Cumamız mübarek olsun!

Dua ile!

05.10.2012

GARİBCE

 



 
 

4 Ekim 2012 Perşembe

Üff! Bu ders nasıl bitecek!


 

Garibce “Üff! Bu ders nasıl bitecek!” dediğinizi  duyar gibi.

Aslında çok kolay! Sınıfa girerken ağzınıza biraz sabır otu alacak, ders boyunca onu çiğneyeceksiniz. Çok acıdır, ama iyi gelir. Bir de bakmışsınız ders bitmiş. Ne dersin, ne hocanın he de sınıfın uğursuzluğu diye hiçbir şey kalmamış.

Sabır otunu çiğnerken -dersini dinlemeye mecbur olduğunuz her kimse- onu, hayatınızı birleştireceğiniz, aynı yastıkta ömür törpüleyeceğiniz eş adayı olarak görmeyecek, sadece vermesi gerekeni vermeye çalışan biri olarak göreceksiniz. Yüzünün aldığı şekle değil sattığı turşuya ya da bala odaklanacaksınız. İnsanlar çeşit çeşittir: Kimi kendi bal satar yüzü turşu. Kimi de kendi turşu satar yüzü bal. Siz yüzlerine değil, ne sattıklarıyla ilgilenecek ve ihtiyacınız ne ise onu alacaksınız. Adamın yüzü bal satıyor diye başına üşüşür ve eve okka okka turşu götürürseniz, o turşuyu sadece kendinizin yemesi gibi bir sonuca baştan razı olmalısınız.

Onun satmaya çalıştığı şeyin esasen senin alman gereken bir meta olduğu inancını taşıyacaksın. Bu benim neyime diyorsan eyvallah. O zaman senin burada olman da hocanın nesine olur.

Beklentin müfredatın tam olarak uygulandığı ve çizilen çerçevenin içinin doldurulup doldurulmadığı ile sınırlı olmalı. Hocadan daha fazlasını beklememelisin, bu bekleneni vermemesi halinde kızgınlık moduna geçebilirsin. Bu durumda ağzındaki sabır otunu biraz daha fazla çiğnemen ve homurdanman ve hatta sokranman normal görülebilir. Öfkeni hâlâ alamadıysan kızgınlığını Feys’de söndürmeye çalışırsın.

Ama öyle değil de hocanın adını, tipini, tarzını… sevmediğin için her bir alıcını kapatıp sadece Feys bağlantılı cebini açıyorsan…  ve bütün bunlara rağmen tam bir buçuk saat aynı mekanda rol kesebiliyorsan, sırf bu açıdan bile seni tebrik etmek ve ödüllendirmek gerekir.  ÇAP da YAP da senin bu fedakârlığına bedel olsun. Hatta YAT bile.

Ha hoca vermesi gerekeni veriyor ama ne olur yanında çayı da olsun, ders bahçede olsun… muhabbetli olsun… Hem de eğlenceli ve de biraz keyifli olsun olsun diyorsan… Valla öyle birini bulursan bize de söyle biz de gelelim.

Hani talebenin biri hocasına demiş ki:

“-Hocam bana bir kız bul; güzel olsun, boyu posu yerinde olsun, konuştu mu ay gibi,  güldü mü güneş  gibi ışık saçsın, babası zengin olsun…

 “Eee!”  demiş hocası. “Daha başka!” 

“ -Hocam!” demiş “Ve de zarif olsun!”

Hoca’nın adı  Arif imiş. Demiş ki:

Bakmazsın boyuna bilmezsin nedir dengin

Bir kız istersin hem güzel olsun, hem zengin

Yetmez gül yüzü dersin hem de olsun zarif

 Öyle birin bulsa onu kendi alırdı Arif.

Aslında yok da değil. Bazı hocaların dersi keyifli de geçebilir. Bunu “denkte bir çıkan bal armudu” gibi görmek ve eğer bahtınıza böyle bir şey çıkmış ise ayrıca şükretmeniz gerekir. Ama her hocanın öyle olmasını beklemek yanlış olur.

