26 Ekim 2013 Cumartesi

Hamdım, taşladılar dibime düştüm!



Ebu Yusuf’tum ilim meclisinde
Hamdım, taşladılar dibime düştüm!

Öykü şöyle:
Ebu Yusuf şiddetli bir hastalığa yakalanmıştı. Ebu Hanife onu tekrar tekrar ziyaret etmişti. Son gelişinde durumunun çok ağırlaştığını görmüş ve umudunu yitirmiş bir halde “İnnâ lillah ve innâ ileyhi râciûn!” demiş ve arkasından da baygın yatmakta olan Ebu Yusuf’a hitaben tahassürünü şöyle dile getirmişti:
“Ben senin arkamdan yerimi alacağını ve insanlara hizmet edeceğini umut etmekteydim. Eğer emr-i hak vaki olursa bu insanlar için büyük bir kayıp olacak  ve seninle birlikte büyük bir ilim de gitmiş olacak!”
Ama korkulan olmadı. Günler sonra Ebu Yusuf iyileşti. Kendisine  Ebu Hanife’nin başında dile getirdiği tahassürlerini söylediler. Bu söz üzerine bir anda Ebu Yusuf değişti, kendisini bir şey zannetmeye başladı. İnsanlar da ona meylettiler. İş, kendisi için ayrı bir fıkıh halkası oluşturmaya kadar gitti. Artık büyük imam Ebu Hanife’nin ilim halkasına katılmak ihtiyacı duymuyordu. Ne de olsa kendisi de artık olmuştu. İmamın ve insanların iltifatı da bunu doğruluyordu. İyileştiğini duyan ama kendisini göremeyen Ebu Hanife bir gün onu sordu. Onun hasta başında iken kendisi hakkında söylemiş olduğu sözünü duymuş olduğunu ve bunun üzerine kendine ait bir ilim halkası oluşturduğunu söylediler.
Bunun üzerine Ebu Hanife, ona henüz halkadan ayrılışının erken olduğunu göstermek ve bir ders vermek istedi. Adamlarından birini çağırdı ve ona: “Git, Ebu Yusuf’a şu olayı anlat ve arkasından da soruyu sor: Bir adam çamaşır ağartıcısına (Kassâr) bir dirhem ücret karşılığında bir elbise veriyor ve birkaç gün sonra elbisesini almak üzere çamaşırcının dükkânına varıyor, çamaşırcı adama: ‘Senin bende elbisen yok ki!’ diye inkâr ediyor ve elbiseyi vermiyor ama daha sonra elbiseyi ağartılmış olarak adama gönderiyor.
İmdi böyle bir olayda çamaşırcı kararlaştırılmış olan ücreti hak eder mi etmez mi? Ebu Yusuf bu soruya “Ücreti hak eder” derse, ona “Yanıldın!” de. “Hak etmez” derse gene yanıldın de.
Adam gider ve kendisine Ebu Hanife’nin öğrettiği gibi Ebu Yusuf’a sorar. O da “Ücreti hak eder” der. Adam “Yanıldın!” der. Ebu Yusuf bir müddet düşünür ve “Hayır hak etmez” der. Adam gene “Yanıldın” deyince Ebu Yusuf vaziyeti anlar ve yerinden kalkarak doğru Ebu Hanife’nin meclisine koşar. Aralarında şöyle bir konuşma geçer:
Ebu Hanife: Sanırım seni bize şu çamaşırcı meselesi getirdi.
Ebu Yusuf: Evet!
Ebu Hanife: Sübhanallah! Adam kalkıyor ve fetva vermeye koyuluyor, kendine has bir ilim halkası oluşturuyor, Allah’ın dini konusunda hükümler veriyor, öbür taraftan basit bir icare meselesine cevap bulamıyor.
Ebu Yusuf: Tamam, ben hatamı anladım. Sen bana bunun cevabını öğret.
Ebu Hanife: Mesele şöyle: Eğer çamaşırcı ağartma işlemini elbiseyi inkârdan (gasb) sonra yapmış idiyse, bu işi kendi adına yapmış olacağından ücreti hak edemez. Yok, inkârdan (gasb) önce yapmış idiyse adamın adına yapmış olacağından ücreti hak eder.
(Hatîb Bağdâdî, Ebu Bekir Ahmed b. Ali b. Sâbit, (ö. 463) Kitâbu el-Fakîh ve’l-mütefakkıh, (I-II) Beyrut, II. Baskı 1980, s. II, 41)
Büyük imam Mâlik b. Enes şöyle demiştir: “Benim bu işe liyakatli olduğuma dair yetmiş (âlim) tanıklık etmedikçe ben fetva verme işine girişmedim” (II, 154).
Cehl-i mürekkep ile olur olmaz her konuda konuşan, ahkam kesen, fetva veren başta medya vaizlerimiz olarak bilumum yazar çizerlere ithaf olunur.
Dua ile!


26.10.2013
GARİBCE

25 Ekim 2013 Cuma

Cumaya bilgisayarlar da koşacak mı?



