9 Aralık 2015 Çarşamba

Hayat dediğin bir oyun ve eğlence.



Hayat dediğin bir oyun ve eğlence.
Biraz da biz eğlenmişiz sanki çok mu.
Neme lazım yok hesaptır yok güvence
Şöyle gamsız geçen bir günümüz yok mu

el-malu ve’l-benun ziynetü’l-hayat
Hayrolansa el-bakiyâtu’s-sâlihât
Yığılınca mallar esirgenip de zekat
Fitne olup kalbe saplanan ok mu

Ve kadın aldı aklını başından ademin
Ve oldu sonra her daim gündemin
Bilmen dilin düğüm olur söz demin
Anı çözdürmeye lazım gelen şok mu

Kadındır hep fitne aklını alanda
Pakdır özü necaset bile dolanda
Nice cürufat var ateşe dalanda
Çıkar Garibce anda cevher mi .ok mu

Dua ile!
09.12.2015

GARİBCE

Ah Huzur ah!



Huzur arıyorum huzur çıkmışım damda
Hazır kaçırmışım da elimden yuvamda
Ah benim aptal başım zehreyledin aşım
Şimdi yollara saldın ardından rüyamda

Avcumun içindeydi bakmadım yüzüne
Meramın bilemedim bakıp da gözüne
Ne devletmiş meğer yüzüm sürmek dizine
Kayıp da elimden yadın kaldı hülyamda

Ah huzur nerdesin şimdi çölde serap mı
Fidye-i necatın cehennemde azap mı
Kadir bilmezlere Rahman’dan gazap mı
Yetmez mi hasretin gel gayrı dünyamda

Ah huzur ben ettim sen etme rahmeyle
Garibceyim lâlım bana dilimle söyle
Eziğim, hak ettim, lakin gel, bakma öyle
Minnetim hep anmak olur seni duamda

Dua ile!
09.12.2015

GARİBCE 

8 Aralık 2015 Salı

Öğrencimin paltosunun düğmesini diktim


İğnenin yurdu mu dedin? O da ne?


Bir kaç gündür aynı öğrenciyi görüyorum. Bugün de geldi. “Hocam siz ne hocasısınız” dedi. Ben de “neye benziyorum” dedim. “Tefsir” dedi. “Yok” dedim. “Fıkıh” dedi “He” dedim. “O zaman size bir soru sorayım hocam” dedi ve sorusunu sorarken ben de biraz takılır gibi ederken paltosunun düğmesi düşüverdi.  Eğildi aldı. “Ne yapacaksın onu şimdi” dedim. “Diktireceğim” dedi. “Kime” dedim “Terziye” dedi. “Sen niye dikmiyorsun” dedim. “Ben dikemem ki” dedi. “Nasıl yani bir düğmeyi dikemez misin?” dedim. “Evet!” dedi. Hocalık/ babalık duygularım kabardı, çekmecemden hemen çıkarıp aldığım iğne ipliği eline verdim. “Çıkar paltonu, otur şuraya ve dik bakalım” dedim. “Bilmem ki” dedi. “Öğrenirsin” dedim. Eline iğneyi verdim. Bir süğüm/ uçluk da iplik kopardım. “Tak bakalım şu ipliği şu iğneye” dedim. “Bilmem ki” dedi. Sonra ipliği eline aldı öbür elindeki iğneye dolamaya başladı. Hayret ettim, inanamadım. Resmen ipliği iğneye sarmalıyordu. “Ne yapıyorsun” dedim. “Bilmiyorum ki” dedi. “Ula oğlum iğnenin yurdu olur. Oraya taksana ipliği?” “Ne yurdu hocam!”. “İğnenin deliği, iplik geçecek deliği hani”. Neyse sonunda iğnenin bir yurdu olduğunu gördü ve gözleri keskin ya ilk hamlede de hemen takıverdi. Sonra otur yanıma dedim ve paltosunu çıkarttırdım ve düğmesini hemen dikiverdim. Önce nasıl ipliğin ucuna düğüm çalacağını, iğneyi nasıl batıracağını, iğnenin zor girmesi halinde başparmağının tırnağı ile nasıl ittireceğini, sıkı olmasın diye düğmeyi her tutturuştan sonra altından bir iki kez ipliği nasıl dolayacağını ve sonunda da uçluğu berkiterek işi bitireceğini bir güzel anlattım.
Az önce sorduğu soruya cevap verirken aldığım hazdan da daha çok haz aldım. İyi mi?
Ona gelince epey sevindi belli ki garibim.
İyi hoş güzel de nasıl çocuk yetiştiriyoruz ki üniversite çağındaki bir öğrenci iğnenin yurdu olduğundan habersiz. Hayatında hiç eline iğne iplik almamış, bir kez olsun kendi söküğünü, düşen bir düğmesini dikememiş… Tuhafıma gitti doğrusu.
Sonra geriye doğru ben hatırladım, ilkokulda iken yumurta ile çorapların söküklerinin nasıl dikileceğini uygulamalı olarak öğrenmiştik biz. Şimdilerde belli ki hayatın içinden bir öğretim verilmiyor mu ne?
Geçenlerde de çarpmanın sağlamasını sordum sınıfta bilen olmadı.
Büyükçe bir sayıyı altına bir çizgi çekerek belli bir sayıya nasıl bölersiniz dedim. O nu da bilen olmadı.
Küçüklere takılıyorum. Kerrat cetvelini öğrendiniz mi diye. Daha oraya gelmedik diyorlar. Çarpım tablosunu biliyor musun dediğimde de evet diyorlar.
Nesiller belli ki ortak bir zeminde buluşamıyor.
Ya dil engel oluyor.
Ya görgüsü, tecrübesi, ilgisi, eğlencesi, ülküsü bakımından farklılaşma hatta belki de yabancılaşma oluyor.
Bu gidişata tabi ki gene en büyük görev bize düşüyor. Üniversitede öğrencisine düğme dikmeyi öğretmek de kaderde varsa elbette ki severek yapmamız gerekiyor.
Dua ile!
08.12.2015
GARİBCE 