Bizim bir hocamız vardı, H. M. adında. Biz onun dersinde gülmekten kırılır geçerdik. Karnımızın etleri ağrırdı. Tiyatro ustaları bile bizi o kadar güldüremezdi. Öğrencilerin onca takılmalarına rağmen kızmazdı da.  Sonradan öğrendik ki hoca psikolojik destek alıyormuş. Bizi götürüyordu ama kendi özünü götüremiyormuş. Sonra da ayırdılar, şimdi sahaflık yapıyormuş.

Bu ve benzeri hocalar sevilebilir. Niçin? Çok iyi güldürüyor, eğlendiriyor diye. Ama biz sirkte değiliz, o da palyaço değil… İşte öğrenci bu gerçeği bazen gözden kaçırıyor. Biz sınıfa girerken eğlenmeye girmedik ki.  Bizim İslamî İlimlerin kalender meşrep hocalarının çoğu cumaları meşhur Naim Hoca’nın camisine giderlerdi. Birkaç defa ben de gittim. Gerçekten eğlenceli bir Cuma namazı olurdu. İyi de Cuma vaktinde ve camide namaz mı, yoksa  eğlence mi?

Ey sevgili öğrencim! Gel bir daha birlikte düşünelim ve fakültemizi, dersimizi, hocamızı, talebeliğimizi sevelim, sevilelim. Bu fakülte kimseye kalmaz. Bize mülk değil, size de han değil. Burayı günü kurtaracak bir han olarak  değil, bir ömür boyu yapacağımız ticarete sermaye olacak bir imkân bilelim.

Sen iyi talebeysen hocan da eminim ki iyi hocadır.

Ben kendimden biliyorum. İlk saatte daha önce okunmuş olan derslere atıflarla bazı yoklamalar yaparım ve maalesef kazanın dibinin delik olması sebebiyle boş olduğunu üzülerek görürüm. Ondan sonra da hoca olarak rahatlar, ben bu kazana ne atsam gider düşüncesinin maddi anlamda keyfini sürerim. Oysa ben kazanın dolu olduğunu görsem, vermeye çalıştığım harcıalem bilgilerin zaten onlarda mevcudiyetini talebe bana haliyle, kaliyle bildirse benim o sınıfta ne sürsem gider mantığı ile yaklaşmam ve gelecek dersleri sürdürmem mümkün olabilir mi? Eminim ki öyle bir sınıfa girerken her hocanın ister istemez ayakları titrer ve kendine özgüveni sağlayacak derecede çalışarak gelmemişse nasıl zor durumda kalacağını bilir.  Onların ihtiyaç duyduğu düzeyde ve nitelikte bilgilere kendi birikimi ve çabasıyla ulaşamayacağını anlamış, adam akıllı zorlanmış, ama bir türlü kotaramayacağını anlamışsa o zaman da çeker gider. Limon satar. Orta mekteplere geçer. Pişkinliğe vurarak işi götürmeye çalışmak bir defa iki defa olabilir ama bunu ilelebet sürdürmek her kişinin yapabileceği bir şey değildir.

O yüzden değerli öğrencim “Ve de zarif olsun!” derken sen biraz daha düşün. Arif hocan zaten yeterince düşünmekte.

Sevgiyle!

04.10.2012

GARİBCE

KOMŞU TAVUĞU


 
Efendim, bendeniz oturmakta olduğumuz evin arkasına, bizim balkonun baktığı tarafa vaktiyle üç tane selvi fidanı dikmiştim. Bu ağaçlar kavak gibi hızlı ve dikine büyüyor, söğüt gibi etrafa fazla yayılmıyor. O yüzden fazla yeri olmayanlar için uygun bir ağaç. Sonra baktım bu üç ağaç buraya fazla gelecek, ortadakini söktüm. Diğer ikisi büyümeye devam etti. Bir kış günü baktım, ikiden birisi yağan karın ağırlığına dayanamamış ve kırılmış. Üzüldüm. Sonra da fark ettim ki vaktiyle ağacın dibine dayanak olarak diktiğim dikeçi tutturmak üzere bağlamış olduğum çelik çamaşır ipi ağacı boğmuş, üzerine fazla yük binince de o zayıf kalan kısımdan kırılmış. Sonra o da etraftan yeni sürgünler verdi ve o da yeniden büyümeye başladı. Kök güçlü olunca, gövdedeki bazı arızaları vücut telafi edebiliyor.

