8 Mart 2015 Pazar

Bir Yusufumuz vardı ay yüzlü sınandı! Ve de Rabbinin burhanı ile kazandı!

 

Kıssaların en güzelinde anlatılan
Bir Yusufumuz vardı ay yüzlü olan

Kıskandı kardeşleri onu alıp babasından
Atıp kuyuya kurt yedi dediler arkasından

Bir kervan aldı onu oradan bir şekilde
Götürüp de Mısır’a sattılar köle diye

Mısır’ın azizi gördü aldı onu evine
Yardım etsin diye evdeki işlerine

Bu ay yüzlü bakarsın yararı dokunurdu
Belki evlatlık alırlar oğulları olurdu

İlim ve hikmet ile ay yüzlü büyüdü
Hanımı, olacak ya, kaptırdı gönlünü

Yandı tutuştu Yusuf’un sevdasına özü
Başka bir şey görmez olmuştu sanki gözü

Şeytan fit verdi kapıları kilitledi
Arzusunu o anda elde etmek istedi

Yandı tutuştu hanım ihtiras  elinden
 “Haydi gelsene!” sözü döküldü dilinden

Ay yüzlü Yusuf çarpılmış gibi yığıldı
Hemencecik orada Allah’a sığındı

“Nankörlük olmaz kocan benim efendim
O bana iyi baktı. Ekmeğini yedim!

Kadirşinaslık nerde? Görmez mi Allah
Dedi. “Zalimler asla olmaz iflah”.

Kadın ona (göz koyup) duymuştu istek
Ne yangınlar tutuşmuştu içinde bilsek

Rabbinin burhanını görmemiş olsaydı şayet,
Yûsuf dahi ona istek duyacaktı elbet

Ay yüzlü Yusuf korunmuştu Hak eliyle
Bir ömür O’na bağlanmışlık haliyle

Korursa Allah korurdu bi hakkın kulunu
Yoksa kayardı  ayaklar bulurdu yolunu

Ay yüzlü gözünü dikti kapıya koştu
Ne ki kapıyı heyhat kilitli bulmuştu

Kadın koştu Yusuf’un ardından elin attı
Gömleğe asıldı baştan aşağı yırttı

Ay yüzlü Yusuf ucuz kurtulmuştu
Asıl ateşi Burhan-Rab ile savmuştu

Tam da o anda Aziz daldı içeriye
Görüp hali bağırdı ne rezillik diye

Züleyha hemen atılıp suçun bastırdı
Yusuf için kocasına zindanı gösterdi

Yusuf dedi masumum yok günahım
Boşuna suçlayıp almayın benim ahım

Hanımıma göz koymak haşa bana haram
Ne ki o, benden almak istedi kam

Bilge biri hakem oldu bakalım suçlu kim
Gömlek önden mi arkadan mı yırtık görelim

Önden yırtıksa kadın haklı Yusuf yalan
Arkadan yırtıksa Yusuf haklı gerisi dolan

Kadının kocası Yûsuf’un gömleğine baktı
Arkadan yırtıldığını görünce tabii şaştı

Bu, dedi belli ki siz kadınların entrikası
Şüphesiz sizinkisi tuzakların daniskası

Allah buyurur “zayıftır şeytanın keydi”
Derler ki “Kadının fendi şeytanı yendi”.

“Yûsuf! Sen bundan kimseye bahsetme sakın.
Kadın! Sen de tevbe et günahın bağışlansın

Ayan oldu ay yüzlü masum sen de bilirsin
Ama sen belli ki günah işleyenlerdensin.”

Her bir şey yoluna girdi derken şehirde
Bir takım söylenti ayyuka çıktı nerdeyse

“Aziz’in karısı, uşağa abayı yakmış
Ondan murad almağa kafayı takmış

Ona olan aşkı işlemiş yüreğine
Vah! Vah! Kadın sapıtmış iyiden iyiye!