“Cuma günü namaza çağrıldığınızda alış verişi bırakın ve Allah'ı anmaya koşun!”
Allah öyle buyuruyor.
Adam soruyor: “Cuma saati bilgisayarı da kapatmak lazım mı?”
Öyle ya o da çalışıyor. Hem bazıları tam da Cuma saatinde alış veriş yapıyor. Adam program yapmış, bağlamış otomatiğe bilgisayar çalışıyor da çalışıyor. Ne Cuma saati dinliyor, ne de gece gündüz.
İmdi tam da Cuma saati alışveriş yapan bu bilgisayarı da kapatmak gerekir mi?
Tabii burada evvelemirde yasak olan şeyin sınırlarını iyi bilmek gerekir. Allah, Cuma saatinde alış verişi bırakın derken, sizi ibadetten alıkoyacak manileri terk edin ve o saatte kendinizi ibadete verin, demiş oluyor.
Bu itibarla ahırda geviş getiren danalarınızın faaliyetlerini durdurması gerekmediği gibi, programlanmış bilgisayarlarınızın da çalışmasını durdurması gerekmiyor. Yeter ki siz aklınızı da yanınıza alarak camiye gidin ve Allah’ı anın.
Hoş, aklımız bilgisayarda kalmış da olabilir. Ama unutmayalım ki bu konuda yalnız değiliz: Muhtemelen dedelerimizin aklı da ahırdaki danalarda kalıyordu.
Bu aşılması zor ama gerekli bir arınma işi.
Allah cümlemize kolay kılsın.
Ebu Hanife’ye demişler ki: “Ey İmam! Bunca malın var, sen nasıl ediyorsun. Bizim bir iki tane malımız var, namaz boyunca bir türlü kalbimizden çıkmıyor!”.
İmam demiş ki: “Evlat, biz onları kalbimize değil, ahırda kendi yerlerine bağlıyoruz!”
Kendi yerinde bilgisayar da varsın çalışsın dursun! Yeter ki senin namazına bir maniliği olmasın!
Dua ile!
25.10.2013

GARİBCE

Hasta ziyaretiyle iş bitse!



Bir Buharî hadisinde[1] Hz. Peygamber Müslümanların birbirleri üzerinde bazı haklarından bahsetmiştir. Bunlar arasında “ıyâdetü’l-merîz” da var.
Bunu genelde bizim mütercimler “Hasta ziyareti” diye çevirirler. Kanaatimce bu çeviri eksik ya da yanlıştır. Çünkü burada tüm Müslümanlardan istenilen, hastanın gerekli her türlü tedavi ve bakım külfetinin üstlenilmesi olmalıdır. Bu görev evvel emirde akrabalara düşer, ama kişinin bu vazifeleri yapacak yakınları yoksa o taktirde de bu görev bir kifaî farz olarak tüm Müslümanların boynuna bir yük olarak  biner. Eğer yerine getirilmez de o insan tedavi edilmediği ve arkasından da bakılmadığı için ölürse onun vebali herkesin boynuna birden biner.
İmdi sorun şu ki bu vazifelerin vaktiyle kişilerin uhdesine tevdi edilmiş iken günümüzde kurumlaştırılmasının gerekli hal alışıdır. Ben ne kadar çok sevsem ve saysam da en yakınlarımı bile kendi imkânlarımla tedavi ettiremem ve gerekli bakımını yapamam. Ne zaman ki  hastaneler kurarız, sağlık sigortaları oluştururuz, yoksul ve kimsesizler de dahil olmak üzere herkesi şemsiyesi altına alacak şekilde sosyal güvenlik kurumları geliştiririz, işte o zaman bu sorumluluğu hakkıyla yerine getirmiş oluruz.
Buna mukabil annemiz hasta oldu. Başına oturduk, o bize baktı biz ona baktık. O ağladı biz ağladık. Salya sümük birbirine karıştı. Ama kadıncağız doktora gütürülmedi, doktor ayağına getirilmedi. Başında hocalar okudu üfledi. Cümle yakınları toplandı, ağıtlar yakıldı. Bu arada herkes işinden gücünden kaldı… Matlup olan bu değildir. Vaktiyle birçok sorumluluk kişilerin uhdesine verilmişti. Başka türlü bir imkan da yoktu. Ama tek tük de olsa bazı ağır yükler âkile sisteminde olduğu gibi kurum halinde paylaşılmaktaydı. Aradan geçen zaman ve ortaya çıkan yeni imkanlar, bu türden pek çok yükü oluşan bu yeni kurumların sorumluğuna tevdi etmiş durumda. Bu çok güzel bir gelişme. Ama eksik olanı şu:
Bu kurumlarda çalışan insanlar hizmet verdikleri kimseleri aynı zamanda duyguları da olan bir insan olarak görmeli ve ona göre uygun bir davranış göstermelidirler. Söz gelimi hasta düşmüş bir insan, bozulmuş da tamir edilmesi gereken bir makine gibi görülmemeli, keza bir huzur evindeki yaşlı üstü başı temizlenirken bir insan olduğu unutularak hırpalanmamalı, horlanmamalı. Bu kabilden gözüken davranışlar yüzünden zaman içinde geliştirilmiş olan bu türden kurumlar aleyhine tavır geliştirmek yerine, burada hizmet almanın ve vermenin daha insanî bir düzeye nasıl çıkarılabileceğinin imkanları araştırılmalı, her yerde ve her zaman hep ihtiyaç duyacağımız ve her zaman ortak paydalarımız olacak olan değerleri yaygınlaştırma ve geliştirme doğrultusunda çabalar göstermeliyiz.
Dua ile!
25.10.2013
GARİBCE