Öbür ağacımız ise maşallah büyüde de büyüdü. Şimdi bizim dördüncü katı da aştı. Balkondan seyrine doyamıyorum. İçeriden salınışını izliyor, güzellere neden “selvi boylum” dendiğini daha iyi anlıyorum.  İki tane karga da yuva yaptı. Onları izlemek ayrı bir heyecan veriyor.

Bizim karşıda da Malatya’lı bir yaşlı amca var. Bir cesaretle bir ikindi serinliğinde yanına vardım, bahçesini genişletmeye çalışıyor, İSKİ’ye ait yerlere yeni yeni fidanlar dikiyor. Bir iki tane de benim yetiştirdiğim ağaçtan dikmiş. Ona dedim ki:

“-Bizim ağacın fidanından dikmişsin, bunlar hızlı büyüyorlar, iyi etmişsin…” O bana:

“-Sizin ağaç nere, onun güzelliğine baksana. Bizimki ondan değil?” dedi. Ben:

“-Yok! Yok! O komşu tavuğu!” dedim. Adam bir türlü inanmadı.

“-Yok!” dedi “o başka,  o güzel bir ağaç!”. Yanında torunu vardı. Ona,

“-Git!” dedim, “şu bizim ağacın dalından bir parça kopar da getir”. Çocuk gitti ve getirdi. Tabii her ikisi de aynı ağaçtı.

Eh, ne de olsa komşu tavuğu…

İnsan kendi özdeğerlerine komşunun tavuğuna baktığı göz ile bakmıyor… Kendine ait olanı yeterince değerli görmüyor.

Ben doktora tez savunmasında şöyle bir eleştiriyle yüzleşmiştim.

“Doktora tezinde Halil Günenç’in kitabına yer vermişsin!”

“Verdim… dedim. Çünkü o benim hocamdır. Bir vefa borcu olarak onun adını anmam benim için hem bir şeref hem de bir vazife telakki edilmelidir. İkincisi ve daha da önemlisi, benim tezimde kaynak olarak gösterdiğim bir sürü Arapça eser var. Eğer Halil Günenç’e ait eser seviyesinde olanlar bir teze yakışmıyorsa, o zaman bir iki değil pek çok eserin aynı şekilde eleştiri konusu yapılması gerekir. Oysa onlar için bir şey denmiyor!”

(Tabii bunlar demek istediğim idi. Ne kadarını diyebildim bilmiyorum! Ama gayretime dokunmuştu, o yüzden epeycesini söylediğimi ve buna sebep ısınan havanın yumuşatılması için danışman hocam Hayrettin beyin devreye girdiğini hatırlıyorum.)

Niye denilmiyor? Çünkü onlar komşu tavukları, uzaktan kaz görünüyorlar. Ben eminim ki benim kaynaklarım arasında klasik eserler dışında Sabri Ülgener’in  Darlık Buhranları ve İslam İktisat Siyaseti (Ankara 1984) ayarında Arapça belki de tek bir eser yoktu. Ama gel gör ki bizim kendi öz değerlerimiz yeterince takdir görmedi, görmüyor.

Şu anda yapılmış, kimi yayınlanmış kimi merhun vaktini bekleyen nice tezlerimiz, çalışmalarımız var. Ama bunlar Türkçe’nin kuytu kucağında iki kapak arasında tutsak kılınmış vaziyettedir. Bunlar sirke değil ki eskidikçe kıymete bine. Oysa fikirlerin gün yüzüne çıkarılması ve diğerleriyle çarpışması ve hakikatin işte bu müsademei efkardan düşünce ufuklarımızda şakıyıp dünyamızı aydınlatması gerekiyor.

Dua ile!