Kadın, sonunda dedikoduları duydu
Aklınca onlara ders vermeyi kurdu

Hepsine  haber gönderip onları çağırdı
Mükellef bir ziyafet kurup ağırladı

Oturup yaslanacakları yer hazırladı.
Meyve tabakları önlerinde hazırdı

Birer de bıçak verdi her birinin ellerine
Ve dedi Yûsuf’a, “Çık haydi önlerine!”

Ve ay yüzlüyle sahne ışıdı iyice
Kadınların içi gitti Yûsuf’u görünce

Akılları uçtu baştan cuşa gelip aşkla
Ellerini doğradılar tam şaşkınlıkla

 “Allah için, bu bir insan değil, Hâşâ!
Bir melekmiş” dediler eyleyip temaşa

“İşte bu ay yüzlü!” dedi onlara Züleyha
O uşaktır beni kınadığınız hakkında

Andolsun, ben murad almak istedim ondan
Fakat o, iffetinden dolayı kaçındı bundan

Andolsun ki, Yusuf ya emrettiğimi yapar
Ya da görür o, mutlaka zindanı boylar

Sarayda yaşıyordu her şeyini yitirir
Zindanda zillet  içre ömrünü bitirir.

Ay yüzlü Yûsuf, “Ey Rabbim! Duy beni!
Koru beni de varsın zindan olsun!” dedi.

Yapmaktansa beni dâvet ettiği şeyi
Zindan da ömür çürütmek daha iyi

Ey Rabbim! Özüme yoktur güvenim
Sen korumazsan ben de meylederim

Ben de bir insanım cahilim aklım gider
Sonra Yusuf kulun dizlerini çok döver

Rabbi, lütuf ile kabul etti onun duasını
Boşa çıkardı kadının entrikasını

Ay yüzlü masum herkes anladı yok güman
Gene de ona ufukta göründü zindan

Unutuldu yıllarca kaldı orda sonunda
Nice çilelere sabır çekti Hak yolunda

Ve Medrese-yi Yusuf’ta su yolunu buldu
Sonunda bizim Yusuf Mısır’a sultan oldu.

Garibce! Yusuf değilsin burhanı göresin
“Sınanmadığın günahın masumu değilsin”

Dua ile!
08.03.2015

GARİBCE 

6 Mart 2015 Cuma

Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş...


Âvâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal,
Bâki kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş...(Baki)

Ya hak söyle Şâhid olup gâibe kıl davet
Gayrısı hep  lehve dalan kof bir nida imiş

Huzur huzurdadır eğer ki bulmak istersen
İklim-i dile dolan nur, nur-ı Hudâ imiş

Gönül ikliminde vardır benim bir sultanım
Ol sultan-ı cihana  tüm canlar feda imiş

Beşir o, nezir o, hâdî o gönlün açana
Devlet onun kapısı, gayrısı geda imiş

Garibce! Baki kalacak ne varsa âlemde
Hak hukukun cümlesin bi hakkın eda imiş

Dua ile!
06.03.2015

GARİBCE 

4 Mart 2015 Çarşamba

İlahiyat’ın yeni camisi: Gök kubbeye sözüm var yazmaya, diyen gelsin


Mimar demiş işte cami kim ne derse desin
Gök kubbeye sözüm var yazmaya diyen gelsin

Gün imge günü geçti şerefede ezan devri
Savulun ben de varım uzaya diyen gelsin

İlahiyat elbet baş çekmeli her alanda
Ayrımsız selam olsun dünyaya diyen gelsin

Muhafazakarlık mahkum eder her yeniyi
Eskiler hep yeni değil mi ya diyen gelsin

Garibce söyler derdi kendine düşmüş gibi
Ne ki hep Hak söyler avazını  duyan gelsin