[1] صحيح البخاري ـ حسب ترقيم فتح الباري - (2 / 90)  أَنَّ أَبَا هُرَيْرَةَ ، رَضِيَ اللَّهُ عَنْهُ ، قَالَ : سَمِعْتُ رَسُولَ اللهِ صلى الله عليه وسلم يَقُولُ : حَقُّ الْمُسْلِمِ عَلَى الْمُسْلِمِ خَمْسٌ رَدُّ السَّلاَمِ وَعِيَادَةُ الْمَرِيضِ وَاتِّبَاعُ الْجَنَائِزِ وَإِجَابَةُ الدَّعْوَةِ وَتَشْمِيتُ الْعَاطِسِ.

22 Ekim 2013 Salı

Alan razı satan razı


Adamın biri “Uzayda bana sabit bir nokta verin, ben koca dünyayı yerinden oynatayım!”  demiş. Zahar elinde bizim emmimgilin kössüğü gibi bir kössük var, kössüğün ucunu o sabit noktanın üstünden dünyanın altına sokacak sonra da var gücüyle kössüğün ucuna abanıp dünyayı kanırtacak.
Valla bu benim de aklıma yattı, hani. Yapar mı yapar!
İki kocalı bir de kırıklı Finli bir kadının haberini yapmışlar. Bir yorumcu demiş ki “Alan razı  satan razı, size ne oluyor bre kör olası!” (Son kısmı ben ekledim)
Şimdi Garibce olarak anladım ki bir sabiteniz yoksa öyle de gider böyle de gider.
Pazara ne sürseniz illa da bir müşteri bulur. Bitli baklanın kör alıcısı olur.
Bir anda her şey izafi (göreceli) olur.
Hiçbir yanlışa dur diyemezsiniz. Çünkü yanlış diye bir şey olmaz.
Hiçbir zaman yönünüzü kaybetmezsiniz, çünkü yön diye bir şey olmaz. Her nereye ve şeye dönerseniz kıbleniz orası olur.
Sabahın bu saatinde düşündüm de çok şanslıyız galiba.
Çünkü dünyayı yerinden oynatabileceğimiz  bir sabitemiz var.
Gerisi bir kössük, bir de kössüğe abanacak Üssük.
Dua ile!
22.10.2013
GARİBCE 

16 Ekim 2013 Çarşamba

Bayramımız bayram olsun!


Dün Kurban bayramının ilk günüydü. Kurbanları kestik. Tatlı bir telaşe ile günü kapattık. Misafirlerimiz oldu ağırladık.
Bugün ikinci gün. İşler büyük ölçüde bitti. Tebrikleşme, ziyaretleşme asıl bugün başlayacak.
Çok değişmeyecek, gene benzer manzaralar görülecek, benzer haller yaşanacak.
Yakın akrabadan başlanarak bütün akrabalara ulaşılmayacak.
Yakın komşulardan başlayarak bütün komşular gezilmeyecek. Gene itibarlı olanlar öne geçecek. Gene gelenlere gidilecek. Hatta onlar içinden bile seçme yapılacak.
Kaz gelecek yerlerden tavuk esirgenmeyecek.
Görünülmesi gereken yerlerde arz-ı endam edilecek, hep göz önünde olduğu intibaı uyandırılacak.
Kişilere değil, işlere bakılacak.
İnsan oluşu yetmeyecek, bizden mi diye ayrıştırılacak.
Az önce el-Lü’lü ve’l-Mercan’dan okumakta olduğum hadislerden  şunlar dikkatimi çekti:
Eshama en-Necaşî, vaktiyle Müslümanları himayesine almış ve onlara iyilik etmişti. Müslüman da olmuştu. Ölüm haberini bizzat Hz. Peygamber vermiş ve ashabıyla saf tutup gıyabında namazını kılmışlardı (I, 193).
Gözden ırak olması gönülden de ırak olması sonucunu doğurmamıştı.
Vefa, güzel bir şeydi ve en çok da Müslümanlara yakışmalıydı.
Mescidin temizlik işlerine bakan bir çöpçü vardı. Pek bilinmez tanınmazdı.  Adamcağız  sesiz sedasız ölmüştü. Hz. Peygamber’in haberi olmamıştı. Bir müddet sonra “Şu adama ne oldu, gözükmüyor?” diye sual etti. “Öldü ya Rasûlallah!” dediler. “Bana haber verseydiniz ya?!” buyurdu. Önemsizliğine işaretle “O şöyle şöyle biriydi!” dediler. (İnsanların işlerine değil, kişiliklerine itibar eden) Hz. Peygamber “Bana onun mezarını gösterin!” buyurdu ve gitti mezarı başında durdu ve üzerine namaz kıldı. (I, 194).
Ayağa kalktığı bir cenaze için “Ama o bir Yahudi ölüsü!” dediklerinde “O da bir can taşımıyor muydu?!” diye ayrımcılığa karşı tepkisini ortaya koymuştu.
Okuduğum üç beş sayfa içinde nebevî hikmetten bu bayram gününde bizim alacağımız işte birkaç ders.
İnsanlara –her kim olursa olsun-, ölüsüne de dirisine de saygı gösterin.
İnsanların işlerine değil, kişiliklerine bakın!
Vefalı olun.
Madem öyle, bu bayram gününde ey insanlar, siz de vefalı olun. Ziyaretleşin. Gidin. Geleni hüsnü kabul ile ağırlayın. İadeyi ziyarette bulunun. Özellikle gözden ırak olanları hatırlayın.
Bugün bayram.
Sadece takdiri hak edenlerin değil,
Rahman’ın lütfüyle herkesin sevinmesi gereken bir gün.
Kutlu olsun!