Kimi gemiye bindik ya maksat hasıl sanır



Kimi yolda ne adap bilir ne erkan tanır
Kimi gemiye bindik ya maksat hâsıl sanır
Gemi sahilde bağlıyken Hakka nasıl varır
Bilmez ki gaye deniz aşrı yelken açmaktır

Açıldın denize tamam macera mı derdin
Hani benim bir vuslat özlemim var derdin
Ne zaman aşıp engelleri sahile erdin
Muştu sana ol demde varış yerin uçmaktır

Dua ile!
08.12.2015

GARİBCE 

5 Aralık 2015 Cumartesi

Sor ki nerde Salahattinler çıkaran ümmet




Şeb-i yeldayı müneccim muvakkit ne bilir,
Müptela-yı gama sor kim geceler kaç saat.
(Sâbit)
------oOo------

Bombalar altında vatan elden ne gelir
Mustazaflara sor ki nasıl içre bir hayat

Alevler içinde yanar nice masum canlar
Yıkmaya gelen canavar eder mi hiç abat

Lime lime yavru bedenler süsler medyayı
Gök ehline sor ki bu nasıl bir kıyamet

Kuds-i şeriftin ağdı göğe ahu enînin
Sor ki nerde Salahattinler çıkaran ümmet

Garibce bir avazım var sessizce ağar
Binlerle ah ile elbet dağılır bu zulmet

Dua ile!

05.12.2015

Mülkü tahammülde bir sabır bin çeker



Yolun keser ise her gün bin bir surat
Vermeseler sana bir an bile rahat
Tutsa da her bir yanı hepten kazurat
Aldırma ha er geç tarih sifon çeker

Nice müptezel sözde geçinir entel
Eski kötü yeni her ne olsa güzel
Sanma bu kavgada düşen sana özel
Mülkü tahammülde bir sabır bin çeker

Dua ile!
05.12.2015

GARİBCE 

İnsanlık ağır geldi çekemez oldum



Efendim uçara gider bense yayan
Köpeğin olayım kapında havlayan
Arta kalan senden  yalınla doyan
İnsanlık ağır geldi çekemez oldum

Nice sahibi erdem şimdi olmuş yarı tanrı
Tasarruf edermiş alemde bundan gayrı
Edermiş imdad nerde olsa bir çağrı
Garibce bu sırı ben  sökemez oldum

Dua ile!
05.12.2015

GARİBCE 

4 Aralık 2015 Cuma

Yunusca Terennümler: Hepisinden iyice Bir gönüle girmektir


Yunus der ki Ey hoca
Gerekse var bin Hacca
Hepisinden iyice
Bir gönüle girmektir

----oOo----

İmana gerek salih amel
Bir arada olucak güzel
Olmak gerek en büyük emel
Cennette cemale ermektir

Yıkma ha gönül Kabetullah
Yoksa arş u ferş titrer vallah
Kalpten demek bir kez Allah
İklim-i dilde gül dermektir

Yolcu yolda gerek hancı handa
Olmaz bir o yanda bir bu yanda
Gitsin istersen her şey yolunda
Çare düzgün bir hayat sürmektir

Kitabullah ola kopmaz kulpun
Gam kedere dalıp yeme vurgun
İşle daim donma olup durgun
Aciz işi bil daim yermektir