04.10.2012

GARİBCE
 
 

Hac günlerinin isimleri ve telbiye


 
رَبِّ هَبْ لِي مِنَ الصَّالِحِينَ (100) فَبَشَّرْنَاهُ بِغُلَامٍ حَلِيمٍ (101) فَلَمَّا بَلَغَ مَعَهُ السَّعْيَ قَالَ يَا بُنَيَّ إِنِّي أَرَى فِي الْمَنَامِ أَنِّي أَذْبَحُكَ فَانْظُرْ مَاذَا تَرَى قَالَ يَا أَبَتِ افْعَلْ مَا تُؤْمَرُ سَتَجِدُنِي إِنْ شَاءَ اللَّهُ مِنَ الصَّابِرِينَ (102)  فَلَمَّا أَسْلَمَا وَتَلَّهُ لِلْجَبِينِ (103) وَنَادَيْنَاهُ أَنْ يَا إِبْرَاهِيمُ (104) قَدْ صَدَّقْتَ الرُّؤْيَا إِنَّا كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (105) إِنَّ هَذَا لَهُوَ الْبَلَاءُ الْمُبِينُ (106) وَفَدَيْنَاهُ بِذِبْحٍ عَظِيمٍ (107) وَتَرَكْنَا عَلَيْهِ فِي الْآخِرِينَ (108) سَلَامٌ عَلَى إِبْرَاهِيمَ (109) كَذَلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِنِينَ (110) إِنَّهُ مِنْ عِبَادِنَا الْمُؤْمِنِينَ (111) [الصافات]

100.         (İbrahim) “Ey Rabbim! Bana salihlerden olacak bir çocuk bağışla.”
101.         Biz de ona uysal bir oğul müjdeledik.
102.         Çocuk kendisiyle birlikte koşup yürüyecek yaşa gelince İbrahim ona, “Yavrum, ben rüyamda seni boğazladığımı gördüm. Düşün bakalım, ne dersin?” dedi. O da, “Babacığım, emrolunduğun şeyi yap. İnşaallah beni sabredenlerden bulacaksın” dedi.
103,104. Nihayet her ikisi de (Allah’ın emrine) boyun eğip, İbrahim de onu (boğazlamak için) yüz üstü yere yatırınca ona, şöyle seslendik: “Ey İbrahim!”
105.         “Gördüğün rüyanın hükmünü yerine getirdin. Şüphesiz biz iyilik yapanları böyle mükâfatlandırırız.”
106.         “Şüphesiz bu apaçık bir imtihandır.”
107.         Biz, (İbrahim’e) büyük bir kurbanlık vererek onu (İsmail’i) kurtardık.
108.         Sonradan gelenler arasında ona güzel bir ad bıraktık.
109.         İbrahim’e selâm olsun.
110.         İyilik yapanları işte böyle mükâfatlandırırız.

Vahyin geliş yollarından biri de peygamberler için rüya idi.  Es-Süddî’nin anlattığına göre  Hz. İbrahim ihtiyar halinde kendisine çocuğu olacağı müjdesi verildiğinde sevinmiş ve “Hak yolunda kurban olsun!” demişti.  Çocuk doğup da aradan zaman geçince rüyasında kendisine  “Hani bir adakta bulunmuştun. Adağını yerine getir!” denilmişti.
Daha ayrıntılı bir anlatım şöyledir: İbrahim (Zilhicce’nin sekizinci günü) bir rüya görmüş ve kendisine “Allah sana oğlunu kurban etmeni emrediyor!” denilmiş.  Sabah olunca rüyasını hatırlamış  ve kendi kendine “Acaba bu rüya Rahman’dan mı yoksa şeytandan mı?” diye düşünmüştü (Terviye). İşte bu yüzden bu güne terviye (düşünme) günü denilmiştir.  Ertesi gece aynı rüyayı görünce rüyasının Rahman’dan olduğunu anlamıştı. Dokuzuncu güne de o yüzden anlama manasına gelen “yevmü’l-arefe” denilmiştir. Onuncu güne geldiğinde de oğlunu alıp Mina’ya varmış ve onu  Hak yolunda kurban (nahr)  etmek istemiş ve fiiliyata da koymuştu. Bu güne de boğazlama günü, kurban günü anlamına gelen “yevmü’n-nahr” denilmiştir.
Hz. İbrahim oğlu İsmail’i yatırıp boğazlamaya çalıştığında Allah, Cebrail ile oğluna bedel olmak üzere bir koç göndermişti. Cebrail “Alluhu Ekber! Allahu Ekber!”  diyerek İbrahim’e koç ile gelmişti. İsmail “Lâ ilâhe illallah” diye karşılık vermiş, Hz. İbrahim de bütün bu olup bitenler karşısında Allah’a şükrünü arz etmiş ve “Allahu Ekber ve lillâhi’l-hamd!” demişti. Hacıların, ihram boyunca girişten Beytullah’ı görünceye kadar devamlı söyledikleri telbiyenin aslı işte bu üçlünün tekbir tehlil ve tahmidin terkibinden oluşmuştur.  Böylece  hem bir hatırayı yad, hem de zikir olmak üzere bizim için bir sünnet olmuştur (Kurtubî, 15/102).
Allahu Ekber
Allahu Ekber
Lâ ilâhe illallahu vallahu ekber
Allahu ekber velillâhi’l-hamd
Hacılarımıza haccı mebrur dileriz.