16.10.2013
GARİBCE

12 Ekim 2013 Cumartesi

Bak şimdi ben mahcubum!



-Hatun bizim Dursungilin bu akşam nikahı var!
-Hayırlı olsun.
-İyi de gitmeyecek miyiz!
-O bizimkine geldi mi ki?
-Belki bir mazeretleri vardı.
-Gelemediyse telefonla olsun bir “hayırlı olsun” da mı diyemezdi? Ne olacak büyüdüler!
-Haklısın Hatun da bak Allah adaleti emrediyor. Kısas adalettir; vurana vurursun, öldüreni öldürürsün, gelmeyene gitmezsin hani. Ama Allah hemen ardından ihsanı da emrediyor. Kısasa tamam ama affedersiniz bu daha büyük bir erdemdir diyor. Affetmek, gelmeyene gitmek, vermeyene vermek, küsene küsmemek, selamı kesene selam göndermek, kötülük yapanı affetmek hatta ona iyilik bile yapmak… bunlar adaletin ötesinde bir erdem olarak ihsan oluyor ve insanı kamil olmak bunu gerektiriyor.
Sohbet böyle uzuyor.
Nikahın vakti saati geliyor. Cevizin kabuğunu doldurmayacak türden bahaneler benim de yolumu kesiyor ve akşam olup gün kararıyor. Sabah namazının ardından içimin sesini dinleyince orada bir mahcubiyet sezinliyorum.
Neden gitmedim ki diyorum.
Gitseydim mahcubiyet belki onun olacaktı.
Ama şimdi bak ben mahcubum.
Hayır dualarımızla mübarek olsun!

12.10.2013

GARİBCE

10 Ekim 2013 Perşembe

Tebrikler: Hanefî Fıkıh Âlimleri



Ahmet Özel, Hanefî Fıkıh Âlimleri ve Diğer Mezheplerin Meşhurları
Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, 3. Baskı 2013, Ankara, 779 sayfa.
İslamî İlimler’den değerli ağabeyim ve de eniştemiz, büyük ansiklopedist ve âlim Prof. Dr. Ahmet Özel hocamız’ın bugün Garibce’ye takdim ettiği kitabı, ilk baskısında edindiğimiz adı aynen korumakla birlikte hacim olarak iki katını aşmışa benziyor.
Bu saygılı ve sevgili hocamız, yılmaz azmiyle ta talebeliğinden beri hiç esirgemediği emeğini, yıllar süren bir gayretle bu çalışmasında da göstermiş ve onu bilimsel çalışmalar için örnek gösterilebilecek bir eser halinde bizlerin istifadesine sunmuştur. Şüphesiz eserin kendisi değerli olmakla birlikte onu asıl değerli kılan tam 118 sayfa tutan indeksidir. İnce ince işlenmiş bu indeks sayesinde çalışmadan istifade hem kolaylaşmış ve hem de yaygınlaşmış olacaktır.
Değerli hocamıza daha nice hayırlı çalışmalarda muvaffakiyetler dilerim.
Arka kapakta yer alan bir pasajla yazımızı bitirelim:
“Bu eserde Hanefi mezhebinin kurucusu Ebu Hanife, hocaları ve önde gelen talebelerinden başlamak üzere, asır asır, zamanımıza kadar tanınmış 308 Hanefi âlimi ve eserleri hakkında bilgi verilmiştir. Hanefi kaynaklarında  kendilerine sıkça atıfta blunulan eser sahibi hadis, tefsir, dil ve tasavvuf âlimleri ile diğer mezheplerin temel metinlerini ve önemli şerhlerini yazan önde gelen fıkıh âlimleri arasında bir seçim  yapılarak önemli sayıda şahsiyetin ayrı bölümler halinde esere ilave edilmesinde fayda  mülahaza edilmiştir. Böylece 308 Hanefî âlimi yanında 44 Şâfiî, 25 Mâlikî, 13 Hanbelî ve 41 diğer ilim dallarından olmak üzere toplam 431 âlim ve önemli eserleri tanıtılmıştır.”
İstifadesi bol olsun!
Dua ile!
10.10.2013

GARİBCE




Namaza nasıl başlanır ve nasıl boşlanır?