Güzel huy ağır basar mizanda
Kimseye bulunma sui zanda
Aramaksa  kusur onda bunda
Esfeli safilinden ürmektir

Yunus izinden gider Garibce
Vuslat ile  gark olur sevince
İster isen dareynde güvence
El hak erenler izin sürmektir

Dua ile!
04.12.2015

GARİBCE 

3 Aralık 2015 Perşembe

Yunusca Terennümler: Gönül Çalab’ın tahtı



Gönül Çalab’ın tahtı,
Çalap gönüle baktı
İki cihan bedbahtı,
Kim gönül yıkar ise
(YUNUS)

Azgındır yukardan bakar
Ona buna durmaz çatar
Dostun bile vallah satar
Baktı ki var çıkar ise

Var ise özünde isar*
Kimse olmaz andan bizar
Darlık olmaz ona mezar
Yetim başı okşar ise
*(İsar: Kendi ihtiyaç içinde iken bile başkalarını özüne tercih etme erdemi).

Kulpu yok gelmez ele
Gezele ha gezele
Umut biter düzele
Tuz bile kokar ise

Dünya kurulmuş bir pazar
Hesap lazımdır kar zarar
İyilikmiş neye yarar
Her dem başa kakar ise

Dünya benzer seraba
Kapılma ha girdaba
Leyteni küntü türaba*
Varış yerin sakar** ise...
*(Mahşer günü insan dışı diğer mahlukatın hesabı görülüp de onlara toprak olun emri geldiğinde bedbaht insanın keşke şimdi bende toprak olsaydım diye temennide bulunması)
**Sakar: Cehennem

Hakka eğilmez lakin başı
Kibri delip de geçer arşı
Hadi gel Azraile karşı
De hele bir sıkar ise

Garibce dövün yeridir
Kusurdan Allah beridir
Çıkarsın düze kim bilir
Tevbe günah yıkar ise

Dua ile!
03.12.2015

GARİBCE 

2 Aralık 2015 Çarşamba

Merhameti merhametle öldürüyorlar!


Allah’ın en özel ismi Rahman’dır ve hemen ardından Rahîm gelir. Sırf bu iki isim bile biz insanların yeterince merhametli olmasını gerekli kılar. Tabii biz insan olarak Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğumuz davasında isek. O’na halife oluşumuz en azından Allah Teâlâ’nın bütün esmasının biz insanlar üzerinden gerçekleşeceği anlamına gelir.
Allah’ın adl sıfatı gerçekleşecekse bizim elimizle gerçekleşecek; adaleti biz dağıtacağız.
Rezzak ismi bizim elimizle, settar ismi gene bizim elimizle olacak.
Kahhâr, müntakim gibi celal sıfatları da gene bizim elimizle tecelli edecek ve zalimlere, haddi aşanlara hadlerini bildirmek bir vazife olarak gene bizim uhdemizde olacak. Bu uğurda bir bedel ödenecekse biz ödeyeceğiz.
Yaptığı her işi Rahman ve Rahîm olan Allah adına yapmak durumunda olan biz neden artık yeterince merhametli ve şefkatli, esirgeyici ve bağışlayıcı değiliz. Duyargalarımız dumura uğramış gibi olup bitenler karşısında neden etkisiz ve tepkisiz haldeyiz.
İçimize birer cevher olarak yerleştirilmiş olan bu erdemler neden işlenmedi, aksine köreltildi ya da çarçur edilip yok edildi?
Bunda elbette ki bizim kendi potansiyelimizi tam olarak kullanamıyor oluşumuzun etkisi vardır ve belki de çok büyüktür. Ama bir de merhamet sömürüsü ile içimizdeki bu duyguların körelmesine hatta yok olmasına sebep de olunabiliyor.
İşte size bir hikâye:

İÇİMİZDEN KOPARILAN İYİLİK
Bugün vakıf genel kurul toplantısı vardı. Harabat ehlinden nice defineler saklı Ali Murat Daryal hoca birkaç hikâye anlattı. Bunlardan birini ben de sizinle paylaşayım istedim.
Bir Arap şeyhi uzun bir yolculuğa çıkmış. Azığını almış ve atıyla çöle dalmış. Bir vahaya varmış ve atından inmiş, elini yüzünü yıkamış, bir ağacın gölgesine oturmuş, hem biraz dinlenmek ve hem de karnını doyurmak istemiş. Bir de bakmış yaşlı bir adam, bir ağaca sırtını dayamış, iki büklüm oturuyor. Çaresizliği her halinden belli. Arap şeyhi azığını çıkarmış ve yemeden önce adama seslenmiş,
-Buyur bey amca, gel beraber karnımızı doyuralım, demiş. Yaşlı adam çok açmış tabiî. Buna rağmen:
-Yok evlat olur mu? Sen buyur? Benim senin azığında ne hakkım olabilir ki? Hem bir kişinin azığı iki kişiyi aç bırakır, demiş. Arap şeyhi:
-Bey amca, biz burada yiyelim, karnımızı doyuralım, sen orada aç kal, bu insanlığa sığar mı? Haydi gel buyur hele, demiş. Neyse ısrar üzerine yaşlı adam biraz da çekinerek gelmiş ve sofraya oturmuş, azığı beraberce yemişler. Arap şeyhi ihtiyar adamın da yolcu olduğunu öğrenince,
-O zaman buyur bey amca birlikte gidelim. Gel hele sen benim atıma bin, sen yaşlısın, bak yolculuk da seni iyice bitkin hale getirmiş, bu halde nasıl yürüyebileceksin. Bir süre sonra ben yorulduğum zaman da sen inersin, ben binerim, böyle böyle gideceğimiz yere varırız… demiş. Yaşlı adam gene mahcup bir vaziyette,
-Olmaz evladım, hiç olur mu. Senin bineğinde benim ne hakkım olabilir? Senin kendi atına binmen varken, hiç yaya yürümen olur mu? Sen bin ve beni kendi kaderime terk et, yolun açık olsun, demiş. Yiğit Arap şeyhi,
-Olur mu be bey amca, insanlık öldü mü, ben şimdi şu genç ve güçlü halimde atıma binip gideceğim, seni burada ıssız çölde bırakacağım, bu sıcakta bu yolu yaya katetmene razı olacağım, hiç olacak şey mi, insanlık öldü mü, mürüvvet nerede kaldı. Haydi, ısrarı bırak da ata bin demiş. Adam da binmiş.
Çöl sıcağı, güneş sanki tepelerine inmiş, beyinlerini kaynatıyor, yerden adeta yalım fışkırıyor, uzaklar serap gibi gözüküyormuş. Yaşlı adam önde, yiğit Arap şeyhi arkada düşmüşler yola, çok gitmeden adım adım araları açılmaya başlamış ve sonunda adam atı mahmuzlayarak dörtnala kaçmaya başlamış. Yiğit delikanlı bir süre arkasından koşmuşsa da kesilmiş kalmış ve iki eli yanına düşmüş, çaresiz bir halde durarak yaşlı adamın arkasından şöyle seslenmiş:
-Açtın, çölde azığımı seninle paylaştım. Yanmadım. Yorgun argın ve bitkindin atıma seni bindirdim. Şimdi ise sen atımı aldın kaçıyorsun. Bindiğin atım benim yanımda ne kadar değerliydi, onu sen bilemezsin. Ama ona da yanmadım. Şu çölde azıksız, bineksiz bıraktın beni, ölümün artık beni beklediğini biliyorum. Buna rağmen öleceğime, kurda kuşa yem olacağıma da yanmıyorum. Ama ey ihtiyar bil ki sen giderken, içimde ne kadar güzellik, ne kadar iyilik varsa hepsini söküp beraberinde götürüyorsun, işte ben buna yanıyorum.
İstanbul gibi büyük şehirlerde yaşayanlar bilir. Soğuk ve yağışlı kış günleri, bunaltıcı sıcaklıkta yaz günleri duraklarda bekleyen yığınlarla insanlar, kimi ıslanmış, kimi tir tir titriyor, kiminin elinde ıslanmamak için siper olarak kullanmaya çalıştığı telleri kopuk, yamuk ucuz şemsiyeler, kimi ısınmak için ellerine üflüyor, yerinde sayarak hareket ediyor…, yaz günleri sıcaktan kimi bayılıyor, kimi ayılıyor… manzara böyle iken, önlerinden saniye başına bomboş araçlar geçiyor ama hiç kimse orada bekleyenlere ilgi duymuyor, bekleyenler de zaten umut bağlamıyor.
Neden acaba? Hiç düşündük mü? İçimizde gerçekten iyilik namına ne varsa hepsi sökülüp atıldı mı? Yoksa üç beş kendini bilmez, kendilerine iyilik yapanlara sapladıkları bıçaklarla, sıktıkları kurşunlarla bütün insanlığın içindeki güzellikleri yok etmeyi başarabildiler mi dersiniz?
Eğer öyle olduysa vay insan olarak başımıza gelenlere!
(Mehmet ERDOĞAN Kırkambar Öykülerin Büyüsü, Gülhane Yayınları, II. Baskı, 2015, s.23-25)

Dua ile!
01.12.2015

GARİBCE 


Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...