04.10.2012
GARİBCE

3 Ekim 2012 Çarşamba

HIZIR ELİMİ ÖPTÜ


 

Kayseri’nin meşhur hocalarından İbrahim Eken’den ders okuyorduk. Ben Erzurum İslâmi İlimler Fakültesi’nde, ağabeyim -şimdi müftü- Hüseyin Erdoğan Kayseri Yüksek İslâm Enstitüsü’nde okuyordu. O yaz ben ağabeyimin yanında kalıyordum. Hem Ramazan imamlığı da yapıyordum. Gündüzleri camileri geziyor, meşhur hatipleri dinliyor, ders okuyor, akşamları da gelip kendi cemaatimize satıyorduk. Bir heyecanla, bir coşkuyla, hem de o hocaların hoşumuza giden yönlerini, sözlerini aynen tekrar etmeye çalışarak.

Cemaatten bizi derin hoca sananlar bile vardı.

Hocanın ders halkasında toplam altı yedi kişi idik. Öbürlerinin kim olduğunu hatırlamıyorum. Hoca, Kâfiye okutuyordu. Doğrusu ders okutmuyor, daha çok kendi menakıbını anlatıyordu. İki üç ay kadar devam ettiğimiz halde toru topu beş altı sayfa ancak okuyabilmiştik. Tabiî bu, eskiden hocaların derinliklerinin bir göstergesiydi. Besmelenin be’sinden şu kadar ay bahsedebilmek, Fatiha’yı şu kadar sene de bitirememek… Bunlar büyük hocalık alâmetiydi, hocanın derinliğini gösterirdi.

Hocanın dersleri esnasında yaşadığımız çok önemli bir hatıramız vardır. Onu hiç unutamadım.

Bir gün Ulu Cami yanındaki hücremizde ders okurken, içeriye yaşlı bir adam girdi. Ne bir selâm ne bir kelâm. Geldi ve sırayla bizim elimizi öptü. Koskoca adam. Elimizi çektik tabiî, adam bu kez eteğimizi öptü, sırayla hepimize aynısını yaptı, sonra hocaya vardı, kafasını kucakladı, öptü, öptü… ve çıktı gitti. Hepimiz donup kalmıştık. Çıt yoktu. Neydi, kimdi?

Sonra hoca kendisini toparladı, kafasını anlamlı anlamlı salladı ve:

-Çocuklar işte böyle, biz kendimiz için çalışır, başkalarının duasını alırız, dedi.

Hiç unutamadığım bu olayı sonraları çok iyi yorumladığımı sanıyorum.

Zaten hiç unutamayışım, bende hayatım boyunca bıraktığı derin etki, benim açımdan yoruma ihtiyaç bırakmayacak kadar açıktı.

Ama sizler için yorumlamak istiyorum:

Şimdi siz gerilere gidin ve yetmişinde sekseninde olan o yaşlı adamın yerine kendinizi koyun. Bütün hayatınız boyunca dinî alanda en ufak kıpırtı mahkûm edilmiş, büyük baskılar görmüşsünüz, yaşadıklarınıza bir de abartılı biçimde anlatılanlar eklenince ufkunuz kararmış, geleceğe ait hiçbir umudunuz kalmamış, her taraf zifiri karanlık, en ufak bir ışık yok. İşte siz bu haleti ruhiye içindeyken, birden ufkunuzda cılız da olsa, mum ışığı gibi de olsa bir ışığın peydahlandığını görmüşsünüz, bu ışık sizin için umuda dönüşmüş ve sizi köklerinize yeniden bağlamanın heyecanını yaşatmış. İşte o haleti ruhiye ve heyecanla gelmiş ve o aksakalınızla, içinizdeki bu umut ışığını yakan ilim talebelerinin elini öpmüşsünüz, hocalarının alnını, sakalını öpmüşsünüz, çok mu?