Dua ile!
04.03.2015

GARİBCE














3 Mart 2015 Salı

İnsan düştü diye ar olmaz

Güzel de olsa acem elleri
Vatan gibi hiç diyar olmaz

Tüm kadınlar olsa da başta
Hiç analar gibi yar olmaz

Aynı kumaştan yârin olur
Ayrı kalanda karar olmaz

Gönül sevdiğiyle baş başa
İğne yurdu olsa dar olmaz

Beşerdir şaşardır derler ya
İnsan düştü diye ar olmaz

Affetmek büyüklük karıdır
Unutmak gibi azar olmaz

Dostluğun hep sürsün istersen
Utanmak asla pazar olmaz

Teenni ile iş tut daim
Son pişmanlıkta yarar olmaz

Dolmadan olmaz ki tahliye
Okumadan da yazar olmaz

Hıncını yut düşman da olsa
Kin ve öfkeyle karar olmaz

Bekletme ha yolun gözleyen
İntizardan eşed nar olmaz*

Ey can! Vuslat arar bir ömür
Sen yoksan Garibce var olmaz

Dua ile!
03.03.2105
GARİBCE

*el-İntizâr eşeddü mine’n-nâr: Beklemek ateşten daha zordur.

1 Mart 2015 Pazar

Hüsn-i hâtime nasıl ola ki?!

 

Vaktiyle Hüseyin agam müftü iken Göksun’da tanışmış olduğumuz arkadaşı Cemal Nar hoca bugün Feys’te çok güzel bir hikâye yayınlamış. Önce onu bir okuyalım derim:

Müthiş Bir Yaşanmış Hikâye: Hz. Azrail'in Güzelliği

Onk. Dr. Halûk Nurbaki'den gerçek bir hatıra..
Ben, 40 yıllık bir kanser uzmanı olarak maddeyi aşan sayısız olayla karşılaştım ve bunları, o olaya şahit olanlarla birlikte belgeleyerek özel bir arşiv yaptım. Bunlardan 1976 yılında yaşanmış bir olayı size nakletmek istiyorum.
Kanser hastanesinde başhekimken Serap adında genç bir hanım hastam vardı. Bu hastam göğüs kanserine yakalanmış ve tedavi için yurt dışına gitmek istemesine rağmen, bazı formaliteler sebebiyle o imkânı bulamamıştı. Serap'ı özel bir ilgiyle bizzat ben tedavi altına aldım. Ve kısa bir süre sonra da iyileştiğini gördüm.
Ancak Serap’ın da bütün diğer kanserliler gibi ilk 5 yıllık süreyi çok dikkatli geçirmesi gerekiyordu. Bir iş kadını olan
Serap, 4 yıl kadar sonra bir ihale için İzmir'e gitmek istedi. Kış aylarında olduğumuz için uçakla gitmesi şartıyla kabul ettim.
Maalesef bilet bulamamış ve benden habersiz bindiği otobüsün kaza geçirmesi üzerine 6 saat kadar mahsur kalmış.
Dönüşünden kısa bir süre sonra kanser, kemik ve akciğerine yayıldı. Serap bacak kemiklerindeki metastaz nedeniyle yürüyemez hale gelirken, hastalığın akciğerdeki tezahürü sebebiyle de devamlı olarak oksijen cihazı kullanıyor ve söylediği her kelimeden sonra ağzını o cihaza yapıştırarak nefes almak zorunda kalıyordu. Evine gittiğim gün, yine güçlükle konuşarak:
--''Doktor Bey,'' dedi. ''Ben size... dargınım!''
-- ''Niçin?" diye sordum.
--"Siz... dindar bir insanmışsınız. Niçin bana da, ALLAH 'ı, ölümü, ahireti anlatmıyorsunuz?"
Dini inançlarının çok zayıf olduğunu bildiğim için bu teklifi karşısında oldukça şaşırdım. Onu üzmemeye çalışarak:
--"Doktora ulaşmak kolaydır'' dedim. ''Parayı bastırdın mı istediğine tedavi olursun. Ancak iman tedavisi için gönülden istek duymalısın..."
Konuşmaya mecali olmadığından "Ben o isteği duyuyorum" manasında başını salladı. Artık ümitsiz bir tıbbi tedavinin yani sıra, ebedi hayatın ve saadetin reçetesi olan iman derslerimiz başlamış ve dersler "hızlandırılmalı öğretime" dönmüştü. Anlattığım iman hakikatlerini bütün ruhuyla mezcediyor ve arada bir soru soruyordu.
Vefatına bir hafta kala:
--"Doktor bey'' dedi. ''Ben ölürken ne söylemeliyim?"
--"Senin durumun çok özel" dedim. ''Kelime-i Şehadet sana uzun gelir. O anı fark edince ‘Muhammed’ (s.a.v) sana yeter."
O, haliyle tebessüm ederek yine başını salladı. Çok ıstırabı olduğu için Serap'a sürekli morfin yapıyor ve onu uyutmaya çalışıyorduk. Ben, bir iş seyahati sebebiyle bir müddet ziyaretine gidemedim.
Dönüşümde annesi telefon ederek:
--"Serap, bir haftadır morfin yaptırmıyor." Dedi. "Sabahlara kadar inliyor ve çok ıstırap çekiyor."
Hemen eve gittim ve iğne yaptırmamasının sebebini sordum. Aldığım cevabı hala unutamıyor ve hatırladıkça ürperiyorum.
-"Ya morfinin tesiriyle ölüme uykuda yakalanır ve son nefeste ‘Muhammed’ diyemezsem?!”
İşte Serap, böyle bir hanımdı. Bu arada benden istihareye yatmamı ve eğer bir kaç gün daha ömrü varsa, son günü uyanık kalacak şekilde morfin yaptırılmasını rica etti. Ben hiç âdetim olmadığı halde cuma gününe rastlayan o gece istihareye yattım ve Serap’ın acizliği hürmetine sandığım salı gününe kadar yaşayacağına dair bir işaret sezdim.
Ertesi gün ona:
--"Hiç korkma!" dedim. "İğneyi vurdurabilirsin."
Ve Serap bir veda niteliği taşıyan bu görüşmemizde son sorusunu da sordu:
--"Doktor bey... Azrail bana nasıl görünecek?"
--"Kızım," dedim. "O bir melek değil mi? Hiç merak etme, sana yakışıklı bir prens gibi gelecektir."
Salı günü Serap’ın ağırlaştığı haberini alınca hemen eve gittim. Ancak vefatına yetişememiştim. Ailesi tam manasıyla perişandı. Sadece kendisine uzun müddet bakan dindar bir hanım akrabası ayaktaydı ve beni görünce yanıma gelerek:
-"Doktor bey, biliyor musunuz, bu evde biraz önce bir mucize yaşandı!" dedi ve devam etti:
-“Serap, bir saat kadar önce oksijen cihazını attı ve ‘yataktan kalkması imkânsız’ denmesine rağmen kalkarak abdest aldı, iki rekat namaz kıldı. Bütün ev halkı hayretten donup kaldık. Ve kelime-i Şehadet getirerek vefat etmeden biraz önce de:
--"Doktor Bey’e söyleyin, dedi. Azrail, onun söylediğinden de güzelmiş!”.
Tüm inanan müslüman kardeşlerimize ve şuan bu yazıyı okuyan bütün kardeşlerimize, RABBİM son nefeslerinde Kelime-i Şehadet getirmeyi nasip etsin. (Amin)
Hikâye böyle ve hakikaten güzelmiş.
Ve de özelmiş. Yaşanmış bir tecrübeymiş.
Bu yazıyı okuyunca içime hüsn-i hâtime acaba nasıl bir şey diye bir soru doğdu.
Şimdi biz bu Esma hanıma üzülmeli miydik? Genç yaşta yetişmiş bir iş kadını ölmüştü sonuçta.
Yoksa sevinmeli miydik, onun böyle güzel bir ölümle aramızdan ayrıldığına.
Bugün Salih Tuğ hocam da Garibce’nin kendi köyünde kullanılmakta olan  sözcükleri derleme amaçlı yazdığı dörtlüğe bir not düşmüş:
Dörtlük şöyle:
Yunak yurduk kurup gazanı
Derede avlardık sazanı
Teneşir paklar imiş derler
Hep kırkından sonra azanı
Hocanın notu:
“"Annemden duymuştum 'n'oldum deme n'olacağım de!' Aman garibim!”
Hocanın bu sözü şefkat ve esirgeyicilikle kendimi bürüdü gibi hissettim. Evet gerçekten aman hem de el-aman!
Şimdi aklıma düştü de babam rahmetli abdest alırken boynunu mesh ettiği sırada “eleman Allah eleman ya rabbi!” derdi. Demek ki “el-Aman!”mış kastettiği.
Yaşımız bizim kırkı çoktan aştı ama Salih Hocamın annesinin ve  belki de bütün büyüklerimizden bizim de duyduğumuz gibi "n'oldum dememek n'olacağım demek!" lazım.
Okuyucularımızın da hatırlayacağı gibi hocalarımız her vesile ile yaptıkları duaların ardında illa ki “ve husne’l-hâtime” diye bitirirler; “güzel bir son!” ile şehadet okuyarak, Rabbim Allah diyerek dünyaya veda etmeyi dilerler.
İmdi gencecik yaşta  bedenen acı ve ıstırap dolu bir biçimde ama öbür taraftan ruhen imrenilesi güzel bir hatime!
Diğer taraftan uzunca bir ömür, ama n’olacaksın belli değil!
Allah’tan hayırlısını istemek lazım.
Eğer hayat sadece ed-Dünyâ’dan ibaret olsaydı –ki el-hayatu’d-dünyâ yakın olan, içinde elan bulunduğumuz hayat demektir- burada çekilen acı ve ıstırapları izahta gerçekten zorlanabilirdik. Ne ki hayatın bir de el-âhire’si var. el-Hayâtu’l-âhire sonraki hayat demektir. Dünya ve ahiret esas itibariyle hayatın sıfatlarıdır ancak kesret-i istimalden dolayı isim yerine kullanılır olmuşlardır.
Buna göre  hayat aynı hayat, birazı burada kalanı da orada.
Ucunda ahiret olan bir dünya hayatı her şeyi dengeliyor; acıları hafifletiyor, sabır ve tahammül gücümüzü artırıyor.
Bu elbette ki yaşamakta olduğumuz hayatta Sünnetullah’ın gereği şartları oluşturma, esbabı gözetme, mevanii (engelleri) defetme gibi üzerimize düşen sorumlulukları kaldırmıyor.
Ve Allah insanı ölsün diye bu dünyada yaşatmıyor. Ölüm akıbet ya da hatime oluyor.
Allâhümme innâ nes'elüke temâm'en-ni'me,
Ve devam e'l-âfiye,
Ve husn'el-hâtime!
Ya Rab! Nimetlerini tamam eyle
Sağlığımızı daim eyle
Hüsn-i hatime nasib eyle!
Âmin!