Namaza başlarken ne yapılır?
Ya da namaza nasıl başlanır ve nasıl boşlanır?
el- Cevab: Namaza balta gibi başlanır, testere gibi devam edilir ve keser gibi bitirilir.
Şöyle ki:
İmamlar tartışmışlar, demişler ki namaza ancak tazim ifade eden bir sözcükle başlanabilir. Bunun için tevarüs edilen sözcük de “Allahu Ekber!” dir. “Allah en yücedir, O’ndan yüce hiçbir varlık, güç, mabud yoktur!” anlamında bir tabirdir.
Peki bunun yerine aynı anlama gelecek mesela “Allahu a’zam!”, yahut “Allahu ecell!” denilse olur mu?
Buna da olabilir demişlerdir.
Peki “Allahümme = Ey Allah’ım!” dese.
“Eh, bu da olabilir, ancak bu biraz arkasından sanki bir talep içeriyor gibidir. O yüzden tam tazim ifadesine uygun olmayabilir”.
Peki “Allahüme’ğfirlî! = Allahım beni bağışla!” dese?
“Bu sözcükle namaza başlanamaz.”
“Neden?”
“Çünkü bu kişi, kendisine yönelik talebi önceliyor. Oysa namaz için tazimi ifade eden bir sözcük olmalı.”
Tabii daha fazla ayrıntılar var. Ama ben ona şimdi girmiyorum.
Buradan anlaşılıyor ki namaz evvel emirde Allah’a saygı için kılınır. Hele hele başlangıcı itibariyle mahza saygı olmalı, kendimize yönelik herhangi bir beklenti içerir olmamalıdır. Balta gibi demem o. Hep O’na, hep O’na!
Ancak namaza girdikten sonra yani bir anlamda ilahî huzura çıktıktan sonra Allah’ın huzuruna kabul ettiği kullarına ikramda bulunması ve kulun da kollarını açarak bütün kucağını dolduracak şekilde ilahi rahmete karşı beklenti içinde olması tabii bir şey.
Ama evvela tazim.
Allah’a olan mehabetimizi, tazimimizi en uygun bir biçimde ve en uygun sözcükle ifade etmek.
Fatiha suresi Allah ile kul arasında hem tazimi hem duayı içerir. Testere gibi yani; bir O’na bir sana!
Sonu ise bir kucak dolusu dua! Keser gibi yani hep sana hep sana!
Sen huzura varmışsın, aczini itiraf etmişsin ve boyun bükmüşsün de O görmemiş mi. Arkasına sığındığın acziyetini yüzüne mi çalmış. Açtığın ellerini boş mu çevirmiş.
Yo, yoo!
Yeter ki biz durmasını bilelim, istemesini bilelim.
Nerede ne zaman ve ne gibi olacağımızın irfanına varalım.
Dua ile!

10.10.2013
GARİBCE

25 Eylül 2013 Çarşamba

Aman da yandım trend elinden


 

Ey fitnesi çok kavli yalan yandım elinden
Bir nâz ile bin gönlüm alan yandım elinden

Ahmed Paşa ne için söylemiş bilmem ama  fitnesi çok kavli yalan nitelemesi içinde yaşadığımız ve girdabında kaybolduğumuz trendleri ifadeye çok uyuyor.

Hayatın tabii bir seyri var. Dünya kurulalıdan beri  bir şekilde  o seyrini sürdürüyor.

İnsanlar medeniyyü’t-tab’ imiş, şimdiki ifadesi ile sosyal varlıklar. Bir arada yaşamaya mahkum ve mecburlar. Birbirlerine destek olmasını bilirler. Ama birbirlerine köstek olmada üzerlerine daha yoktur.

Dün Eyüb Sabri Kaya arkadaşımızın jüri esnasında bir benzetmesi hoşuma gitmişti. İslam’la ilgili modern yorumların ya da akımların “çocukluk hastalıkları gibi” olduğunu söylemişti.

Hani kızamık gibi, çiçek gibi çocukluk döneminde maruz kalınan hastalıklar vardır. Bunlar geçicidir, fakat ciddiye alınmaz ve önlem alınmazsa kalıcı izler de bırakabilirler.

Bu akımlar ya da anlayışlar çoğu saman alevi gibi parlayıp geçiyor. Kalıcı olan yine tabii seyrinde devam eden anlayışlar oluyor.

Günümüzde benzer şekilde trendler var.

Kimliğimizi bazen bunların belirlediği zehabına kapılarak ihtiyaçlarımızı ihtiraslarımıza kurban edebiliyoruz.

Müstakil evlerimizden, apartmanlara buna sebep taşındık. Orada apartman sakinleriyle henüz daha yeni yeni tanışmaya başlamıştık ki yeni bir trendle sitelere çekildik.

Yazlıksız olmaz dedik.

Bari devre mülkümüz olmalı diye düşündük.

Aramızda henüz bir ünsiyet peydahlamadan, yeterli bir alışkanlık doğmadan  ev eşyalarımızın miadı dolmuş, yenilememiz gerekmiş.

Telefonumuzun akıllı olması icap etmiş.

Arabamızın “yeni” kokusu kaybolmuş.

İyi de bütün bunların bir bedeli var.

Bu bedeli kim ve nasıl ödeyecek?

Bedel ödemeye kimse yanaşmıyor, ama talepler sahici bir ihtiyacı dile getiriyor gibi sıralanıyor.