O günkü bizim ders halkamızın, istikbal vaad etme açısından gerçekten çok önemi yoktu, ama o insan için öyle değildi, çok şeydi, hatta her şeydi.

Aradan seneler geçti ve ben kendi payıma bize bağlanan bu umut ışığını söndürmemeye, hep canlı tutmaya çalıştım. Zaman oldu insanların ilme karşı bigâneliği, toplumda ilim adamlarının itibarını gördükçe ve tabii ki yoruldukça ne zaman bir gevşeme olsa, elimi öpen o aksakallı adam gözümün önüne geldi ve onun adına ben kendime,

-Yapamazsın ey oğul, dedim, insanların sana bağladığı bu umut ışıklarını söndüremezsin. Aksine her geçen gün biraz daha güçlendirmelisin. Bu umut lambasının sönmemesi için gerekirse özünü eritip, yağına yağından yağ katmalısın. Bu umut lambasının bütün insanlık ufkunu aydınlatabilecek kutlu bir meşaleye yeniden dönebilmesi için elinden geleni yapmalısın.

Değerli dostlar. Bu adam kimdi kim bilir. Ama benim açımdan belki o Hızır’dı. Çünkü onun bir el öpmesi, hayatım boyunca bu yolda bana enerji oldu, cesaretim oldu, gücüm oldu, vebalim oldu, sorumluluğum oldu.

Şimdi bakıyorum da nerelere geldik.

Tek tük o da yurt dışında doktorasını tamamlamış, ama çoğu İslâmî İlimlerde yetersiz hocalarımız vardı.

Şimdi doktorasını tamamlamış imamlık yapan elemanlarımız var. Profesörlerimizin sayısını bilmez olduk, çoğu da iyi yetişmiş halde.

Ama bu kez başka bir eksiğimiz ortaya çıktı.

Çünkü geriye dönüp baktığımızda akademik çalışma yapmış olan bizler, hepimiz şahane kapılar, pencereler yapmışız. Ama sadece kapı ve pencere. Bunları bir araya getirdiğimizde bunlardan bir bina olmuyor.

Şimdi bunu da gördükten sonra, yapılacak iş belli. Hep birlikte yeni bir İslâm toplumu (özellikle devleti demiyorum) inşası için yeniden bir işbölümü yapmak ve fildişi kulelerimizden sahaya inerek bizzat kendi toplumumuz içinde yer almak.

Başarımız, sanıyorum buna bağlı.

Dua ile!

18.10.2012

GARİBCE
 
 

2 Ekim 2012 Salı

İnsan olmak zor mu ne!


 

İnsan olmak zor. Zor ki hem de ne zor.

Bir ipek böceği olsaydık, ömür boyu ipek örsek, kendi kendimizi koza içine hapsetsek, sonra da kelebek olup uçup gitseydik…

Yahut bir arı olsaydık, hem deva hem gıda bal yapsaydık, ömrümüz o çiçekten bu çiçeğe koşmakla geçseydi…

Yahut bir kuzu olsaydık, anamızın kokusunu her alışta meleyip onu arasak, sürüler halinde çayırlarda otlasaydık. Sonra da bir sofrada ziyafet olup karın doyursaydık…

Say gitsin. Her şeyin kendi varlık amacı doğrultusunda bir hikmeti var. O hikmete uygun kullanımı bizim için nimet oluyor. Bir açın karnını doyuran lokma olmuşsa, bir bebeğin emdiği süt olmuşsa, bir yorgunu taşıyan binek olmuşsa… işte maksat hasıl olmuş demek, o kadarı yetiyor.

Ama iş insan olmaksa, bu gerçekten çok zor. Hem de ne zor.

Yatsak kalksak Allah’a şükretsek… yetmiyor.