01.03.2015

GARİBCE

Kişi noksanın bilmek gibi irfan olmaz



Çeşm-i insaf gibi kâmile mizan olmaz
Kişi noksanın bilmek gibi irfan olmaz*


Hab-ı gafletle geçer mi  bir ömür ey genç
Gün gelir de gözde fer dizde derman olmaz

Göz nuru namaz olanda ışıldar yüzün
Mirac-ı mümin gibi yüce divan olmaz

Salatına savmı eş eyle takva içün
Aylar sultanı gibi şehri gufran olmaz

Zekatı köprü kıl yoksullarla aranda
Korkma vermekten verdiğin ziyan olmaz

İbrahim’in nidasın duyan kalpten duyar
Aksi hal muhal davul çalsa duyan olmaz

İsmail ol öz canın koy ki hak yoluna
Nâ-hak fedayı can olsa kurban olmaz

Hoş et gönlünü Razı edip de Rabbini           
İrci’î ilâ rabbik gibi ferman olmaz

Hakka ayet ararsın beyhude afakta
İçine bir bak fıtrat gibi burhan olmaz

Ölçüt mü dedin Hakkı bâtıldan ayıran
Kuran gibi La raybe fihi Furkan olmaz

Garibce gönül iklimine boşa arama
Ol Nebbiy-yi zî şan gibi bir Sultan olmaz

Dua ile!
01.03.2015
GARİBCE


*Bursalı Talip
Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...