Evleniyor. Çocuk yapmak istemiyor. Bu kez çocuğu olmuyor, kimsesiz bir çocuğa kucak açmayı da istemiyor, isteğini elde etmek için şartları ve imkanları zorluyor. İlle de benim olmalı diyor.

İmdi bu örnekler üzerinde sağlıklı bir şekilde düşündüğümüzde burada belirleyici olan şey acaba nedir diye kendimize sorduğumuzda, cevabın “Elbette ihtiyaçlar!” olduğunu söyleyebilir miyiz?

Ben cevabın böyle olmasını çok isterdim. Fakat öyle olmadığını ve bu taleplerde trendin belirleyici olduğunu görüyorum.

Bu trend dediğimiz şey sağanak gibi hepimizi etkiliyor. “Ama efendim adam Müslüman o da öyle yapıyor ya da o da öyle düşünüyor” demenin çok da anlamı yok. Çünkü Müslümanlık ya da başka bir değer yüklü aidiyet bu akımlara nispetle eldeki şemsiye gibi bir şeydir. Normal yağmurlu havalarda şemsiye işe yarayabilir, sizi ıslanmaktan koruyabilir. Ama sağanak halinde etrafı tutan ve her yeri suların sellerin bastığı bir ortamda elinizde şemseyi olmanın çok bir faydası olmaz.

İşte bu yüzdendir ki mesela bizim İlahiyatta okuyan kızlarımız bile feminist tavırlar gösterebiliyor. Tarikatlarımız bile bir hırka bir lokma söylemi yerine zikirlerini Kırbaşoğlu hocanın tekerlemesiyle lisan-ı halleriyle “masa kasa nisa” şekline getirebiliyorlar. Cemaatler holdingleşebiliyor. Markasız giysiler giymekten utanıyoruz. Bir ömür sürdüğümüz mahallemizi, ilk fırsatta terk edip, bir siteye geçmeye can atıyoruz.

Özgürlük anlayışı, bir trend olarak her bağı koparmayı bir erdem olarak takdim ediyor. Koparılan bağlar arasında kulluk bağları, göbek bağları, aile bağları var.

Elbette çocukluk dönemi hastalıkları gibi bunlar da geçer.

Hayat tabii mecrasında yine ilerler.

Sahici ihtiyaçlar, ihtirasların yerini alır.

Ben, biz öğrenci iken sevgili hocamın giymekte olduğu ceketi yine üzerinde gördüğümde “İşte bu!” derim.

Volvo’suyla beş milyon kilometre yol yapmış Amerikalı’nın hikayesini okuduğumda normal bir davranış gibi “Bunda ‘Vay be!’ diyecek ne var ki?” haber konusu yapmışlar diye tepkimi ifade ederim.

Niye olmasın!

Dua ile!

25.09.2013

GARİBCE

 

14 Ağustos 2013 Çarşamba

Ömer Nasuhi Bilmen yerine Hatiboğlu Hoca ilmihal yazsaydı!



Ömer Nasuhi Bilmen hoca merhum  (ö. 1971) saygın bir ilim adamı. Erzurumlu. İstanbul’da yaşamış, Diyanet İşleri Başkanı olmuş.

Devrim sonrası, eski kültürümüzle irtibatı yeniden kurma çabaları sonucu büyük eserler vermiş. Onun en yaygın bilinen eseri ise Büyük İslam İlmihali. Bizim öğrenciliğik dönemlerimizin yegane sayılabilecek en temel baş ucu kitabımız. Müftü olunca da elimizden düşürmediğimiz fetva kitabımız.

Sonraları galiba dili ağır geldi ve  sadeleştirildi. Ama hâlâ oluşturduğu karizması devam ediyor.

İşbu çok değerli başucu kitabımızı Mehmed Said Hatiboğlu Hoca tenkit ediyor.

Niye?

Çünkü onun penceresinden bakıldığında bu kitap İslam’ın nezahetine leke olabilecek ifadeler içeriyor. Söz gelimi o şeyle diyor:

“Çünkü bizim ulemamızın çoğu, kendi ihtisasları dışındakilerin dediklerini  bilmeye ne lüzum görmüş, ne de zaman bulabilmiş, ancak nakille yetinmişlerdir. Günümüz Türkiye’sinde de  bu durum pek değişmiş sayılmaz. Mesela Hanefi fıkhı allamesi Erzurumlu Ömer Nasuhi Bilmen merhumun, milyonlarca baskısı yapılan Büyük İslam İlmihali’nde, içine fare … düşmüş kuyuların temizlenmesiyle ilgili olarak  hâlâ bin sene evvelinin, bugünün ilmine göre sağlığa mutlak aykırı fetvalarına yer verilmekte, ilgili uzmanların görüşlerine işaret etme ihtiyacı asla duyulmamış görülmektedir.  Bu kayıdsızlığın vehametini anlayabilmek için, işbu ilmihalin 1968 baskısının 54. sahifesi 63. maddesini misal olarak alıyorum:

“Bir kuyu, içine düşen deve, koyun, keçi, at, katır, merkeb, sığır, manda tersleriyle (kakalarıyla) –muhtar olan kavle göre (tercih edilen alim görüşüne göre) pis olmaz. Bu terslerin yaş veya kırık olmasıyla, kuru ve sağlam olması arasında fark yoktur. Çünkü bunlardan korunmak pek müşkildir”.