Beşimize beş katsak, başımızı secdeden kaldırmasak olmuyor.

Bir sürüye katılsak, sürü nereye biz oraya olmuyor.

Dağların, taşların altından kalkamadığı, göklerin yüklenmeye yanaşmadığı o ağır yük, her neyse orada bir yerlerde duruyor.

Yükün ne olduğunu bilsek bir türlü bilmesek bir türlü.

 Altına girsek bir türlü, girmesek bir türlü.

Verilen ahdi hatırlayıp gereğini tutmak bir türlü, hatırlamamak yahut hatırlamıyormuş gibi davranmak bir türlü.

İnsiyaklarımızla ağ örmek yahut bal yapmak yok; ne olacağını, ne yapacağını, nasıl edeceğini hep kendin belirleyecek ve varlık amacına uygun olarak sen kendin hareket edeceksin. Belki yolunu ışıtan rehberlik hizmetleri alabileceksin. Ama yük tümüyle senin kendi üzerinde olacak. Rehberin bile seni kendisi götürmeyecek, gideceğin yere sen gideceksin, vasıtayı sen bulacak, gerekiyorsa sen icad edeceksin.

Kafanın içini dolduran akıl, başına bela olacak. Çalıştırsan bir türlü çalıştırmasan bir türlü.

İçin dışın berrak, su gibi saf ve şeffaf olsan bir türlü, olmasan bir türlü.

Öğrenmek, bilmek gibi bir özelliğin var; bilmen gerekenleri bilsen türlü bilmesen bir türlü.

Bilmiyorsun, haberdar değilsin; ne gam ne keder.

Ama biliyorsan, haberdar isen aynı gamsız ve kedersizliği sürdürebilir misin? Sürdürsen bir türlü, sürdürmesen bir türlü.

Musa olsan Hızır’la yola çıksan. Hızır’ın yaptıklarına sabır göstersen bir türlü göstermesen bir türlü.

Sen Musa’sın ve Hızır gözün önünde suçsuz bir sabiyi öldürüyor. Haydi, gel de karışma. Karışsan bir türlü karışmasan bir türlü.

Bu kez Musa’nın yanında Hızır sensin. Bilenlerle bilmeyenler bir arada ve sen bilenlerden oldun. Bilen bir Hızır olarak bildiğin doğrultusunda hareket etsen bir türlü etmesen bir türlü. Başına tebelleş olmuş Musa’ların başının etini yercesine itiraz etmeleri karşısında geri adım atsan bir türlü atmasan bir türlü.

Allah’ın isimlerinin kendinde tecelli edeceği yetki ve sorumluluk sahibi insan olmak zor vesselam!

Hem de ne zor!

İşimiz kolay gelsin!

Dua ile!

 
02.10.2012

GARİBCE

1 Ekim 2012 Pazartesi

Küfür yerini buldu mu hikmet olir!


 

Faruk Beşer’in anlattığına göre kendisinden ders okudukları Mehmet Tavlaşoğlu şöyle anlatmış:

Rıfkı Danışman’ın babası Sakıp Danışman Hoca müftü iken, “Hocam!” demişler, “Şu Ali Paşa Camii imamı var ya o vaaz ederken sağa sola sögir, kendisine bir şeyler deseniz, uyarsanız…”

Hoca da “Tamam, bir bakalım!” demiş.

Sonra da bir Cuma günü camiye gidip, bir direğin arkasına siper olmuş ve hocayı dinlemiş. Sonra da gelmiş şikâyetçi olanlara şöyle demiş:

“-Yahu bu hoca sögir ama çok yerinde, çok güzel sögir!”

Hikmet, her bir şeyin yerli yerinde olması, sözün yerinde söylenmesi, taşın gediğine konması gibi bir şeydir.

Demek küfür bile yerini buldu mu güzel olir.

Ama gel gör ki biz doğru sözü bile yerinde söyleyemiyoruz. O yüzden de tebliğ namına, vaaz adına söylediklerimiz yerini bulmuyor, hatta birçoklarında nefret uyandırıyor.

Ne söylediğimize önem verdiğimiz kadar, nasıl söylediğimiz de önem arz ediyor.

Sevgiyle!

01.09.2012

GARİBCE
 
 
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...