Bu satırları okuyan günümüz aydınının “aman Ya Rabbi!” diyerek utanca boğulduğunu görür gibiyim.  Anlaşılıyor ki, temizleme zorluğundan dolayı pis bir şeye temiz damgası vuran muhtar (!) kavilleri temizlenmedikçe, temiz İslam’ı ortaya koyabilmenin imkanı yoktur. Bu fetvaları halen geçerli sayıp tatbik etmeye kalkışacakların maruz kalacakları felaketlerde baş sorumlu acaba kim olacaktır dersiniz? (Mehmed Said Hatiboğlu, İslam’ın Aktüel Değeri Üzerine 1, Otto Y. Ankara 2009, s. 139)

Garibce diyor ki: Sorumlu evvelemirde Hatib Hoca olacak.

Niye: Çünkü gördü ama yazmadı.

Ömer Nasuhi Bilmen ancak elinden geleni yaptı. Akran ve emsalleri içinde hiç kimsenin yapamadıklarını o yaptı.

Hem ilmihal yazdı hem o koskoca mukayeseli İslam Hukuku muhalled eserini.

Evvela şunu sormak lazım: Bilmen hoca, Hatib Hocanın beklentisi doğrultusunda bir ilmihal yazabilir miydi?

Bence yazamazdı.

Neden?

Çünkü Bilmen hocanın yaşadığı hayat ve içinde bulunduğu imkanlar onu çepeçevre kuşatıyor ve her yönden onu sınırlandırıyordu.

Hatib Hocanın hayretle dikkatini çeken satırları Garibce ve emsalleri defalarca okumuşlardı ama hiç de onların dikkatini çekmemişti.

Neden?

Çünkü Garibce ve emsalleri köylü idi, kırsal hayatta doğmuşlar ve büyümüşlerdi. Şehire geldiklerinde de beraberlerinde köylülüklerini de getirmişlerdi. Bilmen hocanın anlattıkları, kırsal (yarı bedavet) hayatın bir parçasıydı. O yüzden de Hatib Hocanın büyük bir utanç meselesi olarak gördüğü şey hâlâ o hayatın içinde olan ya da olduğunu sanan kimselerin  garibine gidecek bir durum değildi.

Henüz daha yürümesini pekleştirdiği andan itibaren annesiyle birlikte koyun sürüsünün eğleştiği yere koyunları sağmaya giderlerdi. Garibce koyunun başını tutar, annesi de helkeye sütü sağardı. Tabii bu arada hayvanın tabii ihtiyacı gelebilir ve utanacak ve de tutacak değil ya ihtiyacın görüverirdi. Haliyle memelerinin altına konulan helkenin de ağzı açık olduğu için hayvanın dışkısı sütün içine düşüverir, sağım yapan kadıncağız da yüzünü biraz buruşturarak sütün üzerinde yüzen o boncuk boncuk nesneleri eliyle şöyle atıverir, geride hafif sarımtrak bir renk kalır, o da kaybolur giderdi.

Ha bir de köye dolu helkeler elde sütle dönülürken helkelerin içine kasdı mahsusla bir iki kığı atanlar da olurdu. Nazara bire bir olduğuna inanılırdı.

Köy süt ve yoğurdunun neden lezzetli olduğunu şimdi ben daha iyi anlıyorum galiba.

Hatib Hoca bunları bilmez.

Sonra diyelim bizim Susuz Yurda gittiniz. Akşama kadar orda çalışmak zorundasınız. Adı üstünde: Susuz Yurt. Hiçbir yerde su yok. Sadece bir kuyu var, hepsi o kadar.

Kırsal kesim demek tarım kadar hayvancılık da demektir. Tarım da hayvan gücüyle yapılırdı. Dolayısıyla sığır cinsinden hayvanların, taşımayı sağlayan at, eşek, katır gibi hayvanların kırsal kesimde vücudu zarurat-ı hayatiyedendir. Koyun keçi türünden davar ise zaten her yerde otlamak durumundadır. Eee bunların dışkılama ihtiyaçlarını kontrol edemezsiniz.  Bunlar ihtiyaç duydukları yere bırakırlar. Sonra güneş bunları kurutur ve hafifler, çıkan bir rüzgar da alır önüne savurur ve nerede bir kuytu yer varsa oralara doldurur. Susuz yerlerde lütuf eseri bulunan kuyular geneli itibariyle özellikle sıcak yaz mevsimlerinde dolu olmaz, bazı hallerde ancak kova yardımıyla su çekilerek kullanılabilir. Dolayısıyla  rüzgarın önüne kattığı nesneleri savurduğu kuytu yerlerden biri de bu kuyulardır. Arazide olan kuyuların yüzeyinde illa ki az ya da çok bu tür savruntular bulunur.

Orada bulunmak ve yaşamak zorundaysanız, sizin ille de o kuyudaki sudan yararlanabilmek için bir yolunu bulmanız lazım. O yüzünde yüzenlerin izahını yapmanız lazım.

Bunu Bilmen hoca çok iyi bilir. Garibce de bilir. Ama Hatib Hoca bunu nereden bilsin.

Bilmen hoca tarım toplumunun bir temsilcisi. Kendisi o hayatı yaşamamış bile olsa zihnî kodları tamamen o döneme ait. Elindeki malzeme hep o hayatın ürettiği bir birikim. Kendisi de çok ender bir paye ile –çünkü akranları içinde ikinci bir Bilmen Hoca yok- bu birikimin üzerinde oturan bir kişi olarak onları değerlendirmiş, kopan gelenekle irtibatı yeniden sağlamanın çabası içinde olmuş ve başarılı da olmuş.

Bilmen Hocayı bindiği at, eşek katır ilgilendiriyordu. Onların yedikleri ve çıkardıkları haliyle bir sorun olarak onu çevreliyordu. O da haklı olarak çözdüğü sorunlar arasına eşeğin, atın, katırın battığı şeyin necis ya da temiz olduğunu, çıkardıkları şeyin keza necis ya da tahir olup olmadığını, haydi necaset-i hafife diyelim, bu kez içine karışmış olduğu şeyi necis edip etmeyeceğini haliyle sorun ediniyor ve cevabını  ilmihale yazıyordu. İlmihal, yaşanılan hayatın rehber kitabı demekti. Yazılanlar onun hayatına ya da öngördüğü hayata tıpatıp uyuyordu.

Haliyle ben de Susuz Yurt’ta çalışacağım zaman, oradaki kör kuyunun suyunu içmede bir sakınca görmeyecektim, çünkü bunun fetvası zaten verilmiş oluyordu. Kaldı ki fetvası verilmese bile ben onu gene de içmek zorunda olacaktım.

Oysa Hatib Hoca yaşadığı hayatta eşeği, atı, katırı sadece seyirlik olarak görmüş, onları belgesellerde ancak izlemişti. O, biz onu bildik bileli Mercedese binerdi. Hiç kimsenin doğru dürüst arabasının olmadığı yıllarda bile bineği Mercedesti. Allah için Hocaya da yakışırdı. Hem hakkını da verirdi. “Bizim Mercedes ne güne duruyor ki!” diye daha yeni tanıştığı Konyalı bir talebeyi ta otogara yetiştirmişti (Bunu Zekeriya Güler anlatıyor ve  bu sadece örneklerden biriydi). İlim talebelerine hizmeti kendine şiar edinmiş biri olarak terkisine talebelerini de bindirirdi ve bundan da büyük bir haz duyardı.

Mercedes su içmezdi, suya batmazdı. O yüzden onun böyle bir problemi yoktu.

Mercedes dışkılamazdı.

Ama bu kez Mercedesin de çıkardığı şeyler vardı. Hatib Hoca işte yaşamının bir gereği olarak ancak bunları sorun edinebilirdi.

Dolayısıyla Hatib Hoca eğer ilmihal yazmış olsaydı, kuyulardaki necaset miktarının tahammül edilebilecek miktarıyla değil, havaya salınan karbonmonoksit gazının müsamaha edilebilir limitiyle ilgilenir ve ilmihaline onları yazardı.

Merkeplerin gördüğünde duracağı kırmızı ışık, geçeceği yeşil ışık yoktu.

Ama mercedes için yanıp sönen ışıklar, bir sürü işaretler vardı.

Hayvanların kendiliklerinden verdikleri zarar hederdi. Ama sürücüsü varsa o zaman sorumlu olan sürücü olurdu.

Mercedes kendi gitmezdi, kendi durmazdı. İlle ki onu yürüten, durduran Hatib Hocası vardı. Hatib Hoca ilmihal yazsaydı yolların genişliğinin yüklü iki deve karşılaştığı zaman kolaylıkla geçebileceği kadar olmalı diye yazmaz, iki taraflı araçların park ettiği yerin ortasından en azından itfaiye aracının geçebileceği genişlikte olması gerekir diye yazar,  Bilmen hocanın hilafına trafik ile ilgili çok önemli bir bölüm açar ve yazar da yazardı. Ahkam-ı hamse (ya da seb’a) nın en güncel örneklerini trafik sorunlarından verirdi.

Hatib Hoca maaş ile geçinen bir adamdı. Zekatta nisabı yazacak olsaydı işe herhalde vaktiyle dağdaki göçebe hayat sürenlerin davarlarıyla söze başlamazdı. Böyle bir şey onu bozardı. İnsanların yaşadıkları dünyada ve kıtada ve bölgede ve ülkede refah düzeyini ölçen genel geçer kıstasları esas alır ve kişinin ekonomik durumunu ona göre belirler, kimin varsıl kimin yoksul olduğunu ona göre ayarlardı.

Belki kimilerine göre saçmalamış olabilirdi. Ama o emindi ki saçmalama hakkı sadece  böyle bir isnadı kendisine yöneltenlerin tekelinde değildi.

Garbice diyor ki: Ben bir uc tuttum. Sarması artık okuyucu olarak sana kalmış gibi.

Sahi Hatib Hoca ilmihal yazsaydı, sizce neler yazardı?

Bilmen hocamıza rahmet diliyorum.

Hatib Hocamıza hayırlı uzun ömürler niyaz ediyorum.

Garibce de saçmalama hakkının kimsenin tekelinde olmadığına inananlardan.

Dua ile!

14. 08. 2013

GARİBCE


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...